On yıl kadar önceydi...
Yıllarca televizyonda benimle çalışan arkadaşlarımdan bir kaçı ilgimi bildiklerinden; “uluslararası düzeyde bir gusto mekanı açmam“ için Etiler Nispetiye Caddesi üzerinde çok güzel bir mekan bulduklarını söylediler...
Arkadaşlar; “bir şehir kulübü“ gibi hizmet edecek böyle bir mekanı açmamızın çok prestijli olacağını söylüyorlardı...
Mal sahibini bulduk, ortaklardan biri çocukluk arkadaşım çıktı görüşmeler yaptık ve bir noktaya ulaştık...
Bayağı aklım yatmıştı...
Her şey tamam gözüküyordu...
Son dakikada aklıma geldi:
-”Böyle bir mekanda pek rakı satmayı düşünmesek de, şarap, votka gibi alkollü içkilerin bulunması zorunlu... Ben anlamam bu işlerden içki ruhsatı falan alabiliyor musunuz?..”
Sordular soruşturdular arkadaşlar...
Bugün yasa teklifinde yer alan maddeyi daha o gün söylediler bana...
-”Cami ve okulların yüz metre yanındaki yerlerde belediyeler içki ruhsatı vermiyorlar... Ancak turistik tesis belgesi alırsak olur Ankara’dan...”
-”Allah Allah...“ dedim, “Etiler’in merkezinde Nispetiye Caddesi’nin göbeğinde bir yer açmak için belediyeden ruhsat yetmiyor mu şarap ya da bira satmak içim..”
-“Nispetiye’deki bütün dükkanların 100 metre yakınlarında okul varmış...” dediler; “Alamayız...”
-”Peki ne yapacağız?..” diye sordum...
-”Herkes ne yapıyorsa onu?..”
-”Ben öyle şeyler yapamam...” dedim, “Belediye Başkanını telefonla arayayım ve durumu ondan öğreneyim en iyisi...”
O günlerde Beşiktaş Belediye Başkanı ANAP’lı Yusuf Namoğlu‘ydu...
Fazla bir samimiyetim yoktu...
Zaten kendisinden bir ayrıcılık da istemeyecektim...
Durumu soracak, ne yapabileceğimizi araştıracaktım...
-”Başkan, biz burada meyhane açmıyoruz... Hatta rakı bile satmayacağız... Uluslararası mutfağın hakim olacağı, şehir kulübü gibi bir mekan yapacağız... Yemekte şarap vs. verebilmemiz için ne yapmamız gerekiyor?..”
Yusuf Namoğlu hiç tereddüt etmeden cevap verdi:
-”İçki ruhsatı alma ihtimaliniz yok... Orada lise var... Ancak turizm belgesi almanız lazım Ankara’dan...”
Arkadaşlarla oturduk bir toplantı yaptık...
Gördük ki, şehir kulübü kıvamında nerede bir mekan için yer tutmaya kalksanız, ya bir okula, ya da bir camiye yüz metre mesafede olacaksınız...
İstanbul’da hiçbir semtte, hiçbir mekanın konumu, ilkokul, ortaokul, liseden herhangi birinden, onlar yoksa bir camiden yüz metreden daha fazla uzaklıkta değildir...
Buna Boğaz’ın iki yakasındaki bütün kıyı şeridi dahil...
Sözgelimi; Ortaköy’de cami var...
Bebek’te cami var...
Bebek’te ilkokul var...
Rumelihisarı’nda cami var...
Arnavutköy’de kilise var...
Okul var... Robert Kolej var...
Korkmaz Yiğit Meslek Lisesi var...
Yeniköy’de cami var, okul var...
İstinye’de var...
Caminin olmadığı semtte okul; okulun olmadığı semtte cami var...
Çoğunda hem okul hem cami var...
Bundan daha doğal ne olabilir ki zaten?..
En sonunda arkadaşlara şöyle söylediğimi hatırlıyorum:
-”Ben alengirli yollara sapacak adam değilim... Bu haliyle de görülüyor ki, İstanbul’da şehir kulübü kıvamında bir mekan açmak, deveye hendek atlatmaktan zor... Kalsın...”
Şimdi bu konuları enine boyuna düzenleyen yeni yasa teklifiyle ilgili “Geri adım atıldığı” söyleniyor...
Var olan yerlerin müktesep haklarına dokunulmayacağı, turistik işletmelerde daha esnek davranılacağı falan ifade ediliyor...
Ben teklifi getiren ve komisyonda görüşen değerli milletvekillerine şu hatırlatmayı yapayım:
-”İstanbul dünyanın en cazip beş metropolünden biri haline geldi... Bütün dünya İstanbul’a gelmeye, gezip görmeye, ziyaret edip yaşadıklarını memleketine dönüp anlatmaya hevesleniyor...
Yıllarca hayalini kurduğumuz gibi Doğu’yla Batı’nın kesiştiği, medeniyetlerin buluştuğu, dinlerin bir arada yaşayabildiği bir kutsal şehir halini alıyor İstanbul...
Böyle bir kentte, böyle bir ülkede, içki satışını sınırlamak istiyorsanız, İskandinav ülkelerinde olduğu gibi bir miktar daha vergi eklersiniz içkiye...
Mekanların büyük çoğunluğunu tamamen içkiden arındırmak, şehrin ve ülkenin turistik ve kültürel zenginliğini sınırlar, Doğu ile Batı arasında köprü olma özelliğini bozar...
Medeniyetler arası buluşma noktası niteliğini kaybeder bu şehir ve bu memleket...
Bunlara gerek yok...
Alkollü içkiden yüksek vergi alın...
Yemek yenmeyen içkili barları sınırlı tutun...
Bu önlemler yeterlidir...
İnsanların ve elbette ülkeye milyarlarca dolar bırakacak turistlerin seçme özgürlüğünü sınırlamayın...
Paris‘te bir kafede, Londra’da bir restoranda, New York’ta bir et lokantasında her türlü içki bulunur...
Bu restoranlardan dışarıya sarhoş çıkana hemen hiç rastlanmaz...
İstanbul da bu şehirler gibi bir dünya şehridir artık...
Onlardan daha fazlasını hak ediyor bu kent...
Kozasından çıkmış kanatlanıp uçmayı bekliyor...
Kozasını kapatıp kelebeğini öldürmeyelim bu kentin!..
RUSYA’SIZ SURİYE ÇÖZÜMÜ OLMAYACAK
Aslında haftalar öncesinden Mehmet Barlas yazmıştı...
-”Suriye’de Esad’ın direnmesinin arkasında esas olarak Rusya var... Rusya’nın bu ülkede askeri tesisleri var... 20 milyar dolarlık silah satıyordu Rusya, İran, Suriye ve Libya’ya... Kendisinin dışlandığı Esad’sız bir formüle ‘evet’ demez... Rusya kaale alınmadan Suriye sorunu çözülmez...”
Dün akşam Tayyip Erdoğan ile Barack Obama‘nın Beyaz Saray’daki basın toplantısını izlerken, yazılanların ne kadar doğru olduğunu düşündüm... Obama da Erdoğan da Esad‘ın şimdiye kadar çoktan gitmiş olmasını istediklerini söylediler; “Ancak şu anda sihirli bir formülün olmadığını“ da dile getirdiler...
Anlaşılıyor ki Cenevre’deki görüşmelerde Rusya da bir şekilde ikna edilerek işin içine sokulmaya çalışılacak...
Hayat esasen böyle bir şey... Mümkün olan herkesi içine alan çözümler kalıcı oluyorlar...
Çözüm gibi çözüm oluyorlar...
Birilerini hiçe sayan, kaale almayan, dışarda bırakan çözümler! önceleri olmuş gibi görünüyorlar...
Sonra olmamış bir meyve olarak ağaçtan kopartıldıkları anlaşılıyor...
Acı ve ekşi bir tat veriyor... Midenize oturuyor...
Bir an önce meyveyi olgunlaştırmakta yarar var...
Görülüyor ki Obama‘yla Erdoğan da bu konuda anlaşmaktalar...
OBAMA’YLA, ERDOĞAN ARASINDAKİ ARKADAŞÇA SAMİMİYET
Amerika’lılar vücut diline çok önem verirler...
Davranışları, samimi dokunuşları, arkadaşça gülümseyişleri, dostça sıcaklık gösterileri yaptılar mı, karşılarındakini çok önemsediklerini anlatıyorlar demektir...
Dün Obama‘nın Tayyip Erdoğan‘a davranışları bu özellikleri taşıyordu...
Obama ve Erdoğan belli ki birbirlerine çok güveniyorlar...
Birbirlerini destekleme tarzları, aynı cenahın iki doğal müttefiki havasında... İsrail ve Gazze’ye ziyaret konusunda “çok önemli fikir ayrılıkları yokmuş gibi“ göründü dün iki liderin...
Washington’dan ilk izlenimler böyle...

