Bugün için bir “buğday” hikayesi...

1 Mayıs 2013

Hayatı bize yıllarca “bizle ötekinin” bir çatışması olarak gösterdiler...Çatışma olursa, uygarlık olurdu...Çatışan taraflardan ancak birisi kazandığında, diğeri ise kaybettiğinde adalet sağlanırdı...Oysa hayatın gerçeği öyle değil...Hayat birbirimize yardım ettiğiniz ölçüde, zenginleşiyor, güzelleşiyor ve yaşanılabilir hale geliyor...Yaşam bir insanın hücre sisteminin aynısı...Nasıl ki hücreler birbirlerine yardım ettikleri ölçüde bütünlük sağlanıyor ve sistem işliyor, insanlar da evrenin birer hücresi gibi...Kendi fonksiyonlarıyla birbirlerine yardım ettikleri ölçüde, evrenin işleyişini kolaylaştırıyorlar...Başka hücrelerin işlemesini sağladıkları ölçüde, kendileri de fonksiyonel oluyorlar...Bugün size kısa bir “doğa öyküsü” sunacağım...Yaşar Ateşoğlu’nun “Hayatınızı Değiştirecek Bilgelik Öyküleri” kitabından bir öykü...Doğanın işleyişini anladığımızda, insanlar arası ilişkilerin şifresini de anlayacağız...***Her yıl yapılan en iyi çiftçi yarışmasını yine aynı çiftçi kazanmıştı...Yarışmayı izleyen gazeteciler, çiftçiden bu başarısının sırrını öğrenmek istediler...Çiftçi;- ‘Benim sırrım, kendi buğday tohumlarımı komşularımla paylaşmakta yatıyor...’ dedi...Bu cevaba şaşırdı gazeteciler:- ‘Elinizdeki kaliteli tohumları rakiplerinizle mi paylaşıyorsunuz?.. Neden böyle bir şeye ihtiyaç duyuyorsunuz ki?..’ diye sordular...- ‘Neden olmasın...’ dedi çiftçi...- ‘Bilmediğiniz bir şey var... Rüzgar olgunlaşmakta olan buğdaydan poleni alır... Tarladan tarlaya taşır... Bu nedenle komşularımın kötü buğday yetiştirmesi demek, benim ürünümün de kalitesinin düşük olması demektir... Eğer en iyi buğdayı yetiştirmeyi düşünüyorsam komşularımın da iyi buğdaylar yetiştirmesine yardımcı olmam gerekiyor...’***Bugün 1 Mayıs...Hayatımın önemli bir bölümü 1 Mayıs’ları “evrensel bir kavganın, kutsal yıldönümü” görerek geçti...Geçmişi mahkum etmiyorum...1 Mayıs’ı dünya işçilerinin ve “emeğin” kutsal bayramı olarak hissetmeye devam ediyorum...Ne var ki artık hayatı sadece emek-sermaye açısından değil, Kürt meselesinden, Ermeni sorununa, Sünni-Alevi ayrımından, laik-antilaik ikilemine kadar, her konuda “birbirine pozitif katkı yapması gereken bir sinerji meselesi” olarak görüyorum...Tüm bu farklılıkları, çatışarak birbirine yok etmeye uğraşan hücreleri ayakta tutmanın ve böylece insanı hayatta tutacak tek çözümün, birbirine pozitif katkı yapan hücreler yaratmak olduğunun bilincindeyim...Tarlasındaki buğdayda bulunan poleni rüzgarın tarladan tarlaya taşıdığını fark eden ve iyi buğday yetiştirmek için komşularına yardım eden çiftçinin “doğayı anlamakta gösterdiği zeka”yı, başımıza gelen bunca beladan sonra bizim de anlamamız gerektiğini düşünüyorum...Kötü buğday bizim tarlamızı felç etmeden, yakınımızdakilere, “iyi tohum” verme zamanı geldi de geçiyor...LİMON VE ZEYTİN İLE ÇOCUKLAR VE BARIŞ MANÇO GERÇEĞİ...Küçük çocukları anlamaya çalışırken, hayatı yeniden anlamaya başlıyorum...Ben kendi çocuklarımla bu kadar haşır neşir olmadan önce, Barış Manço’nun, ölümünden sonra nasıl böyle efsaneleştiğini anlamamıştım...Barış Manço elbette çok büyük bir sanatçıydı...Fakat Cem Karaca da o kadar büyüktü...Zeki Müren yaşadığı sırada “gelmiş geçmiş en büyük sanatçı” olarak bilinirdi... Fakat hiçbiri ölümünün ertesinde Barış Manço’nun vefatından sonraki tablolar yaşanmadı...Barış Manço’nun ölümünden çok sonra doğdu benim ikizlerim...Fakat “Arkadaşım Eşşek” şarkısına duydukları sevgiyi gördükçe, Manço‘nun neden öldüğünde, yaşarken olduğundan çok daha fazla etki bıraktığını anlayabildim...***Salih Memecan kardeşim, bana geçen Cumartesi “Citys’de Sizinkiler’in galası var... Getir de çocukların Limon ile Zeytin’in maceralarını seyretsin...” deyince aldım çocukları götürdüm Nişantaşı Citys’e...Yüzlerce çocuk Limon ile Zeytin’i izliyor, ben de çocukları izliyorum... Nasıl ilgiyle, merakla ve keyifle izlemekteler...O zaman fark ediyorum ki ben Salih‘i “vakti-i zamanında Nokta dergisinde, sonra da Sabah’ın birinci sayfasında çizen ünlü bir karikatürist” olarak görmekle ne kadar büyük bir hata yapmışım...Onun esas sanatı çocuklara...Onları mutlu ediyor, onları eğlendiriyor, onları keyiflendiriyor...Hayatın en kutsal misyonlarından birini yerine getiriyor... Ne mutlu ona...İZZET ÇAPA’NIN MAHALLESİ...Citys’e gitmişken birkaç ay önce açılan İzzet Çapa’nın muhteşem projesi mahalleyi ziyaret ettim...Ne yazık ki, İzzet Çapa, Citys’in sahipleriyle sorunlardan dolayı ayrılmak zorunda kalıyor...Citys’in Halkla İlişkiler’ini yapan şirketin sahibli Sema çok düzgün bir arkadaşım...Salih Memecan’ın gösterisinin de organizasyonunu üstlendiğinden, hazır gitmişken “Bana şurayı da bir göster” dedim...Muhteşem bir proje ve farkındayım ki bu projenin her bir santimetresinde İzzet Çapa’nın göz nuru, alın teri ve en önemlisi yaratıcılığı ve zekası var...O dakikaya kadar İzzet bana hiçbir şey anlatmamıştı...Niye ayrılmak zorunda kaldığı konusunda...***Zaten mesele, iki ortak arasında çıkan anlaşmazlığın neden çıktığı değil... Bu tarafı bu köşenin sınırları içinde değil...Ben hayata başka bakıyorum...Sorun ne olursa olsun, biliyorum ki Mahalle denilen o proje İzzet Çapa’nın zekasıyla, yaratıcılığıyla, fikir babalığıyla ve mekan sahipleriyle ilişkilerdeki ustalığıyla Citys’de kurulabildi... Bir başka deyimle Çapa olmasa, orada o proje hayata geçmezdi...Projeden, proje sahibi çekilirse ona hayatiyet kazandıran enerji de yok olur gider...***Gitmez gibi görünür ama gider...Bir süre sonra ortada hiçbir şeyin kalmadığını görürsünüz...Bugün çok para kazanıyor ve işliyor zannedebilirsiniz...Öyledir de muhtemelen...Fakat “ruh” gittikten bir süre sonra, o enerji de yavaş yavaş oradan çekilir...Eşyalar kalır orada...Ruh kalmaz...Bir zamanlar çok büyük bir televizyon vardı...Türkiye’nin incisi...Türkiye’nin birincisi...Heyhat!..Bugün ondan geriye kalanlar, ne söylemeye çalıştığım anlatırlar!..

Devamını Oku

İnönü Stadı’ndaki olayların perde arkası ve olacaklar!..

30 Nisan 2013

Yazık oldu nuramalı tribünde saldırıya uğrayan Beşiktaşlı taraftar kardeşlere...Yazık oldu Beşiktaş Futbol Şubesi Başkanı Tamer Kıran’a...Onu geçen yıl Beşiktaş’a Hoca geleceği sırada tanıdım...Genç ve çiçeği burnunda bir yöneticiydi...Ukala ve burnu havada yöneticilerden değildi...Önyargısı yoktu, iletişimi kolaydı, sevimliydi, samimiydi...Bizi tanıştıran dostuma, “Aman” demiştim, “Çok rahatladım şimdi... Burnu bir karış havadaki yöneticilerden bu kulübe hiç yarar gelmez... Tamer önyargısız ve herkesi dinliyor... Ego meselesi yapmıyor...”Bir yıl boyunca en kötü günler de dahil zaman zaman konuştuk onunla...Son zamanlarda çok stresli olduğunu duyuyordum...***İki haftadır Beşiktaş’ta Samet Hoca’ya yönelik tepki yumağı oluşmaya başladı...Tepki tribünde bir başladı mı nerede duracağı belli olmaz...Tamer Kıran’ın ailesinden büyükler; “ne olur ne olmaz” diye düşünerek, “İki üç kişiye Tamer Kıran’ın yanında bulunması...” talimatı verdiler...Cumartesi akşamı Ordu maçında, Şeref Tribünü’nün sağ alt köşesinde bir grup taraftar “Samet Hoca’ya istifa” tezahüratına başladılar...Tezahürat bir ara “yönetim”i de kapsar gibi oldu...Ne olduysa o anda oldu...“Ne olur ne olmaz” diye Tamer Kıran’a mukayyet olmak için orada bulunan üç kişi, kendi inisiyatifleriyle, alt tribüne altlayıp tezahürat yapanlarla kavgaya tutuştular...Üç Beşiktaş taraftarı çıkan kavgada yaralandı...***Olay neresinden bakarsanız bakın, kolay kabul edilebilecek bir olay değildi...Fikret Orman Umre’deydi...Yöneticiler ne oluyor anlamamışlardı...Tamer Kıran da anlamamıştı.Tanıdıklar iki sıra ötede oturduklarından onlara müdahale edememişti...Göz açıp kapayıncaya kadar saldırı olmuş, kavga bitmişti...Dün Beşiktaş’ta gergin bir gün geçmesi bekleniyordu...Bana bu olay ayrıntılarıyla haber verildiğinde, Beşiktaş taraftarına yapılan saldırı içimi burkmuştu...Ortaya çıkacak bitmek tükenmek bilmeyen tartışmalardan kulübün zarar göreceğini düşünmeye başlamıştım...Tamer Kıran’ın açıklaması o anda geldi:- “Benim böyle bir saldırıyı düşünebileceğimi söylemek, beni her şeyden çok üzdü, kırdı ve yaraladı... Böyle bir vicdansızlık olabilir mi?.. Ben bu kulübe ve takıma bir yıl 24 saat gecesini ve gündüzünü vermiş birisiyim... Böyle bir hainlik mevz-u bahis olabilir mi?..”Elbette olamazdı...Elbette Tamer Kıran böyle bir olayın arkasında olamazdı...Fakat o kişileri tanıması, onun yakınları olması, onun kontenjanından orada bulunması onu da olayların göbeğinde bırakmıştı...- “Kimseyi zor durumda bırakmamak için istifa ediyorum...” dedi, “Futbol Şubesi’ndeki görevimden de, Yönetim Kurulu’ndaki görevimden de...”***Doğrusu bu kadar net ve samimi bir hesaplaşmayla istifa etmesini beklemiyordum...Fakat Tamer Kıran sorumlu olmamasa da hatasının farkındaydı...Kimseyi kendinden dolayı zor durumda bırakmak istemedi...Kendisine yakışanı yaptı...Saldırıya uğrayan Beşiktaşlı taraftarları sanıyorum Başkan Fikret Orman evlerinde ziyaret edecek...Beşiktaş Başkanı olarak taraftarına sahip çıkacak...Saldırıyı lanetleyecek, sorumluların hesap vermesi için kulübün gerekirse müdahil olacağını bildirecek...***Beşiktaş’ın İnönü Stadı’ndaki son maçına gelince...Saha normal seyirciye kapatılmazsa, tarihi İnönü Stadı’nın bu son maçında, ünlü Beşiktaşlı sanatçılar şarkılar söyleyecek, gösteri yapacaklar...İnönü Stadı şanına yakışır bir ‘veda’yla tarihin altın sayfalarındaki yerini alacak...Götürebilirsem çocuklarımı götüreceğim...Babalarının tam 45 yıl tribünlerinde maç izlediği stadı son bir kez görsünler diye...Anılarında kalır mı bu stat bilmiyorum çocukların...Ama benim ne anılarımdan ne de içimden hiç gitmeyecek Dolmabahçe!..SERVET SAHİBİ...“Servet sahibi olmanın birçok çeşidi vardır...Maddi servete sahip olmak onlardan sadece biridir...Zengin ilişkilere sahip olan ve çevresinde kendisini seven bir topluluğa sahip olan kişi, bence servet sahibidir...Sağlıklı, maceralı, heyecanlı ve sürekli öğrenmeyle dolu bir yaşama sahip kişiyse başka türlü bir servete sahiptir...***Yaşama derinden bağlı, her sabah yoğun bir huzur ve gerçeğin farkındalığıyla yataktan kalkan kişi, gerçek zenginliğe sahip kişidir...Kalabalık, yani içinde bulunduğumuz kabile toplum, bize maddi servetin, peşine düşülmesi gereken tek servet türü olduğunu söyler...Bu gerçek değildir...”Robin SharmaAYRAN-BALIK OLMAZ FAKAT!..Önüme bir bardak ayran bir bardak rakı konsa, bir bardak ayranı tercih ederim...Futboldaki deyimiyle “15 gün 15 gece oynansa bu maç” yine değişmem...15 gün 15 gece önüme ayranla rakıyı koysalar, tercih yap deseler ayranı tercih ederim...Bir kere “yoğurt içerdiği için” ömrü uzatıyor...Sağlık açısından en yararlı içecek...Kafa yapmıyor, tartışma yaratmıyor, ağır yapmıyor, efkarlandırmıyor, “Ne olacak bu memleketin hali” türü fuzuli tartışmalara meydan vermiyor...***Bu ülkenin milli içkisi rakı mıdır, çay mıdır, ayran mıdır pek umurumun teki değil esasen!..Ben zaten yıllar önce Mehmet Barlas’la giriştiğim köşeler arası tartışmada, şarabın rakıya karşı kesinkes üstünlüğüne işaret etmiştim...O cenahtaki tutumumda bir değişiklik yok, şarap rakıdan üstündür...Dolayısıyla Başbakan’ın “rakı”yı harici bırakan sözlerine, rakı açısından fazla alınganlık gösteremeyeceğim...Bütün bunlar gerçek!..Fakat bir gerçek daha var...“Ayran-balık da olmaz!..”Başbakan, denizci olan rahmetli pederinden çok iyi bilir ki, balığın yanında fazla yoğurt da yenmez...Balık biraz taze değilse yoğurtla yendiğinde zehirlenme yapar...Nihayet...Herkesin içkisi kendine...Benimki de bana...Ben ne mi içiyorum?..Yuvarlak balon bardağa, birkaç tutam nane yaprağı ve limon dilimi...Üzerine de soğuk su...Arzu edilirse birkaç parça buz...Yaz kış, balıkta, ette ve her yemekte...Adına Reha’s dedim...Yani Reha’nın içeceği...

Devamını Oku

Fenerbahçeli kadınlar...

28 Nisan 2013

Kadınları “Babasız kadınlar...”Babasının prensesi kadınlar...Kahvaltı kadınları...Siyah beyaz Prada kadınları...‘Sharon kadınlar’ gibi tanımlamalarla anlattım hep...Bu anlatımlar gerçek olsalar da, kadınlarla ilgili genel gerçekler bunlardan ibaret değildi...“Fenerbahçeli Kadınlar“ı yazmadan kadınların önemli bir kısmını anlatmak mümkün değildi...***En önemli özellikleri, diğer kadınlardan farklı olarak belirgin bir “hırs“a sahip oluşlarıydı...Onlar “hırs“lı kadınlardı...Kendileri buna “tutku“ adını taksa da esasen hırslı kadınlardı onlar...Hayatla ilgili, istedikleri gibi gitmeyen önemli bir “mesele”leri vardı...“Sahip olduklarından” çok daha fazlasına “layık” olduklarını düşünüyorlardı...Layık olduklarına inandıklarıyla, sahip olabildikleri arasındaki fark, takım sevgilerine bariz bir fanatizm, hissedilir bir agresivite, kendinden ve takımından başka kural tanımayan bir tutkuyu da beraberinde getiriyordu...Fenerbahçeli kadın için, hayat kendisine, yeteneklerine, varlığına ve aidiyetine yapılan haksızlıklarla doluydu...***En fazla haksızlığı Galatasaray ve Galatasaraylılar yapıyordu...Beşiktaş ve Beşiktaşlılar onlar için belirgin bir sorun gibi gözükse de, ağır bir mesele değildi...Hatta Galatasaray’a karşı, bir sempati rüzgarı bile sayılabilirdi...Belirgin bir dobralık vardı kişiliklerinde...Ne var ki bu dobralık, zaman zaman kavgacı, inatçı ve sert mizaçlı bir nobranlık biçiminde tezahür ediyordu...Haksızlığa uğradıklarını düşündükleri oranda, kavgacı olabiliyorlardı...Genelde de hem hayatta hem futbolda haksızlığa uğradıklarına inanıyorlardı...***“Büyüklükleri” tescil edildiği nipsette ise sevecen ve aşk doluydular...Başkalarını ötekileştirmekten, onlara tepeden bakmaktan, ‘ölümüne’ yaşamaktan ve başkalarına hayat hakkı tanımayacak kadar “Fenerbahçe merkezli” olmaktan mutluydular...Dışardan bakıldığında kimselere hayat hakkı tanımaz görünen nobranlıkları, yakından ve severek bakıldığında “tutkudan ibaret bir saflık” halini alıveriyordu...Böyle yönetildiklerinde sevgi ve aşk dolu bir afet oluveriyorlardı...***“Hırs”ları ürkütücüydü...Sevgileri de...Renklerine sevgileri, takımlarına her daim haksızlık yapıldığı inancıyla arızalı bir hal alırdı...Fenerbahçeli bir kadın, her zaman takımına, kendine haksızlık yapıldığına inanırdı...Bir Fenerbahçeli kadın, hayatta kendilerinden başka kimsenin onları sevmeyeceğine inanırdı...Sarı lacivert renklerin dışındaki her rengin, gizli bir düşman olduğunu düşünürdü...Başkalarıyla, kurulamayan iletişim zorunlu bir şovenizmi beraberinde getirirdi...***Aslında nahif ve iyi niyetliydiler...Hırsın ve tutkunun yarattığı bir çekimlerinin olduğu da yadsınamazdı...Ukala, kimseleri önemsemeyen içselleştirilmiş bir snobizmin parçası değildiler...Fakat kendilerinden başka herkesin gizli birer düşman olduğu inancı, onları dışarıya karşı asabileştiriyor, Fenerbahçe aidiyeti süper bir egoyla bütünleşiyordu...Hayatın temelinde kendileri ve kulüpleri vardı...Ben doğuduğumda, büyüdüğümde ve sonrasında, hayatımda en yakınımdaki kadın bir Fenerbahçeli’ydi... Hırsıyla, hayatın kendisine haksızlık ettiğine olan inancıyla, Fenerbahçe’nin ‘büyüklüğü’ne vurgu yaparak dengelediği kişisel hayal kırıklıkları ve tutku haline getirdiği takımı ve vurgularıyla “annem” gerçek bir Fenerbahçeli’ydi... ***Hayatımda gördüğüm, sevdiğim, aşık olduğum Fenerbahçeli kadınlar da her şeyleriyle Fenerbahçeli’ydiler!..Tuttuğunu kopartmaktan mütevellit bir bir hırs, çıt kırıldım olmayan vurgu, tutkudan kaynaklanan bir kadınlık cazibesi, deli bir cesaret, Fenerbahçe konusunda kontrol edilemeyen bir vücut dili ve kendini çok şeye layık görmekten kaynaklanan kişisel hayal kırıklıkları...“Tutkusuna, hırslarına ve kendisine” gösterilen saygı ve anlayış ölçüsünde, sevgi patlaması gösterirdi...O sevgi patlaması bir “cüretkar bir aşk kadınının” sınırsız dehlizlerine götürürdü bir erkeği...O tutkularıyla yaşayan, “Fenerbahçeli Kadın” adındaki bir cazibeydi...Şu anda Fenerbahçeli kadınların hepsi, her şeyden çok “UEFA Kupası’nı” istiyordu...Galatasaray’ın elinden o ayrıcalığı alabilmek için...Ölümüne istiyorlardı...İSTANBUL’A YAZ GELİYOR...Güneş hepten ısıtmaya başladı İstanbul’u...Daha önceki ortaya çıkışlarında, yeni bir soğuk dalgası kapıyı çalacaktı...Bu biliniyor bekleniyordu...Bilindiği ve beklendiği için, güneş ısıtırken bile içimiz tedbiri elden bırakmıyor ve soğuk kalıyordu... Ancak bu sefer artık yaz gelmekte olduğuna işaret bir güneş var İstanbul’da...Daha baharı yaşamadık...Fakat yaz geliyor artık...***Geçen yıl bu zamanlar içimden çıkarttığım fırtınalar ve yeni başlangıçlarla, dehlizlerin derinliklerinden su üstüne çıkmıştım...Bu yıl bir yenisini yapma zamanıdır şimdi...İçimde sonsuz bir kıpırtı, yaşamı yeniden bütünüyle kavrama arzusu, hayatta bitirilmesini düşündüğüm işlerin önemli bir bölümünü daha bitirme arzusu var şimdi...Yaz geliyor ve ben yeniden doğuyorum...Enerjim yükseliyor, kalbim çarpıyor, hayatla yeni bir meydan okumaya hazırlanıyor ruhum...Ayşe Nazlı onüç, minikler dört yaşını dolduruyor...Hoş geliyorsun doğduğum mevsim...Hoş geliyorsun sevgili yaz!..SAHİCİ VE ŞEFKATLİ...“Acılar derin bir manevi gelişme için her zaman birer vasıta olmuştur...Büyük acılara katlanan kişiler, genellikle yüce kişiliklere dönüşen kişilerdir...Yaşam tarafından incitilmiş olanlar, genellikle başkalarının acılarını anında fark edebilenlerdir...Zorluklara katlananlar, yaşam tarafından alçak gönüllü hale getirilenlerdir...Onlar daha sahici ve daha şefkatlidirler...” Robin Sharma...

Devamını Oku

Ayşecik ile Ömercik...

27 Nisan 2013

Hayatın içinizi ısıttığı anlar olur...Bir anda gelir onlar...Yüreğinizi ısıtır sonra giderler...Nereden gelip nereye gittiğinizi anlamanız için bir duraktır onlar...Varoluşunuzu anlamlandıran, size kendinizi hatırlatan, bir işarettir...Bir tesadüf gibi görünürler...Oysa tesadüf değil, size bir şeyleri hatırlatmak için gelirler...***İki gün önce, cep telefonum 212’li bir sabit numarayla çalmış, cevapsız kalmıştı...Cevapsız çağrıyı görüp aramaya karar verdiğimde, duyacağım sesin “benim ve Türkiye’nin, çocukluğunun unutulmayacak nahif görüntüsünün sesi” olacağını bilemezdim...Bir gece önce Habertürk televizyonunda “Beşiktaş’ın artık diğer büyüklerle arasının açıldığı ve büyük sayılamayacağını” söyleyen, tezlere karşı satır satır, kelime kelime mücadele ettiğim iki saatlik ağır bir programa konuk olmuştum...- “Fenerbahçe, Beşiktaş ve Galatasaray’ı ayıramazsınız...” demiştim...- “Onlar Cumhuriyet’in kuruluşundan önce beraberdiler... Şimdi de beraberler...”***Telefondaki ses, “Reha Abi” diyordu; “Dün gece konuştuklarından dolayı sana minnetarım... Beşiktaş’ı gönüllerimizden kopartıp, büyüklüğüne gölge düşürmeye çalışanlara karşı verdiğin temiz mücadeleden dolayı gönül dolusu teşekkürler... Ben Ömercik...”Söylediklerini duyunca bir an tereddüt ettiğimi gördü ve devam etti;- “Ben Ömercik... Bildiğin Ömercik... Artık eski halimde değilim... Ama oyum işte...”Hayatta kendinize rol modeli aldığınız insanlar, kimlikler, artistler ve kahramanlar vardır...İdolleştirdiğimiz kahramanlarımızı, hep gençlik yıllarımızdan itibaren saymaya başlarız...***Aslında ilk rol modellerimiz “çocukluğumuzdaki“lerdir...Onlar “esas çocuklardır...”Kalbimize şekil verenlerdir...Nahifliğimizi paylaştıklarımızdır onlar...Temiz ve dürüst olursak, her şeyin sonunda iyi olacağını bize onlar anlatır...Annelerimizi ve babalarımızı çok seversek, bir gün mutlaka onlara kavuşacağımızı onlar öğretir bize...Kalbimizin iyiliğinin ve güzelliğinin, yaşamakta olduğumuz hayat filmlerini “mutlu sonla” bitireceğini onlar işlerler küçük beyinlerimize...Ömercik telefonda konuşurken, “hayatta dürüst olmayı, sevgi dolu yaşamayı, ne olursa olsun sevgiden, merhametten ve güzelliklerden vazgeçmemeyi” ablası ile ondan öğrendiğimi hatırladım...***- “Ağır sağlık sorunları geçirdim abi...” dedi...Biliyordum gözlerinden birini bir kazada kaybetmişti Ömercik...Zor günler geçirmişti...Sesinden anlıyordum ki hala da zor günler geçirmeye devam ediyor...Kaderin garip cilvesi yüreğimi burktu...Onun telefon ettiği saatlerde, filmlerdeki biricik ablası, dünya iyisi, güzeller güzeli Ayşecik yirmi beş yıllık kocası, Fenerbahçe’nin unutulmaz futbolcusu Serkan Acar’ı toprağa veriyordu...Ayşecik iki çocuğunun babası, beyaz atlı prensi Serkan Acar’ı toprağa verirken ağlıyordu resimlerde...Ömercik bir kaza geçirmiş bir gözünü kaybetmişti...Hayat filmlerden geriye, bir gözünü kaybeden Ömercik‘le, kocasını kaybeden Ayşecik‘i bırakmıştı şimdi bizlere...***Şimdi Ömercik telefonda zor günlerin dehlizinden, tuttuğu ve sevdalısı olduğu Beşiktaş’ı anlatarak, “Onun Fenerbahçe ve Galatasaray’la birlikte büyüklüğünü televizyonda anlattığım” için bana gönül teşekkürlerini sunuyordu...Ayşecik Fenerbahçe, Ömercik Beşiktaş’tı... Beşiktaş’la Fenerbahçe’nin kağıt üstünde değil, yüreklerimizde bile ayrılamayacağını daha başka kim anlatabilirdi ki bizlere?..***Hayatımın ilk kahramanlarıydı onlar...Bana sevgiyi, iyiliği, mermaheti gösteren ilk rol modeller...İyi ve temiz kalpli çocuk olursam, gün gelip bütün sevdiklerime kavuşacağımı onlar anlattı bana...Filmin başında “Öldü dense bile” annelerin aslında ölmediğini onlar gösterdi bana... Bir gün uzaklardan gelip çocuklarını sevgiyle kucaklayacaklarını onlar anlattılar yüreğime...Babaların, sert ve acımasız olmadıklarını, çocukları için dünyada her şeyi yapabileceklerini onlar gösterdiler bize... Filmin hep “mutlu son”la biteceğini söylediler...Yaşanan uğursuzların bir gün mutlaka biteceğini, bir yanlış anlamanın kurbanı olduğumuzu aşıladılar bilincimize...Kötü günler geçiriyorlar gibi görünse de onlar aslında bizim kalbimizin “nihai ve evrensel kahramanları...”Hiçbir zaman değişmediler...Hiçbir zaman değişmeyecekler...Ömercik ve Ayşecik nihai bir “mutlu son” için hep bizimle el ele yürüyecekler...YÜZÜNE DEDİKLERİ DEĞİL ARDINDAN KONUŞTUKLARI ÖNEMLİDİR...İnancınızın gücü; uğruna feda edebildikleriniz kadardır...***Bulutları değerlendirebildiğiniz oranda ıslanmaktan kurtulursunuz...***Dalga yüzeyde olur...Huzur ve sukun istiyorsanız derine dalınız...***Bugün kendilerinin ‘beden’ olduğunu sananlar, yarın da kendilerini ‘ruh’ zannedecekler... ***Kendini ‘beden’ sanıp huy ve şartlanma ile bürünmüş nefsin akıbeti daima ‘azab’ıdır...***Manasına eremediğin davranışın görünüşüne göre, hüküm verme...***Verdiğin hiçbir şey asla karşılıksız kalmaz...***Suçlama... Kendini ara... Müspeti de menfiyi de davet eden sensin...***Güvenilirliği yitirmemeye bak!.. Zira bir daha asla ele geçiremezsin...***Hiçbir dönen kalktığı koltuğa oturamaz...***Seni bir kere kandıranın, bir daha kandıramayacağını sanıyorsan bil ki yanıldın...***Sen ‘yok’ olduğunu fark ettiğinde geride kalan ‘baki’dir...***Mum çevresini aydınlatır, ama kendisini tüketir...***Yaşam ders almak içindir... Üzülmek için değil...***Yaşamın başında değil, sonunda kimlerle beraber olduğuna bak!..***Yüzüne dedikleri değil, ardından konuştukları önemlidir... Ahmed Hulusi

Devamını Oku

Savaş lobisi demagojisi...

26 Nisan 2013

Batı’nın çağdaş ülkelerinde, toplumların savaş içinde yaşamaması, Ortadoğu’da ise, hayatın sürekli şiddeti çağırması esasen bir “ekonomi meselesi“ değildir!..Fakirlik şiddeti doğurur gözükse de, şiddeti sürdüren fakirlik değil kültürdür...Avrupa’nın batısı zenginleştiği için mi, kendi içinde savaşmıyor?..İskandinavya, “çok zengin olduğu için mi, psikopat terörü dışında, teröre sahne olmuyor?..”Bu teorilere hala inanıyor hala temcit pilavını yiyor musunuz?..***Ortadoğu’dan petrol fışkırıyor...Suudi Arabistan, Ürdün, Katar, İran, Irak’ta yönetenler ve orta sınıflar, dünya standartlarının üzerinde bir zenginliğinin verdiği rahatlıkla yaşıyorlar...Bu ülkelerdeki insanların çoğunun standartı, iflasın kapısı çaldığı, Avrupa’nın altında değil, üzerinde...Buna rağmen, Avrupa’da değil, yaşadığımız Ortadoğu’da şiddet hiç azalmıyor...Protestolar hep kanlı bitiyor...İktidarlar kanlı devriliyor... Hayat “kan”la devam ediyord...***Halil Bezmen, geçen Pazar A Haber’de Canan Barlas’ın programında çocuk yaşta okumaya gönderildiği İsviçre’yi anlatmaya başladı...- “Yüzyıllardır hiç savaşmıyorlar İsviçreliler...” dedi...- “Oraya gittiğimde bunun nedenini yerinde gördüm... Bir sorun çıktığında, insanlar ‘bu sorunu nasıl çözeriz’ mantığını işletiyorlar... Uzlaşmak ve sorunu çözmek dışında hiçbir alternatif akıllarına gelmiyor... Kavga etmek, anlaşamamak, savaşmak gibi bir kültürleri yok... Bu olasılık akıllarında yok ki, savaş veya kavga olsun ihtimal dahilinde olsun!..”***Halil Bezmen Avrupalı için “Sorunu çözmeye çalışmak, zaten karşılıklı bir uzlaşma meselesi... Başka bir yol yok ki...” diyordu...Türkiye’nin batı bölgeleri ile sahilde şeridinde yaşayan kentsoylu nüfusun bir kısmı “barış”ı, başkalarının bize empoze ettiği şartların kabulü olarak görmeye devam ediyor...Oysa hayatı önyargısız değerlendirdiğinizde, “varsayılan empoze”yle değil, varolan olguyla ilgilenirsiniz... “PKK çekilecek mi çekilmeyecek mi” diye haftalardır tartışma yürütülüyor...Oysa en sıradan akıl bilir ki, PKK çekilmeyecek olsa, barış sürecini niye istesin?..***Dün Murat Karayılan PKK’nın çekilmesinin Mayıs başında başlayacağını açıkladı...Bu kez de, “Çekilenler silahlarını şimdiden niye bırakmıyorlar?..” sorusu soruluyor...Barış; sürecin olumlu gelişmelerini teşvik ederek ilerler...Burada teşvik edilecek bir şey de yok üstelik...Her şey kendildiğinden kararlaştırıldığı biçimde işliyor...İşleyen sürecin her aşamasında, “Sürecin bu tarafı eksik... Eksikleri dile getirmek, barışa karşı olmak değil, barışı denetlemektir...” demek çok ucuz bir savaş lobisi demagojisi...Adam “gidiyorum” diyor sen hala, “Bana bak doğruyu söyle... Sen gitmiyorsun sanki...” diyorsun...Buna “barışa karşı uyanık olma” hassasiyeti denmez...Barışı belki torpillerim diye derinden, “bela” çıkarma asabiyeti ve derin operasyon yapma kabiliyeti denir......Normal asabiyet bile bu şartlarda barış için tehlikelidir...Planlı asabiyet ise barışa taammüden ihanet demek!..DÜNKÜ AY TUTULMASINI YAŞADINIZ MI?..Burç analizleri konusunda en rahatsız olduğum şey, önceden okuduğum şeylerin “olacaklar” konusunda beynimi şartlaması...Ayın başında “O ay nelerin olacağını okuyan” insan, bir süre sonra istemeden, olacağını düşündüğü olayların etkisi altında kalıyor ve etki altında kalan iradesiyle olaylara bizzat öngörüldüğü şekilde yön veriyor...Burada “yumurta tavuktan değil, tavuk yumurtadan çıkıyor...”***Astrologlar 25 Nisan’ı (dün) ay tutulması günü olarak açıkladılar...Herkesin yaşamında birçok şeyin ortaya çıktığı, kariyer, arkadaşlık, özel ilişkiler alanında burcuna göre herkes için birçok şeyin aynı kalmayacağı bir döneme işaret ettiler...Birçok kişi, astrologlardan aldığı uyarılarla mı hayatlarını değişirdiler, yoksa bizzat değişikliğin şifreleri mi onları değiştirdi tam bir muaamma...“Bilinç tutulmasının” önüne geçmek için genelde, ayın başlarında nelerin olacağı ile ilgili kehanetleri okumuyorum ben...Ya olaylar olurken, ya da olduktan hemen sonra yani ayın ortalarına doğru, inceliyorum durumumu...Böylece bilincim olayları etkilememiş oluyor...Buna karşın okuduğum şeyler sonradan yaşadıklarımı anlamlandırıyor...VÜCUDUNUN ESİRİ İSEN ÖZGÜRLÜKTEN SÖZ EDEMEZSİN...Kimseden varoluş gayesinin ötesini bekleme... Aksi takdirde çok üzülürsün...***İnsanlar menfaatleri için yaşar... Menfaat duygularını aşanlar melekiyetle vasıflanır!..***Samimiyet edep sınırlarını aştığında laubalilik olur...***Düşündüğünün ve hissettiğinin zıddı davranışların adı “riyakarlık“tır... ***Senin için gelenin işareti, senin her halinden razı olmasıdır...***Bugüne kadar tanıdıklarının kaçı bugün yanında?..Yarın, bugünkülerin kaçı yanında olacak?..***Dünyada zevk ve keder, geceyle gündüz gibidir...Hiçbiri sürekli değildir...***Muhakemesi olmayanın, pişmanlığı da olmaz...***RUH beynin ürettiği dalgasal bedenin eski dillerdeki adıdır...***Ölüm yok oluş değil, biyolojik bedenden, mikrodalga bedene geçiştir!..***Televizyon dalgalarında ses ve görüntü olur da, senin mikrodalga bedeninde nasıl olmaz?..***Evrende cansız ve bilinçsiz, tek bir zerre mevcut değildir...Algılamak istiyorsan gözünün önündeki perdeyi kaldır!..***Huzurla yaşamak istiyorsan, borçlu olma ve beklentilerinden vazgeç...***Yakınların kadar çokluktasın...***“BEN“i andığında tüm değer yargılarından arınamıyorsan, ancak “zannındaki” ile berabersin...***Sevgin sahip olmayı, aklın ise terk etmeyi emreder...***Hükmü altındaki organlarına hükmedemeyen, onların esiridir!..Onların esiri iken özgürlükten söz etme...Ahmed Hulusi...

Devamını Oku

Erdal İnönü’ye yazık olmadı mı?..

25 Nisan 2013

Türkiye’de bugün yaratılmaya çalışılan “barış”ın çok daha minyatür bir denemesini 12 yıl önce Tayyip Erdoğan değil, onun tam zıttı sayılacak bir siyasi lider üstlenmişti...Erdal İnönü!..PKK’yı silah bırakmaya götürecek bir gücü ve iktidarı yoktu Erdal İnönü’nün...Amacı, bugünkü BDP’nin atası sayılan HEP’le seçim ittifakı yaparak, HEP’li Kürt milletvekillerini Meclis’e sokmak ve barışa doğru yelken açmaktı...Oda TV’den Ali Bilgenoğlu üç yıl önce yaptığı analizde, Erdal İnönü’nün aldığı büyük siyasi riski, yaşadığı hüsranı ve sonuçları şöyle analiz ediyordu: İNÖNÜ’NÜN ALDIĞI RİSK“1987 Genel Seçimi’nde ikinci parti olan SHP, 1989’da yapılan yerel seçimlerden net bir zaferle ayrılmış; iktidardaki ANAP’a tam 7 puan fark atarak seçimlerin galibi olmuştu...Yerel seçim sonuçlarında genel seçime dair önemli bir veri kaynağı olarak kabul edilen il genel meclisi oylarında ise %28,6’ya ulaşan SHP iki yıl önceki genel seçimlere göre oylarını 4 puan artırmıştı.1989’da başta Ankara, İstanbul, İzmir, Adana, Gaziantep ve Kayseri olmak üzere toplam 39 ilin belediye başkanlıklarını kazanan SHP 1991 seçimleri için umutlanmaya başlamıştı...1991 seçimlerine giden süreçte SHP’nin bugünkü BDP’nin ‘atası’ sayılabilecek olan HEP ile işbirliği gündeme gelmişti. İnönü o günlerde kimsenin cesaret edemeyeceği bir siyasi riski üstleniyor; reel politiğin aksine büyük bir idealizmin peşine düşüyordu:HEP ile işbirliği yaparak hem Kürt siyasetinin temsilcilerine TBMM çatısı altında meşru siyaset yapma fırsatını sağlayarak ‘ulusal birliği’ sağlayacak hem de partisinin Güneydoğu’daki varlığını güçlendirecekti...***İnönü bu siyasetçilerin dışlanmasının aynı zamanda bölgenin ve sorunlarının da dışlanması anlamına geldiğine inanıyordu...Bu girişimle HEP’li vekillerin SHP çatısı altında bölgenin meselelerini ülkenin ve siyasetin gündemine taşımasına fırsat tanınacağına inanıyordu...O dönem Fehmi Işıklar liderliğindeki HEP ile SHP arasında yapılan görüşmeler sırasında bir protokol üzerinde anlaşmaya varılmıştı...Buna göre Hakkari, Bitlis, Van, Mardin, Batman, Muş, Diyarbakır, Adıyaman, Şanlıurfa ve Mardin gibi Güneydoğu illerinde SHP’nin milletvekili adayları HEP tarafından belirlenecekti...Buna ek olarak, İstanbul ve İzmir’de de HEP’li adaylara yer ayrılacaktı...VE SONUÇLARSHP içinde ise özellikle Deniz Baykal’ın başını çektiği bir grubun başından beri HEP ile işbirliğine olumsuz baktığı bilinen bir gerçekti. Terör örgütü ile oldukça içli dışlı bir görüntü veren bu hareketin partiye zarar vereceğine, oy kaybına neden olacağına inanıyorlardı....Yine de genel başkan olarak İnönü’nün istediği yolda ilerlenmiş; SHP 1991 seçimlerine HEP ile ittifak yaparak girmişti...Ve sonuçlar...1987’de elde ettiği % 24,7’yi 1989 yerel seçimi il genel meclisinde % 28,6’ya yükselten SHP, 1991 genel seçiminde % 20,7’ye düşmüş; seçimden DYP ve ANAP’ın ardından üçüncü çıkmıştı.Parti Türkiye çapında 74 ilden 44’ünde milletvekili çıkaramamıştı!..1987 seçimine oranla dört puanlık bir düşüş ve yaklaşık bir milyonluk oy kaybı yaşayan SHP bunun sonucu olarak 11 sandalye kaybederek TBMM’deki 99 olan milletvekili sayısını 88’e düşürmüştü...***Seçim sonucu ortaya çıkan Türkiye haritası ise HEP ile yapılan işbirliği bakımından yorumlandığında SHP açısından çok şey ifade ediyordu... İnönü’nün beklentisi doğru çıkmış; SHP Güneydoğu Anadolu’da oy oranını % 35’e yükseltmişti.Güneydoğu’da işler SHP açısından yolunda giderken Karadeniz, Marmara ve Ege’de ise tam tersi istikamette tezahür etmişti...Amasya ve Tokat’tan alınan birer vekillik dışında SHP Karadeniz’de silinmişti...Marmara’da ise özellikle Trakya bölgesinde büyük bir oy kaybı yaşanmıştı...Ege’ye bakıldığında da durum aynıydı...1987’de elde edilen 10 milletvekili 1991’de 4’e düşmüştü!..Hiç şüphe yok ki bu sonuçlar 1987 ile karşılaştırıldığında SHP için büyük bir başarısızlıktı...***Parti içinde ise zaten var olan gerilim ortamı bu aşamadan sonra tamamen bir parti içi mücadeleye dönüşecek; İnönü-Baykal kurultayları başlayacaktı...Bu süreçte 91 seçimlerine yönelik en çok tartışılan konu HEP ile yapılan işbirliği olmuştu...Pek çok kişiye göre ortaya çıkan seçim sonuçları söz konusu ittifakın SHP’ye Güneydoğu Anadolu dışında büyük bir oy kaybı yaşattığını gösteriyordu... Özellikle Ege, Marmara ve Karadenizli seçmen söz konusu işbirliğine büyük tepki göstermişti!.. SHP ile HEP arasındaki yakınlaşmaya muhalefet eden Ecevit‘e göre, bu yakınlaşma ve işbirliğiyle SHP ‘bölücülük’ yapıyor; bir etnik harekete destek oluyordu...Seçim kampanyasında bunu ustalıkla kullanan Ecevit’e SHP’nin tek yanıtı ise ‘Ecevit’in solcu olmadığı’ idi...” İNÖNÜ VE ERDOĞAN’I DEĞİL BARIŞI DESTEKLEMEK!Erdal İnönü’nün HEP’le seçim ittifakına gireceğini söylediği günü dün gibi hatırlıyorum...Çok sevdiğim Ecevit’in durumdan vazife çıkartıp “karşı çıkışını” ve onu politik bir koz olarak kullanışını da...Ne yazık ki, o gün gönül ibresinin dönük durduğu Ecevit’i değil, İnönü‘yü takdir etmiş, onu desteklemiştim...İnönü HEP’le işbirliği yaptığı için seçimlerden yenilgiyle çıkınca, onun değeri gözümde küçülmedi, tersine büyüdü...Çünkü bir siyasi lider olarak “oy”u değil, bir siyasi duruşu temel almıştı...İnönü’nün gözümde oy peşinde koşan kişi değil, “devlet adamı” kimliği kazanmasının altında bu neden yatıyordu... Hayatı kişilerle değil, ilkelerle götürmeye kararlıyım...***Barışı savunmak bir Tayyip Erdoğan, Erdal İnönü, Kemal Kılıçdaroğlu, Devlet Bahçeli meselesi değil...“Barış”ı savunmak ve barış için çaba harcamak benim için insanca bir duruş meselesi...O gün Erdal İnönü’nün siyasi riske karşın giriştiği “barış”ı desteklemiştim...Bugün Tayyip Erdoğan'ın riske rağmen girdiği barış çabasını...Onların barışını desteklemek beni partilerinin bir parçası yapmadı hiçbir zaman...Hele hele, BDP’nin, HEP’in ya da PKK’nın politikalarına yaklaştırmadı bile...Tam tersi o pozisyonlara hiç yakın durmadım...Fakat pozisyonlara yakın durmamam “barış“a yakın durmamam anlamına gelmiyordu...“Barış”a hep yakın durdum...“Barış”ı hep arzuladım, kalbimin ta içinden, ruhumun derinliklerinden...Bugün de öyleyim ve bundan huzurluyum...Çocuklarımın yüzüne bu yüzden mutlulukla ve huzurla bakmaktayım!..

Devamını Oku

Bombacı Çeçenler’in arkasında kim var?..

24 Nisan 2013

Boston’daki terörist saldırının arkasında kimler var?..Dün bu konuda kulağı delik dostlarımdan biriyle uzun uzun konuştum...- “Bombayı koyan Çeçen kardeşler neyin nesi, kimin fesi” diye sordum?..- “Amerika’da yeni nüfus yapısını araştırmış analistler...” dedi;- “Bu nüfus yapısıyla, bir daha Cumhuriyetçiler’in seçim kazanmaları hemen hemen imkansız... Belli ki Amerika’da artık siyahilerin, eşcinsellerin, Spaniklerin, ötekileştirilmiş ve itilmiş kesimlerin sözcüsü durumundaki Obama tipi Demokratlar seçimleri kazanacaklar...Eski derin güçler, bunu önlemek istiyor...Amerikalı’yı terörle korkutarak, oyunun rengini özgürlüklerden ve Demokratlar’dan, güvenlikli politikalara yani Cumhuriyetçiler’e kaydırmak istiyor...Bu nüfus yapısı artık Cumhuriyetçiler’i kolay kolay iktidara getirmez...Bunu istemeyen derin güçler var Amerika’da...Barack Obama her şeye hakim değil...”***Dostum, Cumhuriyetçiler’in siyahi ve demokrat özellikleri ağır basan bir lider çıkarmadıkça, Demokratlar’ı artık kolay kolay geçemeyeceklerini söylüyordu...Kayınpederinin bile ne olduğunu anlayamadığı Çeçen teröristin arkasında böyle bir derin yapı olacağını vurguluyordu...- “Ama” dedi, “Bu işin bir de uluslararası boyutu var... Rus devletinin en tedirgin olduğu ülke Çeçenistan...Bir zamanlar kendisine bağlı olan Çeçenistan’daki Çeçen direnişçileri hiçbir zaman yönetemeyeceğini düşünüyor...Amerika’da son yıllarda Çeçenler’e karşı belirgin bir sempati vardı...Daha doğrusu Çeçenler Amerika’nın hedefi değildiler...Boston saldırısı bu noktada bir milattır... Artık Çeçenler Amerika’nın hedefi oldular...Bu da Rusya’nın arayıp da bulamayacağı bir fırsat...”***Dostum bu analizleri yaparken içimden geçen korkuyu seslendirmedim...Türkiye’de de bir süredir yapılan analizler, yeni nüfus yapısıyla AKP’nin oy oranının düşmeyeceğini, en azından birinci parti olma özelliğini kolay kolay yitirmeyeceğini söylüyor...Nüfus yapısı sandığın galibini bu kadar net belirlediğinde “terör azıyorsa”, analiz Türkiye için de korkutucu bir hal alıyor... Hele otuz yıllık terörün bitip barışın gelmesinin gündemde olduğu bir ülkede...BAŞKALARININ HAYATINI YAŞAMAK...Birçoğumuz, tüm yaşamlarımız boyunca gerçek benliklerimizi gizleyen sosyal maskelerimizi takarız...İnsanlığımızın iç yüzünü göstermek yerine, dünyanın istediği kişinin şekline bürünmek için çaba gösteririz...Diğer insanların söylememizi istediği şeyleri söyler, onların yapmamızı istediği şeyleri yaparız...Bir de bakarız ki kaderimizdeki hayatı yaşamak yerine başka insanların hayatını yaşamak zorunda kalmışız...***Önümüzdeki haftalarda en eğlenceli yanınızla, içinizdeki çocukla yeniden bağlantı haline geçmek için kendinize zaman ayırın...Çocukların olumlu taraflarını görmeye çalışın...Onların etraflarında ne olursa olsun enerji dolu, yaratıcı yanlarını ve anı yaşayabilme becerilerini kendinize örnek alın...Robin Sharma...BEŞİKTAŞ’IN BÜYÜK OLUP OLMADIĞINI TAKDİR SANA DÜŞMEZ HOCAM!..Onunla ilk yüz yüze konuştuğumda, bu kadar sempatik birisi olacağını tahmin etmemiştim...Çok sıcakkanlıydı...Yaramaz bir çocuk gibiydi...Hep bir haşarılık, bir yaramazlık peşinde koşan ancak kalbi altın kadar iyi çocuklar vardır onlardan biri gibiydi...Doğrusu yıllar önce Bursaspor’un başındayken, İnönü stadında Beşiktaş tribünlere karşı agresif tavırlarından kaynaklı antipatim, onunla konuşunca gitmişti...İnönü stadında beraber maç da izledim onunla...Yemek masalarında, kafelerde sohbet ettim...***Rakip takımın hocası olarak Beşiktaş maçlarında hakemleri etkilemek için yaptığı şovları, kendi futbolcusunu dakikalarca yerde yatırarak oyundan çaldığı zamanları hep unutur gibi olmuştum... Haşarılığına, yaramaz çocukluğuna, aslında hiç de etik olmayan kazanma hırsına vermiş, gülümseyen yüzündeki enerjiyi bozmamaya çalışmıştım...Hala da kızamam Yılmaz Hoca’ya...***Ancak dün ettiği lafları duyunca, kızmasam da kendisine ağır bir uyarıda bulunmak ihtiyacı hissediyorum...Hoca, “Ne yazık ki ligimizde artık iki büyük takım kaldı...” demiş, “Beşiktaş’ın 500 milyon borcu olduğunu söyleyip böyle büyüklük olmaz...” diye buyurmuş... Kendisi Beşiktaş’a Hoca olmak için can atarken, Beşiktaş çok büyük bir kulüptü Hoca için ama...Nedense çok istediği halde Hoca olarak Beşiktaş’a seçilmeyince, Beşiktaş bir sezon içinde büyüklükten düşüverdi gözünde hocanın...***Ben sevgili Yılmaz Hoca’ya bir tavisyede bulunayım...- “Beşiktaş’ın büyük olup olmadığıını değerlenrdirmek sana düşmez Hocam...”Hangi kulübün “büyük”, hangisinin “küçük” olduğunu bilebilmek için önce “büyük” kavramını iyi bilmek lazım Hocam...Senin bildiğim kadarıyla “büyük” bir camia geçmişin yok...“Beşiktaş’a teğet bile geçmişliğin yok...”Dolayısıyla hangi “büyük”lük kavramının ışığında Beşiktaş’ın “büyük”lüğüne laf ediyorsun anlamak güç...Haşarılık mı yapmak istiyorsun, yaramaz bir çocuk gibi ilginç bir şey söyleyip gündeme mi gelmek bilmiyorum...Fakat korkarım Beşiktaş’ın “büyüklüğünün altında” bu sözlerinle manevi olarak ezilip kalırsın...Sana sevgimde, muhabettimde bir azalma olmaz...Ancak bir dostum olarak sana tavsiyem...Beşiktaş’ın büyüklüğü üzerinden, ucuz prim yapmaya kalkışma...Beşiktaş’ın büyüklüğünü anlatmaya kalksam Beşiktaş’a ayıp...Sana niye böyle “deli saçması” bir şey söyledin diye sorsam, fuzuli...Savunmaya geçsem, “yazık...”Söylediklerin için senin “üstüne gitsem” günah!..İyisi mi sen bu sözünü geri al Hocam!..

Devamını Oku

“Bir başkadır benim memleketim...”

23 Nisan 2013

Star gazetesinin dünkü manşetini görünce, buruk bir tebessüm kapladı içimi...“Hatay’da görüşmeler yapan Akil İnsanlar Heyeti’nin üyeleri, 3 semavi din ve 6 mezhebin mensuplarından oluşan Medeniyetler Korosu’nun konserini dinledi...” diyordu manşet;“Türkçe, Arapça, Ermenice ilahiler seslendiren Medeniyetler Korosu üyelerinin arasına karışan Akil İnsanlar, ‘Bir Başkadır Benim Memleketim’ isimli şarkıyı birlikte seslendirdiler...Heyet üyeleri Türkçe, Arapça, Ermenice ilahiler dinlediler...Konserin sonunda, koristlerin arasına karışıp hep birlikte ‘Bir Başkadır Benim Memleketim’ adlı şarkıyı seslendirdiler... Hıdırbey köyünde yörede barışı simgeleyen defne ağacı dallarından yapılan taçları taktılar, halay çektiler...”***1999 yılında Magazin Gazetecileri Derneği’nin ödül gecesinde, fırlatılan çatal bıçaklardan salonun bir köşesine sıkışıp kalmış Ahmet Kaya’nın üzerinden “dikkatleri kaçırmak ve salonun düşmanlık fışkıran, enerjisini” yok etmek için, başımı iki elimin arasına almış, boş bir masada dakikalarca “Ne yapabilirim?..” diye beynimi tokatlamıştım...- “Nasıl bir şarkı bulsam da, salondaki öfke nöbetini geçiştirsem?..” diye...“Barışçı ve duyguları okşayan bir parça hangisi ola ki?..” diyerek beynim zonklarcasına düşünmüş, aklıma kişisel repertuvarımdan sadece, ‘Bir Başkadır Benim Memleketim’ şarkısı gelmişti... Ödülümü alırken, salondaki sanatçıları davet etmiş sahneyi dolduran ünlüler korosu Bir Başkadır Benim Memleketim’i seslendirerek Ahmet Kaya’ya yönelik öfke dalgasını bir nebze olsun durduRmaya çalışmışlardı...***O gece spontan bir geceydi...Önceden planlanmamıştı...Anlık bir konuşmaya duyulan tepki, sonu bitmez bir öfke nöbetine dönüşmüştü...Bir Başkadır Benim Memleketim, öfke nöbetini bir nebze durdurmuş; sonraki günlerde yeni rüzgarlar kin ve nefreti yeniden hortlatmıştı... O geceden yadigar söylettiğim “Memleketim” şarkısı ise, yıllar sonra beni sebebini hiç anlamadığım bir kampanyanın hedefi haline getirmişti...***Fakat hayatın “hiç kimsenin öngöremeyeceği bir takdir-i ilahisi var...”Her zaman ve her olayda...Takdir-i ilahiye bakın ki, bugün barışın oluşması için didinen insanlar, gittikleri yerlerde korolar oluşturarak “Memleketim” şarkısını söylüyorlar...Ümit ediyorum ki, Memleketim şarkısı bu ülkede gerçekten “Barış”ın oluşmasına yardımcı olacak... 30 yılda 40 bin insanımızın ölümüne ‘dur’ diyen parça “Memleketim” olacak...Yıllar önce onu söyleterek, Ahmet Kaya’ya yönelik öfke nöbetini gidermeye çalışan yalnız bir adamın o geceki mütevazı niyeti, yıllar sonra bütün ülkenin “Barış” çabasının siftah parçası haline gelecek...“Evren ve takdir-i ilahi” insanoğlunun “niyet”ini okur...Tercümana ihtiyacı yoktur ve ilahi tesadüfüyle durumu tasdikler...Bu ülke, o uğursuz geceden 15 yıl sonra, Bir Başkadır Benim Memleketim şarkısını söyleyerek huzura erecek...Bu “özlem” bizim...KİŞİLİĞİNİZİ ZENGİNLEŞTİREN ŞEY...“Hedefler belirleyip, amacınıza ulaşmanın gerçek değeri bu amaçlar sonunda kazandıklarınızda değil kendi kişisel zirvesine tırmanmış ve amaçlarına ulaşırken dönüşebilmeyi gerçekleştirmiş insandır...İster daha bilge bir lider, ister daha iyi anne baba olmak, bu amaç ne olursa olsun, amaca ulaştığınızda katettiğiniz süreç kişiliğinizi geliştirir...Genellikle görünmez olduğundan bu gelişimi fark etmeyebilirsiniz...Oysa belirlediğiniz hedeflere ulaşırken, gösterdiğiniz gayretlerin bizzat kendisi, sizin kişiliğinizi geliştiyordur...”Robin SharmaMİCK JAGGER VE BEATLES’TAN DAHA FAZLA MEKTUP ALAN HİTLER!..Diana Ducret’in “Diktatörlerin Kadınları” isimli kitabını okuyorum bir süredir ara ara...“Diktatörlere yazılmış aşk mektupları”ndan, Hitler, Mussolini, Lenin, Stalin, Salazar, Bokassa, Mao, Elena Çavuşesku’ya kadar birçok hayat va o kitapta...Diana Ducret, Hitler’i anlatırken, “Badem bıyıklı bir diktatörü hayal etmek zor bir iştir... Hatta rahatsız edici bile denebilir... Yine de Hitler, Mick Jagger ve Beatles‘ın hayranlarının toplamından daha çok mektup almıştır...Mektuplardan sorumlu subaylara verilen emir çok açıktı...Hitler’e aşık ve takıntılı kadınlara yanıt verilmeyecekti... Yalnızca yakında Berlin’e gelip de aşık olduğu Führer’ini bizzat kucaklamak isteyen kadınlar bu yasağın dışındaydı... Bu kadınlara ise kısa ve özlü bir mektup gönderiliyordu:- “Sayın Hanımefendi,Führer’e gönderdiğiniz mektubu aldık, ancak kendilerinin prensip olarak hiçbir özel ilişkiye girmediğini belirtmek isteriz... Heil Hitler...Albert Bormann”Duyguları zincirinden boşanmış binlerce kadının mektubu Nazi liderini çok rahatsız ediyor, hayali aşk mektupları karşısında şaşkına dönüyordu...”***Yazar “20. yüzyılın başında eğitimli ve özgür Avrupalı kadınların üzerindeki bu çekicilik merkezini nasıl açıklayabiliriz?..” diye sorduğu kitabında şu görüşlere yer veriyor:- “Hiç kuşkusuz diktatörler beyaz patilerini uzatarak kendilerini kuzu gibi göstermişlerdi...Güçlü ve zarif bir hatip imajı verirler... Her daim zinde, bakımlı ve özenli görünürlerdi...Adolf gibi (Hitler), Benito‘yu da (Mussolini) saçı başı dağınık ya da traşsız görmek mümkün değildi...Diktatörler, zalim, acımasız, gaddar ve sadakatsizdi...Yine de kadınlar sevdi onları...Sayısız rakibi alt ederek, siyasetin kemiren tutkusuna kapılarak ve hapsedilerek katlandılar...Diktatörler kadınları büyülüyorlardı... Aslında diktatörler, kendi dramları ve gücün diyalektiği arasında tüm kontrolü kaybetmiş, diplomasiden çok dürtülerin kölesi olmuş adamlardı... Diktatörler cazibe takıntıları yüzünden, tüm ilgilerini kadınlara yöneltmiş, geri kalan şeyleri es geçmişlerdi...Böylece ava giden avlanmış, güç elde edeyim derken, güçten olmuşlardı...”

Devamını Oku