Yoksa beni mi kerizlemeye çalışıyorsunuz?

7 Haziran 2013

Medya; olayları anı anına ve en çarpıcı şekliyle verir...Habercilik refleksi gelişmiş olan “gazeteci ve medya mensupları, önemli olayları en hızlı, en çarpıcı, en kapsamlı izleyicilerine aktarabilmek için bütün güçlerini seferber ederler...”Ben “deli” olarak adlandırılan bir haberciydim...Hem gazetede çalışır, hem de televizyonda yayın yaparken...Yunanistan’daki; Koridallos cezaevine fotoğraf makinesini sokup, orada tutuklu tutulan Bulgar Türk’ü üç mültecinin görüntülerini çektirip, İstanbul’a getirdiğimde, Milliyet’in yazı işleri masasında uzun süre kimse resmin gerçek olduğuna inanamamıştı...- “Şunu bir anlat hele...” diyorlardı...- “Türkiye’de cezaevine fotoğraf makinesi sokamazsın... Yunanistan’da nasıl soktun bu fotoğraf makinesini, üstelik Türk gazetecisisin... Tutuklanmaktan korkmadın mı?..”- “Kolay oldu...” demiştim;- “Bulgar Türkleri’nin aynı hücrede kaldıklarını öğrendim... Eşlerini ve çocuklarını ayarladım... ‘Kocanızı babanızı ziyarete gidin cezaevine... Buna hakkınız var’ dedim...Onları ziyarete ikna ettim... Çocuklarından birinin eline küçük otomatik fotoğraf makinemi verdim...- ‘Babalarınızla konuşurken düğmeye üç defa bas... Kimse uyanmasın, fotoğraf makinesini elinden alırlar... Yakalanmayacaksın, fakat üç defa siyah düğmeye basacaksın...’ dedim...Sonra oturdum bekledim, cezaevi ziyaretinin bitmesini...Stresten ömrümden yıllar yedim...Çıktıklarında şimdi gördüğünüz bu hafif flu fotoğraflar elimdeydi...Telefotoyla gönderme riskini alamadım... Atladım uçağa kendim getirdim...” Gülümseyerek “deli” diye bana bakıyorlardı...Mutluluk ve keyif içinde, manşete dokuz sütun nasıl çıkacaklarını konuştular fotoğrafları...25 yıl önceydi... ***Mudanya’dan canlı yayına Yıldız Hemşire’yi almaya çalıştığımızda ise, bizim SHOW TV’nin arabasını dört televizyon kanalı ile üç gazetenin araçlarıyla taciz ederek takip ettiğini söylediler...En güvendiğim muhabirlerden biriydi Özgür Uzun...Onu görevlendirmiştim...- “Ne yapayım abi?.. Canlı yayın aracının oraya getiremeyiz... Arkamızda ve yanımızda toplam 7 araba var... Bizi sıkıştırıyorlar... Durduğumuz an canlı yayın konuğunu hepsi birden arabaya girip kaçıracaklar...” dedi...Felaket bir durumdu...- “Bursa’ya doğru tam gaz gidin ve benden haber bekleyin...” diye fısıldadım...***İnanılmaz bir gerilimdi...Sonunda Mudanya’dan Cavit Çağlar’ı aramayı düşündüm...- “Sizin Bursa’da bir Olay TV var Cavit Bey...” dedim...- “Acaba oradan bir yayın gerçekleştirebilir miyiz?..”- “Olur” dedi Cavit Çağlar, “Sen bizim Mustafa’yı (Çağlar) ara... Seni çok sever... Ona söyle ayarlar...”Mustafa’yı aradım...- “Mustafa’cığım” dedim;- “Senden bir ricam var... Bizim bir araba gelecek içinde bir hanım var... Onu senin televizyonun bir odasından yayına bağlayacağız... O yayın İstanbul’a gidecek... Ben Mudanya’dan İstanbul üzerinden o hanıma soru soracağım... O Bursa’dan İstanbul üzerinden bana cevap verecek... Çok karışık bir yayın... Ancak yardımcı olursan halledebiliriz...”- “Lafı mı olur abi?..” dedi... “Hemen...”***Can alıcı soruyu ve talebi en sona saklamıştım...Karşılanması çok zor bir talepti...“Hayır” dese ona kızamazdım...- “Mustafa’cığım...” dedim, “Yalnız bir sorun var... Bizim aracın arkasında yedi araç daha var... Hemen arkasındalar... Bizim aracın arkasından sizin televizyona girecekler ve olay çıkartacaklar... Acaba bizim araç girdikten sonra televizyonun kapılarını kapatman ve onları almaman mümkün olabilir mi?..”Mustafa; “Hayır” diyebilirdi, “Abi senin yüzünden dört televizyon kanalı ve üç gazeteyle papaz olamam” deyip reddedebilirdi...Öte yandan kendisinden istediğim tek şey, bizim hakkımız olan yayının tacize uğramadan yapılmasıydı...- “Olur abi...” dedi;- “Demir kapıyı arkadan kapatırız... Siz yayınınızı yaparsınız...”Telefonu kapatırken, Mudanya’daki canlı yayın aracının yanında gözümden bir damla yaş süzüldü...***Televizyon yayıncılığında, hiçbir deliliğe, sınırsızlığa, cesarete ve cüretkarlığa “hayır” demezdim...Piyasa bilirdi bunu...Bizim girdiğimiz canlı yayın işini bizim elimizden alamazdı kimse...Onu da bilirlerdi...Bizim muhabirler de bu gerçeğin farkında bir psikolojik üstünlükle giderlerdi canlı yayına...Ancak bunca deliliğe, sınırsızlığa, cesarete karşın, son günlerde bazı televizyon kanallarında yapılan ‘gün boyu olay çıksın da canlı yayında bağlanalım’ türü bir yayıncılığı hiç yapmadım...Televizyonlar olayı ilk günlerde vermediler...Büyük bir yayıncılık ayıbıydı bu yaptıkları...Koskoca olay sanki hiçbir şey olmamış gibi “görülmüyor”, yayın kendi halinde ve akışında manzara görüntüleriyle devam ediyordu...Sonra haklı olarak izleyicilerinden özür diledi televizyonlar...***Fakat bu sefer de gördüğümde inanamadığım başka bir olay gerçekleşmeye başladı...Bazı kanallar, gün boyu ve akşam ve gece yayını boyunca her çıkan arbedeyi, kavgayı, gürültüyü, protestoyu canlı yayında bağlanarak vermeye başladılar...Stüdyoda televizyon tartışmaları devam ederken, habire meydanlarda olaylara canlı yayında bağlanılmaya başlandı...Oysa dürüst yayıncı bir ahlak bilirdi ki, “devam eden olaylar, eğer haber bülteni bitmişse ve yayın akışını tamamen altüst edecek bir gelişme yaşanmıyorsa, canlı bağlantıyla kesilmez...”Çünkü her canlı yayın bağlantısı, aslında “olayların fitilini ateşleyici bir etki yaratır...” Eğer habercilik ve yayıncılık namusunuza sadık kalarak yayın yapmak istiyorsanız, saat başı haber bültenlerinde muhabirden canlı görüntüler eşliğinde 1-2 dakika durum hakkında bilgi alırsınız...Gün boyu çıkan olayları da, görüntülerini montajlayıp, üzerine perfore okuyup, normal bir haber gibi dili geçmiş zamanla sunarsınız...Rugby maçı değil bu olaylar...Tribünden futbol maçı da seyretmiyoruz...Bu olaylar bir toplumsal şiddeti de içine alıyor... Haberi verme sorumluluğunu baştan göstermediniz...Peki şimdi yaptığınız nedir?..Canlı yayın araçlarını ve canlı bağlantıları alert tutup, oradaki olayları acaba taze tutmaya çalışıyor olabilir misiniz?..Yaptığınızın somut sonucu bu değil mi?.. Farkında değil misiniz yoksa?..Ya de beni mi “kerizlemeye” çalışıyorsunuz?..AMERİKAN CNN’İN HATAY’DA İŞİ NE?..Batı Trakya’da olayların çıktığı günlerdi...Batı Trakyalı Türkler, Yunan polisinden şiddet görüyordu...Olaylar çıkmış bitmek bilmiyordu...Gazeteden aradılar...- “Batı Trakya’ya gitmeyi düşünüyor musun?..” dediler... - “Yarın sabah 8’de orada olacağım...” dedim...- “Öğleden sonra dörde kadar, röportajları yapar, resimleri çeker, haberleri yazmak için bulabileceğim bir otele geçerim...”- “Tamam” dediler...***Ertesi sabah 06’da uçağa bindim...07’de Gümülcine’deydim...Elimde telefoto makinesi, önce Gümülcine sonra İskeçe’de resimler çektim, röportajlar yaptım...Resimleri tab ettirdim, işimin bir bölümünü bitirip telefoto geçip haberleri yazmak üzere otele geçtim...Çevreden, “Ne olur” dediler “kalın burada, nasıl olsa haberi geçersiniz... Siz meydanlarda kalın... Sizi görsün halk... morali yerine gelsin...”- “Beni gören gördü...” dedim...- “Benim maalesef bir gazeteci olarak halka moral verme gibi bir görevim yok... Resimlerimi çektim, haberimi hazırladım, benim görevim gazeteye haberi ve resimleri yetiştirmek... TRT’ye bildirmek... Bu benim görevim...”***Fark etmiştim ki; Batı Trakya halkı TRT yayınlarından beni çok iyi tanıdığından, bazıları meydanlardaki “görüntümden” başka şekillerde istifade etmek istiyor...Benim işim değildi bu...***Önceki gece baktım Hatay’dan CNN International sürekli canlı yayında...Gece 23.30-24 sularında bağlandılar...Bir kaç kez daha bağlandılar...Ne zaman?..22 yaşında bir gencin Hatay’da öldürülmesinden hemen sonra...İki gün boyunca devam ediyorlar canlı yayınlara...CNN International ülke çapında yayın yapan bir televizyon kanalı değil...Dünya çapında yayın yapıyor...Dünyada yüzün üzerinde ülke, binlerce merkez, on binlerce olay var...Hatay’da muhabiri olacak, kamerası, ekibi olacak elbette...Fakat Hatay’dan niye sürekli “canlı yayın” yapılıyor acaba?..Nedir Hatay’da olması düşünülen, gerçekleşmesi beklenen?..Anlayamadım; efendim?..

Devamını Oku

Abdullah Cömert’in ölümünün ardındaki korkunç şüphe...

6 Haziran 2013

Abdullah Cömert genç bir CHP’li...İstanbul Gezi Parkı protestolarına destek amacıyla Hatay’ın merkezindeki gösterilere katılıyor... Önceki gece saat 23.35 sularında protesto gösterileri esnasında çıkan arbedede yere yığılıyor...Başına sert bir cisimle vurulmuş halde hastaneye kaldırılıyor...Yoğun bakımdaki harcanan çabalara karşın 22 yaşındaki genç kurtarılamıyor...***Abdullah Cömert’in öldürülmesi ilk başlarda “polisin açtığı ateş sonucu, kurşunlanarak öldürüldü“ şeklinde yayılıyor...Haber hızla yayılıyor...22 yaşında bir gencin ölümü kendi başına infial uyandırıcı bir vakıa...Ancak bu ölüm, üstüne üstlük bir de “açılan ateş sonucu kurşunlanarak öldürüldü” diye yayılınca, infial ikiye katlanıyor...Başbakanvekili Bülent Arınç ünlü basın toplantısında, “Abdullah Cömert’in silahla öldürülmediğini, başına sert bir cisimle vurulduğunu” söylüyor...Basit görünen olay aslında çok esrarlı bir yapıya sahip...***Gezi Parkı olaylarının toplumsal infiale sürüklenmesini tetikleyen olayların, orantısız silah kullanımından kaynaklandığını herkes biliyor...Olaylar çığırından çıktıktan sonra, Tayyip Erdoğan polise verdikleri talimatı şöyle açıklıyor:- “Gösterirciler, gösteri yapmakla sınırlı kalırlarsa, hiç müdahale etmeyin...Göstericiler, size saldırmaya yönelirlerse kendinizi savunmak için su sıkın...Göstericiler ancak sizin canınıza kast edecek davranışlara yönelirlerse, onları dağıtmak için gaz sıkın...”***Talimatın böyle verilmesinin nedeni açık... Hükümet patlayan ve çığırından çıkan olaylarda “ölüm yaşanmasın” diye işi çok sıkı tutmaya çalışıyor...Olası bir ölümün, olayları iyice çığırından çıkartacağının farkında hükümet...Talimatlar; hemen her yerde polisin bir ölüme sebebiyet vermemesi için aşırı bir dikkat gösterilmesini söylüyor...Abdullah Cömert polisin silahından çıkan bir kurşunla öldürülmüyor...İşin ilginç tarafı, arkasında balistik iz bırakacak bir silahla da ölüm vuku bulmuyor...Sert bir cismin kafasına indirilmesiyle öldürülüyor...O sert cismi kim kafasına indiriyor Abdullah Cömert’in?..Üniformalı bir polis mi, sivil birisi mi, kim ama kim?..***Esrar perdesinde gizem yaratan kuşkular burada bitmiyor... İkinci halka veya tesadüf çok daha ilginç...Taksim başta, Türkiye’nin her yerinde protesto gösterileri yapılıyor... Ankara, İzmir, Bodrum, Beşiktaş, Kadıköy...Türkiye’nin dört bir yanı...Ölüm olayı, çok ilginç bir tesadüfle, bunca yer arasında Türkiye’de “infial yaratacak provokasyona en açık yer olan Hatay’da” vuku buluyor...Hatay herhangi bir yer değil...Daha bir kaç gün önce Reyhanlı’da 52 vatandaş patlayan bombada hayatını kaybetti...Samandağ’da her an bir provokasyon beklendiği yetkililerce ifade edildi...Alevi-Sünni ayrımından bir provokasyon çıkmaması için, aşırı hassas davranılan tek merkez...***22 yaşındaki genç, bir provokasyona karşı en çok sakınılan yerde hayatını kaybediyor...Sanki bir el, Türkiye’de kan gövdeyi götürsün, büyük bir iç savaş yaşansın diye sürekli kağıt dağıtıyor...Sanki kağıtları dağıtan el, sürekli nokta atışı yapıyor...Gizli bir el!..Yabancı bir el mi yoksa yerli mi?..Nasıl bir el bu?... Kim bu?..DÜNYALI OLMAK...Elbette olayların başında orantısız silah kullanımının yarattığı tetikleme var...Elbette, yabancı istihbarat servisleri, Türkiye’yle hayati çıkarları çatışan devletlerin gizli servisleri, içerden ve dışardan “olayların sürmesinden çıkarı olan” merkezlerin bu olaylarda payı var...Bunlar istihbari çalışmalar ve sonuçları bir süre sonra açıklanacak, kamuoyu bilgilenecek...***Ancak olayların arkasında “kimler olursa olsun”, olayların sosyolojik nedeni onlar değil...Sosyolojik neden, artık özellikle gençliğin “dünyalı bir hüviyet” kazanmış olduğu gerçeğidir...Yıllardır internet’le, twitter’la, bilumum sosyal medya mecralarıyla haşır neşir gençlik artık dünyalı bir gençliktir...Dünyalı gençlik kendisine karışılmasını istemiyor...Kendisine neyin doğru neyin yanlış olduğunun anlatılmasını arzu etmiyor... Didaktik tavırlardan mutlu olmuyor...Bu onların suça eğilimli ve dejenere bir gençlik olduğunu göstermiyor...Sadece dışarıdan çok fazla “ne yapmaları gerektiğini öğrenmek” istemiyor... Bu gerçekler bilinmeli...HER TAŞ ATILIŞINI CANLI YAYINDA VERMEK DEĞİL YAYINCILIK...Olayların olduğu ilk günlerde, habercilik refleksini doğru gösteremeyen televizyonların, sonraki günlerde kimyaları bozuldu...İsmini vermeyeyim, kitle gösterilerinin olduğu ilk günlerde haberi vermeyen televizyonlar, son zamanlarda “taş atma ve müdahale eylemlerinden” canlı yayın yapıyorlar...Nerede en ufak bir taşkınlık veya polisle gösterici arasında karşı karşıya gelme durumu varsa, anında canlı yayınla oraya bağlanıyorlar...Yayıncılık olaylar büyük olduğu zaman yapılır...Her lokal kavgayı, taş atmayı, hatta çatışmayı “şimdi bağlanıyoruz” mantığıyla vermeye kalkarsanız, yayıncı yerine olayların tetkikçisi olursunuz... Sanıyorum kimyanız bozuldu...Masum değil bu davranış demek istemiyorum çünkü...“KADIN ERKEĞİN BEDENİNİN ALTINDA EZİLMEYİ ÖZLER...”“Ağırlık gerçekten nefret edilesi...Hafiflik ise göz kamaştırıcı mıdır?..Yüklerin en ağırı ezer bizi...Onun altında çökeriz...Bizi yere yapıştırır bu ağırlık...Öte yandan her çağda yazılmış aşk şiirlerinde; kadın erkeğin bedeninin altında ezilmeyi özler...O halde yüklerin en ağırı, aynı zamanda yaşamın sağladığı en şiddetli doyumun da imgesidir... Yük ne kadar ağır olursa, yaşamlarımız o kadar yaklaşır yeryüzüne...Daha gerçek, daha içten olur...***İşi tersten ele alırsak ise;Bir yükten mutlak biçimde yoksun olmak, insanoğlunu havadan hafif kılar...Göklere doğru kanat açar insan...Bu dünyadan ve dünyadaki varlığından (bedeninden) ayrılır...Yalnızca yarı yarıya gerçek olur...Hareketleri önemsizleştiği ölçüde kendisi özgürleşir... Hangisini seçmeli o halde?..Ağırlığı mı, hafifliği mi?..”Milan Kundera...Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği...KOPUK KOPUK“Güçlüler güçsüzleri incitemeyecek kadar güçsüz olduklarında... Güçsüzler çekip gidecek kadar güçlü olmalılar...***Tanrı onları ortadan ikiye ayırıncaya kadar bütün insanlar hermafroditti... O zamandan beri bu yarılar birbirini arayarak dünyanın dört bir bucağında gezinip durdular... Aşk kaybettiğimiz yarıyı özleyişimizdir işte...***Rastlantıların; sadece rastlantıların söyleyecek bir sözü vardır bize...Gereklilikten doğan, olmasını beklediğimiz, günbegün yinelenen her şey dilsizdir...***Bir kadınla sevişmek ve bir kadınla uyumak iki ayrı tutkudur...Sadece farklı değil, aynı zamanda zıt tutkulardır...Aşk sonsuz kadına uzanabilecek çiftleşme arzusunda duyurmaz kendini...Uykuyu paylaşma arzusunda duyurur...Tek bir kadınla sınırlı olan bir arzudur bu...” Milan Kundera...Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği

Devamını Oku

İstanbul’u alma savaşı...

5 Haziran 2013

Gezi Parkı olaylarının çıkışı, polisin “parka ve ağaçların yıkımına karşı çıkan vatandaşlara” şiddet uygulamasıyla oldu...Devam etmesi bu olaya duyulan vatandaş tepkisinin, genel hoşnutsuzlukla birleşmesinden kaynaklandı...Şimdi sürmesinin nedeni ise “İstanbul’u alma kavgasıdır...”Önümüzdeki yıldan itibaren yapılması düşünülen, Yerel Seçim, Anayasa Referandumu, Cumhurbaşkanlığı Seçimi ve Genel Seçimlerin hepsinin şifresi “bir yerdeki seçimde yatıyor...”Bu yer İstanbul’dur...İstanbul en yüksek seçmeni barındıran şeçim merkezi... Türkiye’nin en büyük ili olmanın ötesinde, bütün bu seçimlerin kaderini belirleyecek en önemli psikolojik merkez...İstanbul’u alan, yarışa 2-0 önde başlar...***AKP’ye karşı oluşan ‘operasyonel muhalefet’, İstanbul’u almanın, AKP’yi psikolojik olarak sürklase etmenin ilk ve en önemli kilometre taşı olduğunu düşünüyor...Aklınızdan şu anda “kim bu operasyonel muhalefet” sorusu geçiyor...Operasyonel muhalefetin ne olduğunu söylemeden önce, ne olmadığını söyleyeyim...Operasyonel muhalefet CHP değil...En azından sadece CHP değil, belki CHP’nin içinden bir kesim...Operasyonel muhalefet MHP hiç değil...Keza operasyonel muhalefetin BDP olması da şu anda mümkün değil... ***O zaman kim bu ‘operasyonel muhalefet?..’İlk gençlik yıllarında “hakim sınıflar” diye klişe bir ifade kullanırdık... Yıllar içinde gazetecilikte siyasetin grift ilişkilerine daldıkça, “Hay Allah” demiştim içimden,- “Üniversitede hakim sınıflar deyip durduk... Ne hakim sınıfı?.. Bunların hepsi birbirini boğazlıyor...”Oysa ilk gençlik yıllarımdaki ‘hakim sınıflar’ klişesinin ne kadar doğru bir kavram olduğunu çok uzun yıllar geçtikten sonra anlayabildim...Hakim sınıflar, “toplumun en üst sermaye kesimi”ni ve onların “siyasi, askeri, sivil bürokratik ayaklarını temsil eden” somut ve net bir kavramdı...Hayatın doğasıydı...***‘Operasyonel muhalefet’e gelince...Toplumun üst sermaye grubu ile onun siyasette destek verdiği unsurlar ve operasyon yaptığı ilişkiler ağını kapsayan bir terim...Hakim sınıflar olarak bilinen lobi, halihazırda değişen devlet sistemi içinde, bugün Cumhuriyetçi operasyonel muhalefet halini alabiliyor bir anda...Toplumun en üst sermaye kesimi ve onunla yakın ilişki içindeki politikacı profili...Uzattım konuyu...İstanbul Belediye Başkanlığı adaylığına öncelikle, sonra da gelişmelere göre CHP’nin başına Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül hazırlanıyor...Şu anda ana strateji, İstanbul Belediye Başkanlığı’na Mustafa Sarıgül’ün seçilmesidir...İstanbul’da yüzde 3 ila 5’lik bir oyun AKP’den CHP’ye kayması halinde Mustafa Sarıgül’ün kazanacağı hesaplanıyor...Sarıgül’ün muhazakar bir seçmen ayağı da olacak bu seçimlerde...Bu ayak, İstanbul Belediye Başkanlığı ibresinde CHP’ye avantaj sağlıyor...İstanbul’daki gösterilerin devamı, yerel seçimlerde AKP’den oy çalar...Onun için devam edecek bu gösteriler...Elbette Tayyip Erdoğan’ın karşı hamlesini ise henüz kimse bilmiyor... TAYYİP ERDOĞAN YA HEMEN SEÇİM DERSE...Son olaylarla Türkiye seçim atmosferine bir yıl öncesinden girdi...Bu hava, protestolarla devam ederse AKP’nin aleyhine seyredebilir...Tayyip Erdoğan’ın ne yapacağını kimse bilmiyor...Bizce Tayyip Erdoğan’ın şöyle bir açıklaması hiç sürpriz olmaz... - “Bu Meclis yeni Anayasa’yı yapacaktı... Fakat muhalefet partileri Anayasa konusunda uzlaşmıyorlar... Öyleyse Meclis görev süresini fiili olarak bitirdi... Genel seçimleri öne alıp, yeni Meclis’le taze bir başlangıç yapalım...”***Bu önerinin elbette sakıncaları var...Fakat seçim kararı alan ve seçim atmosferini meydanlara taşıyan Tayyip Erdoğan, son günlerde iktidarına yönelik esen olumsuz havayı tersyüz edebilir... Tayyip Erdoğan’dan sürpriz bir çıkış beklemek anlamsız değil...Beklenmeli...Bu havayı uzun süre devam ettirmez...Buna karşın muhalefet ve operasyonel muhalefet ittifaklarını sağlam tutmuş gözüküyor...SADECE “TAYYİP ERDOĞAN’A YÖNELİK” BİR MUHALEFET!..Son olayların arkasından sürdürülen kampanyada bir şey dikkatimden kaçmıyor...Göstericilerin tepkisi, esas olarak bir kişinin üzerine, “yoğunlaştırılıyor...”Doğal olarak o kişi Başbakan Recep Tayyip Erdoğan...İlk bakışta “Ne olacaktı yani?..” diyebilirsiniz...- “Tayyip Erdoğan’a değil de bize mi yönelecekti tepki” diye söylenebilirsiniz...Elbette haklısınız...Erdoğan AKP’nin Genel Başkanı...Üstelik Başbakan...Ve her konuda kamuoyunun karşısına çıkan ilk ve tek isim...Böyle olması doğal...***Doğal ama, yine de ben bu işte bir bit yeniği seziyorum...Muhalefet esasen parti olarak AKP’yi değil, şahıs olarak Tayyip Erdoğan’ı hedefliyor...Muhalefet Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’le görüşüyor, durumu ona şikayet ediyor, görevini yapmasını istiyor...Basının önemli bir bölümünde, “Abdullah Gül ve bazı bakanlar kurtarıcı isim olarak” lanse ediliyor...Bunların olması çok doğal...Yine de, bütün bir tepkinin AKP’ye değil, tek bir adama yönelik yoğunlaşması bazı hatıraları aklıma getiriyor...Mesela ANAP’a karşı da mücadele ederken, partiyi değil Turgut Özal’ı hedef almıştı muhalefet ve derin siyaset...Çok ince bir politikayla ANAP’la Turgut Özal arasına ince bir çizgi çekmişti...Özal’ı “Çankaya’nın Şişmanı” diye suçlarken, Mesut Yılmaz‘lı ANAP’ı ayrı tutmuş ve korumuştu siyaset ve büyük sermayeden oluşan muhalefet... Acaba diyorum aynı stratejik muhalefet anlayışı mıdır bu?..Ne mi olmuştu o zaman?..Özal’la, Mesut Yılmaz ve ANAP arasında derin bir çizgi oluşup, bağlar birbirinden koptuktan sonra, önce Özal Cumhurbaşkanlığı’nda tek kaldı ve gitti...Sonra da ANAP eridi ve bitti...

Devamını Oku

Türkiye’de ittifaklar değişti...

4 Haziran 2013

Ne oluyoruz?..Daha doğrusu Türkiye’de ne oluyor?..Günlerdir sokaklarda yaşanan olaylar belli ki; Gezi Parkı’ndaki ağaçların kesilmesine duyulan tepkiden ibaret değil... Çok daha derin anlamları var bu olayların...Sadece sosyolojik değil...Siyasi olarak da...Türkiye’de 11 yıldır sürmüş olan ittifaklar sistemi değişiyor...Toplumu derinden etkileyen güçlerin pozisyonları farklılaşıyor...Hareketlenme başlıyor, Türkiye’yi etkileyen büyük aktörlerin, duruşları, pozisyonları ve ittifaklarında... Türkiye’nin “büyük ittifakları” değişiyor...Sokaktaki hareketlenme, sokak altındaki dip dalgalarla paralel gidiyor...Aşağıda anlatacağım analizleri ve bilgileri, derin siyasi merkezlerdekiler biliyorlar... Onlar bu mücadelenin gerçek aktörleri...Fakat geniş kitle, bu keskin saflaşmayı ve mücadeleyi günlerdir süren protesto gösterilerinin penceresinden anlamlandırmaya çalışıyor...Olayları o pencereden anlamlandırmak mümkün değil... Derin fotoğrafları kimse dillendirmiyor; çünkü o zaman işin sihri bozulacak...Şimdi oyunun perde arkasındaki, rol dağılımını ve mücadelesini verelim...Olan şudur;Türkiye’deki ittifaklar değişiyor; taşlar yerinden oynuyor...Neler mi onlar?..Söyleyeyim...***On bir yıla yaklaşan bir iktidar dönemini arkasında bırakıyor AKP...İktidar demek icraat demek...İktidar demek, tercihte bulunmak demek...İktidar demek bir kesimi mutlu ederken, bir kesimi mutsuz ya da rahatsız etmek demek...İktidarlar bir yandan kendi tabanlarını güçlendirir ve çeşitlendirirken, diğer yandan da kararlarından hoşnutsuz kitleler yaratırlar...Birinden oy alırlar...Diğerinden ise müttefik ve sempati kaybederler...Bunu iktidar olmanın “yıpranma payı” sayarlar...***İktidara geldiğinde “Milli Görüş” kökenli AKP’nin, 28 Şubat’ta birinci parti olmasına rağmen hükümetten düşen yine Milli Görüş kökenli Refah iktidarından üç önemli farkı vardı...Birincisi yüzde 34’lük bir kitle desteğine sahipti...Refah gibi başka bir partiyle koalisyona ihtiyacı yoktu...Tek başına hükümet olabiliyordu...Tek başına hükümet oldu...***İkincisi; AKP iktidarına demokratik kitle desteği, geçen her seçim ve referandumda artarak devam etti...Genel seçimlerin üçüncüsünde AKP yüzde 50’yi yakaladı...Seçimlerde aldığı oylardaki artış oranında, kendisini rahatlatacak reformları yapmaya başladı...Siyasi bir partinin amacı, iktidara gelmektir...İktidara gelen siyasi partinin amacı ise iktidarda kalmak...AKP iktidarda kendisini sağlam tutacak önlemleri arka arkaya almaya başladı...Ordu içinde, kendisine muhalif duran askerler, klikler ve generaller etkisizleştirildi...Medyada haber ve manşet bombardımanıyla, iktidar yıkmaya yönelik yollar kapatıldı...Bu süreçlerin geçmişteki “nihai!” uzantısı olan; parti kapatmaya giden yol, yargıdaki değişikliklerle bitirildi...***AKP dersini iyi çalışmıştı...28 Şubat’ta birinci parti olan Refah Partisi’ni iktidardan uzaklaştıran ne vardıysa, önlemini alıp, tıkacını tıkamış, yolları kapatmıştı...1) Koalisyon zaten yoktu...2) 28 Şubat’taki gibi, iktidar inisiyatifi dışında hareket eden, askerlerle veya farklı güçlerle hareket etme serbestisine sahip bir Cumhurbaşkanı da mümkün değildi...Kendi adayını Cumhurbaşkanı seçtirdi...3) Milli Güvenlik Kurulu’nun yapısını değiştirdi...4) En önemli ayak olan istihbaratı; polisten ve askerden alıp tek elde kendi sivil otoritesinin altındaki MİT’in emrine soktu...***Bütün bunlar olurken, AKP’nin iktidara geldiği günlerdeki ittifakları; eski etkilerini ve güçlerini teker teker kaybetmeye başladılar...Bunlardan birincisi kamuoyunda kısaca Cemaat olarak bilinen Fethullah Hoca Cemaati’ydi...Tayyip Erdoğan için; zaman zaman kürsü konuşmalarında selam gönderdiği Cemaat önemli bir yol arkadaşıydı...Cemaate göre de, AKP’nin Refah Partisi’den farklı olarak bütün bu reformları yapmasının nedenlerinden en önemlisi AKP ile Cemaat arasındaki yol arkadaşlığıydı...AKP’nin 11 yıllık tek başına iktidarı, kendi sistemini kurmak istemesi, yol arkadaşının bundan dönem dönem duyduğu sıkıntılar ve rahatsızlıklar bu “ittifakı rendeledi...”Oylar yüzde 50’ye çıkarken, geçmiş ve önemli bir yol arkadaşlığında, ayrışma başlamıştı...Hayatın doğası buydu...Bir yerde çoğalma, diğer yandaki azalmayı beraberinde getiriyordu...İŞ DÜNYASININ VE MEDYANIN ZİRVELERİYLE İLİŞKİLER...AKP on bir yıla yaklaşan iktidarında, kendisini sağlama almaya çalıştığı ikinci çok hassas konu, iş dünyası ve medya zirvesiyle kurmaya çalıştığı ilişkilerdi...İktidar partisi için, Refah-Yol’un iktidardan düşmesi, Erbakan‘ın Başbakanlık’tan gitmesi ve partinin kapatılması, “kendilerine yol gösterecek ibretlik ders niteliğinde” bir olaydı... Medyaya hiçbir zaman güven duymadı AKP iktidarı...TÜSİAD gibi iş dünyasının krem de la kremine de... Her zaman şartlar oluşursa onların bir punduna getirip iktidarını düşüreceğinden endişe etti...***Bu güvensizlik ilişkisi zikzaklar çizerek sürdü gitti 11 yıl boyunca...27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül ve 28 Şubat içinde en fazla önemsenen, didik didik edilen sürecin “28 Şubat olmasının” nedeni buydu... İbret alınan ders 28 Şubat’tı AKP için...Lider kadro Refah Partisi’nden gelmişti... Bir daha aynı süreci yaşamak istemiyorlardı...İş dünyasının zirvelerinde yer değiştiren büyük paralar, piyasayı etkiliyor, keza büyük miktarlardaki bu paralarla birçok gizli operasyon yapılabiliyordu...“Çöp batmasın diye göz sakınıldıkça”, alınan her önlem karşı tarafta güvensizlik yaratıyor; “her şeyi yapıyoruz yine yaranamıyoruz” duygusu ağır basıyordu...İktidar karşısından her an kalesinde bir gol görebileceğini düşünerek, işi çok sıkı tutuyordu...Medya ve iş dünyasının zirveleri ise geçmiş dönemlerin, güvensizliklerinin bir türlü üstesinden gelemiyor, yaklaştıkça uzaklaşıyor, uzaklaştıkça kopuyordu...Son olarak geçmiş dönemlerdeki bütün defterlerin her şeyiyle ortaya çıkartılacağı ve cezaevlerine kadar gidecek ağır bir hesaplaşmanın gelmekte olduğu haberleri, bu güçlü çevrelerde yeni bir kırılma yarattı...BÜYÜK ŞEHİRLERDEKİ ORTA SINIF...AKP bugüne kadar hiçbir siyasi partinin tek başına oy alamayacağı kitlelere yönelmişti...İlişkileri çok sıcaktı bu kitlelerle... Oy alma diye bir derdi yoktu AKP’nin...Liderinin kimliğinde, karakterinde, vücut dilinde ve Kasımpaşa’lılığında yarattığı imajla, bu insanlar üzerinde görülmemiş bir etki, ilgi ve sevgi yumağı oluşturmuştu... Ancak oluşan bu yumak, geleneksel büyük şehirli orta sınıfta tam tersi bir reaksiyon yaratmıştı...***Büyük kentlerde yaşam tarzına bağlı yaşayan orta sınıf ve Beyaz Türkler olarak adlandırılan kitle, Başbakan‘ın yeni ve sıcak ilişkiler kurduğu kitlelerin aksine, ondan uzaklaşıyordu...AKP; medya zirveleriyle, iş dünyasına nasıl şüpheyle bakıyorsa, büyük kentlerdeki Beyaz Türkler, ya da şehirli orta sınıf, hatta özgür takılan gençler de benzer biçimde AKP’nin her yaptığına kuşkuyla yaklaşıyorlardı...Atatürk, alkol tartışmaları, Osmanlı‘nın yüceltilip, Cumhuriyet döneminin öneminin azaltılması bu kesimi koyu bir yalnızlığa iten olaylardan sadece birkaçıydı... Sonunda ne Başbakan medyanın zirveleriyle, iş dünyasının bir bölümüne güvenebiliyor...Ne de onların etkilediği büyük kent orta sınıfı ve Beyaz Türkler, Başbakan‘a itimat edebiliyorlardı...Derindeki çatışma, her olayda su yüzüne çıkıyordu...Tek parti iktidarının “aşırı gücü”nden sıkılan, liberaller ve eski solcular da yeni durumdan muzdarip olmaya başlamıştı... Eski yol arkadaşı ise artık AKP’nin yanında görünmüyordu... Hatta, AKP’ye muhalif gözüken dünyalarla çok daha yakın ilişkilere girmişti artık...BARIŞ...Anlattığım bu olayların, piyasaya çıkmaya hazırlanan siyasi aktörler kısmı da var elbette...Bu aktörler yakından tanıdığınız isimler...Yavaş yavaş ısınıyorlar...Arkalarındaki destekle oyuna girmeye hazırlanıyorlar...Türkiye bir seçim atmosferine girdi ve bu süreç çok sıcak geçecek... Ancak sıcak geçse de Türkiye’nin “çok güzel günlere yelken açtığı” bir barış sürecini yok etmemesini diliyorum...Bu ülke 30 yıl tahammül sınırlarını aşacak miktarda evladını kurban verdi bu savaşa...Yeşeren bunca umudu, büyümekte olan milyonlarca taze fidanı yeni ölümlere kurban edemeyiz... Bu hiçbir vicdana sığmaz...En azından bu “barış”ın sağlanması için, birbirimize karşılıklı olarak bir miktar güvenmek zorundayız...Bu; milyonlarca “genç fidanımıza” kendi çocuklarımıza, öz varlıklarımıza bir vicdan borcumuzdur...Bunu bozmanın vebalinin altında hiçbir vicdan dayanamaz ezilir...

Devamını Oku

Üç seçime bu atmosferde mi girilecek?..

2 Haziran 2013

- “2014’te üç seçim olabilir...” dendiğinde, içimden “Aman Allah...” diye geçirmiştim...- “Türkiye seçimlerden sadece birini yaparken, gerilir... Hele Cumhurbaşkanlığı seçimiyse bu... Şimdi hem Cumhurbaşkanlığı, hem Anayasa, hem Yerel Seçimler var... Arkasından da Genel Seçimler...Dört seçimi böylesine sıcak bir siyasi ortam nasıl kaldırır?..”Aslında bu döneminin çok sıcak geçeceği belliydi...Fakat bu kadar erken ve sert bir başlangıcı kimse beklemiyordu...Gezi Parkı görüntüleri siyasi mücadelenin sokağa taştığını gösteriyor...***AKP’nin iktidar dönemi, Türkiye’nin alışmadığı bir “siyasi dönemdir...”Türkiye’nin demokrasi tarihinde, üç dönem üst üste seçimleri tek başına alan ve dördüncü döneme yelken açan bir başka iktidar modeli olmadı... İnsan iktidardayken fark etmeyebilir...Seçim sandığından çıkmayacağını tahmin eden ve onbir yıldan sonra dördüncü seçimi bekleyen muhalif kitlelerin, tahammül sınırları kaynama yapıyor...Bu kitleler, ülkede yeni yaşam biçiminin empoze edildiğini düşünüyorlar...Doğru veya yanlış kaale alınmadıklarına, adam yerine konmadıklarına, hayat tarzlarının yok edildiğine inanıyorlar...Sandıktan umutları yok... Sokak eylemleri onlar için “kendilerini anlatabildikleri” tek eylem biçimi halini alıyor... Seslerini böyle duyurmaya çalışıyorlar...***Sokakta polis tarafından engellendiklerini görünce toptan kimyaları bozuluyor...Dün Başbakan; polisin orantısız silah kullandığını kabul etti...Başbakan’a bugünlerde verilen brifingler; “Eylemlerin arkasında kimlerin olduğunu” söylüyordur...Sürekli muhalefette kalan geniş kitlelerin halet-i ruhiyesini ise kimselerin anlattığını sanmıyorum Başbakan’a...Erdoğan AKP’nin Genel Başkanı; ancak aynı zamanda bu ülkedeki herkesin Başbakanı...İktidar, yaşamı kolaylaştırmalı, esnetmeli, rahatlatmalı...Amaç artık yüzde 50’yi; yüzde 60 ya da 70 yapmak olmayabilir...***Belki diğer yüzde 50’ye kendini rahat hissettirmek, demokrasi içinde yaşadığına inandırmak, yüzde 70 oy almaktan daha önemlidir kim bilir?..Esnek bir dil ve hoşgörülü bir , Türkiye’nin herkes için yaşanabilir ve keyif alınabilir demokratik ve özgürlükçü bir noktaya ulaştığını göstermektir belki de önümüzdeki eşik...Şöyle demek gerek galiba;- “İnsanlar ölmesin, kardeş kavgası bitsin, barış sağlansın” diye Güneydoğu’daki aktivistlere, dağdaki milislere gösterilen anlayış, “misliyle”, bu insanlara da gösterilmeli... Dağa çıkmış olanlar kuşku yok bizim vatandaşımız, bizim evladımız...Onları dağdan indirmek kutsal bir görevdi... Gezi Parkı’na giden ve biber gazı yiyenler de öz be öz bizim vatandaşımız...Onları mutlu ettirmek ve kuşkularını gidermek de aynı kutsal görevin diğer yüzü... KORKULARIMIZ...Bu dünyada geçmemiz gereken derslerimiz ve düzenlememiz gereken davranışlarımız ve arınmamız gereken korkularımız vardır...Davranışlarımızı doğru bir şekle sokana, korkularımızdan sağlıklı bir şekilde arınana kadar, karşılaştığımız olaylar benzer sınavlar şeklinde karşımıza çıkarlar...Hayatta ruhumuzu geliştirme yolunda arınacağımız korkular şunlardır:Güvensizlik Korkusu ve Özgüven Eksikliği...Gelecek Korkusu...Suçlanma Korkusu...Tercih Edilmeme...Değersizlik Korkusu...Anlaşılamama veya Yanlış Anlaşılma Korkusu...Kaybetme Korkusu...Hastalık Korkusu... Pişman Olma Korkusu...***Nilda Ferhan Efeçınar bu korkulardan arınmanın yöntemlerini şöyle belirliyor:“Kendi duygularınızı tanımayı ve duygularınızla barışık olmayı seçmelisiniz...Başkalarının duygularını anlayabilmek adına empati yeteneğinizi geliştirmelisiniz...Sevdiklerinizle aranızda gerçek anlamda samimi bağlar kurabilmeyi tercih etmelisiniz...Zamanınızı doğru kullanarak işlerinizi ertelemeden yapmalısınız...Zihniniz karıştığında meditasyon gibi sakinleştirici içe dönük çalışmalar yapmalısınız...Allah’ın size bağışladığı aklınıza, zekanıza yeteneklerinize güvenmeli, kendi öz değerinize sahip çıkmalısınız... Geleceğe güvenle bakmalı ve emin adımlarla yürümelisiniz...Özellikle ilişkilerde beklenti içerisinde olmaktan vazgeçmeli, istediğiniz ilgiyi önce siz karşı tarafa vermelisiniz...***Duygu ve düşüncelerinizi her zaman dil kalıpları kullanarak samimiyetle ifade etmelisiniz...Gergin ruh halinden sıyrılmak için, spor, dans gibi fiziksel aktiviteler yapmalısınız... Masaj yaptırmak da çok iyi gelecektir...Yargılama ve suçlama dilinden kurtulmalısınız...Kendinize ve başkalarına karşı hoşgörülü ve esnek olmalısınız...Suçlanmaktan korkmamalısınız...Korktukça daha çok suçlanacağınız deneyimler yaşayabilirsiniz...Başkalarını küçük görmekten ve eleştirmekten vazgeçmelisiniz...Önce kendinize sonra da çevrenize karşı duygusal bir dürüstlük içinde olmalısınız...Cesur olup yaşamı kucaklamalısınız...‘Her şeyi en iyi ben bilirim’ edasından vazgeçmelisiniz...”BUGÜN HAZİRAN’IN İLK PAZARI...Mina’yla Poyraz haftalardır soruyorlar...- “Baba okul bitiyor mu?.. Otele tatile gidiyor muyuz?..”Henüz dört yaşındalar onlar...Bahar geldiğinde, güneş açtığında deniz pırıl pırıl parladığında farklı bir şeyler olacağını anlıyorlar...Deniz kenarına gideceğimizi, kumdan kaleler yapacaklarını, küçük havuzda oyuncaklarını yüzdüreceklerini, istedikleri kadar dondurma yiyeceklerini, yaz gecelerinin keyifli eğlencelerinde mutlu olacaklarını biliyorlar...***Onlar çocuk ve hayatta kötü tecrübeleri yok şükür henüz...İçlerinden geldiği gibi düşünüyor, içlerinden geldiği gibi yaşıyorlar... Bugünlerde okulun biteceğinin farkındalar...Geçen yıl olduğu gibi, tatile gidip gitmeyeceğimizi soruyorlar...Ben de onların yaşındayken hayata böyle rahat, keyifli, neşe dolu, umutlu ve mutlu bakardım...Bugün Haziran’ın ilk Pazar’ı...Yaz’ın ilk tatil günü...İçimizde öyle bir esintiden eser var mı?..Hayır yok...Ne olacağım; ne olacağız, başımıza ne gelecek, bu olaylar nasıl bitecek, ülkede bir şeyler mi olacak; kaygısıyla bu Yaz’ın ilk Pazar’ını geçiriyoruz...***Kaybolan Pazar’larımız, yok olan Yaz’larımız bir daha geri gelmeyecekler...Güya biz büyüdük, çocuklar küçükler...Onlar Yaz’ı ve bir tatil sabahını her şeyiyle içlerinde hissediyorlar...Biz hissedemiyoruz...Söyleyin şimdi bana... Hangimiz gelişmişiz; hangimiz büyüğüz?..

Devamını Oku

Gezi Parkı kalmalıdır!

1 Haziran 2013

Hyde Park’ı 18 yaşında ilk gördüğümde, saatlerce nasıl gıptayla seyrettiğimi, konuşma yapanları izlediğimi hatırlıyorum...Uçsuz bucaksız yeşilliklerin üzerinde bikinilerini çıkartıp güneşlenen genç kızlar vardı...Yanlarında sevgilileriyle öpüşenler, çimenler üzerinde piknik yapanlar, bebeklerini gezdirenler, çocuklarıyla frizbi oynayanlar, köpeklerini eğlenceli oyunlarla eğitenler parkı doldurmuştu...Arada bir güneş açıyor, daha sonra İngilizler’in o mahut kapalı havası parka egemen oluyordu...***Her konuşmak isteyenin; Hyde Park’ın serbest kürsüsüne gelip istediği gibi atıp tutma özgürlüğünün olduğunu söylüyorlardı...Gidip izlemiştim...Acayip kılıklı adamlar, egzantrik karakterler, etraflarına toplanan küçük kalabalıklara zaman zaman ciddi zaman zaman ironili söylevler çekiyordu...Alkışlayanlar, kahkaha atanlar, gülenler, tepki verenler gırla gidiyordu...Hyde Park’ın her köşesi birkaç günde; benim için Londra’nın “demokrasi ve özgürlükler panayırı” haline gelmişti...İngiltere’nin değil “parklarının demokrasinin beşiği olduğu” o zaman anlamıştım... ***Kız arkadaşlarımla otelde değil parklarda buluşuyordum...Saatlerce geziyor, dolaşıyor, hayatı ve sevgiyi paylaşıyorduk...Okul çıkışı arkadaşlarımla parklara koşuyorduk...Orada laflıyor, piknik yapıyor, sandviç yiyip hayatın keyfini çıkarıyorduk...Parklarda kriket oynanıyordu...Futbol antrenmanları parklarda yapılıyordu...Hayat parklarda geçiyordu...İngiltere’deki hayatımda her şeyi parklarda yaşıyordum...Parkların aileden insana, çocuktan, sevgiliye, aşktan futbola, özgür tartışmadan, çılgın konserlere, bütün farklı yaşamların, sonsuz özgürlükler içinde hayat bulabildiği alanlar olduklarını orada fark ettim...***Siyasetin ve bürokrasinin gündemi ne olursa olsun, “Parkların kendi gündemi” vardı İngiltere’de...Çok fazla özgürlük, çok fazla bireysellik, çok fazla farklılık, çok fazla kendi başınalık...Aynı anda çok fazla keyif, çok fazla yaşam, çok fazla kıvılcım ve çok fazla tazelik...Parklar çağdaş insanların oksijen borularıydı... Meydanlarda siyasi kavgalar, sloganlar, protestolar, direnişler ve mücadeleler vardır...Siyasiydi hayat meydanlarda...Oysa parklarda hayat insaniydi...Özgürdü, aileviydi, aşkı, sevgiyi, paylaşımı, keyfi ve çocukları kapsıyordu...Evcil hayvanları, aile boyu sporu, birlikte yemeği, özlem gidermeyi, kahkahayı, kafeyi, çayı, dedikoduyu ve özgürlüğü barındırıyordu...***“Diren Gezi Parkı...”Üç gün boyunca kadınların, çocukların, sıradan insanların direnişlerine ilham olan slogan buydu...- “Diren Gezi Parkı...”Gezi Parkı bugüne kadar nice topla tüfekle direnenlerin yapamadığını, yanından bile geçmeyi başaramadığını yaptı...Dün akşam Gezi Parkı’nın yerine “Topçu Kışlası” yapılmayacağı kararı çıktı... Hayatı temsil ediyordu çünkü Gezi Parkı...Yaşamı, özgürlükleri, bireyin insani kıvılcımlarını, aileyi, çocuğu, sporu, aşkı, romansı, sevgiyi ve insana dair her şeyi...Direndi Gezi Parkı...Bir parkın direnişinin, topla tüfekle yapılan direnişlerden daha gerçekçi, daha direnişçi, daha barışçıl, daha insancıl, daha varoluşçu ve daha sonuç alıcı olabileceğini gösterircesine... “Diren Gezi Parkı” dediler...Direndi Gezi Parkı...GEZİ PARKI’NA TARAFTAR GRUPLARI GELİNCE...Dün ne zamanki Çarşı grubunun Gezi Parkı’na gittiğini gördüm durumun değişeceğini o anda anladım...Belliydi ki Çarşı grubu ilk giden olsa da tek giden olmayacaktı...Onu Fenerbahçe ve Galatasaray’ın taraftar grupları takip edecekti...Nitekim kısa sürede, Trabzon da dahil bütün taraftar grupları Gezi Parkı’na akın edeceklerini açıkladı...Taraftar gruplarının da devreye girmesiyle, zaten yetkililerin açıklamaları arka arkaya geldi...Gezi Parkı kargaşası daha fazla sürmeyecekti... Karar revize edilecekti...***Kimsenin farkında olmadığı bir gerçek var dünyada ve Türkiye’de...En büyük sivil toplum örgütleri artık futbol kulüpleri ve taraftar dernekleri...Davalara bir bakın...Taraftar gruplarının bir bütün olarak müdahil olduğu davalar, farklı bir seyir izliyorlar...Futbol Türkiye’de futboldan çok daha fazla şeyleri ifade ediyor...Bazıları bunun farkında...GEZİ PARKI ÖRGÜT DEĞİL!..İlk gençlik yıllarımda her protestomuzun bir örgüt işi olduğunu söylediklerinde içim daralır, ruhum sıkışırdı...O günlerde anlatmak ve bağırmak isterdim ki; yaptığımız işe örgütler bulaşsa da, bizim isteklerimizin büyük çoğunluğu örgütsel değil sıradan istektir... O günlerde babamla sık sık tartışırdık:- “Bizim gençliğimizde de aynısı olurdu...” derdi babam...- “Komünist Partililer, onlarca sıradan demokratik talebi sıralarlardı... Araya tek bir maddeyi sıkıştırarak... O madde onların esas gerçekleşmesini istedikleri maddeydi... Bütün prostestolar gizli o madde için yapılırdı... Gerisi göz boyamaydı...”***Babamla bu konuşmalarımızın üzerinden tam 35 yıl geçti... Sanıyorum emniyet 35 yıl sonra, hala o günlerde babamın düşündüğü gibi düşünüyor...Her eylemin ve protestonun “örgütsel bir amaca” hizmet ettiğini, her olayda bir örgüt parmağı aramak gerektiği fikrini benimsiyor...Muhtemelen doğru... Her olayda bir ya da birkaç örgüt var...Fakat doğru olmayan şey şu...İnsan örgütlere kolay kolay sığamayacak kadar bireysel bir varlık...İnsanların sıradan taleplerini “hep örgüt parmağıyla” anlamlandırmaya kalkarsak, hayatın kendisini inkar ederiz... Sonuçta Ergenekon denilen örgütün toplayamadığı kalabalığı Gezi Parkı topladı... Ne dersiniz?..Acaba Gezi Parkı, Ergenekon’dan daha mı müteşekkil ve tehlikeli bir örgüt?..Sen ne dersin babacığım?..YİNE PROVOKASYON MU VAR?Gezi Parkı olayları üç gün sürdü...Dün akşam saatlerinde yargıdan karar çıktı... Topçu Kışlası’nın yapım kararı oy çokluğuyla reddedildi...Ancak buna rağmen, bütün gece olaylar devam etti, çatışmalar sürdü... Yer yer yangınlar çıktı... Bu noktada artık emniyet güçlerinin çok dikkatli olmaları gerekiyor...Hala “provokasyona açık bir ortam var” Taksim ve çevresinde...Çok dikkatli, anlayışlı davranılmalı...Mahkeme kararı, yeni olayların gelişmesini önleyecek nitelikte...Emniyet güçleri de bu sabahtan itibaren barışın sağlanması için elinden geleni yapmalı...

Devamını Oku

Nazım Hikmet köprüsü...

31 Mayıs 2013

Malik Yolaç kendi deniz motorunu satışa çıkarmıştı...Bir gün Nazım‘ın kardeşi; o zamanki eşim Melda‘yı da yanıma alarak, Yolaç’ın motorunu Marmara’da denedim...Baktım zehir gibi motor... Aldığım gün; “Bugün deneyemedim ama gelecek hafta sonra deneyeceğim...” diye motoru geri götürdüm...Ve ertesi hafta Nazım Ağabey’i kaçırdım... Nazım Hikmet kaçış sabahı evinin önündeki polisleri atlatarak erkenden Tarabya’ya geldi...Hemen motora bindik...Önce bir süre ters yönde gittik Üsküdar’a gider gibi...Sonra karşı kıyıya geçip, sahilden Karadeniz’e doğru gitmeye başladım...Normal bir geziymiş gibi ağır ağır Boğaz çıkışına kadar yöneldim...Hava ve deniz çok güzeldi...Buğu vardı yalnız...Buğulu bir gündü...”NAZIM KARA KARA DÜŞÜNÜYORDUNazım Hikmet’in 17 Haziran 1951’de bir Pazar günü, Boğaz’ı, İstanbul’u ve Türkiye’yi son kez gördüğü tarihi hatırasıdır bu...Ünlü gazeteci Refik Erduran, Nazım Hikmet’i o gün Boğaz’ın Karadeniz’e açıldığı noktadan kaçırırken, 65 yıl sonra oraya muhteşem bir köprü yapılacağını bilmiyordu elbet...Karadeniz’e açıldığı ve bugün köprü yapılacak o nokta Nazım‘ın hayatında İstanbul’la ve Türkiye’yle ilgili görebildiği son canlı görüntüydü...Son siluet...***“İstanbul’a ve Türkiye’ye ebediyete kadar Boğaz’ın Karadeniz’le birleştiği ve şimdi köprü yapılacak olan o noktadan veda etti...- “Pasaport alamazdı... Bu konuyu konuştuğumuz zaman Münevver Hanım ağlıyordu... Nazım kara kara düşünüyordu...Kabus gibi bir durum... Kendisini deniz yoluyla Bulgaristan’a kaçırmayı önerdim...Kaçışa karar verilmesinde Mehmet Ali Aybar’ın çok rolü oldu... Benim o sırada partiyle temasımı Aybar kuruyordu...Nazım’la konuşurken aramızda parti lafı edilmiyor...Nazım her ‘arkadaşlar’ diyordu...Motor küçük olur... Olmaz... Takayla olsun...” dermiş arkadaşlar...Nazım’la ben balıkçı kılığına girip, takayla gidecekmişiz... Bu yol bana çok saçma geldi...Hem daha şüphe çekici...Taka süratli değil...Motor önerisini yineledim...Önce reddetti...Çekiniyordu Nazım Ağabey...- “Karadeniz insanı yutar... Karadeniz’le şaka olmaz...” diyordu...”Böyle anlatıyordu o Pazar günü sabahını Refik Erduran...NAZIM HİKMET’İN ÖLÜMÜNÜN 50. YILINDA...Nazım Hikmet’in İstanbul’daki son görüntüleridir bunlar...Üç cezaevinde 12 yıldan fazla hapis kalan, 28 yıllık mahkumiyetlerden geçen, dünyanın en iyi şairlerinden biri kabul edilen Nazım Hikmet’in İstanbul’dan ayrılış öyküsüdür bu... Bugün onun Türkiye’den kaçmak zorunda bırakıldığı noktaya, yapılacak Boğaz köprüsü... Elbette Yavuz Sultan Selim, bu ülkenin tarihinde çok önemli yeri olan bir Padişah... Kuşku yok ki, yüzde 50 oyla seçilmiş ve köprüyü yapmaya soyunmuş iktidar, o köprünün adını belirleme hakkına sahip...***Ben ise şöyle düşünüyorum... Toplumları daha da çağdaş kılan, geçmiş acılarına, mağdurlarına, mazlumlarına, sanatçılarına ve dünya çapındaki yaratıcılarına duydukları saygı ile anılarını yaşatma konusundaki duyarlılıklarıdır...Nazım Hikmet, bu ülkede mağdur bırakılmışların sembolü bir şairdir... Onun memleketten kaçmak zorunda kaldığı nokta, bugün eğer iki kıtayı birleştiren bir Boğaz Köprüsü oluyorsa, o köprüden geçenler, Nazım Hikmet’i anarak yol alırlar...O zaman “zaferlerimiz, mağdur bıraktıklarımıza yönelik özrümüzle değerlenir, katmerlenir...”Salt bir fetih zaferi olmaktan çıkar, bir insani duyarlılık mertebesi haline gelir... ***Daha önemlisi ise şu;Yavuz Sultan Selim köprüsü ismi de dahil getirilen her öneri, “Bizi ayrıştırmaya yönelik bir suni kavganın parçası yapılmaya çalışılıyor...”Ortak değerlerimizi hep bir tarafa çekerek, yok ediyoruz... Kim bilir...Belki de Nazım Hikmet Ran yaşadığı acıların ve mağduriyetlerin anısına, ölümünün 50. yılında, bu ülkeye bir birlik abidesi olabilir...Kim bilir belki... Memlekete, yıldızlara ve gençliğine uzaklığını anlattığı bir şiiriyle bitirelim...KAÇARKEN MOTOR DURDU, MARŞ BASMADI...“Biraz açıldıktan sonra, sahili göremez olduk...Ondan sonra motoru hızlandırdım...Karadeniz’e çıktık... Bir süre sonra baktım ilerde bir karaltı...Yaklaşınca Rumen şilebi Plehanov’u gördüm...Nazım şilebin adını okuyunca, “Hay Allah... Plehanov sevmediğim bir heriftir... Ama gidelim bakalım yanına...” dedi...Gittik... Şilepten gelmeyin diye işaret ediyorlar...Karadeniz’in ortasında bir adam... Motordan Rusça ve Fransızca “Ben Nazım Hikmet’im...” diye bağırıyor...Bir saate yakın şilebin etrafında dolaştım...Nazım bağırıyor, onlar gitmemizi istiyor...Biz ona rağmen sokuluyoruz...Bu arada benzin azalıyor...Şilep Nazım Ağabey’i almazsa, Bulgaristan’a gidip dönecek benzin kalmayacak...***O sırada şilep yavaşlamıştı... Ben de yavaşladım...Çok yavaş gittiğim için motor boğuldu... Kaldık denizin ortasında... Şilep açılmaya başladı...Sislerin içinde kaybolmaya başladık... On dakika marşa basmamaya karar verdim...Hayatımın en gergin anlarıydı o anlar...Sonra marş bastı, motor çalıştı... Şilebin yanına gittik... Kaptan Bükreş’e sormuş olacak ki tayfalar bize el salladı ve sonunda merdiveni indirdiler... O anda Nazım Hikmet’in yüzü bir anda aydınlandı...Merdiven kalkarken, ‘Hadi sen de gel’ dedi...Ona gelemeyeceğimi söyledim... Gözleri yaşardı...Boynuma sarıldı...Nazım Ağabey’i en son şilebin kıçında gördüm...Şilebin kıçına eğilmiş, Plehanov yazısının üzerinden bana el sallıyordu...”KARLI KAYIN ORMANINDAKarlı kayın ormanındayürüyorum geceleyin.Efkârlıyım, efkârlıyım,elini ver, nerde elin?***Ayışığı renginde kar,keçe çizmelerim ağır.İçimde çalınan ıslıkbeni nereye çağırır?***Memleket mi, yıldızlar mı,gençliğim mi daha uzak?Kayınların arasındabir pencere, sarı, sıcak.***Ben ordan geçerken biri:“Amca, dese, gir içeri.”Girip yerden selâmlasamhane içindekileri.***Eski takvim hesabıylebu sabah başladı bahar.Geri geldi Memed’imeyolladığım oyuncaklar.***Kurulmamış zembereğiküskün duruyor kamyonet,yüzdüremedi leğendebeyaz kotrasını Memet.***Kar tertemiz, kar kabarık,yürüyorum yumuşacık.Dün gece on bir buçuktaölmüş Berut, tanışırdık.Bende boz bir halısı varbir de kitabı, imzalı.Elden ele geçer kitap,daha yüz yıl yaşar halı.***Yedi tepeli şehrimdebıraktım gonca gülümü.Ne ölümden korkmak ayıp,ne de düşünmek ölümü.***En acayip gücümüzdür,kahramanlıktır yaşamak:Öleceğimizi bilipöleceğimizi mutlak.***Memleket mi, daha uzak,gençliğim mi, yıldızlar mı?Bayramoğlu, Bayramoğlu,ölümden öte köy var mı?***Geceleyin, karlı kayınormanında yürüyorum.Karanlıkta etrafımıgündüz gibi görüyorum.***Şimdi şurdansaptım mıydı,şose, tirenyolu, ova.Yirmi beş kilometredenpırıl pırıldır Moskova...14 Mart 1956,Moskova, Peredelkino

Devamını Oku

Fatih Terim gidebilir!..

30 Mayıs 2013

Herkes Aykut Kocaman’dan söz ediyor...Ben de söz edeceğim...Ancak önce, fazla konuşulmayan, ihtimal verilmeyen, ruhlarda ve beyinlerde fırtına kopartan haberi vereyim...Galatasaray’da Fatih Terim her an görevini bırakıp gidebilir...Hatta şöyle söyleyeyim...“Fatih Terim’in bu yıl Galatasaray’dan ayrılması ihtimali, Galatasaray’da tamamlaması ihtimalinden fazladır...”***Galatasaray’da Hoca değişmiyor, yönetim değişiyor zannediliyor...Oysa yönetim değişikliği bir anda Hoca değişikliğine yol açabilir Galatasaray’da...Fatih Terim’le; Başkan Ünal Aysal ve profesyonel danışman Bülent Tulun arasında çıkan krizler kamuoyunun malumu...Terim, Bülent Tulun’u Florya’da istemedi...Tulun büyük bir krizin ertesinde, Florya’dan ayrıldı ancak ikili arasındaki buzlar erimedi arttı...Fatih Terim sezon ortasında Morinho‘ya yapılan 15 milyon euroluk teklifin altında Başkan ve Tulun‘un olduğunu biliyor...En ufak bir olayda altındaki koltuğun çekileceğinin farkında...Terim’e göre; Bizzat Galatasaray Başkanı değil miydi; “Hoca aldığımız futbolcuları oynatmazsa onları oynatacak Hoca’yı da transfer ederiz...” diyen... ***Bunlar bilinen, ancak Terim‘in şimdi hemen gitmesine neden olacak gelişmeler değil...Geçen sezon, Fatih Terim’le yönetim arasında defalarca çıkan ve sonuncusunda karşılıklı demeç savaşına dönüşen krizleri, yöneten ve Terim‘in istifasını önleyen kişiler hep Ali Dürüst ve Abdurrahim Albayrak olmuştu...Esasen Galatasaray’ı iyi bilen bir gözlemci, Fatih Terim’in yönetimdeki ‘kapı’ gibi dayanağının ikinci Başkan Ali Dürüst olduğunu bilir...Terim krizlerde hep Ali Dürüst’e güvenerek işlerini yürüttü...Abdurrahim Albayrak da bu konuda önemli bir yardımcıydı...***Ali Dürüst’ün bu yıl; Ünal Aysal yönetiminde yer almayacağı kesinleşti...Bu olay Galatasaray için ifade ettiğinden çok daha fazlasını Fatih Terim için ifade ediyor...Ali Dürüst’ün yönetimde yer almaması belirginleştikten ve Başkan yeni yönetimini oluşturduktan sonra Hoca “Ben gidiyorum... Şu takımla anlaştım...” diyebilir...Gelişmeleri iyi okuyan birisi için bu gelişme sürpriz değil...Terim, göz göre göre başarısız olmak istemeyecek ve bu uğurda bedel ödemeye hazır bir Hoca karakteri...Ali Dürüst’ün olmadığı; Başkan’ın ise danışmanı ve tavrı nedeniyle kendisinin arkasında durmayacağını bildiği bir ortamda fazla kalmayacaktır...***Geçen sezon, Sırat Köprüsü’nden geçti Fatih Terim...Şampiyon olamasa, Shalke’yi geçemese tamtam çalacaklardı tepesinde...Galatasaray’da yeni bir yabancı Hoca arayışının hep olduğunun farkında Terim...Onlar ararken, o sürpriz yapıp gidecektir...Fatih Terim; Fenerbahçe’de Aykut Kocaman’ın yerine gelecek isimlere ve transferlere bakacak...Galatasaray’da bir sene daha şampiyonluğu garanti görürse, dördüncü yıldızı taktırmak isteyecek...Ancak biliyor ki Fenerbahçe ve Beşiktaş dördüncü yıldızı takmasın diye Galatasaray; ellerinden geleni yapacaklar bu sezon...Terim iyi bir yabancı kulüp teklifine aniden “Evet” diyebilir...Benden uyarması...RIDVAN KARDEŞ FENERBAHÇE’YE SPORTİF DİREKTÖR OL!..Futboldan bir “şeytan“ın zekasıyla anlıyor...Uyanık, zeki, futbolun içinden gelme ve futbolcunun kapasitesini herkesten önce bilme becerisine sahip...Fenerbahçe’nin efsanevi futbolcusu, ünlü yorumcu Rıdvan Dilmen’den söz ediyorum...Yıllar önce SHOW Haber’i yönetirken, Fenerbahçe’ye teknik direktör olmuştu...Can Tanrıyar’la elimden geldiğince destek olmaya çalışmıştım Rıdvan Hoca’ya...***Ben Rıdvan Hoca’nın çok iyi bir Fenerbahçeli olduğunu biliyorum...Aziz Yıldırım için kamuoyunun bildiği veya bilmediği birçok şey yaptığını da...Yorumculuğu esnasında ona çok ağır eleştiriler getirdiğim oldu...O da kendince başka yollardan cevaplar verdi bana...Benim onu ağır eleştirme nedenim; “Fenerbahçe’deki derin bağlantılarına karşın, Beşiktaş’ı ve Galatasaray’ı dolaylı yönetme hevesiydi...”Bunu etik bulmuyordum...Rıdvan Dilmen’in, Fenerbahçe’ye yapacağı katkının, hem Fenerbahçe’ye hem de Türk futboluna büyük yarar sağlayacağına inanıyorum... Dilmen’in esasen futbola değerli katkısını Fenerbahçe üzerinden yapmasını çok önemli görüyorum...***Sonuçta Dilmen’in başarısı, Beşiktaş ve Galatasaray’ı kendilerine çeki düzen vermeye zorlar...Çeki düzen vermezlerse de kendileri bilirler...Futbolun güzelliği bu...Keşke Dilmen; Fenerbahçe’de görev alsa...GALATASARAY’IN ŞAMPİYONLUĞU AYKUT KOCAMAN’LA ENGELLENEMEZDİ... BUNU BİLİYORDU AZİZ YILDIRIM...Aykut Kocaman istifa ederek gitti deniyor...Oysa Aykut Kocaman istifa etmiş gözükse de, giden Aykut Kocaman değil, Hoca’sıyla ayrılan ve bu konuda inisiyatif koyan Aziz Yıldırım’dır...Aykut Kocaman Şampiyonlar Ligi finalini izlemek üzere Londra’ya gitti...Orada, bir süredir Londra’da yaşayan Aziz Yıldırım’ın küs olduğu kardeşi Ali Yıldırım’la buluştu...Solbek Andre Santos için temaslar yaptı ikili...Türkiye’ye döndükten sonra 3 günlük iznin arkasından kulübe geldi Aykut Hoca...Aziz Yıldırım’ı gördü...Başkan, Hoca’sına kızdı...- “Ne o Hoca?.. Benim görüşmediğim, küs olduğu kardeşimle Londra’ya gidip görüşüyormuşsun...”Bu tavırdan rahatsız oldu Aykut Kocaman;- “Ben bırakayım” dedi...Aziz Yıldırım cevap verdi:- “Ne istersen yap...”***Sezon ortasında futbolcuların hepsini teker teker tetikleyerek istifa etmiş Kocaman’ın istifasını geri aldıran Aziz Yıldırım’ın, küs olduğu kardeşi Ali Yıldırım’la görüştü diye Hoca’nın gitmesine yeşil ışık yakması manidar...Amaç açıktır...Fenerbahçe Başkanı, bu yıl ne yapıp edip Galatasaray’a dördüncü yıldızı taktırmamayı hedefliyor...Ezeli rekabette dördüncü yıldızı takması, Galatasaray’ı çok fazla öne geçirecek bunun farkında Aziz Yıldırım...Galatasaray’ın şampiyonluğunu Aykut Kocaman’la engelleyemeyeceğinin de farkında...Çok iyi bir kadro ve teknik yönetim kurmak zorunda...Aslında Aykut Kocaman’ın gideceği, Aziz Yıldırım’ın Eskişehirspor’dan transfer ettiği Alper Potuk olayında anlaşıldı...***Başkan ne yaptı etti, “Galatasaray’da oynamak istediğini söyleyen Alper’i, Fenerbahçe’ye getirdi...”Alper’in gelişi, Fenerbahçe’nin bu yıl şampiyonluğu Galatasaray’a kaptırmamak için her şeyi göze aldığının göstergesiydi...Daha başka çok büyük transferler de yapacak...Galatasaray’ın şampiyonluğunu Aykut Kocaman’la engelleyemezdi...Bunu biliyordu Aziz Yıldırım...

Devamını Oku