“Medya’nın bugün geldiği noktadan memnun musunuz?.. Gazetecilik nereye gidiyor?..” diye sordu genç arkadaşım...
Önce bir durdum...
Sessiz durup çok kısa bir süre bekledim ki, konsantrasyon tam sağlansın...
Sonra cevabı patlattım:
- “Evet...” dedim, “Medyanın geldiği noktadan çok mutlu ve umutluyum... Gelişmeleri çok demokratik görüyorum...”
Soruyu soran genç arkadaş arka sıralarda oturuyordu...
O mesafeden, cevabın karşısında irkildiğini ve doğrulduğunu hissettim...
Aynen devam ettim;
- “Eskiden medya patronları ile birkaç etkili görünen gazeteci ya da televizyoncu söz gelimi Reha Muhtar, Uğur Dündar, Ali Kırca, Mehmet Ali Birand, Türkiye’de kimin ne konuşacağını belirlerlerdi...
Şimdi öyle mi?..
Sosyal medya milyonlarca insan tarafından oluşturuluyor...
Herkes kendi gündemini kendi oluşturuyor...
Belki eski aktörler bu medyayı da kendi kontrolleri altına almaya çalışıyorlar, çalışacaklar...
Ancak geçmişe göre, artık bu mekanizma eskisi kadar kolay ve etkili olmayacak...
Şimdi her şey daha demokratik...
Yüzbinlerce hatta milyonlarca gündem belirleyen gazeteci, yazar, fikir adamı var artık sosyal medyada...
Ben yeni medyadan çok daha umutluyum...
Gündem birkaç kişinin ve oluşumun tekelinde değil...
Para babalarının, derin güçlerin, ticari oligark ittifakların elinde hiç değil...
Çok daha demokatik çok daha özgür bir sosyal medya var...
Benim de bir gazeteci olarak sadık yarimin internet olduğunu biliyorum!..”
Yeditepe Üniversitesi’nin Medya Zirvesi söyleşisindeydim...
Yüzlerce genç, akıl dolusu sorular soruyor ve cevapları ilgiyle bekliyorlardı...
Gençlerin hiçbir sorusuna, “ezber ve klişe cevaplar” vermedim...
- “Evet medya çok kötü!.. Biz de ahlıyoruz ve vahlıyoruz...” türü klişe ve ezber cevapların hiç kimselere hiçbir yararı yoktu çünkü...
Hatta cevaplar sırasında daha da ileri gittim şöyle söyledim:
- “Eskiden kendimizi tek tek subjektif... Gazeteleri ise sınıflar üstü ve objektif bulurduk... Çok sonraları anladık ki, gazetelerin de birer patronları, birer sermaye yapıları, yazı işleri, durdukları bir yer ve ilişkiler ağı mevcut...
Onlar da kendi pozisyonlarının subjektivitelerini yansıtıyorlar...
Ve hiçbiri sınıflar üstü, etikler ötesi ve objektivite sevdalısı değil...
Bunu anladık, fakat biraz geç anladık...
Gazeteler sınıflar üstü ve değerler üstü bir objektivite yaratmıyor da, kendi subjektivitelerini sayfalarına yansıtıyorlarsa, bu durumda sosyal medyada milyonlarca insan da farklı bir noktadan kendi özgür subjektivitesini bloguna yansıtıyor...
Son tahlilde daha demokratik, daha özgür bir toplum ve medya oluşuyor...
Elbette medyayı milyonlarca sosyal medya mensubundan oluşan bir gazeteci ordusu olarak görüyorsak eğer...”
Akşam arkadaşlar aradı...
Yeditepe Üniversitesi öğrencileri tweet atmışlar:
- “Sosyal medya açısından bugün Reha Muhtar; Clay Shirky tadındaydı...”
Clay Shriky‘leri bilip bir de üstüne soruyorlar, “Medyanın bu halinden mutsuz değil misiniz?..” diye...
Hiç mutsuz değilim hem de hiç!..
Yepyeni ve taptaze milyonların rüzgarı ve demokrasisi geliyor medyaya...
Şimdi gündemi yönetebileceklerse yönetsinler de göreyim, kendilerinde sonsuz güç vehmedenler...
Ne demişti Aşık Veysel?..
- “Benim sadık yarim kara topraktır...”
Ben de bir gazeteci olarak ekleyeyim...
- “Beni sadık yarim internettir...”
“CAN ÜZERİNDEN POLİTİKA YAPMAM...”
Yeditepe Üniversitesi’nde öğerenci arkadaşların sordukları sorulardan biri de şuydu:
- “Güneydoğu’da Apo’nun posterleri önünde mesajının okunmasına ne diyorsunuz?..”
- “Size genel olarak bu meselede ne düşündüğümü söyleyeyim...” dedim...
- “İşin siyaset olarak kime ne artı yazacağıyla ilgilenmem... Sadece ‘can’ üzerinden politika yapmam... 30 yılda 40 bin insanımız öldü... Burası Ortadoğu... Ölümler sıradandır bu coğrafyada... Ben ölümleri sıradan görmem... Ölümlerin arkada kalan ve canı yananlar için çok önemli olduğunu bilirim... Giden ‘can’dır çünkü... Giden ‘can‘ın en yakınları için ne anlam ifade ettiğini bilirim... Başkalarının giden ‘can’ları üzerinden, burada politika yapıp konuşmam... Emek sinemasının önünde de Sliviri’de de barış olsun... Ölümler ve dramlar üzerinden politika yapılmaz...”
YAŞADIĞIN “PİSLİKLERDEN” TECRÜBE ÇIKARMAK...
Annemin babamın tek çocuğuydum...
Aslında hiç de öyle tuttuğunu koparan, hakkı için sonuna kadar mücadele eden, sonsuz rekabetlerde, bel altı hançerlerde, pişkinleşmiş ve kaşerlenmiş bir yapım yoktu...
Gazetecilik gibi, “sokak çocukluğu”ndan gelmenin, “süt çocukluğu”na ya da “Kolej çocukluğuna” göre, çok daha avantajlı olduğu bir meslekte nice tuzaklarda ve dikenli badirelerde, kan revan içinde kalacağım besbelliydi...
Mesleğin ilk yıllarında inanılmaz ve baş edilmez zorluklarla karşılaştığımda, mücadele ederken büyük acılar çekerdim...
Acılar mideme vururdu...
Gastrit, mide yanması, ağrılar, öksürükler vazgeçilmezim olurdu...
Son yıllarda artık karşıma çıkan “pisliklerden” bile keyif almasını öğrendim...
Bunu Robin Sharma’ya borçluyum...
Şöyle diyor Robin Sharma;
- “Hedeflerimize varmak için farklı yollarda seyahat ederiz...
Bazılarımız için yollar diğerlerinden daha kayalıktır...
Fakat kimse ‘son’a herhangi bir güçlükle karşılaşmadan ulaşmaz...
Madem öyle...
Bununla savaşmak yerine neden bunu yaşamın bir parçası olarak kabul etmeyelim ki?..
Neden sonuçları bir kenara bırakıp, yaşamımızın içindeki her durumu doyasıya tecrübe etmeyelim ki?..
Acıyı hissedin ve mutluluğun tadına varın...
Eğer sadece dağın zirvesindeki manzaraya odaklanmışsanız, bilin ki o manzara nefes kesici değildir...
Öncesinde geçtiğiniz vadileri bir kez bile durup ziyaret etmemişseniz, hayatta çok şeyi ıskalamışsınız demektir...”

