İnsanlığın gizli şifresi...

12 Nisan 2013

Hafta sonu bir arkadaşım, “The Host-Göçebe filmine tek başına gitme... Ayşe Nazlı’yla beraber izleyin, çok sevecek...” dedi...Özel okulların bir haftalık tatili var...Dün aldım kızımı, İstinye Park’ta ‘Göçebe-The Host’ filmine gittik... Duygu dolu, sımsıcak bir bilim kurgu filmi The Host...***Savaşmayan, çatışmayan, kavgayı sevmeyen, barışçıl uzaylılar dünyayı fethediyorlar...İnsanların bedenlerinin içine girip bir süre sonra onları yok ediyorlar...İnsanların büyük çoğunluğu, uzaylı ruhların bedenlerini istilası karşısında hiçbir şey yapamıyor ve teslim oluyorlar...Melanie Strayder ve birkaç kişi var ki onlar mucizevi bir güçle; teslim olmuyor ve bedenin içinde aklın almayacağı bir direniş gösteriyorlar...Bedenlerine giren “uzaylı ruhlara” teslim olmak bir yana, adım adım onlara kendilerini kabul ettiriyorlar...Hafızayla, hatıralarla ve vücut ezberiyle...***İnsan olarak en vazgeçilmez gücümün ne olduğunu hep sormuşumdur kendime...Yıllar içinde öğrendim ki, bir şeyi tutkuyla hissettiğim bir sevgiyle yapıyorsam, içimdeki ilhamın, direncin, mucizenin haddi hesabı olmuyor...Televizyonculuğu öyle yapmıştım...Gazeteciliği de...Birkaç yıl önce, “çocuklarımdan uzak kaldığımda”, medya dünyasında benimle geçmişten hesabı olan ne kadar namert yaratık varsa üzerime gelmişti...- “Yakaladık şimdi onu...” demişlerdi...- “Bu sefer kurtulamayacak elimizden...”***Oysa çocuklarıma duyduğum sevginin boyutları öylesine sınırsız ve sonsuzdu ki, böyle bir sevgi karşısında, değil “Yakaladık onu” diye sevinen zavallılar çetesi, dünyanın bütün orduları gelse karşı duramazdı...Çocuklar ayrı düşmenin sınırsız sevgiyle dolup taşan ‘deli güç’ü karşısında hiçbir çetenin, hiçbir şey yapamaya gücünün yetmeyeceğini biliyordum...Onlar bilmiyordu, ben biliyordum...Sevginin gücünün ne olduğunu, nelere kadir olduğunu biliyordum çünkü...***Dün “The Host-Göçebe” filmini izlerken, Melanie Strayder’ın, küçük erkek kardeşine ve sevgilisine duyduğu sonsuz sevginin “bir uzaylının bedenini işgal etmesine rağmen, nasıl direnç gösterdiğine” tanık olunca, iki üç yıl önce yaşadığım trajik günler geldi gözlerimin önüne...Ayşe Nazlı’nın saçlarını okşadım...İnsanlık her şeyiyle gün gelir zapt edilebilir...Fakat bir şey var ki, onun zaptı pek mümkün değil ve zapt edilecekse en son zapt edilebilir...O şey “insanı ayakta tutan, insanlığı var eden, insanı yaşatan birbirine karşı duyduğu karşılıksız sevgidir...”Bu çocuğunuz olabir, sevgiliniz olabilir, işiniz, tutkunuz, takımınız, vatanınız olabilir...Onu yok edemezsiniz...İnsanlığı var eden şifre o tutkuda kendini bulan sevgidir çünkü...Göçebe filmine gittiğinizde, “insanlığı yaratan sevgi şifresinin insanı nasıl uzaylıların istilasından koruduğuna” tanıklık edeceksiniz...Sevmesini biliyorsanız, gözünüzden bir damla yaş süzülmesi mümkündür...Sevmesini bilmiyorsanız da fazla üzülmeyin; sizi zaten “uzaylılar fethedecekler!..”MUTLULUĞUN RESMİ...Hep daha fazla şeye sahip olduğumuzda daha mutlu olacağımızı zannederiz...Daha büyük bir eve sahip olduğumuzda, daha gösterişli bir araba aldığımızda, daha marka bir kıyafet giydiğimizde, daha güzel bir kadın ya da daha yakışıklı bir adamla beraber olduğumuzda...Oysa mutluluk aldığınız şeylerin değerli olmasıyla ‘katlanacak’ bir şey değildir ki...Mutluluk alacağınız şeyleri daha değerli kılarak değil, kendinizi daha değerli kılarak sağlayacağınız bir şeydir...***Robin Sharma şöyle der:“Mutluluk daha büyük bir net değerin peşine düşmek değil, kendi değerinizi daha yüksek bir hale getirmektir...Daha fazla para kazanmak değil, daha fazla anlam kazandırmaktır...Mutluluk sadece başarılı olmak değildir... Gerçekten önemli ve bu dünyada kalıcı bir değer yaratmış birisi olmaktır...” ŞEKER ÖLDÜRÜYOR...Nefes çalışması aldığım arkadaş, “Amerikan Sağlık Bakanlığı’nın sitesini inceliyor musun?..” demişti, “Şekerin öldürücü etkisini açıktan yazıyorlar orada...”Amerikan Sağlık Bakanlığı sitesinde şeker, tuz ve yağın beyin üzerindeki yok edilemeyecek hasarı on line yazılıp çizilirken, bizde “sigaranın kapalı alanda içilmesi için lobi faaliyeti yürütülüyordu...”En acısı da neydi biliyor musunuz?..Amerika’da Sağlık Bakanlığı “şeker öldürcüdür” derken, Türkiye’de kapalı alanlarda sigara içilmesin demek “laikliğe aykırı bir faaliyet olarak” gösterilmeye çalışılıyordu... ***Bugün bizim gazetede Amerika’nın yılda 280 milyar dolar ciro yapan 11 dev şirketinin CEO’larının “sağlık değil kârlılık” şiarıyla nasıl gizli toplantılar yaptıkları, ürünlerinde “daha fazla şeker, yağ ve tuz” kullanımını nasıl sağladıklarının haberi var...Kendimizi “kullanılmaya müsait” sloganların etkisinde gördüğümüz günler artık yavaş yavaş geçiyorlar...Dev şirketlerin içlerinde sigara ve alkolle taçlandırılmış bitmek bilmeyen kâr hırslarını, “laiklik”; şeker, un, yağ, tuz ve mayonezle terbiye edilmiş kazanç dürtüsünü ise “lezzet” olarak aldık...Alkol “zararları fazla konuşulmaya müsait olmayan” bir “gusto ve çağdaşlık” meselesiydi zaten...Şimdi şekerin, yağın, tuzun, unun, nasıl bir lezzet!!, sigaranın ve alkolün de nasıl bir laiklik!! haline geldiği, kapitalist oligarkların kâr hırslarının gizli toplantılarının deşifresinde ortaya çıkıyor...Daha neler çıkacak neler?..***Gösterilen her şeyin altındaki “para kazanma dürtüsünün” gizli şifreleri çıkacak teker teker ortaya...Sloganların etkilediği zavallılıklar sona erecek...Hayat ve gerçek kazanacak...

Devamını Oku

‘Benim sadık yarim internettir...’

11 Nisan 2013

“Medya’nın bugün geldiği noktadan memnun musunuz?.. Gazetecilik nereye gidiyor?..” diye sordu genç arkadaşım...Önce bir durdum...Sessiz durup çok kısa bir süre bekledim ki, konsantrasyon tam sağlansın...Sonra cevabı patlattım:- “Evet...” dedim, “Medyanın geldiği noktadan çok mutlu ve umutluyum... Gelişmeleri çok demokratik görüyorum...”Soruyu soran genç arkadaş arka sıralarda oturuyordu...O mesafeden, cevabın karşısında irkildiğini ve doğrulduğunu hissettim...***Aynen devam ettim;- “Eskiden medya patronları ile birkaç etkili görünen gazeteci ya da televizyoncu söz gelimi Reha Muhtar, Uğur Dündar, Ali Kırca, Mehmet Ali Birand, Türkiye’de kimin ne konuşacağını belirlerlerdi...Şimdi öyle mi?..Sosyal medya milyonlarca insan tarafından oluşturuluyor...Herkes kendi gündemini kendi oluşturuyor...Belki eski aktörler bu medyayı da kendi kontrolleri altına almaya çalışıyorlar, çalışacaklar...Ancak geçmişe göre, artık bu mekanizma eskisi kadar kolay ve etkili olmayacak...Şimdi her şey daha demokratik...Yüzbinlerce hatta milyonlarca gündem belirleyen gazeteci, yazar, fikir adamı var artık sosyal medyada...Ben yeni medyadan çok daha umutluyum...Gündem birkaç kişinin ve oluşumun tekelinde değil...Para babalarının, derin güçlerin, ticari oligark ittifakların elinde hiç değil...Çok daha demokatik çok daha özgür bir sosyal medya var...Benim de bir gazeteci olarak sadık yarimin internet olduğunu biliyorum!..”***Yeditepe Üniversitesi’nin Medya Zirvesi söyleşisindeydim...Yüzlerce genç, akıl dolusu sorular soruyor ve cevapları ilgiyle bekliyorlardı...Gençlerin hiçbir sorusuna, “ezber ve klişe cevaplar” vermedim...- “Evet medya çok kötü!.. Biz de ahlıyoruz ve vahlıyoruz...” türü klişe ve ezber cevapların hiç kimselere hiçbir yararı yoktu çünkü...Hatta cevaplar sırasında daha da ileri gittim şöyle söyledim:- “Eskiden kendimizi tek tek subjektif... Gazeteleri ise sınıflar üstü ve objektif bulurduk... Çok sonraları anladık ki, gazetelerin de birer patronları, birer sermaye yapıları, yazı işleri, durdukları bir yer ve ilişkiler ağı mevcut...Onlar da kendi pozisyonlarının subjektivitelerini yansıtıyorlar...Ve hiçbiri sınıflar üstü, etikler ötesi ve objektivite sevdalısı değil...Bunu anladık, fakat biraz geç anladık...***Gazeteler sınıflar üstü ve değerler üstü bir objektivite yaratmıyor da, kendi subjektivitelerini sayfalarına yansıtıyorlarsa, bu durumda sosyal medyada milyonlarca insan da farklı bir noktadan kendi özgür subjektivitesini bloguna yansıtıyor...Son tahlilde daha demokratik, daha özgür bir toplum ve medya oluşuyor...Elbette medyayı milyonlarca sosyal medya mensubundan oluşan bir gazeteci ordusu olarak görüyorsak eğer...”***Akşam arkadaşlar aradı...Yeditepe Üniversitesi öğrencileri tweet atmışlar:- “Sosyal medya açısından bugün Reha Muhtar; Clay Shirky tadındaydı...”Clay Shriky‘leri bilip bir de üstüne soruyorlar, “Medyanın bu halinden mutsuz değil misiniz?..” diye... Hiç mutsuz değilim hem de hiç!..Yepyeni ve taptaze milyonların rüzgarı ve demokrasisi geliyor medyaya...Şimdi gündemi yönetebileceklerse yönetsinler de göreyim, kendilerinde sonsuz güç vehmedenler...Ne demişti Aşık Veysel?..- “Benim sadık yarim kara topraktır...”Ben de bir gazeteci olarak ekleyeyim...- “Beni sadık yarim internettir...”“CAN ÜZERİNDEN POLİTİKA YAPMAM...”Yeditepe Üniversitesi’nde öğerenci arkadaşların sordukları sorulardan biri de şuydu:- “Güneydoğu’da Apo’nun posterleri önünde mesajının okunmasına ne diyorsunuz?..”- “Size genel olarak bu meselede ne düşündüğümü söyleyeyim...” dedim...- “İşin siyaset olarak kime ne artı yazacağıyla ilgilenmem... Sadece ‘can’ üzerinden politika yapmam... 30 yılda 40 bin insanımız öldü... Burası Ortadoğu... Ölümler sıradandır bu coğrafyada... Ben ölümleri sıradan görmem... Ölümlerin arkada kalan ve canı yananlar için çok önemli olduğunu bilirim... Giden ‘can’dır çünkü... Giden ‘can‘ın en yakınları için ne anlam ifade ettiğini bilirim... Başkalarının giden ‘can’ları üzerinden, burada politika yapıp konuşmam... Emek sinemasının önünde de Sliviri’de de barış olsun... Ölümler ve dramlar üzerinden politika yapılmaz...”YAŞADIĞIN “PİSLİKLERDEN” TECRÜBE ÇIKARMAK...Annemin babamın tek çocuğuydum...Aslında hiç de öyle tuttuğunu koparan, hakkı için sonuna kadar mücadele eden, sonsuz rekabetlerde, bel altı hançerlerde, pişkinleşmiş ve kaşerlenmiş bir yapım yoktu...Gazetecilik gibi, “sokak çocukluğu”ndan gelmenin, “süt çocukluğu”na ya da “Kolej çocukluğuna” göre, çok daha avantajlı olduğu bir meslekte nice tuzaklarda ve dikenli badirelerde, kan revan içinde kalacağım besbelliydi... Mesleğin ilk yıllarında inanılmaz ve baş edilmez zorluklarla karşılaştığımda, mücadele ederken büyük acılar çekerdim...Acılar mideme vururdu...Gastrit, mide yanması, ağrılar, öksürükler vazgeçilmezim olurdu...***Son yıllarda artık karşıma çıkan “pisliklerden” bile keyif almasını öğrendim...Bunu Robin Sharma’ya borçluyum...Şöyle diyor Robin Sharma;- “Hedeflerimize varmak için farklı yollarda seyahat ederiz...Bazılarımız için yollar diğerlerinden daha kayalıktır...Fakat kimse ‘son’a herhangi bir güçlükle karşılaşmadan ulaşmaz...Madem öyle...Bununla savaşmak yerine neden bunu yaşamın bir parçası olarak kabul etmeyelim ki?..Neden sonuçları bir kenara bırakıp, yaşamımızın içindeki her durumu doyasıya tecrübe etmeyelim ki?..Acıyı hissedin ve mutluluğun tadına varın...Eğer sadece dağın zirvesindeki manzaraya odaklanmışsanız, bilin ki o manzara nefes kesici değildir...Öncesinde geçtiğiniz vadileri bir kez bile durup ziyaret etmemişseniz, hayatta çok şeyi ıskalamışsınız demektir...”

Devamını Oku

Ruh ikizi...

10 Nisan 2013

Dün nihayet buluştular...Öğlene doğru gittim; annemi hastaneden aldım...Arabaya bindirdim evin yolunu tuttum...Yolda telefon ettim...- “Babamı benden alıp, yanda kendi evine geçirin... Annemle orada karşılaşsınlar...” diye...Topallaya topallaya getirdik annemi arabadan eve...Evin kapısından içeri girdik ki; batım babam koltuk değneğiyle kendi koltuğuna oturmuş bekliyordu...Annemi görünce ayağa kalktı...- “Canım canım...” diye kollarını açtı...Sarıldılar...Ben pek bakamadım sarılmalarına...İkisini de kızlar tutuyordu düşmesinler diye, birbirlerine sarılmaya çalışırken...***Kimseye çaktırmadan kafamdan derin bir düşünce geçti o anda...Okuduğum kitaplarda defalarca görmüştüm;- “Yaşlanan bedendir... Ruh yaşlanmaz...” derlerdi de pek itibar etmezdim...Yaşlı insanları güçlükle yürürken, ayakta durabilmek için mücadele ederken gördükçe, “bedendeki çaresizliğin ruha da yansıdığını” varsayardık...Beden yaşlandıkça ruh da yaşlanıyor sanırdık...Oysa dün birbirlerine “yaslanarak sarılan” anneyle babaya bakarken durumun öyle olmadığını düşündüm...Babamın “canım” deyişindeki içtenlik, genç ve tazeydi... “Ruhlarının bedenleri gibi yaşlı olmadığını” fark ettim annemle babamın...***Ruh yaşlanmıyordu...Sevgi ve beraberlikleri de yaşlanmıyordu...Yaşlanan, zorlukla yürüyor gözüken, ayakta durmakta zorlanan ve sendeleyen sadece bedenleriydi...O zaman “ruh”un; beden görevini ifa ederken mümkün mertebe doyurulması, bilgeleştirilmesi ve tevekküle kavuşturulması gerektiğini anladım...Zamanında doymayan ruhlar, yaşlı bir bedenle “biçare kalıyordular...”“Genç ve doymamış ruhu” taşıyan beden, yaşlandığında ruhun taleplerini karşılama imkanı da ortadan kalkıyordu...Bilgelerin “Ölmeden önce ölmek” dedikleri şey bu olsa gerekti...Beden fonksiyonlarını yitirmeden, ruh doygunluğa ve bilgeliğe geçmeli, tevekkülü tatmalıydı...***Anneyle baba bir süre sevgiyle birbirlerine baktılar...Yarım saat sonra annem 59 yıl boyunca kendisinin neler yaptığını, babamın neleri yapmadığını ironik ve espiri dolu bir şekilde anlatmaya başladı...Babam da kendisini savunmaya geçti...“Ailenin devamı için ‘ben’ yerine ‘biz’ kavramını ne kadar önemsediğini” anlatmaya koyuldu...Baktım ki, egolar geri gelmiştir; hayat normale dönmüştür...Anladım ki benim de bir süre için ‘yakın markaj görevim’ sona ermiştir...Onları anılarıyla, hayatlarıyla ve tatlı çekişmeleriyle baş başa bırakıp ‘uzaktan markaja’ geçtim...Kendi evime döndüm...Çocuklar gelecekti, şimdi onlarla ilgilenmeliydim...Yazılar, iş güç ve hayat...Minikler bir süre sonra ikisi birden geldiler... Onların da kendi aralarında güçlü bir iletişimleri vardı...“Şükür” dedim...“Yukarısı ve aşağısı kendi arasında mutluluk verici ikili iletişimler içinde...”Yukarısı ruh eşini, aşağısı ise ikizini bulmuş işin keyfinde...Tek başına bunları düşünüp kendi kendine konuşmak burun direğimi biraz sızlattı sızlatmasına...Ne var ki...Buna da yapacak fazlaca bir şey yok sanıyorum...En azından bu baharda...*****EMEK SİNEMASININ ÖNÜNDEN SİLİVRİ’YE KADAR BARIŞ...Kürt sorunu ve PKK terörü son otuz yılın en önemli meselesi...Kırk bin gencimizin kanının aktığı bu savaş artık durdurulmalı, bu bir zaruret...Barışı sağlamak uğruna, “uzlaşma, anlaşma, empati kurma, geçmişi hortlatmama, akil insan, akıllı adam” ne gerekiyorsa yapılmalı, na bulunacaksa bulunmalı...Mazinin derin yaralar ve yarıklar açan fay kırılmaları örtülmeli, taze ve umut dolu bir gelecek inşa edilmeli...Eski söylemler, kavgayı hatırlatan demeçler, yeni provokasyonlara neden olacak tümceler, tedavülden kalkmalı... PKK terörünün biteceği, silahların bırakılacağı, hepimizin nefes alabileceği bir barışın gelebilmesi için, söylemlerin değiştiği yepyeni bir hayata gebe olduğumuzu hissetmeliyiz...***Ancak “barış” sadece Kürt meselesine yeni bakış açısıyla bakarak gelmez...KCK sorununun çözümü veya PKK’nın silah bırakmasıyla sağlanmaz...Emek sinemasının önüne, Silivri’nin kapılarına barış gelmeden, milletin gündeminden savaş uzun süreli ve kalıcı olarak gitmez...Barış bir toplumsal mutabakattır...Bütün tarafların geçmişi kaşımayacağı, geleceği geçmişin hatıralarından sıyrılarak inşa edeceği, ‘kavganın yarar getirmediğine’ inanacağı bir sürecin adı...PKK’nın silah bırakma eyleminin “kalıcı barışı sağlaması” ancak Emek sinemasının önünün demokrasi rüzgarlarıyla şişmesiyle mümkündür...Silivri’de artık “savaşın ve şiddetin görüntülerinin” görülmemesiyle bakidir...Barış bir bütündür ve her kesimi kapsayacaktır...Milletin barışı sindirebilmesi için, her kesimin barışa doğru yol almakta olması gerekir...Silivri’nin, Emek sinemasının önünde esmeyen barış rüzgarının, bütün bir ülkeyi etkisi altına alması beklenmeyecektir...Herkesin beklediği, Türkiye’de her şeyiyle yepyeni bir başlangıçtır...KİBARCA İSTEMESİNİ BİLMEK...Sanırım hayatta en gıpta ettiğim insanlar; bir şeyi yolu yordamıyla “kibarca istemesini bilen” kişilerdir...Öyle bir isterler ki, talebin öncesini ve sonrasını o kadar ustaca döşerler ki, isteğe karşı çıkmak mümkün olmaz...Zaten kibarca bir şey istemesini pek bildiğim söylenmezdi...Üzerine gazetecilik de eklenince, maalesef bir şeyi “kibarca istemek” yetisinin tamamen uzağında kaldım...***Gazetecilik Hürriyet gazetesine bu Pazar söyleşisinde de söylediğim gibi, “Bir şeyi kibarca istemesini bilme” mesleği değildi...Tersine, hesap sorma, hesap sorarak birilerini yola getirdiğini sanma işiydi...İnsanlara hesap sorarak “bir şeylerin daha iyi ve daha doğru yapılması” ise söz konusu değildi...Hayat tazeliğin ve pozitivitenin “egoları yıkarak ve mahkum ederek” değil, “makas değiştirerek, yol göstererek, sinerji yaratarak” sağlanabileceğini söylüyordu...***Sonsuz hesaplar sorarak, hedeftekinin rezilini çıkartıp, mahkum ed3erek, hayatı esenliğe kavuşturmaya çalışan bilinen gazetecilik artık matah bir davranış tarzı değildi...En iyisi Robin Sharma’dan bir pasaj aktarmak bu konuda;“Ne kadar isterseniz, o kadar elde edersiniz... Ancak bu konuda iyi bir hale gelebilmek için pratik yapmak gerekir...Başarı bir ramak oyunudur...Budist bilgelerin gözlemlediği gibi; ‘Hedefi on ikiden vuran her ok, yüz tane ıskalamanın sonucudur...’***Önümüzdeki haftalarda en sevdiğiniz restoranda daha iyi bir masa isteyerek, ya da bir sonraki uçuşta daha iyi bir hizmet alabilmek için, ‘rica etme’ potansiyelinizi artırmaya çalışın...İstediğiniz şeyleri ‘kibarca talep ettiğinizde’ yaşamınızda oluşan bolluğa şaşıracaksınız...”

Devamını Oku

“Bakkal’ın kızı...”

9 Nisan 2013

İngiltere’ye Başbakan seçilişine bütün bir 78 kuşağı toptan itiraz etmiştik...Sendikalara karşı olduğunu söylüyordu...“Toplum diye bir şey yok... Aileler ve bireyler var...” diyordu...Biz gençlik olarak neye inanıyorsak, o zıttını söylüyordu...Liberaldi, para babalarının ve kapitalizmin sözcüsüydü, şahindi, savaş yanlısıydı, demokrat değildi ve bizim nefret ettiğimiz her şeyin yanındaydı...Turgut Özal’ı sevene kadar Margaret Thatcher’dan nefret ettim...***Özal’ın tontonluğu ve Türkiye’ye getirdiği vizyon, “liberalizmin sandığımız kadar gaddar ve insanlık düşmanı bir akım olmadığını” gösterdi bize...Turgut Özal’ı sevdikçe, onun İngiltere’deki izdüşümü Margaret Thatcher’ı daha bir anlar olduk...Demir Lady’liğini sevmesek de “karizmatik” bulduk...Siyasi rakipleri ona belden aşağı vurmak istediklerinde babasının “bakkallığına” referans yaparlardı... Karmaşık ekonomik sorunları bir bakkal dükkanının bilgisiyle, idare edemeyeceğini söylerlerdi...Oysa babasıyla ilişkisi “ekonomiyi gayet somut görmeyi” sağlıyor, ayrıca onu demir gibi bir lady haline getiriyordu...Azimli, sebatkar, yılmayan ve tavizsiz...***Merly Streep “Demir Lady”yi sinemada oynayana kadar, emeklilik yıllarının yalnızlık ve hastalık içinde geçtiğini bilmedim...“Sadece kocam değil, arkadaşım ve dostum” dediği eşi 2003 yılında öldükten sonra, iyice yalnızlaştı...Brighton’da Grand Otel’de kaldığı sırada suikaste uğradığı suit oda, hayatının kırılma anlarından birinin geçtiği tarihi bir mekandır...1984’ün o sonbahar günü; banyoya birkaç saniye geç girse korkunç patlamada ölecekti Margaret Thatcher...Beş kişi öldü kendisi için patlatılan o bomba sonucunda o gün o otelde...Bir de “gülümseyen ihanet” adını taktığı, Başbakanlık’tan düşürüldüğü operasyon vardır hayatının kırılma anları arasında...En güvendiği Başbakan Yardımcısı istifa edip, Thatcher’ın görevden ayrılmasını sağladı...Arka arkaya üç seçim kazandığı ve hiç seçim kaybetmediği halde, ilginç bir kabine operasyonuyla Başbakanlık’tan ayrılmak zorunda kaldı Thatcher...***Hiç kuşkusuz 20. yüzyılın en etkili kadın lideriydi...İngiltere’de sadece “Partisini değil, rakibi İşçi Partisi’ni de değiştirdiği” söylenirdi...Kendi de öyle düşünüyordu ki, İşçi Partisi’nin sonraki lideri Tony Blair’i “Sosyalist olarak görmediğini, kendi liberal politikalarının devamı olduğunu” söyledi ve ona arka çıktı...Winston Churchill’i çok severdi, onun heykelinin karşısına dikildi heykeli...Nedense ben, onun şaşaalı, kudretli ve şatafatlı günlerine değil de, babasının yanındaki ilk çocukluk görüntüleriyle, son günlerdeki yalnızlık ve hastalık görüntülerine takılı kalırım...Hayatı sinemalarda yaşamak böyle berbat! bir alışkanlık veriyor insana... Gücün, kuvvetin ve şatafatlı günlerin esiri olamıyorsunuz da, yaşamın yalın tarafı, sade trajedisi, kişisel dramı ilginizi çekiyor hep...Benim için Demir Lady Thatcher değil o...Bir kasaba bakkalının, dik başlı genç kızı Margaret o...Babasının istediği gibi kendi bildiğini okuyarak, yüzyıla damgasını vuran bir genç kız...Onun istediği gibi kendisini yetiştirip, “babasına layık olmak için” bir lider olup dünyayı etkisi almayı başaran bir kadın...Muhtemelen aynı otorite tanımazlığın, dik başlılığın ve kendi bildiğini okuma alışkanlığının sonucu; “hastalıkların girdabında koyu karanlıklar altında yalnız ve tek başına ölüme giden kadın o...”Onun romanını yazacak olsam; “Bakkal’ın Kızı” derdim...Demir Lady değil!..Ölümüne de “Yalnız Ölüm” derdim...“Efsane’nin Ölümü” değil!..KAHRAMAN OLMA İSTEĞİ...“Genellikle büyük bir başarı elde edebilmek ve yaşamımızı geçerli kılabilmek için ‘gerçek bir kahramanlık’ gerektiren eylemlerde bulunmamız gerektiğini düşünürüz...Bu bir yanılgıdır...GÜnün sonunda doyuma ulaşmak için ‘pahalı oyuncaklar biriktirmek, abartılı şeylere sahip olmak inancıyla’ kendimizi kandırmaya devam ederiz...Oysa gerçek mutluluğa giden yol bu değildir...Gerçek ve kalıcı mutluluk, düzenli olarak biriken, unutulmayacak özel anların sonucunda elde edilir...”Robin Sharma...FATİH TERİM’E TEK BİR SORU...Hiç tartışmıyorum hakemlerin Fatih Terim’i tahrik edip etmediğini...Muhtemelen etmişlerdir...Terim’in tepkisinin insani bir tepki olup olmadığını da münakaşa etmiyorum...Muhtemelen tepkisindeki nokta-i nazar da haklı ve doğrudur... Fatih Terim’e “tribüne çık” diyerek genç ve istikbal arayan kariyerler de kendilerine karizma yapmak istiyor olabilirler...***Bunların hepsi olabilir...Fatih Terim, şimdiki Fatih Terim değil de, yirmi yıl öncesinin Fatih Terim’i olsa yine bu tepkiyi gösterebilir...Fakat bugünkü Fatih Terim’i anlayamıyorum ve haklı gösteremiyorum...Diyelim ki, Galatasaray’ın puanını çalıyorlar Fatih Hoca...Diyelim ki bu sene ne yapıp edip, seni ve Galatasaray’ı şampiyon yapmamaya uğraşıyorlar Fatih Hoca...Diyelim, türlü oyunlar oynuyorlar, seni tahrik ediyorlar, takımını geriyorlar, aradan bir iki puan götürmeye çalışıyorlar...***Diyelim bütün bunları yapıyorlar...Bunları yapsalar bile, koskoca Fatih Terim’in tepkisi bu mu olmalı?..O Fatih Terim beş koskoca şampiyonluk kazandı Galatasaray’la... Bir UEFA kupası kazandı aynı renkler altında...Avrupa üçüncüsü oldu ay yıldızlı formayla...Bunca başarının, kariyerin, şanın, şöhretin, paranın ve imparatorluğun doygunluk noktası bu mudur Fatih Hoca?..Bir parça gülümsemek, tebessüm etmek, bilgece, tevekkülle geçmek, bunca efsanevi başarıdan sonra çok mu zordur ligdeki herhangi bir haftada herhangi bir hatada?..Zordur ve “ben böyle davranırım” diyorsan, tek sorum budur, başkaca sorum yok...

Devamını Oku

59 yıllık beraberliğin sırrı...

7 Nisan 2013

2008’in yılbaşı gecesi onları Viyana’ya götürmüştüm...Evliliklerinin ellinci yılını birlikte kutlayalım diye...O sıralarda evlilikten önce bu kadar uzun tanıştıklarını bilmiyordum...59 yıldır beraberler...Bütün bir hayat birlikteler...Benimle röportaja gelenler, annemle babama bu kadar yıllık beraberliğin “sırrı”nı sorarlardı...Dikkat ettim...Bir formül vermeye ve ahkam kesmeye kalkmadılar hiç...“Evlilik nasıl devam eder?..” diye bir formülleri yoktu çünkü... Onların ayrılabileceklerini hiç düşünmedim...Böyle bir düşüncenin varlığı bile absürd geldi hep bana...***- “Annene götürsene beni...” diyor birkaç gündür babam...Annemin sağlık durumunun metazori basın sözcülüğünü üslenmiş durumda...Beş dakikada bir çalan cep telefonuna cevap veriyor...Teker teker her arkadaşına annemin sağlık durumu hakkında bilgi veriyor...Fark ediyorum ki beraberlikten öteye bir bağımlılık ilişkisi onlarınki...Sanki biri diğerinin bir parçası gibi...Hep mi böyleydiler?..Galiba...Ya da ben bildim bileli böyleler...***Onlar bir kuşak...Evliliğin bir kez yapıldıktan ve çocukla taçlandıktan sonra, bir daha bitmesinin söz konusu olmayacağını, düşünen bir kuşak...Çocuk olduktan sonra yeni bir kader çizgisi aramayı akıllarından geçirmeyen bir kuşak onlar...Bu yolla aileyi iyi öğretiyorlar çocuklara...Başına ne gelirse gelsin, ailenin kolay yıkılamayacağını, savrulup dağılamayacağını işliyorlar çocuklarına...Evliliğin en önemli projesi, varlık nedeni ve garantörü çocuklar...“Evlilik dışı bir alternatif” çocuktan dolayı pek mümkün değil...Öyle bir arayışları yok...Arayış olmadığı için ihtimal de yok...***Annem “Beni eve götür” diye yalvarıyor...Babam, “Beni annene götür” diye...Annem eve gelmek, babam ise anneme gitmek istiyor...Tezat gibi görünse de, aynı yerde buluşuyorlar her zaman olduğu gibi...Karşılarında yine yalnız ve çaresizim!..BEDENİNİZ... KİŞİLİĞİNİZE EV SAHİPLİĞİ YAPAN MABEDİNİZ...Dün sabahın 7’sinde yaklaşık 9 kilometrelik yürüyüşümü yaptım...Sonra tırmanış başladı...İki kere Boğaz’dan Hisarüstü’ne çıktım...Arada bir de yarım tur yaptım...Çocuklarımı annelerinden aldım...Onları güneşli bir İstanbul gününde parkta oynattım...Sonra dershaneden çıkan büyük kızımı aldım, çocukları hep birlikte hastanede yatmakta olan büyükannelerine götürdüm...İnanılmaz bir trafik vardı Boğaz’da...Bir buçuk saatte eve dönebildik...Hürriyet gazetesi için röportajımız vardı Ayşe Nazlı’yla benim...O röportaj için resimler çektirdik, uzun bir röportajı Selim Akçin ve Cengiz Semercioğlu’yla gerçekleştirdik...***Babayla ilgilendim, yazılar yazdım, sevdiğim insanlarla konuştum, sohbet ettim...Röportaj esnasında her sabah saat 7’den akşam 22’ye kadar nasıl bu tempoda götürebildiğimi sordular:Onlara Einstein‘in bir sözünü hatırlattım:- “Hayatta başarının peşinden değil, değerlinin peşinden koşun...”İçki ve sigarayı neden bütünüyle kestiğimi öğrenmek istediler;Onlara, “hayatın doğal seyrine uygun olmayan katkı maddelerini” almayı doğru bulmadığımı söyledim...Sigara ve alkol almamamın, dini bir inançla ilgisi yok...Bu maddeleri, hayatın doğal akışına uygun olmayan katkı maddeleri olarak görüyorum ve onun için kullanmıyorum...Bu anlamda hayatın natürünün dışına çıkmayı, doğallığın dışına çıkma olarak görüyorum...***Robin Sharma’dan bir sözü de burada yazmanın zamanı şimdi:“Eğer bedeninize -yani kişiliğinize ev sahipliği yapan mabedinize- saygı gösterecek cesaretiniz varsa, kişinin kendi üzerindeki hakimiyeti çok uzaklarda olamaz...Egzersizlerinizi yapmak için spor salonuna her gittiğinizde sadece spor yapmış olmazsınız...Bir insan olarak daha güçlü hale gelirsiniz...Soğuk kış günlerinde, sıcak yorganınızın altından çıkıp koşmaya gittiğinizde insani tarafınızı biraz daha açığa çıkarırsınız...Fiziksel durumunuz üzerine çaba harcamanız, yaşam kalitenizi ve karakterinizi zenginleştirmek için harika bir yoldur...İyi bir sağlık gerçek bir servettir...Mezarda en zengin kişi olmanın kime ne faydası vardır ki?..”“ARTİSTLER, DÖNEKLER, BÖLÜCÜLER, TERÖRİST STEPNELERİ...”30 yılda 40 bin insan öldü bu ülkede...Bugüne kadar en fazla yaklaştığımız barışa köprü olsunlar diye bazı insanlar seçildi...Başarılı olurlar mı bilmiyorum...En doğru adamlar mı seçildi bunun da fazla bir önemi yok...Önemli olan, 30 yıldır devam eden bir savaşta, 40 bin insandan daha fazlasının bundan böyle ölmemesi...Bu savaşın daha fazla can almaması...***Ortaya çıkan, bir şeyler yapmaya niyetlenen insanları, “Artist, dönek, bölücü, terörist stepnesi” olarak nitelemek nasıl bir bakış açısının yansımasıdır bilmiyorum...Devlet Bahçeli’ye kim bu replikleri veriyor tahmin edemiyorum fakat, insanları bu derece horlayan, barışı bu kadar aşağılayan, 40 bin insanın ölümünü bu kadar hiçe sayan ve 30 yıldır süren savaşı bu derece yok farz eden bir anlayışı halka kabul ettirebilmek mümkün değil...***Devlet Bahçeli’ye “artist” de diyerek “küçümsedikleri” insanlar; Hülya Koçyiğit, Orhan Gencebay, Kadir İnanır, Yılmaz Erdoğan...Dönek...Bölücü...Terörist stepnesi olarak onca profesörü, akademisyeni, toplumda isim yapan entellektüele hakaret ettiriyorlar Devlet Bahçeli’yi...***Bu sürece karşı çıkabilir elbet Devlet Bahçeli veya MHP...Herkes barış sürecini kabul edecek değil...Fakat barış için çabalayacağını söyleyen her insanı, terörist stepnesi, dönek ve bölücü ilan etmek nasıl bir siyasi parti ve kitle çizgisi stratejisidir?..Türkiye’nin en “tartışılmaz” isimlerini “artist” diye küçümsemek nasıl bir siyasi hesabın parçasıdır?..İnsanları aşağılayarak neyi sağlattıracaklarını düşünüyorlar?..Birilerinin Devlet Bahçeli’ye kötü bir oyun oynadığını sanıyorum...Onun üslubu olmamalı bu “abuk” söylem!..

Devamını Oku

Cinselliği evlilik içinde yaşamakta zorlanan erkek!

6 Nisan 2013

Kitabının arka kapağı için yazı istediğinde benden, “İnanılmaz evlilik öyküleri buldum Reha Bey...” dedi, “Evli çiftlerin cinsel hayatlarında tahmin edilemeyecek blokajlar var... Evlilik sanki cinsel hayatı yok ediyor... Ne kadınlar ve ne erkekler buldum, söyleşi yaptım... Bunları ‘Yatak Odası’ isimli kitapta topluyorum... Murat’ın, Nehir’in, Cenk’in öyküleri bütün gerçekliğiyle kitapta... Size basılmamış nüshasından gönderiyorum...”Benimle bir sürü gazeteci röportaj yapar...Amaçları, her gazeteci gibi laflarım arasından “çarpıcı bir manşet” çıkarmaktır...***Onlara pek fark ettirmem...Fakat onlar benle röportaj yaparken, ben de onlarla röportaj yapırım...Röportaj yapana röportajla ilgili not veririm... Gazetecilik notu...Özsel Tortop benimle röportaj yapan gazetecilerden biriydi...O kadar iyi röportaj yapmıştı ki, röportajının tadı damağımda kalmıştı...Kararında ve sıkmadan sıkıştırmış, tatlı dili, zeka dolu gözlemleriyle alınabilecekten çok daha fazlasını almayı başarmıştı...Yeni çıkan “Yatak Odası” kitabının arka kapağını yazamadım...Öykülerin bir kısmını bir oturuşta okuduğum halde...- “Seksi iç çamaşırı giyip karşısında stritpiz yaptım, dans ettim, porno film izlettim... Yine de kocamı tahrik edemedim...” diyordu Özlem...***- “Yatakta kocamın istediği fahişe olmaya hazırım, ama o eski kafalı...” diyordu Ani...- “Kocam sevişmeyi hak etmiyor...” diyordu Nazlı...- “Keşke dünyada seks diye bir şey olmasaydı...” diye buyuruyor Suzan...- “Yıllarca karımı tahrik edemediğimi düşündüm...” şeklinde konuşuyor Hakan...- “Karım beni iktidarsız zannediyor...” diyor Cenk...Konuşmalar kitaplaşıp, geçen hafta “Yatak Odası” ismiyle raflardaki yerini aldı...Öyküleri yazdıktan sonra bir erkek bakışı almak istemişti Özsel benden...Şöyle anlattım, erkeğin, karısıyla cinselliği doğru düzgün yakalayamamasındaki şifrelerden birisini;- “Erkek için cinsellik edepsiz bir şeydir... Evlilik ise aynı erkeğe öncelikle annesini, babasını ve çocuklarını hatırlatır... ‘Evlilik fazlaca edeplidir...’Edepsizliği, edep sınırları içinde yapmakta zorlanır erkek...”BURÇLARIN DÜNYAYA ETKİSİ (2)Terazi Burcu: Temel ilkesi: “Dengelerim”Nelerden mutlu olur? Sonsuz gerçeği, güzelliği ve adaleti ararken, başkalarıyla bir denge kurmaktan, harmoni yaratmaktan ve işbirliği içinde olmaktan mutlu olur...Yeni Milenyumda dünyaya katkınız... Çelişkilere getirdiğiniz barışçı çözümler ve ilişkileri güçlendirme yeteneğiniz herkes tarafından sürekli olarak ödüllendirilmenize neden olur.Sizi tanımlayan alıntı... Dünyanın kendilerine adaletli davrandığını düşünenler, diğerlerine adalet dağıtmak için can atarlar... William Hazlitt***Akrep Burcu: Temel ilkesi: “İrdelerim”Nelerden mutlu olur? Başkalarının şimdiye kadar sakladığı ve ortaya çıkmayı bekleyen yetenekleri meydana çıkarmaktan mutlu olur...Yeni Milenyumda dünyaya katkınız... Sevgileriniz ve algılama yeteneğiniz çok kuvvetlidir... Bu nedenle gizemleri çözme konusunda çok yeteneklisiniz... Zodyak sayesinde hangi cevapların akla yakın olup olmadığını bilirsiniz... Gelecekte idrak edilecek olan birçok veri ile ilgili, dünya sizin sezgilerinize güvenecektir...Sizi tanımlayan alıntı... Kutsal çağrı dönüşümselliktir.. Ruhlarımıza yapılan bu davet içimizde yankılanan bu gizemli ses ve yüreğimizdeki mücadele görmezden gelinemez... Reddedilemez... Bu çağrı özünde zaruri bir özgürlüğün vaadidir. David Cooper***Yay Burcu:Temel ilkesi: “Arzularım”Nelerden mutlu olur? Küresel olarak elde edilmiş ve saklanmış tüm bilgilerin ve verilerin, herkes için ulaşılabilir olmasından ve seyahat yoluyla ufukların genişlemesinden mutluluk duyar..Yeni Milenyumda dünyaya katkınız... Zodyak’ın filozofu olarak sizin göreviniz, ortak bilinci anlayabilmek için, beşeri olayların yansımalarını araştırmaktır... Şimdi her zamankinden daha çok bu alandaki olağanüstü yeteneğiniz insanlara cesaret verecek ve takdir edilecektir...Sizi tanımlayan alıntı... Bakıyorum... Sadece geceye değil aynı zamanda şafağa da... Çünkü hiç kimse yeterince erken uyanmıyor... Henry David Thoreau***Oğlak Burcu:Temel ilkesi: “Üstesinden gelirim”Nelerden mutlu olur? Toplum için faydalı işler yapmaktan, önder olmaktan, diğerlerinin takip edeceği pratik hedefler ve öncelikler yaratmaktan mutlu olur...Yeni Milenyumda dünyaya katkınız... Karmaşık örgütsel yapılar yaratma konusunda çok yeteneklisiniz... Liderlik yeteneğiniz ve düzenli bir komuta zinciri yaratma konusundaki başarılarınız her zaman saygı görecek ve çokça ödüllendirilecektir...Sizi tanımlayan alıntı... Altı yaşımdayken bir aşçı olmak isterdim... Yedi yaşında Napolyon olmak istedim... Ve o günden beri ihtirasım durmadan büyümeye devam etti... Salvador Dalli***Kova Burcu:Temel ilkesi: “Yenilik getiririm”Nelerden mutlu olur? Değişken eski ve modası geçmiş sosyal ve bilimsel yapıları metotları ve kavramları yenilemekten, geliştirmekten ve daha nitelikli buluşlar yapmaktan hoşlanır...Yeni Milenyumda dünyaya katkınız... Yenilikçi ve teknoloji odaklı bakış açınız, insanlığı nelerin beklediğinin ipuçlarını verir... Kova ‘Bilginin özgür olması’ gerektiği fikrini savunur... Bilginin herkese ulaşmasını ister...Sizi tanımlayan alıntı... Keşfetmek herkesin gördüğünü görüp, düşünmediğini düşünmektir... Albert Von Szent-Györgyi***Balık BurcuTemel ilkesi: “İnanıyorum”Nelerden mutlu olur? Mutluluğu, acı çeken insanlara, acılarını geçirebilmek adına derin maneviyat, merhamet ve sevgi aktarmakta bulur...Yeni Milenyumda dünyaya katkınız... Para ya da statü sembollerine odaklanmazsınız.. Ama sonsuz gerçeklik ve maneviyatın evrenselliği ile ilgilenirsiniz. Merhametiniz bizi daha yükseğe taşır ve kalkınmamızı geliştirir.Sizi tanımlayan alıntı... Merhamet, öyle bir tutkudur ki, insanı evrenin bütününü kucaklayabilmek için, kaygılarının ufkunu genişletmeye iter... Arnold J. Toynbee

Devamını Oku

Babamla 78 hatırası...

5 Nisan 2013

Dün içi üşüdüğü için kazaklara, hırkalara sarılı oturan babamın yanına oturdum...35 yıl önce de onunla böyle oturur tartışırdık...1977-78 yıllarıydı...Ölümlerden ölüm beğendiğimiz günlerdi...Her gün arkadaşlarımızı öldürürlerdi...Her gün bizler yeni ölümlere gebe uyanırdık...Babamla o günlerde karşılıklı oturur, hararetli hararetli ölümleri ve nasıl duracağını konuşurduk...Bülent Ecevit;- “Herkes bir arada barış içinde yaşayabilsin...” derdi...Cevap gelirdi:- “Komünistler Moskova’ya...”Ya da“Faşizme ölüm...”***Ecevit devam ederdi:- “Şebekesini olan herkes okullarda okuyabilsin... Polis görevini tarafsız ve eksiksiz yapsın...”Cevap gelirdi:- “Kızıl köpekler Moskova’ya...”“Faşit itler okullara giremezler...”***Göz kırpmadan öldürürlerdi...Nefret saçarlardı...Hain pusularda gencecik insanların kanını akıtmaktan sakınmazlardı...“Komünistler Moskova’ya... Bu ülke itlere kalmayacak...” derler,‘gereğini’ yaparlardı...***Sonra...Tank geldi ve hepimizin üzerinden tank geçti...Yıllarca, suçsuz günahsız binlerce öğrenciyi kurşunlayanlardan bir kısmı içeri girdi...12 Eylül darbesinin karanlık günlerinde “içerden” şöyle haykırdılar...- “Dünyada fikirleri iktidar, kendileri mahkum, bir başka siyasi hareket bulunmamaktadır...”***Sonra yeniden zaman geçti...12 Eylül darbesinin mağduru olarak “generallerden şikayetçi oldular...”Babamla bunları konuştuk...O günleri...Yine ölümlerden, yine barışın gelmeyecek olmasından, yine hıyanetten, yine ihanetten söz ettiklerini söyledim...Eskiden babam karşı çıkardı bana...Hayret!..Bu sefer tevekkülle dinledi, o Kerküklü milliyetçi adam, karşı çıkmadı...“Barış olur mu?..” diye bana sordu...Milliyetçiliğine toz kondurmayan babam, yaşlanınca bilgeleşmiş, üzerine bir tevekkül gelmişti...- “Hepimiz insan değil miyiz?..” diyordu...- “Türk, Kürt, Laz, Arap, Çerkez...”35 yıl sonra babamla aynı dili konuşmaya başladığımızı fark ettim...Elimi tuttu, “kendine ve çocuklarına dikkat et oğlum...” dedi...Elimi bırakmıdığını fark ettim...Gözlerimiz birbirinin içinde...Öylece kalakaldık...BURCUNUZ VE DÜNYAYA KATKINIZGezegenlerin ve hareketlerin doğum anında kişilik üzerinde yaptıkları etkiler artık tartışılmaz birer gerçeklikler...Astrolojinin dünya çapında en iyi ismi kabul edilen Susan Miller’ın “Burcunuzun Ötesindeki Gizemli Dünyayı Keşfedin... Burçlar ve Olasılıklar” isimli çalışmasına dün göz gezdiriyordum...Kitabın “burçlar yoluyla evrene yapabileceğiniz katkıları anlatan bölümünü” özellikle seçtim...Çok değerli bilgiler var bu bölümde...O burç bilgilerini bilirseniz, evrene daha güçlü ve başarılı katkılar yapabilirsiniz...***Koç Burcu:Temel İlkesi: İstiyorumBu burç nelerle mutlu olur? İleriye dönük enerjik girişimler ve isteklerini etrafındaki kabul ettirmek bu burcu mutlu eder...Yeni Milenyumda dünyaya katkınız... Maceraperest ve girişimci ruhunuz ödüllendirici olacak... Harekete geçmede aceleci ve cesur tavrınız, bu değişimin iyi olduğunu gösterecek... Becerilerinizin insani amaçlara katkıda bulunması için yenilikçi yollar keşfedeceksiniz...Sizi tanımlayan alıntı... Bir lider yalnız kalmayı istemediği sürece ismini hak etmez... Henry Kissinger***Boğa Burcu:Temel ilkesi: “Ben muhafaza ederim”Bu burç nelerden mutlu olur? Maddi servetten... İlerde kullanmak üzere biriktirilmiş paradan, güvenli ve yerleşik yapılardan mutlu olur... Genellikle var olanı sağlamlaştırır...Yeni Milenyumda dünyaya katkınız... İlk toprak burcu olarak dünyaya katkınız katkınız... Zodyak’ın pratik ve sabırlı müteahhidisiniz... Yeni teknolojiyle ilgili her şeye yakınsınız ve getirdiği sosyal değişimlerden zevk alırsınız... İstikrar yaratmanız beklenir... Sizi tanımlayan alıntı... Dayanıklılık, psikolojik kapasiteden değil, boyun eğmeyen iradeden doğar... Mohandas Gandhi***İkizler burcu:Temel ilkesi: “Bence”Bu burç nelerden mutlu olur? Birçok alanda aynı anda yer almaktan mutlu olur... Yeni fikirler ve kavramların yanı sıra gerçeğe dayanan bilgileri toplamayı, denemeyi ve paylaşmayı sever...Yeni Milenyumda dünyaya katkınız... Sizin gelecekteki göreviniz elçiliktir. İletişim beceriniz sayesinde farklı dinden, farklı ülkelerden gelmiş çeşitli sosyal sınıflardaki insanları anlamak ve birliği güçlendirmek bu dünyaya sağlayacağınız katkıdır...Sizi tanımlayan alıntı... Meraklı olmak zeki ve verimli insanların ilk ve son tutkularıdır... Samuel Johnson***Yengeç Burcu: Temel ilkesi: “Hissediyorum”Bu burç nelerden mutlu olur? Evde ve ailesiyle olmaktan mutluluk duyar... Gerçek anlamda veya mecazi manada hem ebeveyn olarak hem de çocuk olarak ebeveyn-çocuk ilişkisinden mutlu olur...Yeni Milenyumda dünyaya katkınız... Aile sevginiz ve ona bakışınız insanların dünyada bir topluluk yaratmak için yeni yollar bulmalarının önemini artıracaktır...Sizi tanımlayan alıntı... Samimi bir iyi niyet, diğerlerinin çektiği acıları ve mutluluğu tahmin edebilme yeteneğini gerektirir... Andre Gide***Aslan Burcu:Temel ilkesi: “Ben yaratırım”Bu burç nelerden mutlu olur? Benzersiz olaylardan, herhangi bir şeyi keşfetmekten ve yönetmekten keyif alır... Aynı zamanda kendini ifade etmenin yaratıcı ve esprili yollarını keşfetmeyi sever...Yeni Milenyumda dünyaya katkınız... Zodyak’ın yaratıcı sanatçılarından biri ve kültürel bir kahin olarak öneminiz büyük... Kadın ve erkeğin gelecekte üslenecekleri sanat, film, müzik, dans, tiyatro, mizah, fotoğrafçılık ve diğer kulvarlardaki rollerini belirlemek size düşecek...Sizi tanımlayan alıntı... Esas olan izleyiciyi heyecanlandırmaktır... Bunun anlamı, Hamlet’i bir trapez üzerinde oynamak, ya da bir bir akvaryumda canlandırmak ise bunu yapın... Oscar Wilde***Başak Burcu:Temel ilkesi: “Üretirim”Bu burç nelerden mutlu olur? Düzenli,üretici ve güçlü bir zekaya sahip olmaktan keyif alır... Hem bedenini hem de zihnini geliştirir... İşleri en iyi düzeye getirmek isteği çok kuvvetlidir...Yeni Milenyumda dünyaya katkınız... Hasat zamanında doğmuş olmanız nedeniyle, üretmek konusunda çok iyisiniz... İnsanlık ile ilgili bilgi birikimi sayesinde Başak’ın rolü bize neyin değerli olup neyin olmadığını gösteriyor...Sizi tanımlayan alıntı... Mükemmeliyete eklenecek hiçbir şey olmadığından değil, ancak elde edilecek bir şey gerçekten kalmadığında bir beden ölüme ulaşabilir... Antone De Saint Exupery

Devamını Oku

Akil adamlar listesinde gözetilen dengeler...

4 Nisan 2013

Çok tartışılan isimler yazar da, tartışma sürecin önüne geçer diye korktum açıkçası...Öyle isimler çıkabilirdi ki, bu isimlerin olduğu “akil adam”dan, “sakil adam” olarak adlandırılabilirdi...Sakil adamlardan akıl dolu bir süreç çıkmayabilirdi...Neyse ki korktuğumuz olmadı...Liste bir “Türkiye kompozisyonu” değil ancak;..“Olabildiğince geniş tabanlı bir liste” ve dengeler dikkatli biçimde gözetilerek oluşturulmuş...***Türkiye’de “kim kiminle bağlantılı” şeklindeki okuyuş gerçek okunuştur...Gerisi boş tatavadır...“Kim kiminle bağlantılı” sorusunu sorarak, ilk bakışta listede şu dengelerin kollandığını gördüm...***Abdullah GülRifat HisarcıkoğluFehmi KoruAydın DoğanArzuhan Doğan Yalçındağ (kızı)Tarhan ErdemGülen Cemaati yakın çevrelerBugün gazetesindenVedat BilginAhmet TaşgetirenDoğu ErgilZaman gazetesindenMustafa ArmağanEtyen MahçupyanGazeteciler Yazarlar Vakfı’ndanCemal Uşşak (Başkan Yardımcısı)Alevi dünyasıİzzettin DoğanErmeni solBaskın Oran (Agos gazetesi)Sanatçı Orhan GencebayHülya KoçyiğitKadir İnanırYılmaz ErdoğanLiberal solMurat BelgeMuhsin KızılkayaLale MansurOral ÇalışlarAli Bayramoğlu***Yanı sıra Sendikalar, Avrupa, akademik çevreler, AKP’ye yakın nevi şahsına münhasır kalemler ayrı alt kategorilerde toplanmışlar...Listenin eksikleri ulusalcılar ve MHP’liler...Onlar bu sürece zaten karşı olduklarını açıkladılar...Bu kesimleri dışarıda tutunca, geriye kalanlar kendi çapında iyi bir liste oluşturuyorlar...“Başbakan tak der, onlar da şak deyip yapar” denilecek bir liste değil...Listeden önemlisi sürecin kendisi...Akil adamdan daha önemlisi, aklın egemen olması...Dağ fare doğurdu diyemeyiz...Bütün Türkiye’yi kapsayan coğrafi bir sentez diyemeyeceğimiz gibi...Bu şartlarda “akil insanları toplamaya gayret eden” akıllı bir liste diyebiliriz...Her halükarda “İçinde şu, şu var... Baştan karşıyım...” diyemeyeceğimiz bir liste...Barış adına “başarılar dilemek”tir bize düşen...BARIŞ SÜRECİNE İNANAN VE İNANMAYANLARA...“Hislerinizi kabullenin...Zor zamanlarda insanlar size, ‘Olumlu düşünmeye çalış’ gibi tavsiyelerde bulunurlar...Bu tavsiyeler yardımcı olmaz...Kişi olumsuz addedilen bir durumu, olumlu hale çevirmek için acele etmemelidir...Bu sizi onları inkar etme sürecine götürür...***Önünde sonunda ortaya çıkacak acı, öfke ve üzüntüyü göz ardı etmeyin...Bunları hissetmek yanlış değildir...Hatta sağlıklıdır...Bunları yaşamak onlardan kurtulmanızı sağlar...Fakat bu duygular içinde sıkışıp kalmayın...Gerektiğinde yas tutun...Ve hayatınıza devam etmeniz gerektiğinde bunu yapın...Hayat yaşamak içindir...”Robin SharmaAKİL ADAMLARA...“Kriz anlarında sukunetinizi korumak, sizi yıllar sürecek acı ve ızdıraptan korur...Sakinliğinizi korumak için, ‘Üç Kapı Testi’ isimli stratejiyi uygulamanız gerekir...Çok eski zamanlarda bilgeler, söyleyecekleri sözler eğer üç kapıdan geçerse, o sözleri söylerlermiş...İlk kapıda kendilerine şunu sorarlarmış;- ‘Bu sözler gerçeği içeriyor mu?..’***Eğer gerçeği içeriyorsa, bunu geçip diğer kapıya yönelirlermiş...İkinci kapıda bilgeler şunu sorarmış;- ‘Bu sözler gerekli mi?..’***Eğer gerekliyse, bilgeler şu soruyu sordukları üçüncü kapıya ulaşırlarmış;- ‘Bu sözler nazik mi?..’Eğer öyleyse kelimeler dudaklarından ayrılıp dünyaya ulaşırmış...”Robin Sharma‘BENİ ANNENE GÖTÜR. ONUN KAVGASINI ÖZLEDİM...’Dün akşam eve geldiğimde, babamı merak içinde beni bekler buldum...- “Annen iyi mi oğlum?..” diye sordu...Hayret bir şeydi...İlk gün o kadar çok sormadığını fark etmiştim...Hatta içimden “Allah Allah” demiştim; “Niye pek sormadı acaba?..”Gün geçtikçe sorular ve merak artmaya başladı...Önceki gün birkaç kere sordu...Dün sürekli...- “İyi mi oğlum annen?.. Bana doğruyu söyle...”- “Gayet iyi baba... Şimdi yoğun bakımdan çıkardım, odasına götürdüm... Yemek yedirdim...” dedim...- “Yarın beni annene götürsene...” dedi...- “Babacığım, sen kendin hastasın... Üstelik koltuk değneğiyle zor yürüyorsun... Nasıl gideceksin hastaneye?.. Annem gayet iyi...” diye cevap verdim...- “Kavgasını ve söylenmesini özledim... Özledim onu...” diye tutturdu...59 yılın sonunda birbirlerinin söylenmelerini ve tartışmalarını özlüyorlar...Dün akşam babama baktım, annemle tartışma olmayınca, gittikçe hüzünlenmekte ve içine kapanmakta.Sayelerinde bir yaşıma daha girmekteyim!..

Devamını Oku