İngiltere’ye Başbakan seçilişine bütün bir 78 kuşağı toptan itiraz etmiştik...
Sendikalara karşı olduğunu söylüyordu...
“Toplum diye bir şey yok... Aileler ve bireyler var...” diyordu...
Biz gençlik olarak neye inanıyorsak, o zıttını söylüyordu...
Liberaldi, para babalarının ve kapitalizmin sözcüsüydü, şahindi, savaş yanlısıydı, demokrat değildi ve bizim nefret ettiğimiz her şeyin yanındaydı...
Turgut Özal’ı sevene kadar Margaret Thatcher’dan nefret ettim...
Özal’ın tontonluğu ve Türkiye’ye getirdiği vizyon, “liberalizmin sandığımız kadar gaddar ve insanlık düşmanı bir akım olmadığını” gösterdi bize...
Turgut Özal’ı sevdikçe, onun İngiltere’deki izdüşümü Margaret Thatcher’ı daha bir anlar olduk...
Demir Lady’liğini sevmesek de “karizmatik” bulduk...
Siyasi rakipleri ona belden aşağı vurmak istediklerinde babasının “bakkallığına” referans yaparlardı... Karmaşık ekonomik sorunları bir bakkal dükkanının bilgisiyle, idare edemeyeceğini söylerlerdi...
Oysa babasıyla ilişkisi “ekonomiyi gayet somut görmeyi” sağlıyor, ayrıca onu demir gibi bir lady haline getiriyordu...
Azimli, sebatkar, yılmayan ve tavizsiz...
Merly Streep “Demir Lady”yi sinemada oynayana kadar, emeklilik yıllarının yalnızlık ve hastalık içinde geçtiğini bilmedim...
“Sadece kocam değil, arkadaşım ve dostum” dediği eşi 2003 yılında öldükten sonra, iyice yalnızlaştı...
Brighton’da Grand Otel’de kaldığı sırada suikaste uğradığı suit oda, hayatının kırılma anlarından birinin geçtiği tarihi bir mekandır...
1984’ün o sonbahar günü; banyoya birkaç saniye geç girse korkunç patlamada ölecekti Margaret Thatcher...
Beş kişi öldü kendisi için patlatılan o bomba sonucunda o gün o otelde...
Bir de “gülümseyen ihanet” adını taktığı, Başbakanlık’tan düşürüldüğü operasyon vardır hayatının kırılma anları arasında...
En güvendiği Başbakan Yardımcısı istifa edip, Thatcher’ın görevden ayrılmasını sağladı...
Arka arkaya üç seçim kazandığı ve hiç seçim kaybetmediği halde, ilginç bir kabine operasyonuyla Başbakanlık’tan ayrılmak zorunda kaldı Thatcher...
Hiç kuşkusuz 20. yüzyılın en etkili kadın lideriydi...
İngiltere’de sadece “Partisini değil, rakibi İşçi Partisi’ni de değiştirdiği” söylenirdi...
Kendi de öyle düşünüyordu ki, İşçi Partisi’nin sonraki lideri Tony Blair’i “Sosyalist olarak görmediğini, kendi liberal politikalarının devamı olduğunu” söyledi ve ona arka çıktı...
Winston Churchill’i çok severdi, onun heykelinin karşısına dikildi heykeli...
Nedense ben, onun şaşaalı, kudretli ve şatafatlı günlerine değil de, babasının yanındaki ilk çocukluk görüntüleriyle, son günlerdeki yalnızlık ve hastalık görüntülerine takılı kalırım...
Hayatı sinemalarda yaşamak böyle berbat! bir alışkanlık veriyor insana...
Gücün, kuvvetin ve şatafatlı günlerin esiri olamıyorsunuz da, yaşamın yalın tarafı, sade trajedisi, kişisel dramı ilginizi çekiyor hep...
Benim için Demir Lady Thatcher değil o...
Bir kasaba bakkalının, dik başlı genç kızı Margaret o...
Babasının istediği gibi kendi bildiğini okuyarak, yüzyıla damgasını vuran bir genç kız...
Onun istediği gibi kendisini yetiştirip, “babasına layık olmak için” bir lider olup dünyayı etkisi almayı başaran bir kadın...
Muhtemelen aynı otorite tanımazlığın, dik başlılığın ve kendi bildiğini okuma alışkanlığının sonucu; “hastalıkların girdabında koyu karanlıklar altında yalnız ve tek başına ölüme giden kadın o...”
Onun romanını yazacak olsam; “Bakkal’ın Kızı” derdim...
Demir Lady değil!..
Ölümüne de “Yalnız Ölüm” derdim...
“Efsane’nin Ölümü” değil!..
KAHRAMAN OLMA İSTEĞİ...
“Genellikle büyük bir başarı elde edebilmek ve yaşamımızı geçerli kılabilmek için ‘gerçek bir kahramanlık’ gerektiren eylemlerde bulunmamız gerektiğini düşünürüz...
Bu bir yanılgıdır...
GÜnün sonunda doyuma ulaşmak için ‘pahalı oyuncaklar biriktirmek, abartılı şeylere sahip olmak inancıyla’ kendimizi kandırmaya devam ederiz...
Oysa gerçek mutluluğa giden yol bu değildir...
Gerçek ve kalıcı mutluluk, düzenli olarak biriken, unutulmayacak özel anların sonucunda elde edilir...”
Robin Sharma...
FATİH TERİM’E TEK BİR SORU...
Hiç tartışmıyorum hakemlerin Fatih Terim’i tahrik edip etmediğini...
Muhtemelen etmişlerdir...
Terim’in tepkisinin insani bir tepki olup olmadığını da münakaşa etmiyorum...
Muhtemelen tepkisindeki nokta-i nazar da haklı ve doğrudur...
Fatih Terim’e “tribüne çık” diyerek genç ve istikbal arayan kariyerler de kendilerine karizma yapmak istiyor olabilirler...
Bunların hepsi olabilir...
Fatih Terim, şimdiki Fatih Terim değil de, yirmi yıl öncesinin Fatih Terim’i olsa yine bu tepkiyi gösterebilir...
Fakat bugünkü Fatih Terim’i anlayamıyorum ve haklı gösteremiyorum...
Diyelim ki, Galatasaray’ın puanını çalıyorlar Fatih Hoca...
Diyelim ki bu sene ne yapıp edip, seni ve Galatasaray’ı şampiyon yapmamaya uğraşıyorlar Fatih Hoca...
Diyelim, türlü oyunlar oynuyorlar, seni tahrik ediyorlar, takımını geriyorlar, aradan bir iki puan götürmeye çalışıyorlar...
Diyelim bütün bunları yapıyorlar...
Bunları yapsalar bile, koskoca Fatih Terim’in tepkisi bu mu olmalı?..
O Fatih Terim beş koskoca şampiyonluk kazandı Galatasaray’la...
Bir UEFA kupası kazandı aynı renkler altında...
Avrupa üçüncüsü oldu ay yıldızlı formayla...
Bunca başarının, kariyerin, şanın, şöhretin, paranın ve imparatorluğun doygunluk noktası bu mudur Fatih Hoca?..
Bir parça gülümsemek, tebessüm etmek, bilgece, tevekkülle geçmek, bunca efsanevi başarıdan sonra çok mu zordur ligdeki herhangi bir haftada herhangi bir hatada?..
Zordur ve “ben böyle davranırım” diyorsan, tek sorum budur, başkaca sorum yok...

