Gazeteci ve aydın muhalefeti...

Haberin Devamı

Muhalefet etmek demokratik haktır...

Muhalefet etmek insan hakkıdır...

Bir şeyin yanında veya karşısında olmak, insani bir duruş, kişisel bir tercih, özgür bir seçim, insan olmakla ilgili bir meselesidir...

Çağdaş toplumlarda “tavırlar ve tutumlar“ hassasiyetlere göre oluşurlar...

Gazeteci, aydın, sanatçı ve sivil toplum örgütü duruşlarında kişiler değil, konular ve hassasiyetler önemlidir...

***


Örneğin ben; “silahların susmasını ve barışın gelmesini“ istiyorum...

Bunun için ülkenin ‘tek‘liği, ‘bir‘liği, ‘bütünlüğü‘ bozulmadan yapılabilecek her şeyin yapılması gerekliliğine inanıyorum...

PKK, silahlı milislerin durumu, ülkeyi terketmeleriyle ilgili tutumu, ve geçmişle gelecek arasındaki köprüyü; “barış“ konusundaki bu genel tavrım şekillendiriyor...

Ben bir siyasi parti değilim...

İktidara gelmek gibi bir niyetim yok...

Muhalefette olmayı da düşünmüyorum...

Dolayısıyla olaylara ve konulara, kendi inandıklarım ölçüsünde tavır belirliyorum...

***


Barış konusundaki tavrım AKP’nin çabalarını desteklemek gerektiğini söylüyor...

Buna karşın ve “yaşam biçimi ve özgürlükler“ konusunda ‘liberal‘ sayılabilecek bir gazeteciyim...

Kendim içki ve sigara içmiyorum, fakat bu konudaki sınırlamaların “metazori“ olmaması gerektiğini düşünüyorum...

Arka arkaya gelen kısıtlamaların, “insanların yaşam alanını kısıtlamış ve tel örgütlerle çevirmiş“ duygusuna yol açmaması gerektiğine inanıyorum...

Sigaraya yönelik radikal önlemleri tamamen destekliyorum...

İçkiye yönelik önlemlerin ise, yoğun, katı ve arka arkaya gelmesi nedeniyle “içenlerde hapsedilmiş“ duygusu yarattığını düşünüyorum...

“İçkiye ait bu topraklarda varolan yaşam kültürünün“ bu kadar tukaka edilmesinin “büyük mozaik“i bozacağından endişe etmekteyim...

Bütün bu konular hakkında bazı görüşlerim AKP’nin uygulamalarına uyuyor bazıları ise uymuyor...

***


“Barış“ sürecini desteklemem, “kırmızı ruj kullanımının engellenmesini“ desteklediğim anlamına gelmiyor...

İçki içmemem, içkinin sürekli gündemde tutularak, “bu topraklarda edebiyata, kültüre, sanata katık olmuş içki kültürünün tamamen yok edilmesine sıcak baktığımı“ göstermiyor...

Ben ‘olaylar‘a ve ‘durumlar‘a, karşı veya yanlı oluyorum...

Başbakan‘a ve Kılıçdaroğlu‘na değil...

Olaylar karşısında “tutumlarım“ var...

“İnsanlara yönelik tutumlarım“ değil...Konulara hassasiyetim var...

İnsanlara karşı “hassasiyetim“ değil...

Karşı çıktığım politikalar var...

Karşı çıktığım insanlar değil...

Yanında olduğum “insan için harcanan barış çaba“ları var...

Kim tarafından gelirse gelsin...

İnsanların içki içme özgürlüğüne saygım var...

Sarhoş olmasam, çocuklarımın sarhoş olmasını istemesem ve sarhoşluğa karşı çıksam da...

GERÇEK BİR HİKAYE... TİBET’TE 7 YIL... BU KLASİĞİ İZLEMEDİYSENİZ...

Avusturyalı ünü ülkesinin sınırlarını çoktan aşmış bir dağcı, dünyanın en yüksek tepelerinden birine çıkmak için Hindistan’a gider...

Hamile olan karısını geride bırakarak...

Çocuk istemiyordur o sıralarda...

İkinci Dünya Savaşı, dağcı, gardan ayrılırken henüz başlamamıştır...

Naziler onu bir propaganda aracı olarak görüp, istasyonda resimlerini çekerler...

“Dünyanın zirvesine bir Nazi’nin çıkacağını“ söyleyerek...

***


Dağcılar Hindistan’dayken İngiltere, Nazi Almanya’sına savaş açar...

Hindistan’daki İngiliz askerleri de, Nazi’lerin sembolü haline gelen dağcıyı esir alırlar...

Esir kampında uzun tutukluluk yıllarından sonra, dağcı kamptan kaçarak Tibet’e varmayı başarır...

O günden itibaren hayatı radikal bir şekilde değişmeye başlar...

Tibet’liler, hayatla barışık, kavga etmeyen, çatışarak değil, sinerji yaratıp, birbirine destek olarak yaşayan bir halktır...

Bugün Deepak Chopra, Robin Sharma ve dünyaya ışık saçan nice evrensel “bilge“nin söylediklerini o günlerde Tibet’liler gündelik hayatlarında uygulamaktadırlar...

Tibet’in ruhani lideri Dalai Lama o sırada 11 yaşında küçük bir çocuktur...

Dağcıyla çocuk yaşta olan Dalai Lama arasında muhteşem bir dostluk başlar...

Dağcı, çocuktan ve Tibet’lilerden “hayatla barışık yaşamanın“ sırlarını öğrenirken, o da onlara “sinemanın, dünyanın dört bir yanındaki ülkelerin, kentlerin ve yaşam kültürlerinin pencerelerini açar...“

***


Fakat hayat böyle devam etmez...

Çin’liler Tibet’in geçmişte kendi toprakları olduğunu söyleyerek burayı egemenlikleri altına almaya çalışırlar...

İşgal sırasında “Henüz reşit olmayan Dalai Lama’nın Çin komünist Partisi yöneticileriyle konuşmaları trajik ve çarpıcıdır...”

Çin Tibet’lilerin “barışçıl ve bilgece“ yaşam hakkına saygı göstermez ve ülkeyi yönetimi altına alır...

Tibet, hayatın derin anlamlarını kavramış Bilge’lerin yaşam felsefelerinin hayat bulduğu bir ülkedir...

Onların hayata nasıl barış, huzur, sükunet ve tevekkülle bakılmasını önerdiklerini anlamak ve görmek istiyorsanız, Brad Pitt’in oynadığı “Tibet’te 7 Yıl“ filmini mutlaka izleyin...

1997 yapımı film gerçek bir hikayedir...

Dağcı’nın hayatının nasıl değiştiğini muhteşem filmin görsel efektleri eşliğinde görüp şaşıracaksınız...

“Tarih“i kavrayıp huzura ereceksiniz!..


BAHÇEDEKİ AĞAÇ...

Çiftlik evini restore etmek için tuttuğumuz marangoz, işteki ilk gününü zorlukla tamamlamıştı...

Arabasının patlayan lastiği onun işe bir saat geç gelmesine neden olmuş, elektrikli testeresi iflas etmişti...

Şimdi de eski püskü pikabı çalışmıyordu...

Onu eve bırakırken, çok gergindi...

Yanımda adeta bir heykel gibi kımıldamadan oturuyordu...

Evine ulaştığımızda, beni ailesiyle tanıştırmak için eve davet etti...

Eve yürürken bir ara bahçesinde bulunan küçük bir ağacın önünde kısa bir süre durdu...

İki eliyle ağacın dallarına bir süre dokundu...

Sonra evin zilini çaldı...

***


Çok ilginçti...

Kapı açılır açılmaz adam, şaşırtıcı bir biçimde değişti...

Yanık yüzünü tebessüm kapladı...

İki küçük çocuğunu kucakladı ve eşine kocaman bir öpücük verdi...

Daha sonra beni arabaya yolcu etmek için geldiğinde, ona; “ağacın yanında ne yaptığını“ sordum...

Çok merak etmiştim...

Bütün tavırları değişmişti çünkü bir anda...

***


-”O benim dert ağacım...“ dedi...

-”Elimde olmadan işimde bazı problemler çıkıyor... Fakat biliyorum ki onlar evimin ve ailemin problemleri değil... Bunun için hepsini, her akşam eve giderken o ağaca asıyorum...

Sabahları tekrar oradan alıyorum...

Fakat komik olan ne biliyor musunuz?..

Ertesi sabah onları almaya gittiğimde, bir akşam önce astığım kadar çok olmadıklarını fark ediyorum...“

(Yaşar Ateşoğlu Bilgelik Öyküleri kitabından)

DİĞER YENİ YAZILAR