Fenerbahçe formalı 19 yaşındaki Burak Yıldırım‘ın öldürülmesi görüntülerini an be an internetten izliyorum dün...
Cinayet görüntüleri, katilin tek başına “Galatasaray formalı bir genç olmadığını“ gösteriyor...
Yusuf O. isimli Galatasaray formalı genç, köprü üstünde arkadaşıyla önemli bir şeyler varmışcasına konuşuyor ve etrafa bakıyor...
Hallerinden bir şeylerin olmasından kuşkulandıkları anlaşılıyor...
Bir süre sonra iki genç ayrılıyorlar...
O sırada köprünün merdivenlerinden çıkan ve Fenerbahçe’li olduğu anlaşılan bir grup genç, Yusuf O.’ya doğru koşmaya başlıyorlar...
Koşan grup kalabalık...
Arkalarında birkaç kişi daha var...
En önlerinde ise bıçakla cinayete kurban giden Burak Yıldırım var...
Burak Yıldırım o sırada Yusuf O’ya saldıracakmış gibi yaklaşıyor...
Arkasında da diğer gençler var...
Yusuf O. muhtemel ki, kısa bir süre önce, Fenerbahçe formalı genç grubu görmüş, arkadaşıyla onu konuşmuş...
Sonra izlerini kaybedip yüremeye başlamış...
O anda Burak Yıldırım‘ı ve arkasından gençlerin üzerine geldiğini görünce, teyakkuz halinde taşıdığı bıçağı genç çocuğa saplıyor...
Haberlerin veriliş tarzı; üç sabıkası bulunan Yusuf O.’yu “cani“ haline getirip olayı kapatmak...
Oysa bu olayın katilleri çok fazla ve cinayeti sadece Yusuf O.’ya ihale edip kapatacak kadar basit bir cinayet değil...
Yusuf O. bıçak taşıyor...
Dolayısıyla zaten potansiyel bir suçlu; burada bir tartışma yok...
Öldürme olayı onun bıçağıyla ve onun tarafından işleniyor...
Burası sarih...
Fakat Yusuf O. “azılı bir katil gibi gizli bir yerlerde saklanıp, Fenerbahçe formalı gördüğü yerde, çıkıp bıçağı saplayan bir cani değil...” kameralara yansıyan görüntüler bir kavganın görüntüleridir...
Burak Yıldırım ve birkaç arkadaşı, anlaşılıyor ki; Galatasaray’ı Kadıköy’de yenmenin “taşkınlığı ve coşkusuyla“, yolda yakaladıkları Galatasaray formalı bir kişiye, had bildirme yarışı içindedir...
O haddi bildirmeye çalışırken, bıçak taşıyan Yusuf O. taşıdığı bıçağını ona saplayıp, öldürerek kaçmaktadır...
Olay bu haliyle Volkan ile Sabri’nin saha içindeki kavgasının, Edirnekapı köprüsü üzerinde bıçakla cinayete dönüşmüş halidir...
Volkan ile Sabri’yi birbirlerine durup dururken, boynuna tırnak geçirircesine tetikleyen o lanetli ortam, birkaç saat sonra Edirnekapı’da Yusuf O.’yla Burak’a sıçramış ve gencecik bir çocuk hayatını kaybettiği bir cinayete dönüşmüştür...
Bu olay sadece cani ve sabıkalı bir gencin cinayeti değildir...
Öyle yaparak kapatmaya çalışacaklar...
Oysa gerçek katiller; “derbi”yi adım adım kanlı bir savaşa çeviren o “lanetli ortamın” aktörleridir...
Şimdi herkes timsah gözyaşları içinde, bıçak saplayan genci tek cani gösterip, işin içinden sıyrılmaya uğraşacak...
Bu cinayete iyi bakın...
Ne çok tanıdık parmak izine rastlayacaksınız!..
UÇAMAYAN KELEBEK!..
Kelebeleğin saatler boyu kozasında bir delik açarak, bedenini bu delikten çıkarmak için harcadığı çabayı izliyordu adam...
Bir süre sonra kelebek sanki ilerlemek ve çaba harcamaktan vaz geçiyormuş gibi geldi ona...
Sanki elinden gelen her şeyi yaptığını düşünüyor ve daha fazla yapabileceği bir şey kalmamış gibi davranıyordu...
Bunu gören adam kozasından çıkabilmesi için kelebeğe yardım etmeye karar verdi...
Eline küçük bir makas alıp, kozadaki deliği büyütmeye başladı...
Makas kozayı açınca, kelebek kolayca dışarı çıktı...
Fakat bir sorun vardı...
Kozasından erken çıkan kelebeğin bedeni kuru ve küçüktü...
Kanatları ise buruş buruştu...
Adam moralini bozmadı...
Bir süre daha izlemeye devam etti kelebeği...
Kanatlarının bir anda açılıp genişleyeceğini ve vücudunu taşımaya başlayacağını umuyordu...
Ne var ki bunların hiçbiri olmadı...
Kanatlar istendiği gibi açılmadı, buruşuk kaldı...
Vücudu hala kuruydu kelebeğin...
Bundan sonraki hayatını kurumuş bir beden ve buruşmuş kanatlarla yerde sürünerek geçireceği belliydi...
Uçamayacaktı artık!..
Adamın iyi niyetiyle anlayamadığı şey şuydu:
“Kozanın kısıtlayıcılığını aşmak isteyen kelebek daracık bir delikten çıkmak için gösterdiği çabayla, bedenindeki sıvıyı kanatlarına gönderiyordu...
Kelebek bu sayede, bir taraftan kozayı açarken, diğer taraftan da bu kozayı açarken kanatlarına gelen sıvıyla uçabilecek noktaya geliyordu...
Kozayı açarken harcadığı çaba, aynı zamanda uçmasını da sağlayacaktı...”
İyiliksever adamın makasla kozadaki deliği büyütüp, kelebeği zamanından önce kozadan çıkartınca, kelebeği uçuracak doğal süreç akamete uğratmıştı...
Kozadan erken çıkmış, vücudu sıvı salgılayıp, kanatlarına gönderemişti...
Adam evrenin işleyişine iyi niyetli sandığı müdahaleyle ket vurmuştu...
Bu müdahaleden dolayı kelebek artık uçamayacaktı...
Evrenin kendi koyduğu kuralları ve bir işleyiş düzeni vardır...
Evrenin; Tanrı’nın koyduğu kurallarına ve işleyişine müdahale ederseniz, bu müdahaleniz sizin ve yakınınızdakilerin zararıyla sonuçlanır...
Evreni siz yönetemezsiniz...
Tersine evrenin aklı sizi yönetir...
Bir bebeğin, anne rahmine düştüğü andan, dünyaya geldiği ana kadar geçen bir süre vardır...
Bu süre geçerken, bebek de annenin karnında şekillenir ve dünyaya uyum sağlayacak hale gelir...
Üç aylıkken doğurmaya kalkarsanız bebeği öldürürsünüz... Dışardan müdahaleyle kelebeği, kozasından çıkartmaya çalışırsanız, kelebeği sakat bırakırsınız...
İnsanlar da bazen, olaylara doğal mecrasının dışında müdahalelerde bulunur, onları yönetmek isterler...
Oysa hayatın doğal mecrasının dışında yapılan müdahaleler, önceleri “kelebeği kozasından çıkartıyor“ gibi gözükseler de, bir süre sonra kelebeğin uçamaz hale gelmesiyle sonuçlanırlar...
Hayatın doğal mecrasının gidişatına müdahale ederseniz canlılar sakat kalırlar...
Evrenin kurallarını aşarak onu yönetebileceğini sandığımız her müdahale, beyinsel ya da ruhsal olarak bizi ve çevremizi sakat bırakır...
“Evren“ doğal akışı ve ritminin aksine bizim müdahalelerimizle yönetilmek istemez...
Bize bunu istemediğini, bir yolla mutlaka gösterir...
Anlamamız veya anlamamımız evren için fark etmeyecektir...

