2008’in yılbaşı gecesi onları Viyana’ya götürmüştüm...
Evliliklerinin ellinci yılını birlikte kutlayalım diye...
O sıralarda evlilikten önce bu kadar uzun tanıştıklarını bilmiyordum...
59 yıldır beraberler...
Bütün bir hayat birlikteler...
Benimle röportaja gelenler, annemle babama bu kadar yıllık beraberliğin “sırrı”nı sorarlardı...
Dikkat ettim...
Bir formül vermeye ve ahkam kesmeye kalkmadılar hiç...
“Evlilik nasıl devam eder?..” diye bir formülleri yoktu çünkü...
Onların ayrılabileceklerini hiç düşünmedim...
Böyle bir düşüncenin varlığı bile absürd geldi hep bana...
- “Annene götürsene beni...” diyor birkaç gündür babam...
Annemin sağlık durumunun metazori basın sözcülüğünü üslenmiş durumda...
Beş dakikada bir çalan cep telefonuna cevap veriyor...
Teker teker her arkadaşına annemin sağlık durumu hakkında bilgi veriyor...
Fark ediyorum ki beraberlikten öteye bir bağımlılık ilişkisi onlarınki...
Sanki biri diğerinin bir parçası gibi...
Hep mi böyleydiler?..
Galiba...
Ya da ben bildim bileli böyleler...
Onlar bir kuşak...
Evliliğin bir kez yapıldıktan ve çocukla taçlandıktan sonra, bir daha bitmesinin söz konusu olmayacağını, düşünen bir kuşak...
Çocuk olduktan sonra yeni bir kader çizgisi aramayı akıllarından geçirmeyen bir kuşak onlar...
Bu yolla aileyi iyi öğretiyorlar çocuklara...
Başına ne gelirse gelsin, ailenin kolay yıkılamayacağını, savrulup dağılamayacağını işliyorlar çocuklarına...
Evliliğin en önemli projesi, varlık nedeni ve garantörü çocuklar...
“Evlilik dışı bir alternatif” çocuktan dolayı pek mümkün değil...
Öyle bir arayışları yok...
Arayış olmadığı için ihtimal de yok...
Annem “Beni eve götür” diye yalvarıyor...
Babam, “Beni annene götür” diye...
Annem eve gelmek, babam ise anneme gitmek istiyor...
Tezat gibi görünse de, aynı yerde buluşuyorlar her zaman olduğu gibi...
Karşılarında yine yalnız ve çaresizim!..
BEDENİNİZ... KİŞİLİĞİNİZE EV SAHİPLİĞİ YAPAN MABEDİNİZ...
Dün sabahın 7’sinde yaklaşık 9 kilometrelik yürüyüşümü yaptım...
Sonra tırmanış başladı...
İki kere Boğaz’dan Hisarüstü’ne çıktım...
Arada bir de yarım tur yaptım...
Çocuklarımı annelerinden aldım...
Onları güneşli bir İstanbul gününde parkta oynattım...
Sonra dershaneden çıkan büyük kızımı aldım, çocukları hep birlikte hastanede yatmakta olan büyükannelerine götürdüm...
İnanılmaz bir trafik vardı Boğaz’da...
Bir buçuk saatte eve dönebildik...
Hürriyet gazetesi için röportajımız vardı Ayşe Nazlı’yla benim...
O röportaj için resimler çektirdik, uzun bir röportajı Selim Akçin ve Cengiz Semercioğlu’yla gerçekleştirdik...
Babayla ilgilendim, yazılar yazdım, sevdiğim insanlarla konuştum, sohbet ettim...
Röportaj esnasında her sabah saat 7’den akşam 22’ye kadar nasıl bu tempoda götürebildiğimi sordular:
Onlara Einstein‘in bir sözünü hatırlattım:
- “Hayatta başarının peşinden değil, değerlinin peşinden koşun...”
İçki ve sigarayı neden bütünüyle kestiğimi öğrenmek istediler;
Onlara, “hayatın doğal seyrine uygun olmayan katkı maddelerini” almayı doğru bulmadığımı söyledim...
Sigara ve alkol almamamın, dini bir inançla ilgisi yok...
Bu maddeleri, hayatın doğal akışına uygun olmayan katkı maddeleri olarak görüyorum ve onun için kullanmıyorum...
Bu anlamda hayatın natürünün dışına çıkmayı, doğallığın dışına çıkma olarak görüyorum...
Robin Sharma’dan bir sözü de burada yazmanın zamanı şimdi:
“Eğer bedeninize -yani kişiliğinize ev sahipliği yapan mabedinize- saygı gösterecek cesaretiniz varsa, kişinin kendi üzerindeki hakimiyeti çok uzaklarda olamaz...
Egzersizlerinizi yapmak için spor salonuna her gittiğinizde sadece spor yapmış olmazsınız...
Bir insan olarak daha güçlü hale gelirsiniz...
Soğuk kış günlerinde, sıcak yorganınızın altından çıkıp koşmaya gittiğinizde insani tarafınızı biraz daha açığa çıkarırsınız...
Fiziksel durumunuz üzerine çaba harcamanız, yaşam kalitenizi ve karakterinizi zenginleştirmek için harika bir yoldur...
İyi bir sağlık gerçek bir servettir...
Mezarda en zengin kişi olmanın kime ne faydası vardır ki?..”
“ARTİSTLER, DÖNEKLER, BÖLÜCÜLER, TERÖRİST STEPNELERİ...”
30 yılda 40 bin insan öldü bu ülkede...
Bugüne kadar en fazla yaklaştığımız barışa köprü olsunlar diye bazı insanlar seçildi...
Başarılı olurlar mı bilmiyorum...
En doğru adamlar mı seçildi bunun da fazla bir önemi yok...
Önemli olan, 30 yıldır devam eden bir savaşta, 40 bin insandan daha fazlasının bundan böyle ölmemesi...
Bu savaşın daha fazla can almaması...
Ortaya çıkan, bir şeyler yapmaya niyetlenen insanları, “Artist, dönek, bölücü, terörist stepnesi” olarak nitelemek nasıl bir bakış açısının yansımasıdır bilmiyorum...
Devlet Bahçeli’ye kim bu replikleri veriyor tahmin edemiyorum fakat, insanları bu derece horlayan, barışı bu kadar aşağılayan, 40 bin insanın ölümünü bu kadar hiçe sayan ve 30 yıldır süren savaşı bu derece yok farz eden bir anlayışı halka kabul ettirebilmek mümkün değil...
Devlet Bahçeli’ye “artist” de diyerek “küçümsedikleri” insanlar; Hülya Koçyiğit, Orhan Gencebay, Kadir İnanır, Yılmaz Erdoğan...
Dönek...
Bölücü...
Terörist stepnesi olarak onca profesörü, akademisyeni, toplumda isim yapan entellektüele hakaret ettiriyorlar Devlet Bahçeli’yi...
Bu sürece karşı çıkabilir elbet Devlet Bahçeli veya MHP...
Herkes barış sürecini kabul edecek değil...
Fakat barış için çabalayacağını söyleyen her insanı, terörist stepnesi, dönek ve bölücü ilan etmek nasıl bir siyasi parti ve kitle çizgisi stratejisidir?..
Türkiye’nin en “tartışılmaz” isimlerini “artist” diye küçümsemek nasıl bir siyasi hesabın parçasıdır?..
İnsanları aşağılayarak neyi sağlattıracaklarını düşünüyorlar?..
Birilerinin Devlet Bahçeli’ye kötü bir oyun oynadığını sanıyorum...
Onun üslubu olmamalı bu “abuk” söylem!..

