Doğrusu binlerce habere imza atıp, her gün haber bültenleri hazırlarken, yaptığımız haberlerin adli sonuçlarının olabileceğini hiç aklıma getirmezdim...Gazeteci korkusuzluğuyla “olayların üstüne gitmeyi, bir meslek gururu, bir kahramanlık abidesi, kötülerin manşetler yoluyla cezalandırıldığı bir gazetecilik görevi” olarak görürdüm...Attığımız her manşetin Türkiye gibi ülkelerde, bitmek bilmez adli süreçlerin bir parçası haline getirileceğini anlamazdım...***Adli mekanizmaların işletilerek, insanların hayatlarının karartıldığını, bunun bilinçli operasyonların bir parçası olduğunu hesaplamazdım...“Haber varsa manşet vardı...Manşet varsa da gazetecilik...” Denklem bu kadar basitti ve ne yazık ki bir o kadar da eksikti...Her yapılan haberin, atılan her manşetin, gizli yerlerde birer büyüteç görevi göreceğini, muhatabını kamuoyu önünde deşifre etmekle kalmayıp, adliyenin bitmek bilmez koridorlarının girdaplarında hayatları tarumar edeceğini hesaplayamayacak kadar kendimden geçmiştim...Gazetecilik o kadar kutsaldı ki, biz onun sonuçlarıyla hiç uğraşmazdık...***Hayat zamanla her şeyi açık ediyor...Gün geldi, ben de hatırı sayılır oranda nasibimi aldım bu durumdan...Kötülük, mesleki rekabetin bel altı tekniklerle tezahürü, iftira kampanyaları yoluyla, benim de aleyhime “adli süreçleri harekete geçirecek mekanizmaları birer birer yürürlüğe soktu...”15 yaşındaki bir kız çocuğunu, gazetelerde günlerce hedef haline getirip, bir tacizci, küstah ve şımarık bir ünlü, çocuk değil kıskanç bir cadı maumalesine tabi tutanlar, sonunda amaçlarına ulaştılar...Sıcak çayı fırlattığı için, özür dilemesine rağmen, 15 yaşındaki Zehra 2 yıl üç ay hapis cezasıyla yargılanacak...Savcı davayı açtı...***Umarım sabah evlerinden, müthiş egoları, ülkeyi yönetecek edalarıyla çıkan büyük gazeteci taifesi, evlerine döndükleri bir akşam, kendi çocuklarının, yaptığı bir çocukluk sonucu, 2.5 yıl hapis cezasıyla yargılanacağını öğrenmezler...Allah’tan evren, gazeteci olan olmayan ayrımı yapmıyor...Kötülük olarak yaptığınız her şeyi başınıza veriyor...İyilikleri de elbet...İSRAİL’İN ÖZRÜ BÖLGEYİ DEĞİŞTİRİR...İsrail’in özrünü, çoğu kişi “İsrail’i nasıl da dize getirdik...” şeklinde görecek...Oysa o özrün altında çok önemli gerçekler yatıyor...Bölgede Türkiye ile İsrail yeniden işbirliğine giriyor...Bu ittifak Gazze’yi çok olumlu etkileyecek kuşkusuz...Ancak Esad’ın geleceğini tamamen karanlık bundan sonra...***İsrail’in özrü ve işbirliği, PKK meselesinde bu ülkenin “kaşıma faaliyetlerine” girmeyeceğinin göstergesi olabilir...Böylece PKK’nın üzerindeki yabancı ellerden birinin devre dışı kalması söz konusu...Türkiye’nin Kuzey Irak’tan enerji ve doğal gaz ihtiyacını karşılayacak olması da bu gelişmelere paralel bir sonuç...Bu da Rusya ve İran’a enerji konusunda alternatifsiz mahkum olan Ankara’nın elini güçlendiriyor...Kuzey Irak konusunda; İsrail’le uzun süredir devam eden rekabetin biteceğini söylemek de pek yanlış olmaz...Hülasa... Özür olayı sadece bir bir özür olayı değil...Çok sürpriz sonuçları olacak...PAZAR NOTLARI...İnsanlar çocukluktan sıkılırlar ve büyümek için acele ederler...Ne var ki sonra çocukluklarını özlerler...Para kazanmak için sağlıklarını yitirirler...Sonra sağlıklarını geri alabilmek için para öderler...Yarınlarından endişe ederken, bugünü unuturlar...Sonuçta ne bugünü ne de yarını yaşarlar...Hiç ölmeyecekmiş gibi yaşarlar...Ancak hiç yaşamamış gibi ölürler...Platon***Maddi hayata tapanlar, deniz suyu içenlere benzerler...İçtikçe sussuzlukları artar...Muhiddin-i Arabi...***Önemli olan hayatta en çok şeye sahip olmak değil...En az şeye ihtiyaç duymaktır...Platon***Bütün dünya bir oyun sahnesidir...Kadın erkek bütün insanlar da oyuncu...Her birinin giriş ve çıkış zamanları vardır...William Shakespeare***Dünyaya geldiğin zaman sen ağlarken çevrendekiler gülüyordu...Öyle bir hayat yaşa ki, öldüğünde çevrendekiler ağlarken, sen gülümseyerek ahirete gidesin...Necmettin-i Kübra***Şu geçeni durdursam, çekip de eteğinden;Soruversem; Haberin var mı öleceğinden?Necip FazılİYİ İLE KÖTÜNÜN MÜCADELESİ...Yaşlı kızılderili reisi kulübesinin önünde torunuyla oturmuş, az ötede birbiriyle boğuşan iki köpeği izliyordu...Köpeklerden biri beyaz, diğeri siyahtı...Oniki yaşındaki çocuk kendini bildi bileli o köpekler, dedesinin çadırı önünde bağırıp dururlardı...Dedesinin sürekli gözünün önünde tuttuğu, yanından hiç ayırmadığı iki iri köpekti bunlar...Çocuk çadırı korumak için, bir köpek yeterli gözükürken, niyle ötekinin de olduğunu bir türlü anlamazdı...Hem renkleri niye birbirinin tam zıttıydı...Niye köpeklerin birisi silah, diğeri beyazdı?..***Günlerden bir gün sordu dedesine...- “Neden birbirinin zıttı iki köpek besliyorsun dede?..”- “Onlar” dedi, yaşlı kızılderili “Benim için iki simgedir evlat...”- “Neyin simgesi?..” diye sordu çocuk...- “İyilik ve kötülüğün simgesi... Aynen gördüğün şu iki köpek gibi, iyilikle kötülük içimizde sürekli mücadele eder durur...Onları seyrettikçe ben hep bunu düşünürüm... Onun için yanımda tutarım onları...”***Çocuk dedesini dinlerken, içinden şöyle geçirdi...İki köpek arasında mücadele varsa, bunların bir kazananı da olmalı...- “Peki dede...” dedi, “Sence hangisi kazanacak bu mücadeleyi?..”Bilge reis derin bir gülümsemeyle baktı torununa:- “Hangisi mi evlat?..” dedi, “Ben hangisini daha iyi beslersem!..”
“Hayatımın dönüm noktası olarak adlandırabileceğim olayı bundan beş yıl önce yaşadım...Kardeşim ve onun arkadaşları ile birlikte bir yerde oturmuş sohbet ediyorduk...Yaşamın içerisindeki çok sıradan anlardan biriydi...Hayat normal akarken, ben hayatımın en büyük sendelemelerinden birine neden olan soruyla karşılaştım...Kardeşimin arkadaşlarından birisi bir soru sordu:- ‘Hayatının hangi dönemine geri dönüp aynen yaşamak istersin?..’ diye...***Soru beni nakavt olmuş bir boksör gibi yere yıkmıştı...Hakem kalkmam için sayıyor, fakat ben yerimden bile kıpırdayamıyordum...Hayatımı düşündüm...- ‘Çocukluğum?..’- ‘Geç!..’- ‘Ergenlik dönemim?..’- ‘Ailemle çok büyük sorunlar yaşamıştım... Ih...’- ‘Üniversite yıllarım mı?..’- ‘Oldukça zorlu bir bölümde okumuştum... Bir daha aynısını yaşamak istemezdim o yılları...’- ‘Evliliğim mi?..’- ‘Hayır elbette... Bir yandan kumar sorunu, bir yandan karımın hastalığı... Çok zorlu yıllardı...’- ‘Bugün?..’O anda elimde sadece bugünün olduğunu fark ettim...Artık ne yapacaksam bugünde yapacaktım...Hayatımı çok farklı yaşamaya çalışacak ve geri dönmeyi arzulayan anılar bırakacaktım arkamda...”Bu yazıyı Yaşar Ateşoğlu’nun Bilgelik Öyküleri kitabından aldım...***Yazıyı alıntılarken, tıpkı yazar gibi ben de kendi geçmişimi düşünüyordum...- “Acaba ben hayatımın hangi bölümünü aynen yaşamak isterdim?..”Yazılarda flasback’ler yapıp eski yaşananları anlatırken, maziden kalan dondurulmuş bir anın, o dakikada yaşanmış duygusal resmini çekip aktarıyordum...Aktardığım fotoğraf, duygusal yoğunluğu yüksek, mutlu ya da dramatik bir anı fotoğraflıyordu...Onu düşündüğümde ve yazdığımda o an, yaşanılası bir an olarak gözüküyordu...Ancak soru;- “Yaşamınızın hangi dönemine dönüp aynı şekilde yaşamak isterdiniz?..” diye sorulduğunda durum farklılaşıyordu...Yaşamamın hangi dönemini bir bütün olarak yaşamak istediğim sorulunca doğrusu pek kolay cevap veremiyordum...***Beş parasız ilk Paris seyehati bile değildi sanırım bütünüyle aynısını yaşamak isteyebileceğim dönem...Çok uğraştığımda, Paris’ten bir yıl öncesine kadar gittiğimi fark ediyordum...1979 yılının Londra ve Cambridge yazı geliyordu aklıma...İngiltere’de bir yaz okulu macerasını ve Londra’daki aylaklık günlerinin tatlı romansını hatırlıyordum...Sanırım bunca yaşanmışlığın içinden süzüle süzüle sadece 79 yazının çıkmasının bilinçaltı bir anlamı vardı...İlk defa her gün canlarımızı alan siyasi terörün uzaklarında, ölümlerin soğuk nefesini arkamda hissetmeden, yeşil çimlerin, İngiltere’nin tatlı yaz güneşinin ve dünya gençliğinin buram buram aşk kokan, barışçı namelerinin eşliğinde eğitim gördüğüm için olsa gerekti...***Ölümlerden uzakta, barış ve huzur içinde, gençliğimin özgürlüğünde yaşadığım ve eğitim gördüğüm o iki ay, hayatımın elli yılında yeniden yaşamayı düşünebileceğim tek dönem olarak hatırıma geliyordu...Elbette şimdi çocuklarımla yaşadığım muhteşem anları saymıyordum...Onlara “bugün”e aitti...Geçişten kalan ise bir iki aylık bir Cambridge ve Londra hatırası olmaktan öteye gidemiyordu...PKK’nın çekilmesinin ve barışın ne anlama geldiğini anlamayanlara baktığımda şimdi acı bir tebessüm kaplıyor yüzümü...Gencecik bir insanın can korkusunu ve hayatta kalma dürtüsünü nereden bilebilirdi ki kalpleri taşlaşmış kendilerine yetişkin süsü veren, yetişmemişler!..HADİ KALK GAZETENE GEL USTA!..Ne olduğunu bilmiyorum... Fakat ne olmadığını biliyorum...Hasan Cemal’in Milliyet’ten ayrılmasını gazete yönetimi veya gazete patronajı istemiyor...Olayı hatırlayalım...Milliyet “İmralı zabıtları” diye bir haber yaptı...Bu haberin yankıları çok geniş oldu...Etkin ve yaygın görüşe göre, bu haber “görüşme sürecini torpillemek isteyenler tarafından” özellikle sızdırılmıştı...Bunlar İmralı görüşmelerinin tutanakları değildi...Apo’nun görüşmelerle ilgili kendi çevresine anlattıklarının özel tutulmuş notlarıydı...***Bu satırların yazarının da dahil olduğu geniş bir grup, “haberi bu şekilde sızdıranların iyi niyetli olmadığını” yazdı günlerce haftalarca...Bunları yazarken, haberin yayınlandığı Milliyet’in, Vatan’la aynı grubun gazetesi olması hiçbir şeyi değiştirmedi...Haberin Milliyet veya başka bir gazete tarafından yayınlanması editoryal bir tercihti...Sızdırılması ise bize göre, “operasyonel” bir gerçek...Sonuçta, Milliyet haberi verdi, eleştiren eleştirdi, savunan savundu...Hasan Cemal haberin bu şekliyle verilmesinin doğru olduğunu savunuyordu...Ben ise bu şekliyle verilmesinin yanlış olduğunu söyledim...Görüşler farklıydı...Fakat gazetecilik zaten bir farklılık mesleği değil miydi?.. ***En sonunda olaylar öyle bir hal aldı ki, haberin kendisiyle, yorumlama dışında hiçbir bağlantısı olmayan Hasan Cemal Milliyet’ten ayrılıverdi...Bırakalım Hasan Cemal’i, haberi sızdıranların operasyonel nedenlerinin ötesinde, haberi yayınlayanların gazetecilik dışında hiçbir saiklerinin olmadığını herkes biliyordu...Böyle bir durumda, “haberin yayınlanmasını savunan” Hasan Cemal’in gazetesinden kopması anlaşılabilir bir şey değil...Milliyet gazetesi ayrılığı duyurduğu nüshasında Hasan Cemal’e “İstediği zaman gelip gazetesinde yazacaktır...” şeklinde açık bir davetiye gönderdi... Bugün bütün Türkiye barıştan söz ederken, Hasan Cemal’in “Barışa Emanet Olun” kitabının arka kapağından söz etmemek bana günah geliyor...Umarım bu “günah”ı silmeye çalışmam, Hasan Cemal’in yazmasına vesile olur!..Hadi kalk gazetene gel usta!..BARIŞA EMANET OLUN!..“Kürt sorunuyla ilgili ilk kitabım ‘Kürtler’ 2003’te yayımlandı...Meselenin peşini bırakmadım.Kürt sorununun silah veŞiddetle bağı nasıl kopar,PKK dağdan nasıl iner sorusununYanıtını araştırmaya devam ettim.Bu çabalarım her zaman‘Gazeteci’ kimliği çerçevesiİçinde kaldı...2010 yılının Ekim’iydiKızıltepe’de PKK üyeliğindenOn yıl hapis yatmışBelediye Başkan YardımcısıHaşim Baday’la sonbet ederken“Kürtler’in kitabını bugün yazsanızBence farklı yazardınız” dedi...“Haklısın” dedim...Anlaşılan dikkatli bir okurumdu...Çünkü geçen sekiz yıl içindeKürt sorunu ve PKK’ye ilişkin bakış açılarımdaBazı değişimler yaşamıştım.Bu değişim “Kürt realitesi”yle“PKK realitesi”nin giderekİç içe geçmesinde düğümleniyordu.Bu kitap, savaşa Kürtçe “Edi Bese”,Türkçe “Yeter Artık” diyor...”Hasan Cemal(“Barışa Emanet Olun” kitabının arka kapağı...)
Bugünden itibaren kurtulacak, vakt-i zamanında ölmesi tasarlanan canlar...Ölümün soğukluğu bitecek bugün, hayatın sıcaklığı gelecek makul bir süre, belki de hep...Vatan görevine gönderilecek çocuklar asker ocağında hain pusularda öldürülmeyecek...Gece daha bir rahat ve huzur içinde uyuyacak, anneler ve babalar...Çocuklarının da rahat uyuyacağını bilecek...Sabah daha bir mutlu kalkacaklar...Zamansız ölümler değil, zamanlı hayatlar kazanacak...Ölüm değil, yaşam galebe çalacak....Savaş değil, barış hayatın egemeni olacak...***Dün akşam Ahmed Arif’in şiirini kendi sesinden dinlemek istedim...‘İçerde’ diye yazdığı şiiri...“Dağlarına bahar gelecek memleketimin...” şeklinde nakarata bağladığı o muhteşem kreşendoyu...Ahmed Arif’in sesinden şiiri, Rahmi Saltuk’un sesinden türküyü dinlerken, geçmişe gittim...Otuz yıl öncesine, o türküyü delicesine umutlarla dinlediğim ilk gençlik günlerine daldım...Kaç kere dinlerdim, o türküyü kim bilir bir gün içinde...Kaç kere mırıldanırdım o türküyü onlarca kez dinlemenin ertesinde...“Dağlarına bahar gelmiş memleketimin...”***Atina’ya gittiğim yılda aktı son savaşın “ilk kanı...”23-24 yaşındaydım o günlerde...Şimdi 53 yaşındayım...Bir gençlik, bir meslek, bir ömür geçti bu otuz yılda...Ömür geçerken, ömürler tükendi, çocuklar öldü gitti...Onbinlercesi...Canlar gitti, hayatlar karardı, söndü ve bitti...Ölüm kazanıyordu...Şimdi sanki; makus kader değişecek gibi...Dağlarına bahar gelecek gibi...***“Haberin var mı taş duvar,Demir kapı kör pencere,Yastığım, ranzam, zincirim...Uğruna ölümlere gidip geldiğim...Dağlarına bahar gelmiş memleketimin...”***Çok şey söylenecek elbet, “silahları bırakma çağrısı”na...Neden şimdi?..Niye daha önce değil?..Neyi amaçlıyor?..Kime yarıyor?..Falan filan...Oysa bu arada, genç fidanlar artık ölmeyecekler...30 yıllık savaş en azından bir süre devam etmeyecek...Türkiye’nin bölünmediği kayda geçilecek...Hayat bu kez ölüme değil barışa tanıklık edecek...Sanki ‘Dağlarına bahar gelecek memleketimin...’DEVLET BAHÇELİ’NİN HAKKINI YEMEYİN!..Barış sürecinden yana olmak bir siyasi tercihtir...Barış sürecine karşı da olmayı da aynı düzlemde değerlendirebiliyorsanız eğer...Başından beri “bu savaşın artık sona ermesinden” yana davrandım...Siyasi değil, insani ve vicdani bir duruştu bu...Ancak böyle davrandım diye, tüm siyasi partilerden, kliklerden ve felsefelerden de böyle davranmalarını beklemeyeceğim elbette...***Söz gelimi Devlet Bahçeli, iktidarı alabildiğine eleştiriyor, ateşkes süreciyle ilgili...Bazı aklı evveller de Bahçeli‘nin sözlerindeki mantık hatalarını dile getirip, akıllarınca MHP liderine yükleniyorlar...Oysa barış süreci ne kadar desteklenecek bir süreçse, ona milliyetçi tabandaki bir partinin liderinin karşı çıkması da o derece anlaşılır bir tutum... Ne yani ne yapacaktı Devlet Bahçeli?..- “Çok iyi yaptılar..,. Devam etsinler mi?..” diyecekti...***Onun tabanı, durduğu yer ve pozisyonu böyle söylemeyi gerektiyor bu bir...Devlet Bahçeli olmasaydı bugünleri göremezdik bu iki...Bahçeli, Apo ilk yakalandığı sırada, toplumun her kesiminden yükselen “asalım” nidalarını arkasına alıp rüzgar yapsaydı, bugün belki Apo çok başka bir konumda olacaktı...Bu görüşmeler de Apo‘yla yapılamayacaktı...Ateşkes bu noktalara taşınamayacaktı...Ayrıca hakkını verelim, bunca yıl radikal milliyetçi tabanı sokağa dökmeyip, itidalli davranarak çözümün yolunu açan bir tutum izledi Devlet Bahçeli...Bugün gelinen noktada onun payı var...Vebali değil...APO YABANCI ETKİSİNE EN KAPALI PKK’LI!..Ateşkes süreci başladığında, bir konunun öneminin kimse farkında değildi...PKK meselesi hiçbir zaman sadece PKK meselesi ya da Kürt sorunu değildi...Otuz yıldır süren savaşın, bölgesel bağlantıları, yabancı başkentlerde yapılan planları, dünyanın global güçlerini direkt ilgilendiren stratejik hesapları vardı...Silahlı savaş veren bir örgüt, hayatı tek başına, idelojik sınırlar içinde idame ettiremezdi...Verdiği savaşın içine yabancı istihbarat girerdi...Değişik başkentler mevzi alırdı...Bu durumda görüşmeler sorunun özünden sapar, değişik başkentlerin çıkarlarına, gelecek ile ilgili planlarına doğru kayardı...PKK içinde değişik gruplar, kişiler ve klikler var...Bu grup, klik ve kişilerin, hangi yabancı ülkelerin parmağıyla hareket ettiği sorusu hayati derecede önemlidir...***Militanların bir hayatı, kendileri için düşündükleri bir istikbali, emniyete almayı düşündükleri bir gelecekleri vardır...Örgüt içinde bir mücadele, hiyerarşide bir denge sorunları da cabası...Yabancı istihbaratlar, devletler ve örgütler bu zayıf halkalara oynarlar...Örgüt içinde militanlara, kliklere sağladıkları her olanak, kendileri adına sağlayacakları yeni fırsatların anahtarıdır... ***PKK gibi savaşı mücadele şekli olarak seçmiş örgütlerde otuz yıl içinde herkes örgüt içi ve dışı ittifaklarını sağlamlaştırır...Devletin istihbarat güçleri yapacakları görüşmeleri, “yabancı etki altındaki silahlı militanlarla yapsalar”dı görüşmeler ölü doğardı...PKK içinde, yabancı istihbarat etkisine en kapalı kişi Abdullah Öcalan’dır...Şabat 1999’dan beri, 14 yıldır devletin elinde bir cezaevinde ikamet etmektedir...Yabancı istihbaratın ve devletlerin PKK içinde ulaşması en imkansız adam belki Apo‘dur...Bu şartlarda Apo’yla görüşmek, sorunu yabancı ellerden mümkün mertebe kurtarmak demek...Yabancı parmağının etkisinden uzak bir dönemde Apo’yla görüşmek, sorunun çözümüne en yakın PKK’lıyla görüşmek demek...
Günlerce ve defalarca aradılar ki “Ayaklı Gazete’nin 2013 yılı Onur Ödülü’nü vereceğiz... Geceye katılabilir misiniz?..”Azmine ve çalışmasına en güvendiğim genç muhabirlerden biriydi Tayfun Topal...Onu tanıdığımda Sabah gazetesinde gece muhabiriydi...Bütün mekanları, sahiplerini, çalışanları, haber çıkartacak kaynakları avcunun içi gibi biliyordu...Her yerde adamları vardı...Bir gün arabasıyla bir yere gidiyorduk...Bana döndü “Ben gazeteden ayrılıyorum abi...” dedi...Bir gazeteci “Ben gazeteden ayrılıyorum...” dediğinde çok fazla soru sormamak gerektiğini hayat öğretmişti bana...Gazeteci eğer bir yerlere büyük tantanalarla transfer olmuyorsa, gazeteden ayrılması çok da isteyeceği bir durum olmazdı...***Gazetecilik çok zor ve meşakkatli bir meslekti...Dışarıdan “gazetecilerin şangırtılı hayatlarına gıpta edenler“ mesleğin içindeki gayya kuyusunun nasıl canlı cesetlerle dolu olduğunu asla fark etmezlerdi...Ne zaman iyi okullar bitirmiş birisi “Ben de gazeteci olmak istiyorum” diye iş görüşmesi için karşıma gelse, ona gazeteciliğin başarması ne kadar imkansız ölçüde zor bir meslek olduğunu anlatmaya çalışırdım...Bunu anlatmamın sebebi, genç gazeteci adayının “önceden gerçekleri bilip, ona göre hareket etmesini sağlamaktı...”Geceli gündüzlü 33 yılımı verdiğim, ün, başarı, para pul ve bedeli bulunmayan bir yaşam tecrübesi kazandığım gazetecilikte, önünde sonunda kendi çocuklarımın bile gazeteci olmasını istemez noktaya gelmiştim...İnsan mutluluk gördüğü bir şeyin kendi çocuklarında olmasını arzulamaz mıydı?..Ben arzulamıyordum artık!..***Tayfun; Sabah gibi bir gazeteden ayrılacağını söylediğinde güneşli bir öğlen saatiydi...Maçka’dan Nişantaşı’na doğru gidiyorduk...İçimden; “Acaba ne oldu da gazeteden ayrılmaya karar verdi?..” diye düşünüyordum...- “Kendi işimi yapacağım... Yapımcı olacağım... Büro tuttum büyük işler yapacağım abi, atılım yapmak istiyorum...” deyince biraz rahatlamıştım...Hiç olmazsa kendi nedenleriyle ayrılıyordu muhabirlikten...Birkaç yıl içinde film yapımcılığından, televizyon programcılığına, Ayaklı Gazete isimli internet portalından, film platosu kurmaya kadar bir sürü büyük işin içine girdi Tayfun...Koştu, tökezledi, yılmadı, ayağa kalktı ve kendi dünyasının zirvelerine tırmandı...Ayaklı Gazete onun kurduğu haber portalıydı ve o portalın okuyucuları bana “2013 yılının gazetecilik onur ödülü”nü vermeyi uygun görmüştü...***Gazetecilikte kaldığı için iftihar ettiğim genç bir kardeşimin, etiyle tırnağıyla kazıyarak kurduğu Ayaklı Gazete’nin ödül gecesine onur ödülümü almak için bile gidemedim önceki gece ne yazık ki...Akşam yazımı bitirmiştim...İki çocuğumun ikisi de 39 derece ateşle yanıyordu...Doktorun tavsiyesiyle; annesiyle beraber “ilaçları yüksek dozajda verebileceğimiz burunlarına takılan maskeli cihazdan” almıştık...Çockuların burunlarına maske takılıyor ve ilaçları bu yolla alıyorlardı...Önceki akşam oğlum “maskeyi takmayı” reddetti ve ağlamaya başladı...39 derece ateşi vardı ve bunu maskeyi takmamasını riske etme lüksüm yoktu...Uzun bir süre maskeyi takmak için uğraştık...Sonra ikisi babalarına sarıldılar ve televizyon karşısında uyuklamaya başladılar...Ayaklı Gazete ve onur ödülü uzaklarda kalmış, çocuklarına ilaçları almaları ve maske takmaları için onları sevip okşayan bir baba gelmişti yerine...Onur ödülüne hak kazanacak kadar, haysiyetli bir gazetecilik yapabildim mi hayatta bilmem...Fakat çocuklara kalacak “onur”lu ödüller, bana muhteşem bir hediye olmaktalar... BEN KADINLARI DEĞİL, ERKEKLERİN ÇARESİZLİĞİNİ İYİ ANLIYORUM...Ertuğrul Özkök Hürriyet Pazar’da “Kadınları İyi Anlayan 10 Erkek” yazısına bir jest yapıp benim adımı koydu...İki yazımdan alıntı yaparak; “Kadınları çok iyi anladığıma” hükmetti...İltifatına teşekkür ederim...Fakat söylemeliyim ki, ben aslında kadınları anlamaktan çok daha fazla, erkeklerin biçareliğini anlamaktayım...Erkeklerin biçareliğini anladığım ölçüde, kadınları anlıyor gözüküyorum...Biçare erkeklerin, kadın karşısındaki çaresizlikleri beni kadını anlamaya itiyor...Kadınları anladığını söylemek bir erkeğe yapılabilecek en muhteşem iltifat...Ne ki bu iltifata mazhar olmak, kadınlar karşısında çaresiz kalan, biçare erkek hayatlarını derinden ve içten tahlil etmekten geçiyor...Çok gıpta edilesi bir durum gözüküyor...Aslında derin ızdırapların sonsuz deneyleriden geçmiş bir süzgeç olma ötesine geçmiyor...Yine de...Ertuğrul Özkök’ün alıntıladığı yazıyı, bu köşede yayınlama zamanı şimdi; KADINLARI ANLATAN O YAZI!..Kadın popülizminin eteklerine sığınmak istemem, Dünya Kadınlar Günü’nde...Kadını kutsayıp, vazgeçilmezliğini tekrarlayıp “Dünya Kadınlar Günü” yazısı niyetine vasat bir güzelleme yapmak yakışmaz bana...Gerçek şudur...Bir erkek; kadının sonsuz ve sınırsız dünyasının duygusal yoğunluğunu, çeşitliliğini, duygusal ve tensel isteklerini tatmin edebileceğine inanmaz... Erkek bir kadını tatmin edebileceğine inanmadığı ölçüde böbürlenmeye heveslenir...Ne muhteşem bir karşı konulmazlıkta olduğunu ispata yönelir...Ne çok kadınla ne “kusursuz çapkınlıklar” yaptığını anlatmaya yeltenir...***Erkek kadını tatmin edemediği ölçüde, başka kadınlara seyirtir...Farklı kadınlarla oldukça zevahiri kurtaracağını düşünür...Gerçek yetersizliklerini kapatabilmesi çerçevesinde, günlük çapkınlıklarla idare-i maslahata sürüklenir...Doğa dengesizdir...Kadının ruhu komplikedir...Duyguları ve yoğunluğu derindir...Cinselliği erkek cinselliğinin fersah fersah üstündedir...Erkek kendi bilinçaltında yetersizliğinin farkındadır...Yetersizliği, karşındakini hor görerek aşağılamaya sürükleyecektir ...***Kadınlara karşı “kendini güçlü gören” sanıldığından çok daha azdır çevrede...Kadını idare edebileceğine, onu çekip çevirebileceğine inanan erkek, nadidedir...Sadece beyin değil, sadece cinsellik değil, sadece para ve güç değil, belki bunların hepsi, belki de bunların hepsinden fazlası gereklidir...Kadın erkeklerin kendine göre “güçsüz” olduğunu bilir...Arayışı da bu yüzdendir...Bir türlü ne aradığını bilememesi “esasen güçlüyü görememesindendir...”Aslında güçlü bir erkek portresini ne kadar uzaktan görürse görsün gözlerinden fark edeceklerdir...***Kadın Kokusu filminde kör bir emekli yarbayı oynayan Al Pacino böyle bir erkek karakteri çizer...Alexis Zorba “kadınla baş edebilen erkek karakterinin” tarihteki en nadide örneklerinden biridir...- “Yatağında yalnız yatan her kadından bir erkek sorumludur...”Bunu diyebilen bir erkek, “erkeğin güçsüzlüğünün kadının ise inanılmaz gücünün farkındadır...”Her lafının başında “şeytan götürsün kadını” diyecek kadar korkutucu bulur buna karşın kadını...Zorba da “Kadınsız bir hayatı düşünemezken, kadınlarla dolu bir hayatın başına belalar açtığını düşünür...”***Kararsızlık geçidini,Bu günah testisini,Bu şarlatanlık tapınağınıBu hile otlarıyla kaplı tarlayı,Bu cehennemin giriş yerini,Bu kurnazlık taşan sepeti,Bu bala benzeyen zehri,Bu dünyaya bağlayan zinciri,Bunların hepsi;Yani ‘Kadın’ı kim yarattı?..”***Bugün Dünya Kadınlar Günü...Ezici çoğunluk, bugün kadının erkek tarafından dünyada nasıl ezildiğini örnekleriyle anlatacaktır...Fiziksel olarak erkek ezer kadını...Gerçekte ise güçsüzdür ve kadın karşısında ezilmektedir erkek...Maddi olarak ezmesi, manevi olarak ezildiğinin göstergesidir...Erkek, kadın karşısında güçsüz ve biçaredir...Güçsüzlüğün ve biçareliğin girdabında, zalimliğe ve gaddarlığa yönelmektedir...Olmayan gücünü, fiziksel şiddetle dengelemeye yeltenmektedir...En büyük zalimliklerin altında ezilen kadınlar bile, tek tek her erkekten çok daha güçlü olduklarını bilir...Onların, erkeklerin zavallılıklarının farkındadır... Kadınlar Günü, güçsüz erkeklerin kadınlar kadar güçlenip, onlara zalimlik yapmayacakları zamana kadar, erkek barbarlıklarını konuşmaya devam edecektir...
İçki yok, sigara yok...Uzun yaşamışsın ne fayda?..Sen ot gibi yaşamaya; yaşamak mı diyorsun?..”Sigara ve içki lobilerinin, Hollywood yapımları ve reklam sektörünü kullanarak, hayatımızda yarattıkları en ‘düzenbaz ve sahtekar’ söylemlerden biri budur...Yıllarca bilinçaltımıza “esaret zincirinin halkaları” olarak işledikleri, bu düzenbaz önyargıyla ilgili New York Belediye Başkanı Michael Bloomberg’in “marketlerdeki sigara paketlerini raflardan tezgah altına alma” kararı bir devrim netiliğindedir...New York Belediye Başkanı böyle yaparak, sigara kullanmayı değil, kullanmamayı karizmatik gösteriyor...Sigara içmemeyi değil, içmeyi hastalıklı bir davranış modeli olarak benimsetiyor...Bu hareketi çok önemli...İçki içmeyi ve sigara tüketmeyi, hayatın belli başlı zevkleri!! arısında gösterip, “içkisiz ve sigarasız yaşamı”, zavallı, büyümemiş ve reşit olmayan bir çocuğun süt kuzusu kontenjanından addetmek, uyanık ve hilekar bir yaklaşım...***Bu hilekar yaklaşımı görsel ve işitsel iletişim araçlarının beyin yıkama faaliyetleriyle desteklemek için, “hayatın zevklerinden uzak yaşamanın ot gibi yaşamak olduğu” inancı pekiştirilir... Türk Hava Yolları’nda bazı hatlarda içki verilmemesi tartışmasında da benzerini yaşamıştık...Türk Hava Yolları’nın kararı bir seçim özgürlüğü sorunu olarak elbette doğru değil...Özgürlükler meselesi açısından “kimin ne içeceğine karışılması” özgürlükleri sınırlandırır...***Fakat New York Belediye Başkanı’nın yaptığı gibi, sigaraları paketlerini marketlerden görünen raflarından alıp, tezgah altına attığınızda, hem özgürlükleri sınırlandırmamış, hem de rafine bir hayat biçimini modellemiş olursunuz...Gerçek şudur...Bir en fazla iki kadeh kırmızı şarabı kontenjan dışı tutarsak, içkisiz, sigarasız, oksijen, güneş ve spor ağırlıklı bir yaşam biçimi rafine ve cezbedici bir hayat tarzıdır...New York’tan Milano’ya, Londra’dan Roma’ya kadar bütün çağdaş metropollerin, “rafine insan modeli” için uygun gördüğü ve kutsadığı hayat tarzı budur...***Son günlerde içilen içkinin insan davranışlarını ve hareketlerini ne berbat noktaya sürüklediğini, içim burkularak izliyorum...İçkinin dağıttığı beyinlerin, davranış modellerini rafine bulup, bu yaşamın bir zevk ve keyif yaşamı olduğunu belirterek, diğerlerini ot gibi yaşamakla eleştirmek, bir insanın aklını peynir ekmekle yemiş olduğuna delalet...Özgürlükleri savunmak demokrasinin gereği...Ancak beyinleri tarumar edip, ruhsal dengelerde alt üstler yaşatan, insanları kronik med cezirlerin fasit tükenişlerine sürükleyen alkol gibi maddeleri özendirmek, onların “çağdaş yaşamların ve özgürlüklerin vazgeçilmez parçası” olarak göstermek, taamüden toplu cinayete azmettirmektir...Özgürlük hakkını içki ve sigara içenler için de savunmak başkadır... Bunları kullanmayı özendirmek ve bilinçaltına yönelik hilekar beyin yıkamalarda bulunmak ise cinayete azmettirmektir...New York Belediye Başkanı’nı cinayetlere dur demeye başladığı için kutlamak gerek...BARIŞ...Silahlar susmalı...Yarından itibaren “dağlarına bahar gelmeli” memleketimin...Silahların susması son bulmamalı... Barış sürekli ve kalıcı olmalı bu topraklarda...Silahlar susarken, toplumun bir kesimi sonsuz acılarda, bir hayat boyu elinden alınmış hürriyetlerle yaşamak zorunda kalmamalı...Memleketin dağlarına gelmesi amaçlanan bahar, ülkenin her tarafını kaplamalı...Daha fazla üzgünlüklere, daha çok kırgınlıklara, daha daha ızdıraplara kapalı kalmalı hayat...***Barışı gerçekten istiyorsak, hesaplaşmaları ve kırgınlıkları arkada bırakmasını bilmeliyiz...Birkaç gün önce Robin Sharma’nın bir sözünü alıntıladım:- “Affetmek yaptıklarını kabul edilebilir olduğunu söylemek demek değildir...”- “Affetmek kabul etmek değildir... Affetmek, onu neden yaptığını anlamak, acı çekmiş insanların acı çektirmeye yöneldikleri gerçeğini fark etmek demektir...”***Onbinlerce kişinin öldüğü bir savaşı geride bırakmak için her türlü sınırı zorluyoruz...Ölen insanları arkada bırakmaya çalışırken, diğer çatışmaları ve hesaplaşmaları arkamızda bırakamazsak, bu savaşı da kolay kolay arkamızda bırakamayız...Barış bir nefes işidir...Bir özgüven, bir irade meselesidir...Barış ancak toplumun en geniş katmanları tarafından benimsenerek mümkün olur...Büyük ızdırapların sürdüğü ortamda, o ortamın dışında kalanlara da barışı getiremezsiniz kolay kolay...Barışı istiyorsak, barış için gerekli tüm iradeyi, tüm toplumsal katmanlar için göstermeliyiz...Biz bütün bir millet olarak bu barışı hak ediyoruz çünkü...MUTLULUK...“Mutluluğun sırrı basittir...Yapmayı sevdiğiniz bir şeyi bulun ve tüm zihin gücünüzü, tüm enerjinizi bu sevginize yöneltin...Bolluk yaşamınıza adeta akacak ve tüm arzularınız kolayca yerine gelecektir...***Kalıcı mutluluk, amaçlarınızı gerçekleştirmek için düzenli çalışarak ve amacınıza giden yolda güven duygusuyla ilerleyerek gelir... İçinizde bekleyen ateşi canlandırmanın sırrı budur...***Aradığınız mutluluk kendinizi başarmaya adadığınız değerli amaçlar üzerine kafa yormak ve her gün başarıya ulaşmak için gereken eylemlerde bulunanarak elde edilir...En önemli şöylerin daha az önemli şeyler için feda edilmemesi düşüncesi, ebedi felsefenin doğrudan uygulmasıdır...***Güzel şeyleriniz olsun, fakat onların tutsağı olmayın... Onlara sahip olun, fakat onların size sahip olmalarına izin vermeyin...Yaşamınızın en temel hedefini, potansiyelinizin zirvesine erişmek, başkalarına hizmet etmek, başkalarının yaşamlarında fark yaratmak ve kendimizden daha önemli şeyler için yaşamak olarak belirleyin...Başarı güzeldir; fakat bu oyunun asıl adı ‘anlam’dır...”Robin Sharma...
Dün Ergenekon davasında savcının mütaalası vardı...Aralarında eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ, YÖK eski Başkanları, Balbay, Haberal gibi milletvekillerinin de içinde olduğu geniş bir kesime ağırlaştırılmış müebbet hapis istedi savcı...Türkiye’de bir taraftan; 21 Mart’ta silahların susması ve PKK’nın silahlı militanlarının yıl sonuna kadar dağları ve ülkeyi peyder pey terk etmesi konuşuluyor...Tam 30 yıldır onbinlerce can alarak ülkeyi kan gölüne çeviren savaşın, sona ermesi artık bir an meselesi...Böylesine barış umudunun yeşerdiği ve gerçekleşmesi uğruna bütün sınırların zorlandığı bir ülkede, çok kişi “ülkenin tüm katmanları kapsayacak toplumsal barışın ve genel affın zamanının geldiğini” seslendiriyor...Bu yıl yeni anayasanın yapılacak olması ve önümüzdeki yıl Cumhurbaşkanlığı seçimleriyle, yeni bir barış döneminin açılacağı düşünülüyor...KCK tutuklularının serbest kalmasıyla, darbe suçlarından hüküm giyenleri de kapsayan genel af düşüncesi hakim bir süredir her tarafta... Son günlerde Başbakan’dan Adalet Bakanı’na kadar arka arkaya açıklamalar bunun üzerine geliyor...- “Genel af yok...Kimse bunu beklemesin...”Laf böyle gelince, ilk bakışta toplumsal barış afla birlikte tam anlamıyla gerçekleşmeyecekmiş gibi gözüküyor...Oysa on yıllık rekor iktidarı döneminde ben Başbakan Tayyip Erdoğan’ın, “haberi verme biçimi”ni öğrendim zannediyorum... ***Tayyip Erdoğan’ın çok değişik bir özelliği var...“Haberi yalanlarmış gibi bir uslupla konuşuyor... Herkes yalanladığını zannederken, aslında haberin can alacı kısmını doğruluyor...”Nitekim, “Kimse bizden genel af falan beklemesin...” diye başlıyor konuşmasına...Bu sözler karşısında ne düşünür insan?..- “Genel af falan yok... Bunlar bir kısım iyimserin, kendinden menkul tahminleri... İşte Başbakan açıklıyor, af maf yok...”***Oysa Başbakan “af yok” demiyor, “Genel af yok...” diyor...Sonra da devam ediyor:- “Devlet kendisine karşı işlenmemiş suçları affetme yetkisine sahip değil... Affetmeye ancak suçun muhatapları karar verebilirler...”Bu sözlerden ne anlıyorsunuz?..Affın olmadığını mı?..Yoksa “affın ancak devlete karşı işlenmiş suçları kapsayacağını mı?..”Öyle ya!..Devlet ancak kendisine karşı işlenen suçları affetme yetkisine sahipse, şimdi tartışma konusu olan ve arka arkaya müebbetlerin geldiği Ergenekon, Balyoz, Sarıkız, Ayışığı, darbeye teşebbüs, 28 Şubat türü suçlar ve iddialar, “Devlete karşı işlenmiş suçlar ve iddialar” değil mi?..Başbakan, “Devlet ancak kendisine karşı işlenen suçları affedebilir” demiyor mu?..- “Adam öldürmüş kişinin muhatabı devlet değil... Onları affetme devletin işi değil” diye görüş bildirmiyor mu?..***Bu sözlerden “genel af”ın olmayacağı anlaşılıyor...Ancak Başbakan, Adalet Bakanı ve diğer yetkililerin sözlerinden, “Yeni anayasayla birlikte, anayasanın biçimlendireceği yeni devlet şekliyle beraber, eski devlet düzenine karşı işlenmiş suçların affedilebileceği” izlenimini alıyorum ben...Biliyorum Türkiye’de “gazetecilik öngörülerinde bulunmak çok zor ve tehlikeli...”Ne var ki gazetecilik benim 33 yıllık mesleğim... Ve huyum kurusun huyumdan vazgeçemiyorum... Bakalım huyum gerçekleri mi söylüyor, yoksa kendinden menkul sallamakta mı?.. Görelim bakalım...BEŞİKTAŞ’IN 110. KURULUŞ YILDÖNÜMÜ BUGÜN!.. 100. YILI NİLÜFER’DEN DOLAYI NEDEN KUTLAYAMADIM?..Üç gün önce Alen aradı...- “Kulüpteyim Reha Abi...” dedi; “110. kuruluş yıldönümü için kutlamaların hazırlıklarını yapıyoruz... Salı günü Çarşı’da toplanacağız... Stada doğru gideceğiz... Kulüpte hazırlıklara yardımcı oluyoruz...”Bugün İnönü Stadı’nda saat tam 19.03’te törenler başlayacak...100. yıldönümü kutlamaları yapılacak...Ajda Pekkan ve dört sanatçı sahne alacak...Başkan Fikret Orman konuşma yapacak...Kulübün tüm branşlarındaki sporcuları taraftara tanıtılacak...***Bunları düşünürken, gözümün önüne 10 yıl öncesi geldi...İnönü’nün yeşil çimenlerinin üzerindeki 100. yıl balosu...Serdar Bilgili kardeşim aramış “Geliyorsun değil mi masanı ayırdım...” demişti...- “Geliyorum elbet” demiştim, içim gidiyordu bir an önce baloya gitmeye... O günlerdeki İtalyan Lisesi mesunu olan yardımcım Nüvide,- “Reha Bey...” demişti “Size bu balo için özel bir smokin diktirelim... Nişantaşı’nda tadığım İtalyan ürünleri satan bir mağaza var... Oradan diktirelim baloya üzel smakininizi...”- “Peki Nüvide...” demiştim; “Diktirelim...” Çocukluğumda terziye provaya götürürlerdi beni...Yıllar sonra yine provaya gitmiştim 100. yıl smokini için...***Baloya iki gün kala smokin gelmmişti...Her şey hazırdı...2003 yılının lacivert bir yaz akşamında saatlerin 19.03’ü göstermesini bekliyordum...Baloya sadece bir gün kalmıştı...Gazetede o haberi gördüğümde...- “Beşiktaş’ın 100. yıl balosunda ünlü sanatçı Nilüfer söyleyecek... İnönü’nün yeşil çimleri üzerinde yapılacak balonun solisti Nilüfer olacak...”Haberi gördüğümde bir anda beynimden vurgun yemiş gibi olmuştum...Sessizleşmiş, gazeteye birkaç kere bakmış sonra gazeteyi katlayıp yana koymuştum...Nilüfer’den ayrılalı sadece 20 gün olmuştu...Yirmi gün sonra “Medya maymunları gibi ayrıldığım sevgilimle fotoğraf makinelerinin ve kameraların karşısına çıkmak istememiştim...”***Geçmişe duyduğum saygı, daha mürekkebi kurumamış bir ayrılığın, resimli fotoromanını çektirmeye razı gelmemişti...Konu Beşiktaş bile olsa...İçim gidiyordu şampiyon olduğumuz sene Beşiktaş’ın balosuna gitmeye...Aynı zamanda içim hiç de gitmiyordu böylesi bir günde “sevgilisiyle pişti olup ipe sapa gelmez tefkiralara konu olan bir adam olmaya...” Daha kızımın durumunu bile konuşmamıştık bir araya gelip...Konu Beşiktaş bile olsa bu mesele teferruat olmaktan uzaktı...100. yıl balosuna gitmekten vazgeçtim...Tek başına uçağa atladım, Atina’da meçhuldeki gizli kalmış otelime gittim...Kendimle ve geçmişimle baş başa kaldım orada...On yıl geçmiş o günden bu güne...Şimdi 110. yıldönüm törenleri var Türkiye’nin bu en eski kulübünün kuruluşunun...100. yılı böyle kaçırmıştım ben...Acaba Poyraz Beşiktaş’ın 200. yıldönümünü kutlayabilyecek mi?.. Kim bilir?.. Bulutların üzerinden seyretmeye çalışacağım onu ve torunlarımı...
Dün Yeşim Salkım’ın “Dik dur ve gülümseme... Bırak neden gülümsediğini merak etsinler...” sözünü tweet’lediğini görmesem, Che Guevara’yı hatırlayıp Google’dan ünlü sözlerine bakmayacaktım...Bu köşede her zaman “yaşam koçlarının, hayatı değişik okuyan bilgelerin sözlerini” aktarmaya çalışıyorum sizlere...Sanırım Küba devriminin efsanevi lideri Ernesto Che Guevara’nın Google’da hayata dair bazı sözlerini alıntılamak bu Pazar günü için anlamlı olacak...***“Dik dur ve gülümse... Bırak neden gülümsediğini merak etsinler...Ne kadar farklı olursa olsun; sana ait olmayana tenezzül etme... Ve ne kadar basit olursa olsun senin olandan asla vazgeçme...Arkamdan konuşmaya devam et... Çünkü karşıma çıkacak kadar büyük değilsin...Ayakkabılarımın altı delikti; ama üstü her zaman boyalıydı...Belki hiçbir şey yolunda gitmedi; ama hiçbir şey de beni yolumdan etmedi!..Hayatta öyle seçimler yap ki; kazandığın şeyler, kaybettiklerine değsin...Hayatta daima gerçekleri savun!.. Takdir eden olmasa bile, vicdanına hesap vermekten kurtulursun...Bir şeyi yapmak için, onu çok sevmelisiniz... Bir şeyi sevmek için, ona delicesine inanmalısınız...Kaybettiğin tek savaş, uğrunda savaşmaktan vazgeçtiğindir...Ben Ernesto’ydum sadece Ernesto, siz de sadece bir şey olarak var olursunuz...Che olmayı kendim istedim, siz de inanırsanız olursunuz, eğer inanırsanız.***Bir yalan, hangi amaç için söylenmiş olursa olsun, her zaman, en kötü gerçekten daha kötüdür...Savaşan, kaybedebilir... Savaşmayan, çoktan kaybetmiştir...Buraya beni öldürmeye geldiğini biliyorum... Vur beni korkak, yalnızca bir adam öldürmüş olacaksın... (Ölmeden önce, katiline söylediği sözler)En önemlisi, dünyanın neresinde olursa olsun her haksızlığı kendinize karşı yapılmış gibi hissetme kabiliyetinizi koruyabilmenizdir...Dizlerimin üzerinde yaşamaktansa, ayaklarımın üzerinde ölmeyi tercih ederim...***Çiçekleri koparabilirsiniz ama bu baharın gelmesini önlemez...Arkamdan konuşmaya devam et. Çünkü karşıma çıkacak kadar büyük değilsin...Düşmanın yoksa, hayatta hiç başarılı olamadın demektir...İyilik yapmaya devam et, karşındaki o iyiliğe layık olmasa bile, sen o iyiliğe layıksın...”Che Guevara 14 Mayıs 1928’de Arjantin Rosario’da doğdu...Mesleği doktorluktu...9 Ekim 1967’de Bolivya’da La Higuera’da katiline söylediği o sözlerden sonra öldü...SOĞUK VE GİTAR...İnanılmaz bir soğuk var İstanbul’da...Kış sanki yeniden geldi şehre...Yağmur yağıyor, dondurucu bir soğuk kol geziyor, kışın göbeğinde bir hava kenti esir alıyor...Hayatın bahara, güneşe ve taze bir iyimserliğe dönüştüğü günlerde, Ukrayna’dan geldiği söylenen karartılı soğuk hava, dün içimizdeki kıpırtıyı almak için elinden geleni yaptı...Soğuk ve yağışlı havalarda hep yaptığım gibi DR mağzalarına sığındım...Kitapların sıcaklığından, DVD’lerin hayal dünyasına, dergilerin maceraperest kapaklarından, müzik enstürmanları ve masal kitaplarıyla dolu rafların fantastik sihirli dünyalarına daldım...***Orada gördüm özenle yan yana asılmış “Gel beni al” diyen İspanyol gitarları...Dört yaşına gelen oğlum “Baba bana gitar al...” diye tutturdu...Yüzüne baktım ve onca oyuncak dolu rafın ortasında oğlumun “gitar” diye tutturmasındaki derin sebebi bulmaya çalıştım...Küçük kızıma baktım, gitardan yana hiç oralı görünmüyordu...Büyük kızım kendisine spor okul çantası ve DVD seçmekle meşguldü...Sadece oğlum, “Biraz büyüdüğünde alacağım oğlum” dediğim halde “gitar” diye tutturmaya devam ediyordu...***O an tartışmaya mahal bırakmayacak biçimde anladım ki, oğlumun isteği kırkbeş yıl önce babasının “yarım kalmış karşılanmamış yalvarışının” genetik bir uzantısıdır...Bunu anladığımda satıcıların meraklı bakışları altında koskoca İspanyol gitarını yerinden çıkardım ve oğluma takdim ettim...Küçücük elleriyle ve gitarı kavrayamayan gövdesiyle bana teşekkür mahiyetinde bir gülümseme fırlattı...Mutlu olmuştu gitardan...Ben de mutlu olmuştum birlikte aldığımız gitardan...Sonuçta baba-oğul hayatımızdaki ilk gitarımıza sahip olmuştuk...Kırkbeş yıl önce sevgili annem herhalde “derslerimde başarısız olurum” düşüncesiyle, “yalvardığım halde gitarı almamıştı bana...”Kırkbeş yıl sonra oğlumla gitarımız kolumuzda, ruhlarımız huzurda dükkanı terk ettik...Dışarıda dondurucu bir soğuk vardı...Biz soğuğu duymuyorduk...Kolumuzdaki gitarımız içimizi ısıtmaktaydı...GÖZLÜK...“Orta yaşlarda bir adam eşi birlikte arabasıyla benzinciye girdi... Pompacı çocuk arabanın benzinini dolduruyordu...Adam çocuğa seslendi:- “Camları da temizlesene...”Çocuk denileni yaptı... Camları süngerle temizlemeye çalıştı... Adam çocuğun sildiği camlardan memnun kalmamıştı... Pencereden kafasını çıkartıp seslendi...- “Temizlenmedi camlar... Bir daha yap şunları...”***Çocuk süngerle bir kez daha camları temizlemeye girişti... Bir süre sonra bitirdiğine kanaat getirip, dolmuş olan benzine yöneldi... Ancak orta yaşlı adam tatmin olmamıştı... Çocuğa bağırdı;- “Doğru düzgün yapsana işini beceriksiz!.. Yine olmadı... Beceremeyeceksen git başka bir iş yap!..”Bunun üzerine karısı adamın haksız olduğunu anlatmaya kalkıştı... Nafile...Orta yaşlı adam söz dinlemiyordu...Çocuktan üçüncü, dördüncü kez aynı titizlikle bir defa daha ön camları temizlemesini istedi...Her seferinde çocuğa olmadığını söylüyor, bağırıyor, hakaretler yağdırıyordu...***Sonunda eşi dayanamadı...Adamın gözlüklerini aldı ve elindeki mendille sildi... Kirlenmiş gözlük camları temizlenmiş... Adam şimdi her şeyi berrak ve cam gibi görebiliyordu.... Arabanın ön camlarının tertemiz olduğunu, çocuğa haksız yere defalarca çıkıştığını fark etti....Çocuk kırılmış gitmişti...Adam elinde gözlüklerle kalakalmıştı...”***Bu öyküyü her dinlediğimde, hayatta mutsuz olduğunu söyleyen insanlar gözümün önüne gelir...Yaşamlarında her şeyin ters ve kötü gittiğini, hiçbir şeyin düzgün olmadığını söyler, “bazı insanların ne kadar şanslı yaratıldıklarını kendilerinin ise şansızlıktan muzdarip olduklarını” anlatırlar...Onlar anlatırken, hep bu gözlük hikayesi gelir gözümün önüne...Sürekli şansızlıktan yakınanların esas meselesi “gözlüklerinin camları”dır...O camların kirli olmasadır...Kirli gözlüklerle hayata baktıklarından, her şeyi kirli ve kötü görürler...Değiştirmeleri gereken şey, kendi gözlükleridir...Oysa onlar dışarıdaki camların değiştirilmesi gerektiğini söyler dururlar...Dışarıda olan değil, onu nasıl algıladığınızdır önemli olan... Mutluluk ve mutsuzluk, takılan gözlüktedir...Arabanın camında değil...
Sneijder Galatasaray’a transfer olurken, “Fatih Hoca onu pek oynatacak gibi görünmüyor” diyen yakınlarına Ünal Aysal’ın şu cevabı verdiği söylenmişti;- “Sneijder’i de alırız... Onu oynatacak hocayı da...”Nitekim Ünal Aysal hız kesmedi...Sneijder’in hemen arkasından, Drogba‘yı aldı Galatasaray’a...Drogba da Galatasaray’a giderken, Sneijder gibi Jose Morinho’ya sordu:- “Galatasaray’a gideyim mi?..”***Bu konuşmalar olurken, futbolcu tranferini yapan isimler ve Başkan’ın yakınları, Ünal Aysal’ın ilerde Galatasaray’ın başına Jose Morinho’yu getirmek istediğini söylüyorlardı...Bugün bu konuşmaların hepsi yalanlanacak...Fakat herkes biliyor ki, bu olaylardan kısa bir süre sonra, Fatih Terim’in İtalya’da Roma takımıyla anlaştığı haberleri yayıldı...Terim muhtemelen yapılmak istenenleri görmüş, kendi kariyeri açısından alınması gereken önlemleri almaya başlamıştı...***Dün Fatih Terim’in Drogba‘lı Sneijder‘li Galatasaray’ına, Jose Morinho’nun Real Madrid’i çıkınca, “Pes...” dedim; “Buna tesadüf değil, enerjinin çekimi denir...”“Secret” isimli kitapları artık sokaktaki adam biliyor...Çağırılan enerjinin bir süre sonra karşınıza çıktığı bir sır değil...Galatasaray’da ikinci yarının başından beri, bir Jose Morinho rüzgarı ve etkisi seziliyor...Fatih Terim’le devre arası yaşanan ve dondurularak rafa kaldırılan krizin temelinde de bu konu vardı...Hayatın quantum’u bu enerji çekimini affetmez...Karşınıza Jose Morinho’yu ve Real Madrid’i çıkartıverir anında...Galatasaray Real Madrid’i elerse, elbette sarı kırmızılı camia ve Türkiye’nin büyük bölümü bayram edecek...Fakat bu maçların sonunda Galatasaray’ın yüzü gülerse sonrasında Fatih Terim’in ne yapacağını ben özellikle görmek isterim...Bir şeyi fazla konuştunuz mu istemeseniz de başınıza gelir...Secret’ın kuralıdır bu...Ya da siz buna Galatasaray-Real Madrid eşleşmesi adını takın isterseniz...BU NEVRUZ GERÇEK BİR BAYRAM OLSUN!..İlk defa, bu yıl Nevruz’da çatışma, gerginlik, bombalama, biber gazı gibi şeylerin olmaması ihtimali belirdi...PKK’nın bu Nevruz’da Apo‘nun direktifleri uyarınca eylemsizlik kararı alacağı söyleniyor...Türkiye Nevruz’ları da diğer bayramları gibi, kardeşçe ve barış içinde kutlayacak elbet bir gün...Bütün isteğimiz, bunun daha fazla gecikmeden, daha fazla kan dökülmeden, daha fazla çocuklarımız ölmeden, vakit kaybetmeden gerçekleşmesi...Belki de bu Nevruz,bayram gibi kutlanacak Nevruz’ların ilki olur...Belki de bu Nevruz’da esmeye başlayacak hava, dağa, taşa, barış getirir...Kim bilir belki bu Nevruz’da “Dağlarına bahar gelir memleketimin!..” Kim bilir?..“CENNETE GİDİNCEYE KADAR BEKLEMEM GEREKİYOR...”Jack arabayı yavaşlatmadan önce takometreye baktı...Hız limitinin 50 mil olduğu yerde 73 mil ile gidiyordu...Polis yana çekmesini söylemişti...Son dört ay içerisinde dördüncü defa polis tarafından durduruluyordu...Bir insan nasıl bu kadar şansız olabilirdi?..Arabayı sağa çekti...- “Keşke şu anda yanımızdan daha hızlı giden bir araba geçse de trafik polisinin dikkati ona yönelse...” diye geçirdi içinden...Trafik polisi elinde kalın bir not defteriyle arabadan indi...***O da ne?..Trafik polisini tanıyordu...Kilisede her Pazar ayininde beraber dua ediyorlardı...Jack arabının koltuğuna iyice sindi...Bob’la karşılaşmış olması, cezayı geçtik berbat bir durumdu...Kiliseden tanıdığı polis memuru, arkadaş olduğuna bakmaksızın kendisini durduruyordu...Hem de hızlı gidip trafik kurallarını ihlal ettiği için...- “Merhaba Bob...” dedi; “Böyle karşılaşmamız ne ilginç bir tesadüf...” - “Merhaba Jack...” dedi Bob... Gülümsemiyordu...- “Beni karıma ve çocuklarıma yetişmek için koştururken yakaladın...”- “Evet öyle...” dedi Bob... Umursamaz görünüyordu...- “Son günlerde eve hep çok geç gittim... Çocuklarım uzun süredir beni görmedi... Dilbana (eşim) bana bu akşam evde biftek ve patates pişireceğini söyledi... Hep beraber yiyecektik... Ne dediğimi anlıyor musun?..”- “Evet ne demek istediğini anlıyorum... Fakat trafik kurallarını ihlal ettiğini de biliyorum...” diye cevapladı Bob..***- “Eyvah...” dedi Jack; “Bu taktik işe yaramayacak gibi... Taktik değiştirmek gerekli...” diye geçirdi içinden...- “Beni kaç ile giderken yakaladın?..”- “70...Lütfen arabana biner misin?..” dedi Bob...- “Ah Bob... Bekle bir dakika lütfen... Seni gördüğüm anda takometreye baktım... Sadece 65 ile gidiyordum...”- “Lütfen Jack arabana bin...” diye üsteledi Bob...Jack canı sıkkın bir şekilde arabasına bindi ve kapıyı çarparak kapattı...Bob not defterine bir şeyler yazıyordu...Bob niye benim ehliyetimi ve ruhsatımı istemiyor ki diye düşündü... Ne olursa olsun bundan böyle kilisede bu adamın yanında oturmayacaktı...En iyisi birkaç Pazar kiliseye gitmemek, bu adamla hiç karşılaşmamaktı...***İçinden bunları geçirirken Bob’un kapıyı tıklattığını duydu...Arabanın penceresini açtı...Bob, Jack’e bir kağıt uzattı, kağıdı verdi ve gitti...Kağıda baktı Jack...- “Ceza değil bu...” diye kendi kendine söylendi...Bir anda sevinmişti...Bu bir nottu ve üzerinde şunlar yazıyordu:- “Sevgili Jack...Benim bir kızım vardı...6 yaşındayken çok hızlı araba kullanan birisi tarafından öldürüldü...Bu kazadan dolayı adam cezalandırıldı...Üç ay cezaevinde kaldı ve çıktı...Kendi çocuklarına sarıldı, öpüp onları tekrar koklayabildi...Ancak ben!..Ben kızımı tekrar koklayıp öpebilmek için cennete gidinceye kadar beklemem gerekiyor...Bin defa adamı affetmeye çalıştım...Bin kere de başardığımı zannettim...Belki başardım, ama hala kızımı düşünüyorum...Lütfen benim için duam et ve yollarda dikkat et Jack...Tek bir oğlum kaldı!..”(Dr. Yaşar Ateşoğlu’nun Bilgelik Öyküleri kitabından)