Son yıllar Türkiye’nin “Neo Osmanlı”yı (Yeni Osmanlı), Osmanlı padişahlarını, Abdülhamit’i, Osmanlı’nın uygulamalarını tartışmaya, yaşam öyküsü olarak da Kanuni Sultan Süleyman’ı, İkinci Mehmet’i (Fatih) yaşamaya başladığı dönemdir... Bir imparatorluğu yok etmeye giden sürecin en dip noktasında, yeniden bir dirilişin meydana geldiği tarihtir 19 Mayıs 1919...Bu coğrafyada yaşayan insanların, “sizler için hayat bitti” dendiği noktada, “Hayır bitmedi” deyişinin milli refleksidir 19 Mayıs ve o gün başlayan mücadele...***Hayatı eksik okuduğumuz yer, “19 Mayıs 1919’un, bu ülkenin ve milletin yeni diriliş mücadelesinin ilk elle tutulur refleksi olması gerçeği” değil...Bu gerçek orada ve duruyor...Kimsenin karşı çıkamayacağı, kimsenin zaten karşı çıkmaması gerektiği bir yerde duruyor...19 Mayıs “bu ülkenin yeniden diriliş refleksinin tarihsel ve kutsal zamanlaması”dır... Eksik okuduğumuz nokta; “Devletlerin zaman içinde isim değiştirseler de, içlerinde ve derinlerinde bir devamlılık halinin olduğunu” anlamama gerçeğidir...Birinci Dünya Savaşı’ndaki yenilgiyle, dağılan ve yok olma sürecine giden Osmanlı, Mustafa Kemal ve arkadaşları tarafından mücadelesi 19 Mayıs’ta başlayan yeni Cumhuriyet’le “devlet” olarak örgütsel devamlılığını sürdürmüştür...Yeni Cumhuriyet bağımsızdır...İstiklali ve istikbali sağlamıştır bu topraklarda...Ancak aynı zamanda yok edilmeye çalışılan Osmanlı’nın, bitmediğini, tarih sahnesinden ‘silindi’ gözükse de, yeni bir kimlik, hüviyet ve aidiyetle bu topraklarda varlığını sürdürdüğünün tescilidir...***Selçuklu’dan Osmanlı’ya devrolan tarihsel süreç, Osmanlı’dan da; 19 Mayıs 1919 direnişiyle, Türkiye Cumhuriyeti’ne geçmiştir...“İstanbul’a oturan, emperyalist devletlere karşı Anadolu’dan başlayan mücadele biter gibi görünen Osmanlı’nın bitmeyip, yeni bir kimlikle yeniden dirilişinin mücadelesidir...”Bu ‘diriliş’ işgal ve boyunduruk altına alınmaya çalışılan bir milletin, “şekil, şemal, kimlik ve felsefe” değişikliğiyle, yeni oluşan şartlara ve rüzgarlara uygun bir yapıyla ayakta kalabildiğini gösterdiği mücadeledir...Milletlerin ve devletlerin tarihleri “derinlerde ilginç bir devamlılık ve benzerlikler” gösterir...Osmanlı Miralay’ı Mustafa Kemal, aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran bir Cumhuriyet Mareşali’dir...Ancak “Bu mareşal aynı zamanda bir Osmanlı miralayıdır...”Mustafa Kemal’in askeri meslek kariyerindeki iki önemli durak, gerçekte bir milletin ayrı isimler, devletler aidiyetler ve rejimler altında devam eden tarihinin “özünde aynı ve bir” olduğunu gösteren ispatlardır...***19 Mayıs 1919’da Topkapı Sarayı’nın önündeki sahile gömülmeyeceği ve tarih sahnesinden silinmeyeceği anlaşılan bu millet, bugünden sonra da bölgede ve dünyada oluşan yeni şartlara, konjonktüre ve rüzgarlara yenilmeyecektir...Tersine onların yeni rüzgarlarından, yeni bir sinerjiyle çıkmasını bilecektir...Tarihin ve bu milletin her şart altında ayakta kalmasını becerebilen “siyasi diriliş refleksi” Anadolu’daki kardeş savaşını sona erdirecek “barışı sağlayacak”tır... Osmanlı Miralay’ı Mustafa Kemal’in Çanakkale Savaşı’ndaki direnişiyle, Samsun’a ayak basışındaki tarihsel köprü, aynı bireysel ve siyasi tarihin parçalarıdır...***19 Mayıs’ta Mustafa Kemal’in Samsun’a ayak basmasıyla başlayan “diriliş”, aslında Osmanlı’nın tarihten yok olmama savaşının ta kendisidir...Çanakkale’deki Miralay’la, yıllar sonra Ankara’daki Mareşal aynı insandır...Miralay’ın Osmanlılığıyla, Mareşal’in Türkiyeliliği aynı nüvenin değişik tezahürleridir...Osmanlı bugün Neo-Osmanlı biçiminde yeniden ayağa kalkmaya çalışıyorsa, bunu 19 Mayıs 1919’a borçludur...19 Mayıs’ın varlığını; bizzat Osmanlı’ya borçlu olduğu gibi...Bunları anlayamazsak tarihi doğru kavrayamayız... 19 Mayıs Bayramı’nız “geçmişten geleceğe uzanan tarihsel köprü”nün muhteşemliğinin bilinciyle; kutlu olsun hepinize...ACUN VE GANİ ALACAKLARININ ÜZERİNE BİRER SOĞUK SU İÇEBİLİR!..Gani Müjde arkadaş hemen bir açıklama yapmış;- “TMSF’nin el koyduğu Show TV’den en büyük alacaklı ben ve Acun’dur...” demiş... Umarım alacaklarını alırlar...Ancak TMSF’ye borç nedeniyle geçen kanallarda “alacak verecek davaları” enteresan bir hal alıyor...Star televizyonuna da birkaç yıl önce TMSF tarafından el konmuştu...Maalesef avukatın bütün çabaları gösterdiğini söylemesine rağmen; Star televizyonunda yaptığımız programlardan kaynaklanan alın terimizin ve göz nurumuzun hakkı ücretleri alamadık...Star televizyonu, TMSF tarafından bir süre idare edildikten sonra güzel güzel Doğan grubuna satıldı...O zaman da alamadık...***Enteresan bir şekilde “ne geçmiş ne gelecek yönetimler borçlardan sorumlu” oldu...Alacaklarımızın üzerine birer bardak su içmemiz söylendi avukatlarımız tarafından...Hazır Gani arkadaş Acun‘u da örnek göstererek “alacaklarını hatırlattığı için...” söyleyeyim dedim...Belki bir faydası olur onlara...BİZ 19 MAYIS’TA DOĞAMADIK!..Bugün bu milletin 19 Mayıs 1919’da Mustafa Kemal Atatürk’le arkadaşlarının önderliğinde yeniden dirilişinin yıldönümü...19 Mayıs bir dirilişin ve yeniden bağımsızlığı kazanışın yıldönümü...Ancak 19 Mayıs “bir milletin doğum” tarihi değil...Eğer 19 Mayıs’ı “bir doğum”un bayramı olarak kutlarsak, 19 Mayıs 1919’a kadarki varlığımızı ve hayatiyetimizi inkar ederiz... Ben kendimi yani Türkiye Cumhuriyeti’ni inkar edemeyeceğim gibi, dedemi yani Osmanlı’yı da inkar edemeyeceğim...***Ben doğduğum İstanbul’u, yaşadığım Boğaz’ı, genlerime işleyen çağdaş yaşam tarzını inkar edemeyeceğim gibi, dedemin memleketi Kerkük’ü, Sarıkamış’ta donarak kaybettiği ayak parmaklarını, benim hayatiyetimin geçmiş duraklarını da inkar etmeyeceğim...Her kim ki bana, “Batılı olmak için dedemi ve onun hayatını önemsememi” söylüyor, onu kaale almayacağım...Keza her kim ki, bana Ortadoğu’dan ibaret bir kültür ve coğrafyadan ibaret olduğumu söyleyecek, ona da rağbet etmeyeceğim...Milletimin yeniden dirilişini sağlayan Selanikli “dev”i unutmayacağım...Osmanlı padişahlarının öz annelerinin, hep suyun öteki tarafından olduğu gerçeğini zinhar aklımdan çıkarmayacağım...Balkanları kaybettiğinde Osmanlı, çok sevdiğim kulübümün kırmızı olan renginden imtina ederek “siyah”la bütünleştiğini aklıma yazacağım...Genlerimde Ortadoğululuk kadar varolan Avrupalılığı, başka devlet öyle istedi diye genlerimden ve hafızamdan silmeye çalışmayacağım...***Kendimi başkalarının beni görmek istediği biçimlerde ve şekillerde değil, kendi olduğum şekillerde yaşayacağım...Batılı ve doğulu ikili gen yapım, iki coğrafyada yaşayan bir milletin ferdi olduğum, ne Avrupalılıktan ne de Ortadoğu’daki köklerimden vazgeçmeyeceğim gerçeğini teyid edeceğim...Ben kişisel hayatımda “geçmişimle yüzleşmeyi, hesaplaşmayı, barışmayı ve kendi gerçeğine vakıf olmayı uğraş edinmiş bir ademim...”Kendi hayatım için verdiğim uğraşı, “kendi yaşadığım toplum için de” vereceğim tabii olarak...Elbette bu toplum “geçmişiyle yani Osmanlı’yla ve Cumhuriyet’le yüzleşecek... Hesaplaşacak... Barışacak... Kendi gerçekliğine vakıf olacak...”19 Mayıs bende bu duyguları uyandırıyor bugün...
Bir yıl önce, SHOW TV’de yönetim kadrosunda çalışan arkadaşlardan biri beni aradı...-“Reha Bey” dedi “SHOW TV’nin kuruluşundan bugünlere; başarılarla dolu yayın hayatını kapsayan ve yıldönümümüzde çıkartmayı düşündüğümüz çok değerli ve anlamlı bir dergi yapma hazırlığındayız...Siz olmadan SHOW TV anlatılmaz... Sizin için bir tam sayfa ayırdık... Buradaki günlerinizi, yayınlarınızı, yaptıklarınızı ve yaşadıklarınızı anlatan bir yazı rica ediyoruz sizden.. Çok önemli...”Olur gibisinden bir şeyler mırıldandım ama, tam olarak ne “evet” dedim, ne de “hayır” eski çalışma arkadaşıma...“Bakarız...” gibisinden bir tavırda elimin gitmediği kalemle, kendi gündemimde sürdürmeye çalıştım hayatımı... Haftalar geçti aradan...Birkaç defa daha aradılar çocuklar...-“Sayfa yazınızı bekliyor Reha Bey...” dediler...***Hani insanın bir türlü elinin gitmediği durumlar vardır...Hani bir türlü içinizden gelmez, dört başı mamur bir yazı ruhunuzdan akmaz, sözcükler karşısında eveler gevelersiniz...Hani bu tavrınızın; burnundan kıl aldırmamakla, snobizmle, kendini matah bir şey zannetmekle zinhar bir ilgisi yoktur....Hani birilerine bir ders vermek, ibret olsun kabilinden bir mesaj iletmek, intikamdan mülhem bir rövanşizme saplanmakla ilgili bir duygusu, düşüncesi, birikimi mevz-u bahis değildir... Hani sadece, ‘ilham’ denilen o “nev-i şahsına münhasır gizem” oturup yazmanıza bir türlü izin vermemektedir...Şelale gürül gürül akmamakta, kurumuş ve aşınmış kayalıklara “su“yun kattığı hayat uğramamaktadır... Ruhunuzdan ve kalbinizden sözcükler, kağıda dökülmemekte, eli sıkı davranmaktadır...***Muhtemeldir ki; hayatınızın iki bin beş yüz günü; gece ve gündüzün toplam yirmi saatlik bölümünde; kendinizden, alın terinizden, hayatınızdan, kimliğinizden, kişiliğinizden, ruhunuzdan, varlığınızdan, katılabilecek her şeyi kattığınız bir “sevgili“ye karşı, artık o enerji kalmamıştır...Hani “Bugün benim doğum günüm“ diyen sevgilinin, halini görür, fazlaca bir şey söylemeden doğum gününü “geçiştirmek istersiniz...”***Oysa o “sevgili” en güzel olsun diye, hayatınızı vermiş, sevgili en güzel olurken, siz de aynada kendi “güzel“inizi bulmuş, hayatınızı anlamlandırmışınızdır vakt-i zamanında...Ve şimdi gördüğünüz tabloda içinizden sadece Sezen’in söylediği bir şarkı gelmekte;“Şimdi artık kelimeler yetersiz anlamı yok...” diye mırıldanmaktasınızdır... Sanırım öyle bir şeydi işte...Gelmedi yazmak bir türlü içimden o özel “doğum günü dergisi” için...-“Sayfa boş kalacak...” dediler...-“Aman ne yapıp edip bir şeyler karalayayım...” diyemedim...-“Sizsiz mi çıkacak yani SHOW TV dergisi?..“ diye sordular...-“Yahu ayıp olacak iki satır karala...” diyemedi kalbim...Tevekkeli, üç vakte kalmadan “El koyacaklarmış yüzlerce arkadaşın elleriyle yarattığı bir zamanların en güzel sevgilisine...”Tevekelli “el gitmemiş” yaşarken yarattığın sevgilinin bir şeyler karalamana “ölüm defterine...”TMSF dün el koymuş koskoca SHOW TV’ye...Yüzlerce çalışanının, yaratıcılarının; alın terine, göz nuruna, evrenin sonsuzluğunda kıpırdayan enerjilerine, harcanan milyonlarca saatlik tertemiz emeğe “saygı ve selam ve şükran” niyetine çıkıyor, bu satırlar bugün bu kalemden...Akıp giden zamanın içinde tutunulacak ufacık bir “durak” niyetine...SHOW TV OLAYININ PERDE ARKASI...Uzun zamandır SHOW TV’de akan sular bir türlü durulmuyordu... Gayet basit bir nedeni var SHOW TV’de yaşananların...Mehmet Emin Karamehmet bir zamanlar dünyanın şimdi de Türkiye’nin en zengin patronlarından birisi...-“Bu kadar parası olan bir patronun televizyon kanalına nasıl el konulur?..” diye düşünüyorsunuz...Oysa kazın ayağı öyle değil...Mehmet Emin’in bir özelliği var...Şirket kazanıyorsa, çalışanlar da kazanıyor...Şirket zarar ediyorsa Mehmet Emin onun sübvanse etmiyor...***Show TV uzun zamandır bir türlü kendini döndüremiyor...Kanalın yöneticileri, “sermaye artırımı” yapmadan, Mehmet Emin buraya taze ve sıcak para koymadan kanalın kendi kendini döndüremeyeceğini söylüyorlar...İki kez Mehmet Emin Karamehmet kanala sıcak para koydu...Fakat olmadı...Yine delik büyüdü ve patronun sıcak parasına ihtiyaç duyuldu...***Mehmet Emin‘in en büyük özelliği, şirketlerinin “Kamu İktisadi Teşekkülü gibi” sürekli patron desteğiyle çalışmaması...Kendi gemisini kendisinin yürütmesi...Böyle olunca SHOW TV’nin yanı başında faaliyet gösteren Digitürk‘te maaşlar yatıyor, paralar ödeniyor SHOW TV’de ödenmiyor...Patron aynı, şirketler kardeş...Fakat biri alıyor maaşını, diğeri alamıyor...Sonunda TMSF el koyuyor SHOW TV’ye...Olayın özü budur...ALKOL SORUNU OLAN PİLOT!..Medya çoğu zaman halkın gündemini işlemez...Esas önemli olanı, hayata katkı sağlayacak, insanlar için bir anlam ifade edecek olanı işlemez... “Güçlülerin” gündemini, halkın gündemiymiş gibi satar...“En başarılıyı seçen jüriler” çoğu zaman en iyiyi ve en başarılıyı değil, “istenilen ve arzu edileni” sağlamak için çaba harcarlar... Dün Denzel Washington‘un Flight (Uçuş) filmini izlerken bunu bir kez daha anladım... Geçen yıl bu film, hiç de iyi bir filmmiş gibi lanse edilmedi...İran’da 1978 yılındaki “varlığı meçhul” Amerikan operasyonuna ayrılan manşetler ve haberlerin binde biri, “alkol sorunu olan pilotun” yaşadığı korkunç kazayı ve sonrasını anlatan “Uçuş” filmine ayrılmadı...***Oysa filmin yönetmeni Robert Zemckis, bir sinema klasiği olan ve ödüllere doyamayan Forrest Gump‘ın da yönetmeniydi...Filmde Denzel Washington gibi, son yılların en kariyerli ve karizmatik aktörlerinden biri oynuyordu...Üstelik konu, alkolle sorunu olan, kokain ve sigarayla kendine gelmeye çalışan çok başarılı bir pilotun geçirdiği büyük bir uçak kazasıydı...Action dedikleri hareket vardı filmde...Dram vardı...Trajedi vardı...Tempo vardı...Sağlam bir öykü ve çok iyi planlanmış bir kurgu vardı... En önemlisi insan hayatının bizzat kendisi vardı...***Fakat hayatı yönetmeye çalışanlar, sıradan insanların ve halkın gerçek gündemini değil, kendi güçlerine güç katacak yaratılmış öyküleri “izleyicinin algısına sunarlar...”“Önemli” olanı “önemsiz”, “önemsiz” olanı “önemli” gösterirler... Digitürk’te yeni bir kanal var... Yepyeni filmleri ücretini ödeyerek izleyebiliyorsunuz...Önceki gece, “Denzel Washington’un Uçuş filmini izleyeyim” dedim...İyi ki demişim...“Alkolle sorunu olan, bunu kullandığı kokainle aşmaya çalışan!! ve fosur fosur sigara içen başarılı bir pilotun başından geçen kurtulunması mucize bir kaza ve sonrasında yaşananları” muhteşem bir sinema diliyle anlatıyor...Alkolle ilgili yazdıklarımı, “Acaba AKP gündeminin bir parçası mı bu yazınlar” diye düşünenler, bu filmi mutlaka izlemeliler... Alkol servisi bulunan restoranların kısıtlanmamasını savunmak başka şey, alkollü içeceklere karşı mücadele çok başka bir şey...Belli ki “dünyayı idare etmeye çalışan güçlü içki lobileri” Denzel Washington’un Uçuş filmini geçiştirmeye çalışmışlar...O film büyük gişe yapar ve prestij sağlarsa, “tatlı karları yok olacak” çünkü...Onun için Oscar töreninde filmin özellikle üstü örtüldü...Hayatta gerçekten değerli şeyler, gündeme getirilmek istenen sanal değerlerin çok ötelerindedir...Güç odaklarının değil, sıradan insanların gündemi çok başka dehlizlerde üzerleri örtülü bekletilmektedir... Denzel Washington’un Uçuş filmi buna bir örnektir!..
On yıl kadar önceydi...Yıllarca televizyonda benimle çalışan arkadaşlarımdan bir kaçı ilgimi bildiklerinden; “uluslararası düzeyde bir gusto mekanı açmam“ için Etiler Nispetiye Caddesi üzerinde çok güzel bir mekan bulduklarını söylediler...Arkadaşlar; “bir şehir kulübü“ gibi hizmet edecek böyle bir mekanı açmamızın çok prestijli olacağını söylüyorlardı...Mal sahibini bulduk, ortaklardan biri çocukluk arkadaşım çıktı görüşmeler yaptık ve bir noktaya ulaştık...Bayağı aklım yatmıştı...Her şey tamam gözüküyordu...Son dakikada aklıma geldi:-”Böyle bir mekanda pek rakı satmayı düşünmesek de, şarap, votka gibi alkollü içkilerin bulunması zorunlu... Ben anlamam bu işlerden içki ruhsatı falan alabiliyor musunuz?..” ***Sordular soruşturdular arkadaşlar...Bugün yasa teklifinde yer alan maddeyi daha o gün söylediler bana...-”Cami ve okulların yüz metre yanındaki yerlerde belediyeler içki ruhsatı vermiyorlar... Ancak turistik tesis belgesi alırsak olur Ankara’dan...”-”Allah Allah...“ dedim, “Etiler’in merkezinde Nispetiye Caddesi’nin göbeğinde bir yer açmak için belediyeden ruhsat yetmiyor mu şarap ya da bira satmak içim..”-“Nispetiye’deki bütün dükkanların 100 metre yakınlarında okul varmış...” dediler; “Alamayız...”***-”Peki ne yapacağız?..” diye sordum...-”Herkes ne yapıyorsa onu?..”-”Ben öyle şeyler yapamam...” dedim, “Belediye Başkanını telefonla arayayım ve durumu ondan öğreneyim en iyisi...”O günlerde Beşiktaş Belediye Başkanı ANAP’lı Yusuf Namoğlu‘ydu...Fazla bir samimiyetim yoktu...Zaten kendisinden bir ayrıcılık da istemeyecektim...Durumu soracak, ne yapabileceğimizi araştıracaktım...-”Başkan, biz burada meyhane açmıyoruz... Hatta rakı bile satmayacağız... Uluslararası mutfağın hakim olacağı, şehir kulübü gibi bir mekan yapacağız... Yemekte şarap vs. verebilmemiz için ne yapmamız gerekiyor?..”Yusuf Namoğlu hiç tereddüt etmeden cevap verdi:-”İçki ruhsatı alma ihtimaliniz yok... Orada lise var... Ancak turizm belgesi almanız lazım Ankara’dan...”***Arkadaşlarla oturduk bir toplantı yaptık...Gördük ki, şehir kulübü kıvamında nerede bir mekan için yer tutmaya kalksanız, ya bir okula, ya da bir camiye yüz metre mesafede olacaksınız...İstanbul’da hiçbir semtte, hiçbir mekanın konumu, ilkokul, ortaokul, liseden herhangi birinden, onlar yoksa bir camiden yüz metreden daha fazla uzaklıkta değildir...Buna Boğaz’ın iki yakasındaki bütün kıyı şeridi dahil... Sözgelimi; Ortaköy’de cami var...Bebek’te cami var...Bebek’te ilkokul var...Rumelihisarı’nda cami var...Arnavutköy’de kilise var...Okul var... Robert Kolej var...Korkmaz Yiğit Meslek Lisesi var...Yeniköy’de cami var, okul var...İstinye’de var...Caminin olmadığı semtte okul; okulun olmadığı semtte cami var...Çoğunda hem okul hem cami var...Bundan daha doğal ne olabilir ki zaten?..***En sonunda arkadaşlara şöyle söylediğimi hatırlıyorum:-”Ben alengirli yollara sapacak adam değilim... Bu haliyle de görülüyor ki, İstanbul’da şehir kulübü kıvamında bir mekan açmak, deveye hendek atlatmaktan zor... Kalsın...”***Şimdi bu konuları enine boyuna düzenleyen yeni yasa teklifiyle ilgili “Geri adım atıldığı” söyleniyor...Var olan yerlerin müktesep haklarına dokunulmayacağı, turistik işletmelerde daha esnek davranılacağı falan ifade ediliyor...Ben teklifi getiren ve komisyonda görüşen değerli milletvekillerine şu hatırlatmayı yapayım:-”İstanbul dünyanın en cazip beş metropolünden biri haline geldi... Bütün dünya İstanbul’a gelmeye, gezip görmeye, ziyaret edip yaşadıklarını memleketine dönüp anlatmaya hevesleniyor...Yıllarca hayalini kurduğumuz gibi Doğu’yla Batı’nın kesiştiği, medeniyetlerin buluştuğu, dinlerin bir arada yaşayabildiği bir kutsal şehir halini alıyor İstanbul...Böyle bir kentte, böyle bir ülkede, içki satışını sınırlamak istiyorsanız, İskandinav ülkelerinde olduğu gibi bir miktar daha vergi eklersiniz içkiye...Mekanların büyük çoğunluğunu tamamen içkiden arındırmak, şehrin ve ülkenin turistik ve kültürel zenginliğini sınırlar, Doğu ile Batı arasında köprü olma özelliğini bozar...Medeniyetler arası buluşma noktası niteliğini kaybeder bu şehir ve bu memleket...Bunlara gerek yok...Alkollü içkiden yüksek vergi alın...Yemek yenmeyen içkili barları sınırlı tutun...Bu önlemler yeterlidir...İnsanların ve elbette ülkeye milyarlarca dolar bırakacak turistlerin seçme özgürlüğünü sınırlamayın...Paris‘te bir kafede, Londra’da bir restoranda, New York’ta bir et lokantasında her türlü içki bulunur...Bu restoranlardan dışarıya sarhoş çıkana hemen hiç rastlanmaz...İstanbul da bu şehirler gibi bir dünya şehridir artık...Onlardan daha fazlasını hak ediyor bu kent...Kozasından çıkmış kanatlanıp uçmayı bekliyor...Kozasını kapatıp kelebeğini öldürmeyelim bu kentin!..RUSYA’SIZ SURİYE ÇÖZÜMÜ OLMAYACAKAslında haftalar öncesinden Mehmet Barlas yazmıştı...-”Suriye’de Esad’ın direnmesinin arkasında esas olarak Rusya var... Rusya’nın bu ülkede askeri tesisleri var... 20 milyar dolarlık silah satıyordu Rusya, İran, Suriye ve Libya’ya... Kendisinin dışlandığı Esad’sız bir formüle ‘evet’ demez... Rusya kaale alınmadan Suriye sorunu çözülmez...”Dün akşam Tayyip Erdoğan ile Barack Obama‘nın Beyaz Saray’daki basın toplantısını izlerken, yazılanların ne kadar doğru olduğunu düşündüm... Obama da Erdoğan da Esad‘ın şimdiye kadar çoktan gitmiş olmasını istediklerini söylediler; “Ancak şu anda sihirli bir formülün olmadığını“ da dile getirdiler...***Anlaşılıyor ki Cenevre’deki görüşmelerde Rusya da bir şekilde ikna edilerek işin içine sokulmaya çalışılacak...Hayat esasen böyle bir şey... Mümkün olan herkesi içine alan çözümler kalıcı oluyorlar...Çözüm gibi çözüm oluyorlar...Birilerini hiçe sayan, kaale almayan, dışarda bırakan çözümler! önceleri olmuş gibi görünüyorlar...Sonra olmamış bir meyve olarak ağaçtan kopartıldıkları anlaşılıyor...Acı ve ekşi bir tat veriyor... Midenize oturuyor...Bir an önce meyveyi olgunlaştırmakta yarar var...Görülüyor ki Obama‘yla Erdoğan da bu konuda anlaşmaktalar...OBAMA’YLA, ERDOĞAN ARASINDAKİ ARKADAŞÇA SAMİMİYETAmerika’lılar vücut diline çok önem verirler...Davranışları, samimi dokunuşları, arkadaşça gülümseyişleri, dostça sıcaklık gösterileri yaptılar mı, karşılarındakini çok önemsediklerini anlatıyorlar demektir...Dün Obama‘nın Tayyip Erdoğan‘a davranışları bu özellikleri taşıyordu...Obama ve Erdoğan belli ki birbirlerine çok güveniyorlar...Birbirlerini destekleme tarzları, aynı cenahın iki doğal müttefiki havasında... İsrail ve Gazze’ye ziyaret konusunda “çok önemli fikir ayrılıkları yokmuş gibi“ göründü dün iki liderin...Washington’dan ilk izlenimler böyle...
Fenerbahçe kulübüne veya Fenerbahçe’li futbolcuya ceza verilecekse; Galatasaray ve Beşiktaş’lı yazarların ne dediklerine pek bakmam...Çoğu nasıl olsa durumdan vazife çıkartıp “en ağır cezayı“ isteyecektir...Amaç ceza değil, esasen rakibe hasar vermektir...Galatasaray kulübüne, veya Galatasaray’lı futbolcuya ceza verilecekse;Fenerbahçe’li ve Beşiktaş’lı yazarların ne dediğine fazla bakmam...Ceza konusunda alabildiğince cömert davranacaklar, derin hesaplarında Galatasaray’ı vurmayı hesaplayacaklardır...Beşiktaş’lı futbolcuya ya da kulübe bir ceza verilecekse;Fenerbahçe’li ve Galatasaray’lı yazarları fazla kaale almam...Abalıya vurmakta hiçbir sakınca görmeyeceklerdir...Derin bilinçaltlarında “nasıl olsa bizim takım değil“ diye düşünüp, alabildiğine fütursuz davranacaklardır...***Ceza gündeme geldiğinde hukukçular dışındakilerin ne dediğine pek bakmam ben...Sadece taraftar yazarların bu sırat köprüsünde ne dediklerine bakıp, çifte standarttan mütevellit hafif eğlencelik notlar çıkartırım kendime...Hülasa ceza alacak takımın taraftarları ilgimi çekerler böyle durumlarda...Onlar nasıl davranacaklar diye merak peydahlanır ruhumda...***Meireles Galatasaray maçında; yıllar önce Pascal Nouma‘nın Fenerbahçe maçında yaptığı hareketin aynısını yaptı...O tarihte bütün medya (haklı veya haksız), Pascal Nouma‘yı ‘ırz düşmanı’ ilan etti... “Adamın bir an önce pasaportu eline verilerek ülkesine gönderilmesini savundu...”Tepkiler o kadar çoktu ki, Federasyon alelacele 7 ay ceza kesti Nouma‘ya ve futbol hayatını bitirdi...Doğruydu yanlıştı ancak olay santimine kadar böyle oldu...Sabah gazetesi dün görüş istiyor Fenerbahçe tandanslı ünlü spor yorumcusu arkadaşlardan:Şöyle diyorlar arkadaşlar:***Rıdvan Dilmen:“Meireles ceza alsa ne olur almasa ne?.. (Yani Rıdvan Kardeş‘in anladığım kadarıyla demek istediği; Ceza meselesine fazla girmeye gerek yok... Alsa ne olur almasa ne?..) ***Ümit Özat kardeş; “Önce yönetici profili değişmeli“ diye buyurmuş...O da Rıdvan kardeş gibi, “Verebiliyor musun Meireles’e bir milyon euro ceza?.. Veremiyorsan göndermek de çare değil!.. Yönetici profili değişmediği sürece ne Meirelesler ne de bu tür olaylar biter...” demiş... Mantığı pek çözebildiğimi söyleyemem!.. Anladığım kadarıyla Meireles‘e cezayı değil, yönetici profilini değiştirmeye bakalım diyor Ümit kardeş...Yani bu durumda önerisi sanırım şu:“Fenerbahçe kongresini toplayıp ‘Meireles’in hareketinden dolayı yönetici profilini değiştiriyoruz’ gündemiyle yeni bir genel kurul yapacağız...Sonra bu genel kurulda yeni bir yönetci modeli belirleyip, Meireles’in elini orasına götürmesine olanak tanımayan bir yönetci silüeti çıkartacağız!..”***Oğuz Çetin kardeşim en dürüst yorumu yapan arkadaş: “Kocaman’ın yerinde olmak istemezdim...” diyor...Gerekçesini de bütün çıplaklığıyla anlatarak;“Şimdi Aykut Kocaman hem kulübü zarara uğratmamaya çalışacak, hem de ahlaka uygun hakeket edecek...Bu hareketi yapan futbolcu en ağır cezayı almalı...Fakat Meireles’i göndermek de kulübü zarara uğratacak...”Samimi ol, canımı ye Oğuz kardeş... Tebrik ederim...***Eski Başkan Ali Şen, “beş kuruş tazminat verilmeden gönderilmeli“ diyor Meireles için...Tebrike şayan bir açıklama...Fakat Ali Şen dostumuz şu anda yönetimde olmadığı için, küçük bir miktar rezerv koymaktayım sözlerine...***En sona Yüksel Aytuğ kardeşimi bıraktım...Zamanında, televizyon programı yaparken aynı anda televizyon eleştirmenliği yaptığını görmüş, “Olmaz“ demiştim, “Conflict of interest (yani çıkar çatışması) var...“İyi Fenerbahçe’li olduğunu bildiğim Yüksel‘in Meireles’le ilgili açıklamalarına bakıyorum:“Hemen gönderilsin... Böyle bir rezaleti yapan sporcuyu burada tutmanın hiçbir haklı tarafı yok...” diyor...Helal olsun arkadaş!..Gönderilmesini istemene değil, tavrına, dürüstlüğüne, Meireles‘e içten içe yüreğin yansa da çifte standart yapmayan tutumuna...Türkiye’de futbol, eğer düzelecekse Yüksel gibi arkadaşların, Aykut gibi tavırların tarafsız ve ahlaklı tutumlarıyla yükselecek...Bana gelince...Ben Pascal Nouma‘ya 7 aylık cezayı zamanında çok görmüştüm...Meireles‘e de aynı cezayı çok görürüm... Ancak bir kere bu hareketin standartını böyle oluşturdular bu ülkede...Bundan standarttan dönmek; yeni olayları beraberinde getirir...***Kulüpler yabancı transferlerine bundan böyle anlaşılan şöyle söyleyecekler:-”Bu ülkede oranızı tutup göstermenin cezası 7 ay... Tazminatsız gönderilme maddesi dahil!..“ DAN BROWN’DAN SONRA ROBİN SHARMA DA İSTANBUL’DA...Bu köşede sürekli alıntıladığım dünyaca ünlü yaşam bilgesi Robin Sharma Türkiye’de bir söyleşiye katılmak üzere İstanbul’a geliyor... İlk kez gelecek ünlü yaşam bilgesi Türkiye’ye...23 Mayıs’ta Etiler Meridien otelde bir seminer verecek sabah 9.30’dan öğlen 12.30’a kadar...Dan Brown‘ın finali İstanbul’da geçen Cehennem romanından sonra, Robin Sharma‘nın İstanbul’a gelecek olması, şehrin dünyanın popüler kültür, yaşam ve edebiyat figürleri tarafından bir nevi işgal altına alındığını gösteriyor...İstanbul başka bir “şehir” haline geliyor...Robin Sharma‘yı önümüzdeki Perşembe günü vereceği seminer öncesi hayatımızı değiştirecek mucizevi sözlerinden biriyle alıntılamayı düşündüm...***“Her insanın kendi yaşam felsefesini oluşturmak için, kendine zaman ayırması gerekir... Bu kişinin yapabileceği en önemli şeylerden biridir...Her insan, büyük ve içten bir yaşam sürebilmek öncelikle nasıl yaşamak istediğini ve o büyük yaşamın neye benzediğini tanımlamalıdır...Hepimizin bir kağıdın üzerine yazılmış ve her sabah dünyanın geri kalanı uykudayken bakıp içselleştireceğimiz bir beyana ihtiyacımız vardır...Böyle bir beyan gün içindeki tercihlerimizin yönünü belirleyecek, ahlaki bir pusula görevi görecektir...Doğru hareketlerimizin tutunmasını sağlayacak bir çapa görevi üslenecektir... Bu felsefi beyan olmadan hayatımızı gün içinde karşımıza çıkacak olaylara göre, rastlantılara göre yaşamak zorunda kalırız...”Şehr-i Stanbol, rastlantılar sonucu değil, tarihin zorunlu kıldığı mecrada, nihayet yeniden bütün dünyanın ilgi odağı metropollerin en tepesine yerleşmiş durumda...İstanbul’un bugünlere gelmesinde, iktidarda olanların katkısını teslim ediyorum... Bu katkıyı bütün kalbimle teslim ederken, İstanbul’un gereksiz yere “alkollü içecek yerleri ve mekanları“ tartışmasına saplanıp kalmamasını diliyorum...İSTANBUL DÜNYA BAŞKENTİ HALİNE GELİRKEN...Aşağılık kompleksi değil bu duyduğumuz...Konut fiyatlarının uluslararası standartları yakalamasından, yeme, içme, müzik, konser, müze, sergi, kültürel etkinlik aklınıza ne geliyorsa İstanbul o alanda dünyanın sayılı başkentlerini yakalamış ve geçmiş durumda...Her etkinlik aynı zaman dilimlerinde İstanbul‘da sahne alıyor, İstanbul bölgede yıldızı sürekli yükselen bir yıldız olarak büyüyor...Böylesine geometrik yükselişi son yıllarda sadece Londra örneğinde görmüştüm...***İstanbul hayallerimizin ötesinde bir dünya başkenti haline gelirken, toplumsal mutluluğu halen yakalaşamamış gözükmemiz garip bir dilemma... Bu dilemmadaki “düğüm“lerin bir an önce çözülüp, bütünüyle kanatlanacağımız günleri beklemekteyiz...Umutla ve sabırla...
Fenerbahçe formalı 19 yaşındaki Burak Yıldırım‘ın öldürülmesi görüntülerini an be an internetten izliyorum dün...Cinayet görüntüleri, katilin tek başına “Galatasaray formalı bir genç olmadığını“ gösteriyor...Yusuf O. isimli Galatasaray formalı genç, köprü üstünde arkadaşıyla önemli bir şeyler varmışcasına konuşuyor ve etrafa bakıyor...Hallerinden bir şeylerin olmasından kuşkulandıkları anlaşılıyor...Bir süre sonra iki genç ayrılıyorlar...O sırada köprünün merdivenlerinden çıkan ve Fenerbahçe’li olduğu anlaşılan bir grup genç, Yusuf O.’ya doğru koşmaya başlıyorlar...Koşan grup kalabalık...Arkalarında birkaç kişi daha var...En önlerinde ise bıçakla cinayete kurban giden Burak Yıldırım var...Burak Yıldırım o sırada Yusuf O’ya saldıracakmış gibi yaklaşıyor...Arkasında da diğer gençler var...Yusuf O. muhtemel ki, kısa bir süre önce, Fenerbahçe formalı genç grubu görmüş, arkadaşıyla onu konuşmuş...Sonra izlerini kaybedip yüremeye başlamış... ***O anda Burak Yıldırım‘ı ve arkasından gençlerin üzerine geldiğini görünce, teyakkuz halinde taşıdığı bıçağı genç çocuğa saplıyor... Haberlerin veriliş tarzı; üç sabıkası bulunan Yusuf O.’yu “cani“ haline getirip olayı kapatmak...Oysa bu olayın katilleri çok fazla ve cinayeti sadece Yusuf O.’ya ihale edip kapatacak kadar basit bir cinayet değil...Yusuf O. bıçak taşıyor...Dolayısıyla zaten potansiyel bir suçlu; burada bir tartışma yok...Öldürme olayı onun bıçağıyla ve onun tarafından işleniyor...Burası sarih...Fakat Yusuf O. “azılı bir katil gibi gizli bir yerlerde saklanıp, Fenerbahçe formalı gördüğü yerde, çıkıp bıçağı saplayan bir cani değil...” kameralara yansıyan görüntüler bir kavganın görüntüleridir...Burak Yıldırım ve birkaç arkadaşı, anlaşılıyor ki; Galatasaray’ı Kadıköy’de yenmenin “taşkınlığı ve coşkusuyla“, yolda yakaladıkları Galatasaray formalı bir kişiye, had bildirme yarışı içindedir...O haddi bildirmeye çalışırken, bıçak taşıyan Yusuf O. taşıdığı bıçağını ona saplayıp, öldürerek kaçmaktadır... ***Olay bu haliyle Volkan ile Sabri’nin saha içindeki kavgasının, Edirnekapı köprüsü üzerinde bıçakla cinayete dönüşmüş halidir...Volkan ile Sabri’yi birbirlerine durup dururken, boynuna tırnak geçirircesine tetikleyen o lanetli ortam, birkaç saat sonra Edirnekapı’da Yusuf O.’yla Burak’a sıçramış ve gencecik bir çocuk hayatını kaybettiği bir cinayete dönüşmüştür...Bu olay sadece cani ve sabıkalı bir gencin cinayeti değildir...Öyle yaparak kapatmaya çalışacaklar...Oysa gerçek katiller; “derbi”yi adım adım kanlı bir savaşa çeviren o “lanetli ortamın” aktörleridir...Şimdi herkes timsah gözyaşları içinde, bıçak saplayan genci tek cani gösterip, işin içinden sıyrılmaya uğraşacak...Bu cinayete iyi bakın...Ne çok tanıdık parmak izine rastlayacaksınız!..UÇAMAYAN KELEBEK!..Kelebeleğin saatler boyu kozasında bir delik açarak, bedenini bu delikten çıkarmak için harcadığı çabayı izliyordu adam...Bir süre sonra kelebek sanki ilerlemek ve çaba harcamaktan vaz geçiyormuş gibi geldi ona...Sanki elinden gelen her şeyi yaptığını düşünüyor ve daha fazla yapabileceği bir şey kalmamış gibi davranıyordu...***Bunu gören adam kozasından çıkabilmesi için kelebeğe yardım etmeye karar verdi...Eline küçük bir makas alıp, kozadaki deliği büyütmeye başladı...Makas kozayı açınca, kelebek kolayca dışarı çıktı...Fakat bir sorun vardı...Kozasından erken çıkan kelebeğin bedeni kuru ve küçüktü...Kanatları ise buruş buruştu...***Adam moralini bozmadı...Bir süre daha izlemeye devam etti kelebeği...Kanatlarının bir anda açılıp genişleyeceğini ve vücudunu taşımaya başlayacağını umuyordu...Ne var ki bunların hiçbiri olmadı...Kanatlar istendiği gibi açılmadı, buruşuk kaldı...Vücudu hala kuruydu kelebeğin...Bundan sonraki hayatını kurumuş bir beden ve buruşmuş kanatlarla yerde sürünerek geçireceği belliydi...Uçamayacaktı artık!..***Adamın iyi niyetiyle anlayamadığı şey şuydu:“Kozanın kısıtlayıcılığını aşmak isteyen kelebek daracık bir delikten çıkmak için gösterdiği çabayla, bedenindeki sıvıyı kanatlarına gönderiyordu...Kelebek bu sayede, bir taraftan kozayı açarken, diğer taraftan da bu kozayı açarken kanatlarına gelen sıvıyla uçabilecek noktaya geliyordu...Kozayı açarken harcadığı çaba, aynı zamanda uçmasını da sağlayacaktı...”İyiliksever adamın makasla kozadaki deliği büyütüp, kelebeği zamanından önce kozadan çıkartınca, kelebeği uçuracak doğal süreç akamete uğratmıştı...Kozadan erken çıkmış, vücudu sıvı salgılayıp, kanatlarına gönderemişti...Adam evrenin işleyişine iyi niyetli sandığı müdahaleyle ket vurmuştu...Bu müdahaleden dolayı kelebek artık uçamayacaktı...***Evrenin kendi koyduğu kuralları ve bir işleyiş düzeni vardır...Evrenin; Tanrı’nın koyduğu kurallarına ve işleyişine müdahale ederseniz, bu müdahaleniz sizin ve yakınınızdakilerin zararıyla sonuçlanır...Evreni siz yönetemezsiniz...Tersine evrenin aklı sizi yönetir...Bir bebeğin, anne rahmine düştüğü andan, dünyaya geldiği ana kadar geçen bir süre vardır...Bu süre geçerken, bebek de annenin karnında şekillenir ve dünyaya uyum sağlayacak hale gelir...Üç aylıkken doğurmaya kalkarsanız bebeği öldürürsünüz... Dışardan müdahaleyle kelebeği, kozasından çıkartmaya çalışırsanız, kelebeği sakat bırakırsınız... ***İnsanlar da bazen, olaylara doğal mecrasının dışında müdahalelerde bulunur, onları yönetmek isterler...Oysa hayatın doğal mecrasının dışında yapılan müdahaleler, önceleri “kelebeği kozasından çıkartıyor“ gibi gözükseler de, bir süre sonra kelebeğin uçamaz hale gelmesiyle sonuçlanırlar...Hayatın doğal mecrasının gidişatına müdahale ederseniz canlılar sakat kalırlar...Evrenin kurallarını aşarak onu yönetebileceğini sandığımız her müdahale, beyinsel ya da ruhsal olarak bizi ve çevremizi sakat bırakır...“Evren“ doğal akışı ve ritminin aksine bizim müdahalelerimizle yönetilmek istemez...Bize bunu istemediğini, bir yolla mutlaka gösterir...Anlamamız veya anlamamımız evren için fark etmeyecektir...
Muhalefet etmek demokratik haktır...Muhalefet etmek insan hakkıdır...Bir şeyin yanında veya karşısında olmak, insani bir duruş, kişisel bir tercih, özgür bir seçim, insan olmakla ilgili bir meselesidir...Çağdaş toplumlarda “tavırlar ve tutumlar“ hassasiyetlere göre oluşurlar...Gazeteci, aydın, sanatçı ve sivil toplum örgütü duruşlarında kişiler değil, konular ve hassasiyetler önemlidir...***Örneğin ben; “silahların susmasını ve barışın gelmesini“ istiyorum...Bunun için ülkenin ‘tek‘liği, ‘bir‘liği, ‘bütünlüğü‘ bozulmadan yapılabilecek her şeyin yapılması gerekliliğine inanıyorum...PKK, silahlı milislerin durumu, ülkeyi terketmeleriyle ilgili tutumu, ve geçmişle gelecek arasındaki köprüyü; “barış“ konusundaki bu genel tavrım şekillendiriyor...Ben bir siyasi parti değilim...İktidara gelmek gibi bir niyetim yok...Muhalefette olmayı da düşünmüyorum...Dolayısıyla olaylara ve konulara, kendi inandıklarım ölçüsünde tavır belirliyorum...***Barış konusundaki tavrım AKP’nin çabalarını desteklemek gerektiğini söylüyor...Buna karşın ve “yaşam biçimi ve özgürlükler“ konusunda ‘liberal‘ sayılabilecek bir gazeteciyim...Kendim içki ve sigara içmiyorum, fakat bu konudaki sınırlamaların “metazori“ olmaması gerektiğini düşünüyorum...Arka arkaya gelen kısıtlamaların, “insanların yaşam alanını kısıtlamış ve tel örgütlerle çevirmiş“ duygusuna yol açmaması gerektiğine inanıyorum...Sigaraya yönelik radikal önlemleri tamamen destekliyorum...İçkiye yönelik önlemlerin ise, yoğun, katı ve arka arkaya gelmesi nedeniyle “içenlerde hapsedilmiş“ duygusu yarattığını düşünüyorum...“İçkiye ait bu topraklarda varolan yaşam kültürünün“ bu kadar tukaka edilmesinin “büyük mozaik“i bozacağından endişe etmekteyim...Bütün bu konular hakkında bazı görüşlerim AKP’nin uygulamalarına uyuyor bazıları ise uymuyor...***“Barış“ sürecini desteklemem, “kırmızı ruj kullanımının engellenmesini“ desteklediğim anlamına gelmiyor...İçki içmemem, içkinin sürekli gündemde tutularak, “bu topraklarda edebiyata, kültüre, sanata katık olmuş içki kültürünün tamamen yok edilmesine sıcak baktığımı“ göstermiyor...Ben ‘olaylar‘a ve ‘durumlar‘a, karşı veya yanlı oluyorum...Başbakan‘a ve Kılıçdaroğlu‘na değil...Olaylar karşısında “tutumlarım“ var...“İnsanlara yönelik tutumlarım“ değil...Konulara hassasiyetim var...İnsanlara karşı “hassasiyetim“ değil...Karşı çıktığım politikalar var...Karşı çıktığım insanlar değil...Yanında olduğum “insan için harcanan barış çaba“ları var...Kim tarafından gelirse gelsin...İnsanların içki içme özgürlüğüne saygım var...Sarhoş olmasam, çocuklarımın sarhoş olmasını istemesem ve sarhoşluğa karşı çıksam da...GERÇEK BİR HİKAYE... TİBET’TE 7 YIL... BU KLASİĞİ İZLEMEDİYSENİZ...Avusturyalı ünü ülkesinin sınırlarını çoktan aşmış bir dağcı, dünyanın en yüksek tepelerinden birine çıkmak için Hindistan’a gider...Hamile olan karısını geride bırakarak...Çocuk istemiyordur o sıralarda...İkinci Dünya Savaşı, dağcı, gardan ayrılırken henüz başlamamıştır...Naziler onu bir propaganda aracı olarak görüp, istasyonda resimlerini çekerler...“Dünyanın zirvesine bir Nazi’nin çıkacağını“ söyleyerek...***Dağcılar Hindistan’dayken İngiltere, Nazi Almanya’sına savaş açar...Hindistan’daki İngiliz askerleri de, Nazi’lerin sembolü haline gelen dağcıyı esir alırlar...Esir kampında uzun tutukluluk yıllarından sonra, dağcı kamptan kaçarak Tibet’e varmayı başarır...O günden itibaren hayatı radikal bir şekilde değişmeye başlar...Tibet’liler, hayatla barışık, kavga etmeyen, çatışarak değil, sinerji yaratıp, birbirine destek olarak yaşayan bir halktır...Bugün Deepak Chopra, Robin Sharma ve dünyaya ışık saçan nice evrensel “bilge“nin söylediklerini o günlerde Tibet’liler gündelik hayatlarında uygulamaktadırlar...Tibet’in ruhani lideri Dalai Lama o sırada 11 yaşında küçük bir çocuktur...Dağcıyla çocuk yaşta olan Dalai Lama arasında muhteşem bir dostluk başlar...Dağcı, çocuktan ve Tibet’lilerden “hayatla barışık yaşamanın“ sırlarını öğrenirken, o da onlara “sinemanın, dünyanın dört bir yanındaki ülkelerin, kentlerin ve yaşam kültürlerinin pencerelerini açar...“ ***Fakat hayat böyle devam etmez...Çin’liler Tibet’in geçmişte kendi toprakları olduğunu söyleyerek burayı egemenlikleri altına almaya çalışırlar...İşgal sırasında “Henüz reşit olmayan Dalai Lama’nın Çin komünist Partisi yöneticileriyle konuşmaları trajik ve çarpıcıdır...”Çin Tibet’lilerin “barışçıl ve bilgece“ yaşam hakkına saygı göstermez ve ülkeyi yönetimi altına alır...Tibet, hayatın derin anlamlarını kavramış Bilge’lerin yaşam felsefelerinin hayat bulduğu bir ülkedir...Onların hayata nasıl barış, huzur, sükunet ve tevekkülle bakılmasını önerdiklerini anlamak ve görmek istiyorsanız, Brad Pitt’in oynadığı “Tibet’te 7 Yıl“ filmini mutlaka izleyin...1997 yapımı film gerçek bir hikayedir...Dağcı’nın hayatının nasıl değiştiğini muhteşem filmin görsel efektleri eşliğinde görüp şaşıracaksınız...“Tarih“i kavrayıp huzura ereceksiniz!..BAHÇEDEKİ AĞAÇ...Çiftlik evini restore etmek için tuttuğumuz marangoz, işteki ilk gününü zorlukla tamamlamıştı...Arabasının patlayan lastiği onun işe bir saat geç gelmesine neden olmuş, elektrikli testeresi iflas etmişti...Şimdi de eski püskü pikabı çalışmıyordu...Onu eve bırakırken, çok gergindi...Yanımda adeta bir heykel gibi kımıldamadan oturuyordu...Evine ulaştığımızda, beni ailesiyle tanıştırmak için eve davet etti...Eve yürürken bir ara bahçesinde bulunan küçük bir ağacın önünde kısa bir süre durdu...İki eliyle ağacın dallarına bir süre dokundu...Sonra evin zilini çaldı...***Çok ilginçti...Kapı açılır açılmaz adam, şaşırtıcı bir biçimde değişti...Yanık yüzünü tebessüm kapladı...İki küçük çocuğunu kucakladı ve eşine kocaman bir öpücük verdi...Daha sonra beni arabaya yolcu etmek için geldiğinde, ona; “ağacın yanında ne yaptığını“ sordum...Çok merak etmiştim...Bütün tavırları değişmişti çünkü bir anda...***-”O benim dert ağacım...“ dedi...-”Elimde olmadan işimde bazı problemler çıkıyor... Fakat biliyorum ki onlar evimin ve ailemin problemleri değil... Bunun için hepsini, her akşam eve giderken o ağaca asıyorum...Sabahları tekrar oradan alıyorum...Fakat komik olan ne biliyor musunuz?..Ertesi sabah onları almaya gittiğimde, bir akşam önce astığım kadar çok olmadıklarını fark ediyorum...“(Yaşar Ateşoğlu Bilgelik Öyküleri kitabından)
Bayan Thompson en ön sırada adeta sıraya gömülmüşçesine oturan küçük öğrencisine uzun uzun baktı...Çok mutsuz görünüyordu çocuk...Uzun zamandır diğer çocuklarla oynamadığını gözlemlemişti, Bayan Thompson...Giysileri kirliydi Teddy’nin...Doğru düzgün bir banyo bile yapamadığı fark ediliyordu...Durumuna çok üzülmüştü...Hemen geçmiş sınıflardaki kayıtlarını çıkarttı Bayan Thompson...***Birinci sınıf öğretmeni onun için, “Teddy zeki bir çocuk... Her an gülmeye hazır... Ödevlerini düzenli olarak yapıyor... Çok iyi huylu... Arkadaşları onunla olmaktan mutlu...” diye yazmıştı...İkinci sınıf öğretmeni; “Teddy mükemmel bir öğrenci... Arkadaşları tarafından da çok seviliyor... Fakat annesinin amansız hastalığı onu üzüyor... Ve sanırım evdeki yaşamı çok zor...” diyordu...Üçüncü sınıf öğretmeni Teddy’yi ise şöyle anlamıştı:- “Annesinin ölümü onun için çok zor oldu... Babası ona yeterince ilgi göstermiyor... Eğer bir şeyler yapılmazsa evdeki olumsuz yaşam onu etkileyecek...” Dördüncü sınıf öğretmeni ise; “Teddy çok içine kapanık bir çocuk... Okula hiç ilgi göstermiyor... Arkadaşı yok ve bazen sınıfta uyuyor...” demişti...***Bayan Thompson küçük Teddy’nin üçüncü sınıfta annesini kaybettiğini ve zaman içindeki yaşam kıvılcımının bütünüyle söndüğünü fark etmişti...Yılbaşı geliyordu...Öğrenciler öğretmenlerine, şık ambalajlara sarılmış yeni yıl hediyeleri getiriyorlardı...Teddy’nin paketini gördüğünde “içi cız etti Bayan Thompson’un...”Kahverengi bir kesekağıdına beceriksizce sarılmıştı hediye...***Çocuklar, Teddy’nin kahverengi kesekağıdına sarılmış paketinden çıkan “Sahte taşlardan yapılmış ve birkaç taşı kaybolmuş bileziği” gördüklerinde gülmeye başladılar...Bileziğin yanında bir de üçte biri dolu olan bir parfüm şişesi vardı...Bayan Thompson, Teddy’nin kahverengi kesekağıdına sararak armağan diye getirdiği bilezik ile parfümün “annesinin ardından kalan son eşyalar olduğunu” anlamıştı...Teddy’nin armağanı bileziğin ne kadar zarif olduğunu söyledi Öğretmen...Parfümden birkaç damlayı bileğine damlatarak beğeniyle kokladı...Çocukların gülmesi kesilmişti...***O gün okuldan sonra öğretmenin yanına geldi Teddy...Gülen gözlerle şöyle diyordu öğretmenine:“Bugün hep annem gibi koktunuz...”Bayan Thompson, Teddy odadan çıkınca göz yaşlarına engel olamadı...O günden sonra çocuklara sadece tarih, coğrafya, matematik öğretmekten vazgeçip, onları eğitmeye karar verdi...Teddy’ye ise özel bir ilgi gösteriyordu...Onunla bire bir ilgilenip çalıştığında, çocuğun zekasının tekrar canlandığını hissetti...Ona cesaret verdikçe Teddy gelişiyordu...Yılın sonuna doğru, sınıfın en çalışkan öğrencilerinden biri olmuştu...Bu şekilde mezun oldu okuldan...***Bir yıl geçti...Bir gün kapısının arkasında bir not buldu...Teddy’dendi not:“Tüm yaşamını etkileyen en iyi öğretmen olduğunu” söylüyordu Teddy, Bayan Thompson’a...Yıllar yılları kovaladı...Altı yıl sonra Bayan Thompson bir mektup daha aldı Teddy’den...Liseden mezun olurken okulu üçüncülükle bitirdiğini söylüyor, kendisine teşekkür ediyordu...Bu olayın üzerinden altı yıl daha geçti...Ve bir mektup daha aldı Bayan Thompson...Çok iyi bir dereceyle üniversiteden mezun olmuştu Teddy...Ona şöyle diyordu:- “Hayatındaki en sevdiği öğretmen ve hayatım boyunca bana ilham veren yaşayan annemsiniz...”“Teodor F. Stoddard Tıp Doktoru...”***İlkbaharda bir mektup daha aldı bayan Thomspon...Teddy hayatının kadınıyla tanışmıştı...Evleneceğini yazıyordu...Babasını birkaç yıl önce kaybetmişti...Bayan Thompson’a şöyle söylüyordu:- “Düğünde damadın ailesi için ayrılan yere sizden başka oturacak kimsem yok... Benim için oraya oturur musunuz?..”Bayan Thomspon törene giderken, Teddy’nin ilkokul beşinci sınıfta, kendisine kahverengi bir kesekağıdı içinde verdiği taşları dökülmüş bileziği taktı...Annesinin bileziğiydi o...Teddy’nin ona verdiği ve “annesi gibi koktuğunu” söylediği parfümü sıktı üzerine...Annesinin parfümüydü o...Düğünde Teddy’nin ailesi için ayrılan yere oturdu...İmzalar atıldı...Gelin ve damat çok mutluydular...Teddy kendisine sıkı sıkı sarılıp sıkı öpen Bayan Thompson’a şöyle fısıldadı:- “Tıpkı annem gibi kokuyorsunuz...” (Hayatınızı Değiştirecek Bilgelik Öyküleri kitabından... Dr. Yaşar Ateşoğlu...)BARIŞ SÜRECİNİ HEDEFLEYEN BİR PROVOKASYON!.. İlk bakışta hiç birbiriyle bağlantısı yok gibi görünüyor...Reyhanlı’da dün akşamki rakamlara göre 43 kişiyi katleden vahşi saldırı Esad’a bağlı güçlerin bir operasyonu olarak açıklanıyor...İlk anda vahşetin nedenini anlatan bağlantılar çok açık gözüküyor:“Türkiye Suriye rejimine muhalif göçmenlere yer açıyor... Suriye rejimine muhalif olanlara destek çıkıyor... Esad rejimi de Türkiye’ye saldırıyor...”***Oysa dikkatlice bakıldığında 43’ten fazla olacağı şimdiden anlaşılan ölüme ve yüzlerce yaralıya yol açan, vahşi saldırı Türkiye’de meydana gelen terör olaylarının en büyüklerinden biri...1 Mayıs 1977 katliamında bile Taksim’deki ölü sayısı 43 değildi...Bu kadar büyük bir saldırının mesajı açık:- “Siz PKK meselesiyle Türkiye’nin terör sorununu çözdük diyorsunuz... Alın size çözüm... Bakalım bu korkunç saldırılara ne yapabileceksiniz?..”***Operasyon Suriye gizli örgütleri tarafından yapılıyor gözüküyor...Oysa operasyonun önünde Suriye olsa da, Suriye bu alanda yalnız değil...PKK meselesi çözüldüğünde, Suriye’nin bir bölümü de Kürt unsurların hakimiyetinde federatif bir yapıya kavuşacak...Esad rejiminin devrilmesi, de bu olaylarla birebir ilgili...Ancak bu noktada Türkiye’ye karşı Esad yalnız değil...İran, Suriye’nin müttefiki...Suriye’deki bu gelişmeyi büyük kaygıyla izliyor ve Türkiye’yi caydırmak için her yolu deniyor...Başka devletler de var Batı’da...***Sadece devletler değil...Ülke içinde ve dışında çok mihrak var, bu “nihai oyun”da, her şeyi yapmaya göze almış olan...Dünkü vahşi saldırı büyük bir operasyondur...Amaç sadece Suriye meselesi gibi görünse de, esasen “barış süreci”ni hedef almaktadır...Barış sürecini destekleyenlerin söylediği en dikkate değer söz nedir hatırlıyor musunuz?..- “Hiçbir şey olmasa da, bunca zamandır tek bir şehit haberi gelmiyor Türkiye’de... Tek bir can yitirilmiyor... Bu bile başlıbaşına önemli bir başarı değil midir?..”Peki dün ne oluyor?..En az kırküç kişi hayatını kaybediyor, yüzlerce yaralı bulunuyor...Dünkü saldırıyı yukarıdaki sözlerin eşliğinde analiz edin...Meselenin çok karmaşık ve özünde Barış Süreci’ni hedeflediğini fark edeceksiniz...
Hayatı hiçbir zaman salt kendim, alışkanlıklarım ve hayat tarzım açısından düşünmedim...Bir başkasına direkt zarar vermiyorsa, herkesin istediklerini yapabilme özgürlüklerine hep açık oldum...Sigara ve içkiyi çok zaman önce bıraktım...Sigara içen arkadaşlarımla sadece “açık mekanlarda” buluşuyoruz...Kapalı olup sigara içilen mekanlarda pek bulunmuyorum...***İçki meselesi ise daha farklı...“İçki” sonuçta bir “muhabbet vesilesi”... İçkili muhabbetle, az içkili ve içkisiz muhabbet birbirinden kesin çizgilerle ayrılıyor...“İyi içki içmiyorsan” uzun içkili muhabbet seni bayıyor...Arka arkaya kadeh tokuşturmuyorsan, uzun içkili muhabbet ortamlardan, tokuşan kadehler esnasında “uzuyor”sun...Lafın fazlaca dibine vurulup ortam ağırlaştığından “varolmanın dayanılmaz hafifliğinde” başka esintiler arıyorsun... Hayatı farklı yaşıyor, farklı keyif alıyorsun...Geceyi devirdiğin saatlerde, bir miktar daha duygusal, biraz daha obsesif, keyiflendi mi de biraz daha ekspresif oluyor insan... Bir sakıncası yok içenler arasındaysan... Ancak “içmeyen”le “içen” arasında çok da uzak olmayan bir saatten sonra dalga boyu denk düşmüyor fark ediyorsun...***“Uzun içki muhabbetlerinin yaşandığı masalarda artık görünmüyorum...” Şişenin dibine vurulduğu ortamlarda hiç yaşamıyorum...Bir kadeh kırmızı şarabı süs niyetine önüme koysam da şarabi bir hayatın çok uzaklarında kaldım...Kadehteki kırmızılık tuvaldeki bir renk olarak kalmakta hayatımda...Masadakiler üçüncü kadehin ötesine geçerlerse, ben başka dalgalarla sörf yapıyor, başka denizlerde dans ediyorum... Yine de dün “Alkollü içeceklerle mücadele yasa tasarısı”nı görünce biraz içim buruldu...“İyi ki...” dedim “içkiyi sigarayı toptan bırakmışım...”Fark ettim ki “Aksi halde hayatım gittikçe zorlaşacaktı...”***Artık burada mesele ben değilim, kişisel özgürlükleri kullanabilme meselesidir... Alkolle ve sigarayla mücadelede alınan önlemlerin hiçbirine karşı çıkmıyorum...Bir çoğunu kendi hayatımda benimsiyorum ki bizzat yapıyorum...İçki reklamlarının ulorta yapılmasını, içki lobisinin hayata egemen olmasını, “karizma”nın içki lobisince belirlemesini, sigara lobisinin zaptedilmez cüretkarlığını reddediyorum... Fakat yine de kişisel tercih olarak “içki ve sigara kullansaydım hayat alanımın gittikçe küçüldüğünü ve etrafımın çepeçevre çevrildiğini” hissedip, rahatsız olacaktım,bunu biliyorum... Alkol ve sigarayla ilgili düzenlemeler arka arkaya çok geliyorlar...Kullananlarda “iyice sınırlanmışlık ve hapsedilmişlik” hissi yaratıyor... Oysa buna gerek yok...Hayat özgürlükleri tazeleyecek nasılsa... Sağlıksızlığın özgürlük olmadığı, miktarlar git gide azaldığında anlaşılacak...Doğal akışın, gideceği mecrayı, sıkboğaz etmeye gerek yok...Alemi de yok!..GANİ MÜJDE ARKADAŞA HATIRLATACAKLARIM...Hiç eleştirmeyeceğim Gani Müjde arkadaşı...Galatasaray bayrağının çöpe atılmasından, yerine Fener bayrağı konmasından falan filan...Yayındır... İstemediğiniz bir anda basiretiniz bağlanır...Fark edemezsiniz durumu...Sonçularını kestiremezsiniz...Siz öyle yapmak istememişsinizdir, olaylar öyle gelişmiştir...***Bence olayın “şifresi ve ibret”i orada değil... Yıllar önce, bir gün bir dergiyi açmış, Gani Müjde’nin bir köşe yazısına denk gelmiştim...Alakasız bir konuda, benim yayınımda olduğunu varsaydığı olaylarla ilgili ironi yapıyor, alay ediyor ve kafasından “böyle olmuştur nasılsa” diye sallayıp duruyordu...O günlerde, “ticari ve siyasi güç merkezlerinin oluşturduğu kartel, tek bir başına ayakta kalmaya çalışan SHOW TV’ye” yönelik korkunç bir ticari itibarsızlaştırma kampanyasına başlamıştı...Güç merkezlerinin kararı bu olunca, eline kalemi alan sallıyordu...Nasıl olsa, gücün rüzgarı “vuracak herkesin” arkasından güçlü esmekteydi... “Vur abalıya” o günlerde, kartelin ticari ve siyasi gücünü arkasına alan her “kurnaz” yaratıcının ilgi çekme aracıydı...***Yazısını okumuştum...Haksız ve yazarken aslında haklı olup olmadığını umursamayan yazı üslubunu fark etmiştim...Yıllarca mesafeli durdum aramızda onca ortak arkadaş olmasına karşın Gani Müjde’ye...Sanıyorsan ki sevindim “takdir-i ilahinin tecellisine...”Hayır arkadaş sevinmedim...Ne kadar zor saatler geçirdiğinin farkındayım...Bu yazıyı şundan yazdım...Yaşadıklarımız, vakt-i zamanında orda burda yaptıklarımızın “karmik bedelleridir...”Hepimiz için böyle...Bu gerçeği bilirsek rahatlarız...Çok önemli değil arkadaş...Geçecek!..YÜREĞİNİZDEKİ HUZUR!..Günlerden bir gün “Bilge kral”, “huzur“u en iyi şekilde resmedecek sanatçıya büyük bir ödül vereceğini ilan etti...Yarışmaya çok sanatçı katıldı...Günlerce çalıştılar, birbirlerinden güzel resimler yapmak için uğraştılar...Sonunda eserlerini saraya teslim ettiler...Tablolara bakan kral, “iki tabloyu” diğerlerinden ayırdı ve üzerlerinde düşünmeye başladı...Aralarından sadece birini seçecekti... Karar vermesi gerekiyordu...***Resimlerden birinde, “huzur ve sukunet saçan bir göl” vardı...Göl bir ayna gibi etrafında yükselen dağların huzurlu görüntüsünü yansıtmaktaydı...Üs tarafta pamuk beyazı bulutlar gökyüzünü süslüyordu...Resme kim baktıysa, ressam “huzuru muhteşem resmetmiş...” diyordu...Diğer resimde ise dağlar vardı... Engebeli ve çıplak dağlar...Üst tarafta öfkeli gökyüzünden şimşek çakıyor, yağmur boşalıyordu...Dağın eteklerinde köpüklü bir şelale çağıldıyordu...Kısacası resim hiç de huzur verici bir manzara çizmiyordu...***Fakat kral resme baktığında, şelalenin ardındaki kayalıklarda bir çatlak gördü...Çatlaktan çıkan minnacık bir çalılık vardı...Çalılığın üzerinde anne kuşun ördüğü kuş yuvası görünmekteydi...Sertçe akan suyun orta yerinde anne kuş minnacık bir çalılığın arkasında yuvasını koruyordu...Resmi gören kral, bu resmi yarışmanın birincisi ilan etmeye karar verdi...Ödülü ona verecekti...Yakınındakiler bilge krala sordular:- “Neden bu resmi seçtiniz haşmetmeap?.. ‘Huzur’u esas öteki temsil etmiyor mu?.. Bu resimde şimşekler çakıyor, yağmur yağıyor, köpük köpük şelale akıyor...”- “Hayır...” dedi Bilge Kral...- “Huzur; hiçbir gürültünün çıkmadığı, sıkıntı ya da zorluğun olmadığı bir yer demek değildir ki...Tam tersine bütün bunların içinde, yüreğinizin sükun bulabilmesi sanatıdır...Doğanın bu şiddetli koşullarında bile, gürül gürül akan şelalenin üzerinde kayalıklarda bir minnacık çalılığın arkasına yuvasını yapan anne kuş, yuvasını ve yavrusunu sukunetle koruyor... O yuvada emek harcanarak sağlanan huzur, durağan sukunetinin sağladığı huzurdan çok daha kıymetli...”(Yaşar Ateşoğlu’nun Bilgelik Öyküleri kitabından)