Dün bir arkadaşım “Bir internet sitesi ‘Senin dün Bebek Lucca’da masalarda içki bulunmadığı yazını’ içki yasağına tepki duyduğun şeklinde aksettirmiş...” dedi;- “Tepki mi duydun?..” diye sordu...O zaman anladım ki, “alkol yasağı tartışmasında” tutumumu daha da net olarak koymam elzemdir... İÇKİ VE SİGARA REKLAMLARINA KARŞIYIMİçki ve sigara reklamlarına karşıyım... 30 yıl sigara içtim, içki içtim biliyorum...Bu reklamlar çok tehlikeli...İnsanın bilinçaltında “özlem” yaratıyorlar...Ben yıllarca bir sigara markasının safari gömlek giymiş kıvırcık saçlı kahramanının, vahşi ormanda yalnız başına doğa koşullarıyla mücadele ederken çekilmiş karizmatik görüntüsünün etkisiyle o sigara markasını tercih ettim...Bana yalan söylemesinler...Sigara reklamları bire bir bilinçaltımı etkiledi...Sigara içmek erkek karizmasının sembolü olarak algılatıldı bana...15 yaşında böyle algıladım...45 yaşına kadar bilinçaltımdaki bu algı, bilincimdeki ‘zararlı’ yargısını değiştiremedi...Kimse beni aldatmaya kalkmasın...Hayvan terli... New York’un gece mavisinden etkilenip bir başka markayı sevdim...Yeşil doğanın ortasında kovboyların at üstündeki karizmatik tavırları ise başka bir markayı gözümde büyülü hale getirdi... O sigara reklamları masum değil...O sigara reklamlarıyla “insanlar ve gençler zehirleniyor...”En kötüsünü söyleyeyim isterseniz...Alain Delon’un filmlerinde içtiği sigara markası yıllarca, benim bütün kuşağımda moda oldu...O sert ve ciğerlerimizi parçalayan sigarayı sırf Alain Delon filmlerde içiyor diye içtik...Çingene’nin Fransızcası’dır o markanın adı...Bir kuşağın yıllarca o markayı sevmesinin nedeni, o sigaranın ve benzerinin Alain Delon’un eline tutuşturulmasıdır... GECE 22’DEN SONRA İÇKİ SATIŞI OLMAYABİLİR..Gece 22’den sonra dışarda içki satışının yasaklanması, anlamsızca büyütülen bir tartışmaya neden oluyor...22’den sonra kim “içki satın almak ister?..”O saate kadar içki içip, evdeki içkiyi tüketen kişi...Burada içki içilmesi değil yasaklanan...İçki tarafından tetiklenen bünyelerin, yeni ve plansız arayışlarıdır yasaklanan...Trafik kazalarına daha fazla yol açacağından, gündüz planlanandan daha fazlasının tüketilerek, yeni komplikasyonlar çıkarma ihtimali artar...Gece 22’den sabaha kadar perakende olarak içki satılmaması anlaşılabilir bir uygulama...AKCİĞERİM DE KARACİĞERİM DE BU LAFLARA TOK...İçki reklamları için de aynı şey geçerli... İçtiğim içki, Amerika’nın salon içkisiydi...Al Pacino’dan, Clint Eeastwood’a kadar, karizmatik Amerikan erkekleri ile Western filmlerindeki karizmatik kovboylar o içkiyi içerlerdi...İçtiğim içkinin, esasen o olması direkt olarak reklamlardaki ve filmlerdeki karakter algılamasının sonucuydu...Bana herkes palavrayı bıraksın... Bilinçaltımızı reklamlarla yönetiyorlar...Bunu da ticari amaçla yapıyorlar... Karlarına kar katıyorlar...Özellikle gençlik yıllarında etkili oluyorlar, bilinçaltımıza şırıngalanıyorlar...Filmlerde hayatın doğal akışı çerçevesinde içki sahnesi olabilir...Fakat bu yıllardır yapıldığı gibi hiçbir zaman gizli reklamın bir parçası olmaz olamaz...Tatavayı bırakın...Benim akciğerim de karaciğerim de bu duruma tok...RESTORANLARDA YASAKLANMASINA KARŞIYIM...İçki ve sigara reklamlarının “gizli gizli” bilinçaltımızı etkilediğini ve bizi kendimize ve çevremize karşı zarar verecek eylemlere teşvik ettiğini biliyorum ve karşı çıkıyorum...Buna karşı çıkıyorum, çünkü bu yasayla alınabilecek toplumsal bir önlem...Buna karşın restoranlarda “içki servisinin” sınırlanması için değişik bahanelerle yasaklar icat edilmesini doğru bulmuyorum...İçki ve sigara reklamı bir “teşvik”tir...Restoranda içki bulunması ise, bir teşvik değil, kişisel özgürlüktür...Restoranda içki içme özgürlüğünü daraltmak, kişisel özgürlükleri sınırlayacağı için bana doğru gelmez...Avrupa’da ve Amerika’da da böyledir bu durum...Bu nokta gayet açık ve sarih...DİNİ REFERANS RAHATSIZ; TRAFİKTEKİ ÖNLEM RAHAT ETTİRİYOR BENİ...Benim içki ve sigara içmememin, ya da içki ve sigara lobilerinin reklamlarla gençliğin bilinçaltını etkilemelerine dur dememin “dini referanslarla” hiçbir ilgisi yok...Dinen böyle olması veya olmaması konuya bir ön yargıyla yaklaşmamı gerektirmiyor...Dindar insanların düşündüklerinden rahatsız değilim...Dindar olmayanların düşündükleri de beni germiyor...Çağdaş bir devlet vatandaşının inancına göre uygulama yapmaz...Kamu yararı ve kamu zararına göre yapar...İçki içenler kendilerine zarar veriyorlar...Bazı durumlarda ise, bu zararları karşılarındakine oluyor ve ölümcül nitelik taşıyor... Karşılarındakine ve çevredekilere zarar verilen durumlarda müsamaha doğru değil...***Alkollü olarak kaza yaptığınız zaman, karşınızdakinin canına mal olabilirsiniz...Bunu önlemek devletin görevi...Bunu önlemek için elden geldiğince tedbirli davranmak da aynı sosyal devletin vazifesi...Fakat özellikle yemeklerde sınırlı alkol tüketeni “ötekileştirmek, suç işliyormuş psikolojisine tabi tutmak” doğru değil...İçki de sigara da ne kadar karşı olursak olalım zararı kendisinden ibaret kalıp, başkasına zarar vermedikçe kişisel bir tercih...Patates kızartması da çok zararlı...Bunun için fast-food hamburgercilerin “azaltılması yoluna gitmiyoruz...”Sürekli zararlı olduğunu söyleyip, yavaş yavaş kullanımdan kaldırmayı hedefliyoruz...Şeker de çok zararlı, kanser yapıyor...Onu da söyleyerek, bilinçaltına yönelerek kesmeyi amaçlıyoruz...Bu konularda ‘devrim’ değil, bilimle desteklenen ‘evrim’ doğru bir yaklaşım...SONUÇ OLARAK...Sonuç olarak, “AKP bu yasakları getirdi” diye, “irtica geliyor” gerekçesiyle düzenlemeleri incelemeden, yararlı olanları not etmeden, sağlık ve toplumsal yarar açısından taşıdıkları artıları görmeden, sloganist bir şekilde karşı çıkmak yanlış...Yeni uygulamalar içinde doğru ve yararlı olan birçok uygulama var...***Buna karşın sigara ve içkiye karşıyız ya da zararlılar diye, “kişisel özgürlükleri ve tercihleri yok etmeye yol açacak, bir kesimde ciddi bir mahrumiyete neden olacak, kendini tamamen sınırlandırılmış, etrafı çevrilmiş, hapsedilmiş hissedecek” uygulamaları içselleştirmeme hakkına sahibiz...Sonuçta içki bu ülkede edebiyatın önemli bir bölümüne damgasını vuran bir madde...Ne yapacağız o edebiyat eserlerini?..Eserleri okurken onları da mı buzlayacağız?..İçki ve sigara içseydim, son düzenlemelerden sonra kendimi kötü hissederdim...Ancak içki ve sigara içmezken de şunu hissediyorum;- “Uğruna ölümlere gidilecek bir kutsaliyet değil...”Ne içki ne de sigara...Hepsi hepsi kişisel tercih ve özgürlük...O kadar...Fazlası değil...
Yunan başbakanının, siyaset ve diplomasi danışmanı sizinle görüşmek istiyor...” demişti telefondaki Yunanlı sekreter... - “Müsaitseniz yarın 15’te Megaro Maksimu’ya davet ediyor sizi... Bir kahve içimine...”Uzun zamandır Atina’da temsilcisi olduğum Milliyet için, Yunan Başbakanı’yla “özel bir röportaj” yapmaya çalışıyordum...Savaş havasını kopkoyu yaşadığım günlerden daha yeni çıkmıştım...Birkaç ay önce, gece vakti evimle aynı mekanda olan büromda çalışırken, kapıyı çalıp; “buyrun gidiyoruz” diye beni götürmelerini bekliyordum...O gece kapı çalmadı, beni ve hiçbir Türk’ü evlerinden alıp götürmediler...Sonra bir anda hava değişti ve hiç ummadığımız bir anda güneş görünüverdi Atina ile Ankara’nın üzerinde...***Yunan Başbakanı’nın Türkiye ile ilişkilerden sorumlu başdanışmanı beni “Başbakan’ın çalışma ofisine davet ediyordu...” şimdi...Hoşbeş sohbetten sonra, konuya girdi Rodusakis...- “Yeni bir süreç başlatıyoruz...” dedi...- “Bunun için İsviçre’deki Dünya Ekonomik Forumu toplantılarının yapıldığı Davos’u seçtik... Ancak dikkatli olmamız gerekiyor... Bu süreci istemeyenler iki ülkede de çok güçlü ve çok fazla...”Heyecanlanmıştım...“Savaş çıkıyor” derken, bir anda barışa diplomasisinin yürüdüğü anlaşılıyordu...Savaşın sıcak rüzgarını birkaç aydır her gün her gece ensemde hissediyordum...Geceler boyu Atina’daki evimde savaşın kitabını yazmıştım...Gelmekte olan savaşı, iki başkentin kapalı kapılarını açarak anlatmaya çalışmıştım...Kitap piyasaya henüz çıkmıştı...Şimdi karşımdaki adam, “Bana barışı getirmeye çalıştıklarını” söylüyordu...Gazeteci olarak ilk haberi bana veriyor, belli ki kamuoyu oluşturmada benden barış yolunda destek istiyordu...***Ona “barış karşısında hiçbir güç, ne kadar fazla ya da aktif olursa olsun duramaz” diye konuştum...- “Turgut Özal’ın bu barışı çok fazla istediğini biliyorum...” dedim...- “Siz de istiyorsanız mesele kalmaz... Barış olur...”Birkaç ay sonra iki Başbakan Davos’ta buluştuklarında, Rodusakis, Özal’ın danışmanı büyükelçi Cem Duna’ya, “Bu genç adam, o günlerde bu barışın olacağını söylemişti...” dedi...Davos’ta tarihi bir otelin salonunda “barış” uğruna kadehler kalkmaktaydı o sırada... ***Dün öğleden sonra CHP Genel Başkan Yardımcısı Ali Arif Özzeybek’in parti yönetimine sunduğu barış süreci anketine bakarken bu görüntü geldi gözlerimin önüne...CHP’nin yaptırdığı anket, “Türkler içinde barış sürecini destekleyenlerin oranının yüzde 50, Kürt kökenli vatandaşlarımız arasında ise yüzde 80 olduğunu” söylüyordu...***Barış böyle bir şeydi...Kimse ve hiçbir şey ona kolay kolay karşı duramazdı...Bu süreç başlarken de, çevremdeki dostlarıma; tıpkı 25 yıl önce Rodusakis’e söylediğim o sözleri söylemiştim...- “Dünyada hiçbir güç; barışa sonuna kadar karşı duramaz...”Bu hayatın akışına, hayatın varlığına, hayatın kendisine karşıdır...Barışı isteyenlerin oranı yükselecektir...Belki de çoktan bu noktanın üzerindedir...Türkiye’de “bayraklı mitinglerin nedeni”, kitlelerin barışa karşı olması değil...Hiçbir insan barışa ila-nihaye karşı durmaz...Barışa karşı durmak, hayatın doğal akışına karşı durmak demektir...Kimse “sürekli ölüm” halini istemez ve seçmez...Savaş üzerine hesap yapanlar tarihi bir yanlış içindeler...Türkiye’nin önündeki hedef, “kardeş kavgasını bitirip, ülkenin her tarafına barışın gelmesi” için çalışmaktır...Hayat bizden “barış” istiyor...İÇKİ İÇENLER AZALDI...Dün öğle saatlerinde Bebek’e gittim...Lucca’da bir iki kişiyi görecektim...Masaya oturdum, onlar gelene kadar etrafı gözlemlemeye başladım...Bütün masalar doluydu ve herkes yemek yiyordu...Bir iki yıl öncesine kadar, böyle güneşli günlerde Bebek’i, onca mekanın merkezi yapan Lucca‘da, yemeklerde mutlaka şarap kadehleri olur, yemek ertesi saatlerde öğleden sonraları ise roze şarap kovaları bulunurdu...***Dün dikkat ettim... Bunların hiçbiri yoktu...Masalarda kola bardakları ile çoğunlukla alkolsüz içkiler ve su vardı... Fark ettim ki, alkol tartışmalarının esas etkisi insanların algılarını yönetmede etkili olmalarıdır...Dün Lucca’da, dışardaki masalar büyük ölçüde alkolsüzdüler...Tartışmaların yoğunluğu, bilinçaltı tercihleri belirlemeye başlamıştı...KİTAPLARLA DOLU BİR ODA...Evimin içini 12-13 yıl önce düzenlerken, her odaya, her salona boş bulunan her yere büyük televizyonlar koymuştum...Her yerden televizyon seyretmeliydim...En yeni fikirleri almalı, kendi yaratıcılığımla sentezleyip yeni televizyon ürünleri piyasaya sürmeliydim...Ben esasen gazeteci olsam da yaptığım meslek itibariyle o sırada “televizyoncuydum...”Kendimi bir miktar Amerikan “starlarının” şatafatlı dünyalarının “televizyon versiyonu” olarak görmekteydim...Evimin küçücük ve sıcacık bir odasını “çalışma odam” yapmıştım...Duvarı boydan boya kitaplarla kaplıydı... Küçücük bir televizyon ve çalışma masası vardı...Orada kitapların arasında huzuru bulacağımı düşünmüştüm...***Üzerinden yıllar geçti;Zaman kitapları televizyonunun fersah fersah önüne geçirdi...Kitaplar küçük şirin odamı sığmaz oldular...Büyük salonları arzuladılar...Boydan boya evimin en büyük salonlarına taşındılar...Evimin dekoru her yerden fışkıran kitaplar oldu...Çocuklukta kurduğum “ev hayali” gerçekleşmişti...Yaldızlı Amerikan şatafatından “çocukluğumun nahif arzularına” geçivermiştim...Sevgili Asuman ve Hüsnü Güreli dostlarımın, değerli projelere imza atan biricik kızları Yosun Güreli - “Hayata kitabı sokmayı amaçlayan büyük bir kampanya başlatıyoruz...” diye mail attı bana...- “Herkese Kitap Vakfı ilk projesine, insanların vizyonlarının, hayal güçlerinin, zekalarının kitap okuyarak geliştiği fikriyle yol çıkıyor... Kitap önyargıları azaltıyor, özgür ve özgün fikirleri çoğaltıyor... Yurt dışında metro otobüs gibi her türlü uygun mekanda kitap okumayı alışkanlık haline getirmiş Avrupalı insan modelini ülkemizde de görmek en büyük dileğimiz... Bunun için ünlülerin; şehrin doğal mekanlarında kitap okuduğunu gösteren çekimler yapmak istiyor ve katkınızı rica ediyoruz...” diyordu...***Hayatım kitaplarla ve oyuncaklarla dolu bir evde, bilgisayarın başında, okuyarak, çalışarak, film seyrederek, çocuklarımın oyunlarını izleyerek geçiyordu...Onların bilinçaltı resimlerine “kitaplarla dolu boydan boya duvarları” işleyebildiğim için mutluydum... Biliyordum ki nerelerden geçerlerse geçsinler onlar da bir gün gelecek babaları gibi “kitaplarla kaplı bir evi” hayal edeceklerdi...Dün çekim için Bebek Koru Kahve’ye gittim...Yosun sordu hangi kitabı getirdiniz okumak için diye...- “Milan Kundera’nın Kimlik kitabını” dedim...Varolamanın Dayanılmaz Hafifliği’ni kitap okurken hissedebilmek istiyordum, güneşle pırıl pırıl parlayan Boğaz’ın yanı başında...
Hayri Kozakçıoğlu’nun cenazesinde İstanbul eski Belediye Başkanı Nurettin Sözen’in “Kansermiş, ailesinin haberi yokmuş...” dediğini görüyorum...“İntihar veya cinayet” vakıanın olduğu andan itibaren nedense birileri, hep intihar için bir neden bulmaya çalışıyorlar...Hayri Kozakçıoğlu kanser miydi bilmiyorum...Kanser olsa da Kozakçıoğlu gibi birisi intihar etmez...Hayatı onca badireden geçmiş, özel yetiştirilmiş bir bir Olağanüstü Bölge Valisi “Kanser oldum diye intihar yolunu seçmez...”***Yani şunu mu demek istiyorlar?..Hayri Kozakçıoğlu, amansız bir kanser tümörüne yakalandığını öğreniyor...Bunu ailesine haber vermiyor...Kanser olduğu ve ailesine söyleyemediği için intihar yolunu seçiyor... Siz bu senaryonun gerçek olabileceğine inanıyor musunuz?..***Gerçek şu ki;Türkiye’deki “esrarlı” ölümlerin doğal nedenlerle, ya da hedefte tutulan bazı devletlerce işlendiği fikri yıllarca bize gayet güzel şırıngalandı...Hayatın öyle olmadığını, ölümlerin ardında çok fazla karışık ve karmaşık yapılanların olduğunu çok sonraları öğrendik...Ben artık trafik kazası, intihar gibi ölümlere “doğal ölüm” olarak zinhar yaklaşmıyorum...Susurluk kazası ne kadar doğal oluşmuş bir kazaysa!, Hayri Kozakçıoğlu’nun ölümü de o kadar “doğal nedenlerle intihardır...”Hüseyin Kocadağ gibi Emniyet’te “özel araba kullanma konusunda yetiştirilmiş bir profesyonel” nasıl havaalanı gibi geniş bir yolda karşısına çıkan kamyona bindirmişse, Hayri Kozakçıoğlu da gece midesinin ağrısına dayanamayıp öyle inhar etmiştir!!!...***Batı Trakya’da bir Türk milletvekili vardı...Sadık Ahmet...Oradaki Türk azınlığın haklarını ilk kez Yunan parlamentosunda dile getiren, konuyu uluslararası hale getirip dünya forumlarına taşıyan...Bir gün Batı Trakya’nın yollarında giderken aniden çıkan bir traktöre çarpıp trafik kazasında Hak’kın rahmetine kavuştu!..O gün bugündür, esrarlı adamların derin ölümlerinde, bu senaryoları, şaka gibi gelirler bana...DİGİTÜRK NE OLACAK?..Dün gece erken yatmıştım...Sabahın erken saatinde güne; Tom Hanks, Denzel Washington ve Antonio Banderas’ın oynadığı “Philadelphia” filmiyle başladım...Oyuncuların muhteşem oyunu, Bruce Sprinsteen’in muhteşem müziği sabahın erken saatlerinde filmden ayırmadı beni...Fakat yönetmen Jhonathan Demme filme öyle bir final yapıyor ki, gözlerimden yaşların akıp durmasını engelleyemiyorum...20 yıl önce yapılmış bir filmin finalinde yönetmen sizi hala hüngür hüngür ağlatabilmeyi beceriyorsa, sinema 7. sanatın çok ötesinde bir yerlerde demektir günümüzde...Homoseksüel olan çok başarılı bir avukatın AİDS’e yakalanmasının ardından çalıştığı firma tarafından işine son verilmesi konu ediliyor Philadelphia’da...***Dev şirketin sahipleri, homoseksüel avukatı oynayan Tom Hanks’in AIDS olduğunu bilmeden işine son verdiğini iddia ediyorlar...Oysa savunma Hanks’in AIDS’in olduğunu bildikten sonra şirket tarafından atıldığını ispat etmeye çalışıyor...Hukuk davası bir süre sonra “homoseksüellerin Amerikan toplumu içinde ötekileştirilmesine yönelik” çarpıcı bir eleştiri getirmeye başlıyor...Duruşmalar sürerken biz “farklı gördüğümüz insanlara karşı olan bir anlayışı” sorguluyoruz...1993’ün ekonomik koşullarıyla AIDS’ten hasta yatağında ölmekte olan Tom Hanks 4.5 milyon doların üzerinde bir para kazanıyor...Fakat mesele kazandığı para değil...***O hastane sahnesi ve Hanks’in hayatına flasback’ler dün sabah beni kendimden kopartıyor...Güne böylesine bir sinema başyapıtıyla başladığıma şükrediyorum...Filmi ve daha nicesini izlediğim Digitürk’e el konduğunu o anda fark ediyorum...Futbol maçlarından, sinema salonlarında izleyemediğim tüm filmlere kadar hayatımda ne kadar önemli bir yer tuttuğunu o sırada fark ediyorum...Digitürk’ü böylesine bir hizmet markası haline getiren herkese teşekkür...Sanırım TMSF Digitürk’ün bu muhteşem hizmetinin aksamaması için elinden geleni yapacaktır...Alacak olana gelince...Doğrusu alacak olan çok şanslı...KENDİNE DEĞER VEREN KADIN...“Kendine değer veren kadın, ona değer veren erkeği seçer...” dedi bir kız arkadaşım...Genç ve güzel bir kadındı...İlgimi çektiğini görünce devam etti;- “Kendini bilinçaltında değersiz bulan kadın, kendisine gerçekte hiç değer vermeyecek, daha doğrusu narsizminden sadece kendini seven bir erkeğe yönelecektir...Böylece kadın farkında olmadan bilinçaltında “değersiz” olduğunu o erkeğe onaylatacaktır...”***Muhteşem bir analizdi...Birçok erkeğin, hayatta değer verdikleri kadınlar tarafından önemsenmediğinden şikayetçi olduğunu biliyordum...Hep şöyle sorarlardı bana;- “Bu kadınlar neden kendilerine leş gibi hareket eden erkeklerin peşinde giderler?..”Muhatabım iyi eğitim almış genç kadın bu soruya bam telinden cevap vermişti...***Aslında sedece kadınlar değil, erkeklerin büyük çoğunluğu bilinçaltında “değersiz” olduklarını düşünürler...Bu çocukluk yıllarından bilinçaltlarına işlenmiş kodlanmalardan kaynaklanır...Sigara içen erkek kadın insanların bütünü, kendilerini bilinçaltında “değersiz” olarak hisseder ve değersiz olduklarına inandıkları için, ciğerlerine ve vücutlarına zarar verirler... Değersizlik duygusuyla, “egosunu sevme ve etrafa afra tafra yapma duygusunu” karıştırmamak gerekir...Egosantrik gözüken çok kişi bilinçaltında kendisini değersiz bulur...Anne veya baba tarafından, ilk çocukluk yaşlarında “değerli addedilmemişlerdir“ çünkü...***Kendini değersiz hisseden kadın ve erkekler, ilerki yaşlarında kendilerine değersiz hissini verecek kişilerden kurtulamazlar... Bilinçaltındaki duygularını onaylatacaklardır...Fasit daire bir türlü değişmez...Değersiz olduklarına inandıkları için, onları değersiz gören adamlarla veya kadınlarla birlikte olurlar...Onların değersiz görmeleriyle kendi bilinçaltlarındaki değersizlik duygusunu konfirme (teyid) ederler...Sonra yeni bir değersizlik duygusunu aramak için, yeni bir duygusal yolculuğa yelken açarlar... Bu fasit dairenin kırılması, ancak kendini değerli hissetmeye başlamakla mümkündür...Kendinizi değerli hissederseniz, size gerçekten değer verecek insanlarla birlikte olursunuz...
“Mayıs ayının ilk günlerinde bir öğle üzeri Ortaköy’den başladık yürümeye...Güneş solgun turuncu gökyüzü uçuk mavi, deniz çırpıntılı lacivert, Boğaziçi’nin iki yakası erguvan rengindeydi...Denizin tarafındaki kaldırımda yan yana yürüyorduk...Ben denize bakıyordum...Dalgalar sahildeki tekneleri yavaşça sallıyordu...Saçlarım uzun olsaydı onlar da rüzgarda sallanacaktı...Bebek Koyu’na geldiğimizde elimi tutmak istedi...Önce elimi çektim, sonra elini tuttum...***Ele ele Emirgan Korusu’na geldiğimizde bizi laler karşıladı...Boğaz’ı gören bir banka oturduk...Yan yana...Konuşmuyorduk... Denize bakıyorduk...Kendini bana yaklaştırdı... Elini omzuma attı...- “Benimle evlenir misin?..” dedi...Şaşırmıştım...Yanaklarımın kızardığını biliyordum...Yüzüne bakmadan “Anneme sormalıyım...” dedim...Omzumu hafifçe okşadı...***Akşam anneme gelip olanları anlatınca; “Babana danışmalıyım...” dedi...Beş sene olmuştu annemle babam ayrılalı...Babam ikinci annem Yıldız Moran’la evliydi...O akşam babam, annemin Caddebostan’daki evine geldi... Sofrada babamla karşılıklı oturduk... Annem ise başa oturdu...Önce yemek yedik... Sonra annem konuyu açtı...Sordu...Benim yanaklarım yine kızarmıştı...Cevabını bekliyordum ama vermiyordu...***- “Benim şiir kitaplarım nerde?..” diye sordu...Annem kitapları sofraya getirdi...Babam tabağını kenara itti...Rakı bardağını kitaplardan uzaklaştırdı...Sayfaları karıştırmaya başladı...Şiirle cevap vereceğini anlamıştım...Makaralı teybi, sehpanın üzerine koyup düğmesine bastım...***Şiirlerini sesi ile oynayarak bazen yavaş, bazen hızlı, bazen fısıldar gibi, bazen bağırır gibi okudu...Hiç ara vermeden okuyordu şiirlerini... Gece uzun sürdü...Vakit bir hayli geç olmuştu...Kitaplarını kapattı, yerinden kalktı, kitapları rafa koydu, bizlere “Hoşçakalın” diyerek gitti...Bunlar erguvanların İstanbul’u kuşattığı 1966 yılının Mayıs ayında yaşandı... Şimdi yine Mayıs ayındayız... Aradan 46 (şimdi 47) yıl geçti... İstanbul yine Erguvan renginde...***Düşünmeden bastığım o teybin düğmesiyle babam Özdemir Asaf’ın sesini kaydetmiş olmamın ne kadar önemli olduğunu çok sonraları anladım...GİDEN isimli şiirinde;“Geçen yaşadığındır, yaşarken anlamadan.kalan bir gerçektir belki...” der... Yaşadığını anlamanın bu kadar zor olacağını hiç düşünmemiştim...Bodrum’da bahçedeki erguvan ağacına bakarak yazıyorum bu yazıyı... Çiçekler döküldü sadece yaprakları kaldı...Bir sene beklemem gerekecek çiçeklerini görebilmem için... Seneye mayıs ayında kavuşmak üzere Erguvan Ağacı...”***Özdemir Asaf’ın kızı Seda Arun’un “evleneceğini babasına haber verdiği ve onun onayını beklediği akşam saatinde yaşadıklarını yazdığı” satırlar bunlar...Özdemir Asaf’ın Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan “Sen bana Bakma, Ben Senin Baktığın yönde Olurum...” kitabından...Ünlü şairin o gece orada evleneceğini duyduğu kızına kendi sesinden okuduğu şiirlerin yer aldığı cd’iyle birlikte satılan kitabı okuyor Özdemir Asaf’ın o akşamını dinledim kendi sesinden... Özdemir Asaf gibi bir babanın kızının evlendiğini öğrendiği gün, şiir kitaplarını masaya dizip ona şiirlerle cevap vermesi çok dokunaklı geldi bana...Özdemir Asaf’ı dinlerken Boğaz’a baktım...Yine bir mayıs günüydü...Boğaz yine kıpırtılı bir lacivertlikte huzursuzdu...Daldım gittim, şairin şiirlerinin dehlizlerinde, Boğaz’ın derinliklerine...İNTİHAR VARSA, KORKUNÇ BİR CİNAYET GELECEĞİ İÇİNDİR!..Ailesinin “cinayet şüphesi belirtmemesi, intihar olasılığını güçlendiriyor” yorumu yapılıyor...Oysa Hayri Kozakçıoğlu kadar; “etkin derin bilgiler”in göbeğinde görev yapmış birinin “ailesinin” uluorta konuşması zaten beklenemez...Ketumiyet bu ailelerin, omurgasından gelen bir reflekstir...İntihar ettiği söylenen “derin adam”la ilgili bilgileri dün Sabah gazetesinin internet sitesinden alıyorum:- “Hayri Kozakçıoğlu; Abdi İpekçi suikastının soruşturması sırasında İstanbul Emniyet Müdürlüğü görevindedir...12 Eylül darbesine zemin hazırlayan en önemli duraklardan birisidir Abdi İpekçi cinayeti...Hala İpekçi cinayetinin tam olarak niye işlendiğiyle ilgili muallakta kalan sorular bulunuyor... 1987 yılında Olağanüstü Hal Bölge Valiliği’ne atanıyor Hayri Kozakçıoğlu...OHAL Valiliği döneminde ailesini Diyarbakır’a götürmek yerine; devletin aldığı özel bir uçakla her hafta görev yaptığı Diyarbakır’a gidip geliyor...***Bu dönemde ismi, Güneydoğu’da terörün tırmandığı, faili meçhullerin arttığı, köylerin boşaltıldığı manşetlerinin yanından hiç düşmüyor...1991’de İstanbul Valisi olduğunda, kişisel hesabına 250 bin dolar aktardığı iddia ediliyor...Bu parayı İçişleri Bakanı Kalemli’nin onayıyla geçirdiğini söylüyor...Mustafa Kalemli bu iddiayı doğrulamıyor...Çiller, Kozakçıoğlu’nun istifasını istiyor...1993 yılında para geri gönderiliyor...O günlerde Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, “Paralar örtülü ödenekten teröre karşı mücadele için verilmiştir... Bu paraların nerede, hangi amaçla harcandığı kamuoyunda çarşaf çarşaf tartışılır açıklanırsa, devlet sıkıntıya düşer...” diyor...***İstanbul Valiliği görevini Tansu Çiller’in isteği üzerine noktalıyor Kozakçıoğlu...DYP’den üçüncü bölge ikinci sıra milletvekili adayı olarak siyasete giriyor...İki dönem milletvekilliği yapan Kozakçıoğlu, 4.5 yıl kaldığı OHAL Valiliği’nde bölgede yapılan operasyonlar, köy boşaltmalar ve faili meçhullerle ilgili bilgisinin olması nedeniyle, “Kara kutu” olarak adlandırılıyor...”***Türkiye’nin geçmiş 30 yıldaki kanlı siyasi tarihinin en etkin ve derin tanıklarından biri Hayri Kozakçıoğlu...Bu derece derin bir “tanığın” aniden intihar ettiğine inanmak güç...Bir gün önce eşiyle mobilya bakmaya çıkıyorlar...Yaz için tatil rezervasyonu yaptırıyorlar...Üç çocuğu ve torunları var...Sarıyer’de bir villada eşi, koruması ve hizmetkarıyla yaşıyor...Hayri Kozakçıoğlu’na ne olduğu yakında ortaya çıkacak...Fakat “intihar” dediğiniz şey, psikolojikman derin bir depresyon halinin ertesinde ortaya çıkan obsesif bir ruh tezahürüdür...İnsan kolay kolay intihar alternatifini seçmez...Hele Kozakçıoğlu gibi, hayatın bunca badiresinden çok derin görevlerin ortasında geçmiş, hayata bu derece bağlı kalmış bir kişi, eğer “intihar” ediyorsa bunun sebebi, aynı zamanda bir “cinayet” nedenidir...Bu noktada “intihar ve cinayet” birbirinden kopmaz bir ikilidir!..İntihar varsa bile korkunç bir cinayetin gelmekte olduğunu gördüğü içindir...O GECE...O gece ben olmayacağımUtancımdan bakamadığım aynalardaGüldüğünüzü görecekAnlayacaksınız.HHHHer gece birinin olmadığı gecedir.Gecelerinizi karıştıracak gitgideOlmayanlarınızın çoğalması.Benim olmadığımı duyduğunuz bir geceKorkacaksınız.HHHŞimdiden düşünüyorum son kalanınızıSon gideninizin bu gecesinde.ama bir gece olacak, ortalarda bir gece...İçinde siz de olmayacaksınız,Ayrıca. Özdemir AsafÖzdemir Asaf’ın sesinden şiiri dinlemeniz için...http://youtu.be/K9lohiq73yA
Hayri Kozakçıoğlu’nu Show Haber’i yaptığım günlerden beri tanırdım...Sosyal ortamlarda karşılaşırdım...Kendisiyle ve eşiyle kısa sohbetler ederdim...Doktor olan kızının getirttiği ve “beldeki yağları alan” bir makine nedeniyle muayenehanesine gitmişliğim de vardı...Hayri Kozakçıoğlu, ketum denilen bürokratlardan biriydi...Olağanüstü Hal Bölge Valiliği yapmıştı...Anarşinin ve adam öldürmelerin en yoğun olduğu dönemde İstanbul Valiliği görevinde bulunmuştu...***Kozakçıoğlu için çok şey söylenebilirdi...Fakat benim tanıdığım Hayri Kozakçıoğlu hiçbir şekilde “kişisel bunalımla intihar edecek” bir insan tabiatında değildi...Hırslı ve azimli bir kişilikti...Hatta hırsı ve “hayata karşı uyanık duruşu” vasatın fersah fersah üzerindeydi...Böyle kişilikler, intiharı hiç düşünmeyecek tabiattadırlar...Her şart altında “survivor”dırlar, ayakta kalırlar...***İntiharı düşünebilecek en son kişilerden, fakat bildikleri itibarıyla da ölüme en yakın olabilecek kişilerden birisiydi Hayri Kozakçıoğlu... Çok fazla şey bildiğinden emindim...Kimselerin bilmediği ve bilmek istemeyeceği şeyleri bildiğinden kuşkum yok... Bulunduğu görevler ve ilişkiler ağı, çok ve derin şeylere vakıf adamların konumunda tutuyordu onu...Neden intihar etti acaba?..Gerçekten intihar mı bu?..Dün sabahtan beri bu soruyu sormaktayım kendime...MERYEM UZERLİ’DE TÜKENMİŞLİK SENDROMU...O gün onlarca kameranın çevrildiği sahnede değil de, arkadaşlarıyla sessiz sakin bir ortamda oturuyor olsaydık “Kafanda hayatını yeniden çerçevele...” derdim... Kubilay Tümen; Kristal Fare Ödülü’nü Yılın Kadın Dizi Oyuncusu dalında benim vermemi istemişti...Ödülü kazanan sanatçı Meryem Uzerli’ydi...Zarfı açtım ve ismini okudum...Sahneye geldi...Ödül konuşmaları bazen “hırt” repliklere sahne olur...Çoğu zaman da “olsa da olur olmasa da” kabilinden incir çekirdeğini doldurmayacak sözlere...***Oysa; o gece genç kadın hiç beklemediğim bir konuşma yapmaya başladı sahnede...Yaşadığı hayatı kolay kaldıramadığını, kırık aksanı ve sade cümlelerle ifade etmeye çalışıyordu...- “Bazen çok zor oluyor...” diyordu “sabah kalktığınızda yaşayacaklarınız çok ağır geliyor size...”Yalan söylemiyordu...“Kameralara poz olsun diye sahte gözyaşı döken samimiyetsiz starlar”dan değildi...Nedense içi dolmuş, olabildiğince sade bir dille içini dökmek istemişti...- “Böyle bir dönemde elimde neyin olduğunu bilmiyorum... Elimde somut olan bu ödülü tutmak benim için çok önemli...” demişti...Yaşadığı hayata yabancılaşmış, “peri masalı” içinde bir canavarı beslemeye başlamıştı...***Eskiden olsa tören sonrası yanından geçerken genç kadına iki laf ederdim...O akşam “gerek yok...” dedim...Ödül töreni sonrasında edeceğim iki laf o sırada ilgisini çekse de, benim ona daha çok konuşacak ve anlatacak enerjim yoktu...Hayat bana, “etrafımda oluşan her şeye müdahil olmamayı”, çoktan öğretmişti...Müdahil görüp, aldığınız psikolojik görevler, bir süre sonra karşı tarafça doğal mecrasında talep edilmemiş suni ağırlıklar olarak geriyordu sizi...Kendinizi etrafınızda olan her şeye müdahil görmek, obsesif (takıntılı) bir durumdu...Prestij filminde Micheal Caine’in sihirbazı oynayan Hugh Jackman’a söylediği bir söz aklımdan çıkmıyordu:- “Bir erkek için obsesif yolculukların peşinde koşacak yaşta değilim artık!..”***O gece, Meryem Uzerli’ye “hayatını kafasının içinde yeniden çerçevelemesi gerektiğini” söyleyemedim...Muhtemelen söyleseydim de, iki dakikalık konuşmada fazlaca bir faydası olmayacaktı...Etrafında yüz milyonlarca dolarlık rantın “şiddetle çarpıştığı egolar dünyasında, neyi niye yaptığının farkına varmakta zorlandığı, kendini ve ruhunu kaybettiğini düşündüğü günler“ yaşamaktaydı belli ki...Dışarıdan “bir peri masalını” andıran hayatın hiçbir rengini tadamıyordu...Günlük hayatı, bitmek bilmeyen insan taleplerini karşılamakla geçiyordu...Kendini şarj etmeye fırsat bulamıyordu...Sürekli isteneni vermeye endekslenmiş bir hay huy içinde, insanların kafasında yarattığı “hayale yönelik şizofrenik bir ilginin” odağındaydı...Onbinlerce kişinin hayallerinde yarattığı şizofreniyle gerçekte ilgisi alakası olmayan “kişiliğinin” bunca farklı hayali, kimseleri kırmadan nasıl karşılayabileceğini kestiremiyordu...***Kişiliği ve ruhu tükeniyordu...Kalbinin sesini dinleyemez hale geliyordu...Neyi niye yaptığını artık bilmiyordu...Sürekli bir şeyler yapmak zorunda olması gerçeği, bütün gözlerin hep üzerinde bulunduğu hissiyatı, gerçekte kendine ait hiçbir şeyin olmadığını düşündürttürüyordu ona...O günlerimde “Allahım” derdim içimden, “şu iki dakikalık yoldan bana kimse bir şeyler söylemeden bir geçebilsem..”Önünde iki yol vardı...Ya sahteleşecek ve oyunu sahtekarca oynayacaktı... Ya da sahteleşemiyorsa, yeni bir çerçeve çizecekti kendisine...Meryem Uzerli’nin o gece ikisi de yoktu ne yazık ki elinde...Onun için ödülü aldığında “Bu ödül somut ve gerçek... Çok mutluyum...” demişti...“Peri masalları” veya karizmatik “kahramanlık hikayeleri” davulun sesi gibidir...Uzaktan ritmik farz edilen müzik, yakından bitmek bilmeyen bir bombardıman niteliğindedir... HAYATTA BAŞINIZA NE GELİRSE GELSİN MUTLU OLMAYI ÖĞRENECEĞİNİZ FİLM!Kolej lise sondan sınıf arkadaşım Gökhan Toptaş da dahil onlarca kişiden mail alınca çok mutlu oldum dün...Maillerin hepsi “İdi Amin filminde anlattığım ve bu filmindeki oyunuyla Oscar alan Forest Wihtaker’dan bahsettiğim için sevgiyle teşekkür ediyordu...”Sonra da “saygısızlık olmazsa” diyerek bir hatayı söylüyordu mailler:- “Yanlış hatırladınız herhalde...” diyerek;- “Forest Whitaker Yeşil Yol filminde oynamadı...”Öyle ya!..Yeşil Yol (Green Mile) filminin unutulmaz siyahi oyuncusu geçtiğimiz günlerde kaybettiğimiz siyahi dev adam, Michale Clarke Duncan’dı...***Forest Whitaker’ı ise “Ripple Effect”te seyretmiş ve bu muhteşem filmde, hayran olmuştum Oscarlı oyuncuya...Ripple Effect’ten bahsetme sırası gelmiş demek ki!..Hayatı bilgece yaşamak, felsefi derinliğini kavramak, başınıza gelen olayların gerçek anlamlarını öğrenmek istiyorsanız Ripple Effect’i mutlaka DVD’den veya internetten satın alıp izleyin...Forest Whitaker’ı seveceksiniz...Fakat esas, hayatta “başınıza ne gelirse gelsin” mutlu olmasını öğreneceksiniz...
Atina’ya ilk gittiğim günlerden biriydi...Milliyet’in o tarihlerde Atina bürosu diplomatların yaşadığı, yeşilliklerle kaplı sessiz sakin bir semt olan Paleo Psihico’daydı...Benden önceki Milliyet temsilcisi Özgen Acar, bürodan çıkıp etrafta çok az olan restoranlardan birinin önünden beni geçirip “Burası Atina’nın çok ünlü bir restoranıdır... Akşam iş çıkışı burada yemek yiyebilirsin... Çok lezzetlidir yemekleri...” demişti...Acar bana bir gün rehberlik yaptıktan sonra eşiyle Atina’dan ayrıldı...Ben bir yardımcıyla tek başına kalakaldım Yunan başkentinde...***O akşamlardan birinde çalışmamı bitirdim, sekiz buçukta büroyu kapattım dışarı çıktım...Büronun bulunduğu sokak zifiri karanlıktı...Ürkütücü bir sessizlik vardı...Özgen Acar’ın tarif ettiği yoldan yürüye yürüye on beş dakika mesafedeki restoranın kapısının önüne geldim...Bir villanın içinde hizmet veriyordu restoran...Bahçesi zifiri karanlıktı villanın...Hiçbir hayatiyet belirtisi yoktu restoranda...Atina’da yeniydim...Zifiri karanlık sokaklarda yürümekten ürkmüştüm...Ürküntüyle villanın kapısı çaldım...Saate baktım...Dokuza yirmi vardı...***Kimse açmadı kapıyı...Bir iki kez daha tıklattım kapıyı...Neden sonra bir adam belirdi kapıda...- “Restoran kapandı mı?..” dedim adama...- “Daha açılmadı...” diye cevap verdi adam; “Rezervasyonunuz var mıydı?..”- “Yok...” dedim...- “Şimdi açık değil... Saat 21.30’dan sonra açılacak...”İlk günlerin çaylaklığı vardı üzerimde...- “Herhalde adam, tek başına bir yabancıyı restorana almak istemedi... ‘Açık değil’ diyerek beni kibarca geri çevirdi...” diye düşündüm...Elli dakika o ıssız sokakta durup, restoranın açılmasını bekleyecek halim yoktu...Belli ki adam, kendince “tavır!” yapıyordu, dokuz buçuk’ta gitsem de, muhtemelen almayacaktı beni...Yürüye yürüye bir taksi aradım yollar boyunca...Atina’daki ilk gecem hüsranla sonuçlanmıştı...***O gece “benim için özel” yapıldığını zannettiğim muamelenin, aslında benimle hiçbir alakası olmadığını izleyen günlerde anladım...Atina’daki iyi restoranlar, saat 21.30’dan önce açılmıyorlardı...Akşam yemeği Yunan başkentinde 22’den önce yenmiyordu...Alkali Diyet kitabının yazarı doktor Ayşegül Çoruhlu’yu dün öğlen dinlerken aklıma Atina’da yaşadığım bu anı geldi...Ona bir şey söylemedim...Dinlemekle yetindim:- “Akşam yemeğini en geç 5 ile 6 arasında yiyip bitirmiş olmak lazım...” diyordu...Ayşegül Hanım’a öğleden sonra beş sularında Atinalılar’ın öğlen yemeklerinden yeni kalkmış olduklarını da söyleyip lafına limon sıkmak istemedim...Yine onu dinlemeye devam ettim...***- “Melatonin denilen, hücreleri yenileyen, bağışıklık sistemini düzenleyen, vücudun biyolojik ritmini ayarlayan, anti oksidan ve yaşlanmayı geciktiren özellikleriyle her derde deva hormon; vücudun karanlığı algılamasıyla birlikte salgılanmaya başlar... Gece saat 23’le, 05 arasında salgılanır melotinin... Bulunduğunuz yerin karanlık olması önemlidir... Ancak bu salgının ve hormonun etkili olabilmesi için, en son yemeği beş saat önce yemiş olmanız gerekli... Yani en geç altıda akşam yemeğinin bitmiş olması gerekir...”Ayşegül Hanım bunları söylerken, aklıma geçtiğimiz günlerde İskandinav ülkelerine giden bir arkadaşımın anlattıkları geliyor...- “Akşam 5.5’da yemeklerini yiyorlar...” diyordu arkadaşım, “Oradayken ne yapacağımı şaşırdım...”İngiltere’de 6’da akşam yemeği yendiğini biliyordum, oradaki öğrencilik günlerimden... Amerikalılar saat 5.5-6 gibi akşam yemeğine başlıyorlardı...- “Üç saat önceden yemeğin bitmesi yeterli değil mi?..” diye sordum son bir çabayla... - “Melatoninin en yoğun salgılandığı saatler 02-04 arası... Onu esas alırsanız, akşam yemeğini yedide sekizde yiyebilirsiniz... Fakat sebze ve balık olarak, başkaca bir şey değil...”***Antioksidan, yaşlanmayı geciktiren, hücreleri yenileyen melatonin salgılaması için akşam 6’da yemeğin bitmesi gerekiyordu...Bu satırları yazdığım akşam yedi buçuk sularında, Atina geldi gözlerimin önüne...Soğuk kahveleri frapeyi içiyorlardı muhtemelen kafelerde...Öğlen uykularından yeni uyanmış olmalıydılar...Tiril tiril gömleklerini giyer, “öğleden sonra sohbeti” yaparlardı bu saatlerde...Akşam yemeği için en az iki saatleri vardı daha...Onlar vücudun melatonin salgıladığı saatlerde akşam yemeklerini yiyor olacaklardı... Vücut da melatonin falan salgılamıyordu zaten oralarda...Melatonin salgılamayan yaşam biçimlerinden mi sonunda iflas ettiler bilmiyorum...Fakat Atina iflas etse bile, şimdi gelmekte olan lacivert bir akşamı bekliyordu eminim...Bana gelince...Akşam yemeği 22’den, saat 17’ye nasıl alacağımı düşünüyordum...Formülü bulursam, Yunanlı filozof Arşimed gibi çırılçıplak küvetten fırlayacaktım...- “Evreka, evreka (buldum)...” diye bağırarak...SİGARAYI VE İÇKİYİ BANA GİZLİCE BIRAKTIRAN ADAMDün onu, öğlen yemek yediğim restoranda gördüm...Yalnız başına oturmuş, yemeğini yiyor, kahvesini içiyor, bugünkü söyleşisine hazırlanıyordu...Kulağında altın bir küpe, ayağında yumuşak deriden yapılmış çok pahalı olduğu anlaşılan bir ayakkabı vardı...Bir tişört ve siyah bol bir pantolon giymişti...İki cep telefonu ve sonradan arabadan getirttiği i-pad’iyle oyalanıyor, geldiği İstanbul’un sakin bir restoranında yalnız başına etrafı gözlüyordu...***O etrafı gözlerken ben de onu gözlüyordum...Ferrarisi’ni Satan Bilge, bir adım ötemdeki masada yalnız başına oturuyordu...Benim masam kalabalıktı...Bir arkadaşım gidiyor, diğer arkadaşım geliyordu...Arada bir ona bakıyordum...11 yıl önce, olmayan Ferrari’mi satmış!, kendimle barışık, yepyeni bir hayata yelken açmıştım...Günde iki paket sigarayı, haftada dört gece içilen içkiyi ve 25 kiloyu gerimde bırakarak... Bir arkadaşım, “Kitapları dünyada 5 milyon satan koskoca Robin Sharma, restoranda tek başına oturan bu adam mı?..” diye sordu...İki cep telefonu, i-Pad’i ve esspresosuyla tek başına iki saate yakın oturmuştu masada...- “O adam, huzuru, sessizliği ve iç barışı bulan bir guru... Ne olmasını bekliyordun ki?..” dedim...Sonra kendi hayatımı düşündüm...Arkada bıraktığım gerginlikleri, stresleri ve birbirine yok eden enerjileri...Limonlu bir çay ısmarladım kendime...Geldiğinde huzuru yudumladım...Sindire sindire...300 BİN KİŞİNİN KATİLİ İDİ AMİN’İN HAYATI...İlk gençlik yıllarımın öldürülesi “Eli kanlı faşist diktatörü”ydü İdi Amin...Bu özelliğini hiç yitirmedi, sonuçta ülkesi Uganda’da 300 bin kişinin işkencelerden geçirilerek öldürülmesinden sorumluydu...Fakat hayatını “yakından” bilmiyordum...Kanlı diktatörün kişilik özelliklerini, neden böyle olduğunu, nasıl yaşadığını, gerçek hikayeden yazılmış bir öykü üzerinden izleyememiştim... Geçmiş yıllarımda “haber diye koşuştururken, fazla çalışmaktan atladığım nice belgesel, konser ve film” örneğinde olduğu gibi İdi Amin’in hayatından bir kesiti de çok sevdiğim Forest Whitaker’ın Oscar’lık oyunculuğuyla, önceki gece izleme fırsatı buldum... İyi ki Digitürk var da bu klasik olmuş filmleri yıllar geçtikten sonra izleyebiliyorum...***Yeşil Yol filminde görüp de unutamadığım aktörler arasına giren Forest Whitaker, öyle bir İdi Amin oynuyor ki kanlı diktatörün kişiliğinde varolan çocuklukları, arka arkaya uğradığı suikastlerden sonra kendisinde oluşmaya başlayan korkuları ve korkuların yol açtığı şiddetin karakter analizini bütün çıplaklığıyla izleyiciye sunuyor...İdi Amin’in hayatından gerçek bir kesiti anlatan film ilginç bir metaforla İskoçya’nın Son Kralı ismiyle oynuyor...Eli kanlı bir Afrikalı diktatörün, hayatını yanında yaşayan İskoçyalı bir doktorun anılarından izlemek ruhuma ve beynime çok iyi geldi...Hayatı ve insanları daha fazla tanıyıp, anladıkça bir tevekkül çöküyor üzerime ki sormayın gitsin...
Yeşilay’dan arkadaşlar, içki ve sigara konusundaki tavrımın ayrıntılarını öğrenmek için, benimle röportaj yapmak istediler...Dergi için sorular gönderdiler...Sorular; gayet özenli hazırlanmış, hepsi benim içki ve sigara konusundaki tutumu açmama olanak tanıyacak şekilde sorulmuş...Sorularda bir nokta var ki, “Alkol sınırlamasında karşı olduğum esas nokta o...”- “Alkolün zararlı olduğu belli... Kişinin kendi vücuduna da olsa zarar verme hakkı var mı?..” diye soruyor arkadaşlar...Bütün yasaklara, kısıtlamalara temel olan “farklılık noktası” burası...Bence;- “Evet var... Kişinin kendi vücuduna zarar verme hakkı var...”***Devlet vatandaşını alkolün zararları konusunda uyarır...Yetmez, içkinin üzerine tıpkı sigarada olduğu gibi “zararlıdır” ibaresi koyar...O da yetmez, uluorta içki reklamı yapılmasını engeller...Daha da ileri gider...Restoran olmayıp, esasen içki servisi yapılan “bar” konseptli mekanlara tahdit koyar...Yetmedi; şehirlerarası yollar üzerindeki restoranlarda “içki servisi” yaptırmaz...Alkollü araç kullanımını engellemek için, yeni önlemler alır...***Bütün bu önlemler vatandaşın sağlığı için...İçki içip, başkalarının canına kast etmesini önlemeye yönelik...Gençliği içkinin zararlarından korumayı, vatandaşını “zararlı bir şeyin reklamından, promosyonundan uzak tutmayı” amaçlar...Kapalı mekanlarda sigara yasağını bütün gücümle destekleme nedenimin, içilen sigaranın kapalı mekanda sigara içmeyen başka insanlara zarar vermesinden kaynaklandığını söylemiştim...Kişisel olarak sigara içme tercihinde bulunan kişiye bir şey deme hakkına sahip değiliz hiçbirimiz...O kişin kendi vücuduna zarar verme hakkına sahip...Buna karışmak özgürlüğüne karışmak anlamına gelir...O kişinin başkalarına zarar verme hakkı ise yok...Başkalarına zarar verme hakkını “özgürlük” olarak sunmak ise, dünyanın en aşağılık demagojilerinden birisi...İnsanların başkalarına zarar verme özgürlükleri yok ve olamaz...***Alkol meselesi de aynı mantık çerçevesinde giderse, geniş kitleler tarafından kabul görür bir senteze ulaşır...Sonuçta kimse çoluğunun çocuğunun “sarhoş olup trafik kazalarında can vermesini istemez...”Kimse adım başı bir barın açılıp, mahallenin ortasında sarhoş naraları dinlemekten keyif almaz...İçki konusunda temel ayırım, “içkili mekanla, içkili restoranı ayırmaktır...”İçkili restoran; yemekle bir iki kadeh içkinin alındığı, dünyanın hemen her tarafında kabul gören uluslararası bir standarttır..Turizmi patlayan Türkiye’de, içki satılan restoranları kapatmak veya sınırlamak turizmi tamamen baltalar...Mesele restoranda insanların içtiği veya içmediği içki değil, mesele dünyada oluşmuş standart algıyı bozmama meselesidir...İçkinin pahalı satılması ve özendirilmemesi uluslararası bir uygulama...Fakat içkinin “suç haline getirilmesi”, ya da içkili yerlerin şehir dışına taşınması, insan özgürlüğünü ve turizm algısını bozacak bir modeldir...İnsanların başkalarına zarar verme özgürlüğü bulunmuyor...Gençliğin zararlı maddelerden korunması gerekiyor...Alkol ve sigara reklam yoluyla “insanımızın beynine işlenmemesi gerekiyor...”Bunların hepsi gereklilik...Gerisi ise “özgürlük...”İLHAMI YAKALAYABİLMEK!.. Yaşamınıza ilham veren şey “bir şeye duyduğunuz sonsuz sevgidir...”Yaptığınız işe, sevgilinize, eşinize, çocuklarınıza, yaratıcılığınıza “şelale gibi akan bir sevgi” duymuyorsanız, kalbinizin derinliklerinden sizi harekete geçiren, dünyaları fethetmenizi sağlayan ilham bir türlü gelmek bilmez...Çoğu insan, egosunun kendi ördüğü duvarlarına hapsolduğundan, kendini sürekli koruma altında tutar ve bir türlü ruhunun derinliklerindeki müthiş sevginin mucizevi gücünü fark etmeden yaşar...O sevginin mucizevi gücünü yakaladığınızda, hayata mutlu bakmaya başlarsınız öncelikle...***Sonra hayatta sizi mutlu edecek amacı düşünerek, içinizdeki kıvılcımları harekete geçirirsiniz...O kıvılcımların teker teker harekete geçmesi, şelale gibi akacak olan ilhamın habercisidir...Sevgi “ilham”ı getirir...Sevginin olmadığı bir ilham mevz-u bahis değildir...Eğer “ilham” gelsin istiyorsanız, sevmesini bileceksiniz...Sevgisizlik “ilham” denilen pınarı tamamen kurutacaktır...YÜRÜYÜŞ KİLO VERDİRİR Mİ?..Bir süredir yürüme sporu yapamıyorum... Onun yerine mekik ve biraz ağırlık kaldırarak vücudumu diri tutmaya çalışıyorum...Yaz geldi; bütün yaşam koçları “haftada 4 gün yürüyüş“ü önermeye başladılar...Sağlık için gerekli bir spor kuşkusuz yürüyüş...Fakat “yürüyüş” sporunu yapacaksanız bazı gerçekleri iyi bilmelisiniz...Saatte 6.5 kilometre hızın altında bir hızla yürüyorsanız, bu yürüyüşünüzün sizin açınızdan oksijen almak dışında bir yararı yok...Nabzınız normalden hızlı atmıyorsa, bu spor yağ yakmıyor...6.5 hatta 7 kilometre hızla yürüyüş yaparsanız, yürüyüş gerçek bir spor halini alıyor...Eğer bu hızda yürüyorsanız, o zaman çok uzun yürüyüş yapmanıza gerek yok...45 dakika ile 1 saat arasında yürümeniz yetiyor...***Açık havada yürüyüş oksijen almanız açısından çok yararlı...Hücrelerdeki oksitleşmeyi önlüyor oksijen...Dolayısıyla kanser riskini azaltıyor...Buna karşın açık havada yürüdüğünüzde “Satte 6.5-7 kilometrelik tempo yapma şansınız” pek kalmıyor...Açık havada, spor salonundaki gibi hızınızı ayarlamanız mümkün olmuyor...Bu işlerde ehil olanlar, cep telefonlarına adım sayısı ölçen bir program yükleyerek, açık havada nabız yükselten ve yağ yakan hızlı tempoyu yakalamaya çalışıyorlar... Eğer bunları yapmıyorsanız, spor salonunda hızlı bir tempo yapmanız daha yararlı...Ne yaparsanız yapın...Kendinizi aldatmayın...Yapıyormuş gözükmeyin...Kendinizi yapıyormuşçasına aldatmayın...
Dün Fernandes’in Fenerbahçe’ye ‘Ben gelmek istiyorum... Siz kulübümle anlaşın...’ sözünü söylediği haberleriyle birlikte “Fernandes Fenerbahçe’ye gidiyor” manşetleri internet sitelerini süsledi...Önce Fenerbahçe’nin Fernandes’i Beşiktaş’tan ne zaman ve nasıl zemin yoklayarak istediğini aktarayım...Sonra Fernandes olayında bugün hangi noktadayız onu anlatayım...Sezon başında, Aziz Yıldırım kendisine yakın bazı Beşiktaşlılar kanalıyla siyah beyazlı kulüpte zemin yoklamasına girişti...- “Fernandes Fenerbahçe’ye gelirse çok iyi olurdu... Fenerbahçe bu tranfer için 15 milyon euro’ya kadar çıkabilirdi...”O günlerde Alex’ten kurtulmayı düşünen yönetim Fernandes’le Fenerbahçe’ye taze bir kan vermeyi düşünüyordu...Fenerbahçe’yi iştahlandıran gelişme Beşiktaş’ın “feda” sezonunda futbolculardan vazgeçebilecek konumda olmasıydı...***Oysa Beşiktaş “feda” sezonunda zaten göndermek istediği futbolcuları gönderecekti...Fernandes’in gönderilmesi düşünülmüyordu...Fenerbahçe’nin 15 milyon euro’ya kadar çıkacağı, Aziz Yıldırım’ın yakını Beşiktaşlılar tarafından seslendirilince, bir dalgalanma oldu kulüpte...- “Fernandes gibi yararlı bir star futbolcu satılamazdı... Hele en büyük rakip olan Fenerbahçe’ye zinhar satılamazdı... Bu Beşiktaş’ın büyüklüğüne gölge düşürürdü...”Bu düşünceyle; Beşiktaş ret cevabı verdi ve Fenerbahçe Fernandes’ten vazgeçti...Onun yerine Alex’i gönderdikten sonra Meireles’i aldı...Meireles Fenerbahçe’ye aradığı taze kanı getirdi...Ancak Portekizli futbolcunun “kart gören ve takımı yalnız bırakan” tavırları, Meireles meselesini Fenerbahçe’nin yeniden gündeme getirdi ve Fernandes olayı bir daha konuşulmaya başlandı sarı lacivertli kulüpte...Fernandes’i istemeyen Aybaba’ydı...Fenerbahçe cephesinde bunlar olurken, Beşiktaş cephesinde, Samet Aybaba ile Fernandes arasında ipler kopma noktasına geldi...Aybaba, esasen Quaresma operasyonunu Fernandes’e yaslanarak halletmiş olsa da, “yabancı yıldız futbolcularla” yönetim sorunu yaşıyordu...Onlar yerine Olcay gibi genç yeteneklerle daha iyi anlaşıyordu...Fernandes ile Aybaba arasındaki köprüler ligin bitimine birkaç hafta kala tamamen koptu...Aybaba görevde kalsaydı, Fernandes zaten gitmek zorundaydı, çünkü Hoca’sının onu istemediğinin farkındaydı... Ancak Beşiktaş yönetimi Ferdnandes’le değil, Samet Aybaba’yla yolları ayırdı...Büyük olasılıkla güçlü bir yabancı Hoca’yla devam edecek...Bu şartlarda Fernandes yeni Hoca’yla anlaşabilecek zemini bulursa, anlaşması olan Beşiktaş’ta devam edecek...Fenerbahçe’nin Fernandes’e olan ilgisi biliniyor...Ancak araya koydukları “aracı”lar fayda etmedi...Sarı lacivertlilerin son olayda sadece dört maç ceza alan Meireles’le devam etmesi bekleniyor...KEZBAN HATEMİ’YLE OĞLUNUN İLİŞKİSİ ÜZERİNE BİRKAÇ SÖZ...Pazar günü Hürriyet’te Kezban Hatemi’nin 10 yıl İsviçre’de hukuk okuyan tek oğlu avukat Mehmet Ali Hatemi’nin annesiyle ilgili açıklamalarını içim burkularak okudum...Bazı arkadaşlar, otoriter bir anneyle oğlu arasındaki ‘karmaşık aşk ve nefret ilişkisini’ hiç alakası olmayan konularla karıştırıyorlar...Anlaşılıyor ki, “ayrı bir birey olarak oğlunun farklılığına saygı duymak yerine, kendisinin oğluna öngördüğü yaşam projesini uygulatmak isteyen” anne Kezban Hatemi, oğlunun şiddetli tepkisine maruz kalıyor...***Bu olayın “çocuklarını kendilerinin malı zanneden anneler için” ibret alınacak dersleri var...1) Çocuklar sizin değildir...2) Çocuklar 18 yaşına kadar sizin tarafınızdan doğru yetiştirilmek üzere sizin sorumluluğunuza verilen sizden bağımsız bireylerdir...3) Eğer çocuğunuzu gerçekten seviyorsanız, onun farklı kişiliğine saygı duymasını bileceksiniz...4) Çocuğunuzun farklı kişiliğine saygı duymadan onu bir ‘proje’ gibi sevmek “marazi” bir sevgidir ve gerçekte sevgi değil, kendi boy aynasında kendini sevmektir...5) Her düzeyde ‘sevgi’, “nasıl olunacağını dikte ettirerek tezahür eden bir duygu” değildir...Ona ne yapacağını söyleyerek çocuğunuzu sevemezsiniz...İstediğiniz gibi davranmazsa sevmeyeceğinizi söylerseniz koşullu sevgi üretirsiniz...Sevginin koşulu olmaz...Anlaşmanın koşulu olur...Sevgi bir anlaşma değil, bir duygudur...Duyguların en kutsalıdır...En fazla mutluluk vereni...BU MU SENİN BEŞİKTAŞ’A “FEDA” ANLAYIŞIN SAMET HOCA?..Zor günlerinde Beşiktaş’ta görev yaptın...Hayatının en büyük hayalini gerçekleştirdin...Kaptanı olduğun siyah beyazlı formanın antrenörü olarak sahaya çıktın...Oğuzhan ve Olcay gibi iki müthiş yeteneği geçen sezon, takıma kazandırdın...Onlar Beşiktaş’ı geleceğe taşıyacak iki büyük değer olarak sivrildiler...Beşiktaş Avrupa’da zaten olmadığı ve Türkiye Kupası’na da erken veda ettiğinden, tek bir kulvarda üçüncü olarak tamamladın bu feda sezonunu...Ezeli rakiplerin; UEFA’da yarı final, Şampiyonlar Ligi’nde çeyrek final oynar, Türkiye Ligi Şampiyonu ve ikincisi olurken, Türkiye Kupası’nı alma ihtimali hala varken, Beşiktaş’ı üçüncü yapman bir başarı değil Samet Hoca...***Böyle bir sezonda “başarısızsın” diyemem; fakat çok başarılı olduğunu da söyleyemem...Fakat bunların hiçbiri önemli değil...Beşiktaş’a; Beşiktaş’ın çocuğu olarak, çok istediğin hizmeti bir yıl boyunca, göz nuru ve alın teri dökerek “şeref”le verdin...Beşiktaş sana müteşekkirdir...Hep bunu söyledim, hep bunu söylerim; gerçek bu...Fakat “etik olduğuna inandığım vazgeçilmez tek bir şartla...”Dün yönetimden Ahmet Kavalcı kardeşimle yaptığın görüşmeden sonra, “Ben Beşiktaş’tan istifa etmedim... Bundan sonrasıyla avukatlarım ilgilenir...” demişin...***Bunun anlamı açık...İki yıllık sözleşmen olduğundan ikinci yılın parasını da çalışmadan almak istiyorsun Beşiktaş’tan...Hukuki olarak haklı olabilirsin...Fakat Beşiktaş’ın çocuğuna, Beşiktaş’ta çalışmadığı senenin parasını almak yakışmaz Samet Kardeş...Ertuğrul Sağlam Beşiktaş’tan ayrılırken sözleşmesinden kaynaklanan; çalışmadığı dönemin alacaklarını elinin tersiyle itti...Beşiktaş’ın çocuğu olarak Beşiktaşlı gibi davrandı ve çalışmadığı dönemin parasını almadı...***Sen geçen yıl bütün futbolcularına “feda sezonu” dedin, paralarını düşürttün...Hilbert hariç parası düşürülmesi istenen herkes “feda”da bulundu...Quaresma istediğin kadar “feda”da bulunmadı diye Quaresma’yı takımdan gönderdin...Hilbert oynadığı sezonda parasını düşürmedi diye ona gönül koydun.. Şimdi yakışacak mı sana; “Feda yılı boyunca bütün paranı aldığın halde, çalışmayacağın sezonunun parasını avukatların kanalıyla istemek...” Bu mu senin “Beşiktaş’a feda anlayışın Samet Hoca?..”Yakışmaz Beşiktaş’ın kaptanına, çalışmadığı yılların parasını istemek... Nihat Kahveci değilsin sen...Samet Aybaba’sın...Yoksa Nihat Kahveci gibi misin?..Karar ver Samet Hoca!..