Hayri Kozakçıoğlu hiç intihar edecek birisi değildi...

Haberin Devamı

Hayri Kozakçıoğlu’nu Show Haber’i yaptığım günlerden beri tanırdım...

Sosyal ortamlarda karşılaşırdım...

Kendisiyle ve eşiyle kısa sohbetler ederdim...

Doktor olan kızının getirttiği ve “beldeki yağları alan” bir makine nedeniyle muayenehanesine gitmişliğim de vardı...

Hayri Kozakçıoğlu, ketum denilen bürokratlardan biriydi...

Olağanüstü Hal Bölge Valiliği yapmıştı...

Anarşinin ve adam öldürmelerin en yoğun olduğu dönemde İstanbul Valiliği görevinde bulunmuştu...

***


Kozakçıoğlu için çok şey söylenebilirdi...

Fakat benim tanıdığım Hayri Kozakçıoğlu hiçbir şekilde “kişisel bunalımla intihar edecek” bir insan tabiatında değildi...

Hırslı ve azimli bir kişilikti...

Hatta hırsı ve “hayata karşı uyanık duruşu” vasatın fersah fersah üzerindeydi...

Böyle kişilikler, intiharı hiç düşünmeyecek tabiattadırlar...

Her şart altında “survivor”dırlar, ayakta kalırlar...

***


İntiharı düşünebilecek en son kişilerden, fakat bildikleri itibarıyla da ölüme en yakın olabilecek kişilerden birisiydi Hayri Kozakçıoğlu...

Çok fazla şey bildiğinden emindim...

Kimselerin bilmediği ve bilmek istemeyeceği şeyleri bildiğinden kuşkum yok... Bulunduğu görevler ve ilişkiler ağı, çok ve derin şeylere vakıf adamların konumunda tutuyordu onu...

Neden intihar etti acaba?..

Gerçekten intihar mı bu?..

Dün sabahtan beri bu soruyu sormaktayım kendime...

MERYEM UZERLİ’DE TÜKENMİŞLİK SENDROMU...

O gün onlarca kameranın çevrildiği sahnede değil de, arkadaşlarıyla sessiz sakin bir ortamda oturuyor olsaydık “Kafanda hayatını yeniden çerçevele...” derdim...

Kubilay Tümen; Kristal Fare Ödülü’nü Yılın Kadın Dizi Oyuncusu dalında benim vermemi istemişti...

Ödülü kazanan sanatçı Meryem Uzerli’ydi...

Zarfı açtım ve ismini okudum...

Sahneye geldi...

Ödül konuşmaları bazen “hırt” repliklere sahne olur...

Çoğu zaman da “olsa da olur olmasa da” kabilinden incir çekirdeğini doldurmayacak sözlere...

***


Oysa; o gece genç kadın hiç beklemediğim bir konuşma yapmaya başladı sahnede...

Yaşadığı hayatı kolay kaldıramadığını, kırık aksanı ve sade cümlelerle ifade etmeye çalışıyordu...

- “Bazen çok zor oluyor...” diyordu “sabah kalktığınızda yaşayacaklarınız çok ağır geliyor size...”

Yalan söylemiyordu...

“Kameralara poz olsun diye sahte gözyaşı döken samimiyetsiz starlar”dan değildi...

Nedense içi dolmuş, olabildiğince sade bir dille içini dökmek istemişti...

- “Böyle bir dönemde elimde neyin olduğunu bilmiyorum... Elimde somut olan bu ödülü tutmak benim için çok önemli...” demişti...

Yaşadığı hayata yabancılaşmış, “peri masalı” içinde bir canavarı beslemeye başlamıştı...

***


Eskiden olsa tören sonrası yanından geçerken genç kadına iki laf ederdim...

O akşam “gerek yok...” dedim...

Ödül töreni sonrasında edeceğim iki laf o sırada ilgisini çekse de, benim ona daha çok konuşacak ve anlatacak enerjim yoktu...

Hayat bana, “etrafımda oluşan her şeye müdahil olmamayı”, çoktan öğretmişti...

Müdahil görüp, aldığınız psikolojik görevler, bir süre sonra karşı tarafça doğal mecrasında talep edilmemiş suni ağırlıklar olarak geriyordu sizi...

Kendinizi etrafınızda olan her şeye müdahil görmek, obsesif (takıntılı) bir durumdu...

Prestij filminde Micheal Caine’in sihirbazı oynayan Hugh Jackman’a söylediği bir söz aklımdan çıkmıyordu:

- “Bir erkek için obsesif yolculukların peşinde koşacak yaşta değilim artık!..”

***


O gece, Meryem Uzerli’ye “hayatını kafasının içinde yeniden çerçevelemesi gerektiğini” söyleyemedim...

Muhtemelen söyleseydim de, iki dakikalık konuşmada fazlaca bir faydası olmayacaktı...

Etrafında yüz milyonlarca dolarlık rantın “şiddetle çarpıştığı egolar dünyasında, neyi niye yaptığının farkına varmakta zorlandığı, kendini ve ruhunu kaybettiğini düşündüğü günler“ yaşamaktaydı belli ki...

Dışarıdan “bir peri masalını” andıran hayatın hiçbir rengini tadamıyordu...

Günlük hayatı, bitmek bilmeyen insan taleplerini karşılamakla geçiyordu...

Kendini şarj etmeye fırsat bulamıyordu...

Sürekli isteneni vermeye endekslenmiş bir hay huy içinde, insanların kafasında yarattığı “hayale yönelik şizofrenik bir ilginin” odağındaydı...

Onbinlerce kişinin hayallerinde yarattığı şizofreniyle gerçekte ilgisi alakası olmayan “kişiliğinin” bunca farklı hayali, kimseleri kırmadan nasıl karşılayabileceğini kestiremiyordu...

***


Kişiliği ve ruhu tükeniyordu...

Kalbinin sesini dinleyemez hale geliyordu...

Neyi niye yaptığını artık bilmiyordu...

Sürekli bir şeyler yapmak zorunda olması gerçeği, bütün gözlerin hep üzerinde bulunduğu hissiyatı, gerçekte kendine ait hiçbir şeyin olmadığını düşündürttürüyordu ona...

O günlerimde “Allahım” derdim içimden, “şu iki dakikalık yoldan bana kimse bir şeyler söylemeden bir geçebilsem..”

Önünde iki yol vardı...

Ya sahteleşecek ve oyunu sahtekarca oynayacaktı... Ya da sahteleşemiyorsa, yeni bir çerçeve çizecekti kendisine...

Meryem Uzerli’nin o gece ikisi de yoktu ne yazık ki elinde...

Onun için ödülü aldığında “Bu ödül somut ve gerçek... Çok mutluyum...” demişti...

“Peri masalları” veya karizmatik “kahramanlık hikayeleri” davulun sesi gibidir...

Uzaktan ritmik farz edilen müzik, yakından bitmek bilmeyen bir bombardıman niteliğindedir...



HAYATTA BAŞINIZA NE GELİRSE GELSİN MUTLU OLMAYI ÖĞRENECEĞİNİZ FİLM!

Kolej lise sondan sınıf arkadaşım Gökhan Toptaş da dahil onlarca kişiden mail alınca çok mutlu oldum dün...

Maillerin hepsi “İdi Amin filminde anlattığım ve bu filmindeki oyunuyla Oscar alan Forest Wihtaker’dan bahsettiğim için sevgiyle teşekkür ediyordu...”

Sonra da “saygısızlık olmazsa” diyerek bir hatayı söylüyordu mailler:

- “Yanlış hatırladınız herhalde...” diyerek;

- “Forest Whitaker Yeşil Yol filminde oynamadı...”

Öyle ya!..

Yeşil Yol (Green Mile) filminin unutulmaz siyahi oyuncusu geçtiğimiz günlerde kaybettiğimiz siyahi dev adam, Michale Clarke Duncan’dı...

***


Forest Whitaker’ı ise “Ripple Effect”te seyretmiş ve bu muhteşem filmde, hayran olmuştum Oscarlı oyuncuya...

Ripple Effect’ten bahsetme sırası gelmiş demek ki!..

Hayatı bilgece yaşamak, felsefi derinliğini kavramak, başınıza gelen olayların gerçek anlamlarını öğrenmek istiyorsanız Ripple Effect’i mutlaka DVD’den veya internetten satın alıp izleyin...

Forest Whitaker’ı seveceksiniz...

Fakat esas, hayatta “başınıza ne gelirse gelsin” mutlu olmasını öğreneceksiniz...

DİĞER YENİ YAZILAR