Ruh ikizi...

Haberin Devamı

Dün nihayet buluştular...

Öğlene doğru gittim; annemi hastaneden aldım...

Arabaya bindirdim evin yolunu tuttum...

Yolda telefon ettim...

- “Babamı benden alıp, yanda kendi evine geçirin... Annemle orada karşılaşsınlar...” diye...

Topallaya topallaya getirdik annemi arabadan eve...

Evin kapısından içeri girdik ki; batım babam koltuk değneğiyle kendi koltuğuna oturmuş bekliyordu...

Annemi görünce ayağa kalktı...

- “Canım canım...” diye kollarını açtı...

Sarıldılar...

Ben pek bakamadım sarılmalarına...

İkisini de kızlar tutuyordu düşmesinler diye, birbirlerine sarılmaya çalışırken...

***


Kimseye çaktırmadan kafamdan derin bir düşünce geçti o anda...

Okuduğum kitaplarda defalarca görmüştüm;

- “Yaşlanan bedendir... Ruh yaşlanmaz...” derlerdi de pek itibar etmezdim...

Yaşlı insanları güçlükle yürürken, ayakta durabilmek için mücadele ederken gördükçe, “bedendeki çaresizliğin ruha da yansıdığını” varsayardık...

Beden yaşlandıkça ruh da yaşlanıyor sanırdık...

Oysa dün birbirlerine “yaslanarak sarılan” anneyle babaya bakarken durumun öyle olmadığını düşündüm...

Babamın “canım” deyişindeki içtenlik, genç ve tazeydi... “Ruhlarının bedenleri gibi yaşlı olmadığını” fark ettim annemle babamın...

***


Ruh yaşlanmıyordu...

Sevgi ve beraberlikleri de yaşlanmıyordu...

Yaşlanan, zorlukla yürüyor gözüken, ayakta durmakta zorlanan ve sendeleyen sadece bedenleriydi...

O zaman “ruh”un; beden görevini ifa ederken mümkün mertebe doyurulması, bilgeleştirilmesi ve tevekküle kavuşturulması gerektiğini anladım...

Zamanında doymayan ruhlar, yaşlı bir bedenle “biçare kalıyordular...”

“Genç ve doymamış ruhu” taşıyan beden, yaşlandığında ruhun taleplerini karşılama imkanı da ortadan kalkıyordu...Bilgelerin “Ölmeden önce ölmek” dedikleri şey bu olsa gerekti...

Beden fonksiyonlarını yitirmeden, ruh doygunluğa ve bilgeliğe geçmeli, tevekkülü tatmalıydı...

***


Anneyle baba bir süre sevgiyle birbirlerine baktılar...

Yarım saat sonra annem 59 yıl boyunca kendisinin neler yaptığını, babamın neleri yapmadığını ironik ve espiri dolu bir şekilde anlatmaya başladı...

Babam da kendisini savunmaya geçti...

“Ailenin devamı için ‘ben’ yerine ‘biz’ kavramını ne kadar önemsediğini” anlatmaya koyuldu...

Baktım ki, egolar geri gelmiştir; hayat normale dönmüştür...

Anladım ki benim de bir süre için ‘yakın markaj görevim’ sona ermiştir...

Onları anılarıyla, hayatlarıyla ve tatlı çekişmeleriyle baş başa bırakıp ‘uzaktan markaja’ geçtim...

Kendi evime döndüm...

Çocuklar gelecekti, şimdi onlarla ilgilenmeliydim...

Yazılar, iş güç ve hayat...

Minikler bir süre sonra ikisi birden geldiler... Onların da kendi aralarında güçlü bir iletişimleri vardı...

“Şükür” dedim...

“Yukarısı ve aşağısı kendi arasında mutluluk verici ikili iletişimler içinde...”

Yukarısı ruh eşini, aşağısı ise ikizini bulmuş işin keyfinde...

Tek başına bunları düşünüp kendi kendine konuşmak burun direğimi biraz sızlattı sızlatmasına...

Ne var ki...

Buna da yapacak fazlaca bir şey yok sanıyorum...

En azından bu baharda...

*****


EMEK SİNEMASININ ÖNÜNDEN SİLİVRİ’YE KADAR BARIŞ...

Kürt sorunu ve PKK terörü son otuz yılın en önemli meselesi...

Kırk bin gencimizin kanının aktığı bu savaş artık durdurulmalı, bu bir zaruret...

Barışı sağlamak uğruna, “uzlaşma, anlaşma, empati kurma, geçmişi hortlatmama, akil insan, akıllı adam” ne gerekiyorsa yapılmalı, na bulunacaksa bulunmalı...

Mazinin derin yaralar ve yarıklar açan fay kırılmaları örtülmeli, taze ve umut dolu bir gelecek inşa edilmeli...

Eski söylemler, kavgayı hatırlatan demeçler, yeni provokasyonlara neden olacak tümceler, tedavülden kalkmalı... PKK terörünün biteceği, silahların bırakılacağı, hepimizin nefes alabileceği bir barışın gelebilmesi için, söylemlerin değiştiği yepyeni bir hayata gebe olduğumuzu hissetmeliyiz...

***


Ancak “barış” sadece Kürt meselesine yeni bakış açısıyla bakarak gelmez...

KCK sorununun çözümü veya PKK’nın silah bırakmasıyla sağlanmaz...

Emek sinemasının önüne, Silivri’nin kapılarına barış gelmeden, milletin gündeminden savaş uzun süreli ve kalıcı olarak gitmez...

Barış bir toplumsal mutabakattır...

Bütün tarafların geçmişi kaşımayacağı, geleceği geçmişin hatıralarından sıyrılarak inşa edeceği, ‘kavganın yarar getirmediğine’ inanacağı bir sürecin adı...

PKK’nın silah bırakma eyleminin “kalıcı barışı sağlaması” ancak Emek sinemasının önünün demokrasi rüzgarlarıyla şişmesiyle mümkündür...

Silivri’de artık “savaşın ve şiddetin görüntülerinin” görülmemesiyle bakidir...

Barış bir bütündür ve her kesimi kapsayacaktır...

Milletin barışı sindirebilmesi için, her kesimin barışa doğru yol almakta olması gerekir...

Silivri’nin, Emek sinemasının önünde esmeyen barış rüzgarının, bütün bir ülkeyi etkisi altına alması beklenmeyecektir...

Herkesin beklediği, Türkiye’de her şeyiyle yepyeni bir başlangıçtır...

KİBARCA İSTEMESİNİ BİLMEK...

Sanırım hayatta en gıpta ettiğim insanlar; bir şeyi yolu yordamıyla “kibarca istemesini bilen” kişilerdir...

Öyle bir isterler ki, talebin öncesini ve sonrasını o kadar ustaca döşerler ki, isteğe karşı çıkmak mümkün olmaz...

Zaten kibarca bir şey istemesini pek bildiğim söylenmezdi...

Üzerine gazetecilik de eklenince, maalesef bir şeyi “kibarca istemek” yetisinin tamamen uzağında kaldım...

***


Gazetecilik Hürriyet gazetesine bu Pazar söyleşisinde de söylediğim gibi, “Bir şeyi kibarca istemesini bilme” mesleği değildi...

Tersine, hesap sorma, hesap sorarak birilerini yola getirdiğini sanma işiydi...

İnsanlara hesap sorarak “bir şeylerin daha iyi ve daha doğru yapılması” ise söz konusu değildi...

Hayat tazeliğin ve pozitivitenin “egoları yıkarak ve mahkum ederek” değil, “makas değiştirerek, yol göstererek, sinerji yaratarak” sağlanabileceğini söylüyordu...

***


Sonsuz hesaplar sorarak, hedeftekinin rezilini çıkartıp, mahkum ed3erek, hayatı esenliğe kavuşturmaya çalışan bilinen gazetecilik artık matah bir davranış tarzı değildi...

En iyisi Robin Sharma’dan bir pasaj aktarmak bu konuda;

“Ne kadar isterseniz, o kadar elde edersiniz...

Ancak bu konuda iyi bir hale gelebilmek için pratik yapmak gerekir...

Başarı bir ramak oyunudur...

Budist bilgelerin gözlemlediği gibi; ‘Hedefi on ikiden vuran her ok, yüz tane ıskalamanın sonucudur...’

***


Önümüzdeki haftalarda en sevdiğiniz restoranda daha iyi bir masa isteyerek, ya da bir sonraki uçuşta daha iyi bir hizmet alabilmek için, ‘rica etme’ potansiyelinizi artırmaya çalışın...

İstediğiniz şeyleri ‘kibarca talep ettiğinizde’ yaşamınızda oluşan bolluğa şaşıracaksınız...”

DİĞER YENİ YAZILAR