Günlerce ve defalarca aradılar ki “Ayaklı Gazete’nin 2013 yılı Onur Ödülü’nü vereceğiz... Geceye katılabilir misiniz?..”
Azmine ve çalışmasına en güvendiğim genç muhabirlerden biriydi Tayfun Topal...
Onu tanıdığımda Sabah gazetesinde gece muhabiriydi...
Bütün mekanları, sahiplerini, çalışanları, haber çıkartacak kaynakları avcunun içi gibi biliyordu...
Her yerde adamları vardı...
Bir gün arabasıyla bir yere gidiyorduk...
Bana döndü “Ben gazeteden ayrılıyorum abi...” dedi...
Bir gazeteci “Ben gazeteden ayrılıyorum...” dediğinde çok fazla soru sormamak gerektiğini hayat öğretmişti bana...
Gazeteci eğer bir yerlere büyük tantanalarla transfer olmuyorsa, gazeteden ayrılması çok da isteyeceği bir durum olmazdı...
Gazetecilik çok zor ve meşakkatli bir meslekti...
Dışarıdan “gazetecilerin şangırtılı hayatlarına gıpta edenler“ mesleğin içindeki gayya kuyusunun nasıl canlı cesetlerle dolu olduğunu asla fark etmezlerdi...
Ne zaman iyi okullar bitirmiş birisi “Ben de gazeteci olmak istiyorum” diye iş görüşmesi için karşıma gelse, ona gazeteciliğin başarması ne kadar imkansız ölçüde zor bir meslek olduğunu anlatmaya çalışırdım...
Bunu anlatmamın sebebi, genç gazeteci adayının “önceden gerçekleri bilip, ona göre hareket etmesini sağlamaktı...”
Geceli gündüzlü 33 yılımı verdiğim, ün, başarı, para pul ve bedeli bulunmayan bir yaşam tecrübesi kazandığım gazetecilikte, önünde sonunda kendi çocuklarımın bile gazeteci olmasını istemez noktaya gelmiştim...
İnsan mutluluk gördüğü bir şeyin kendi çocuklarında olmasını arzulamaz mıydı?..
Ben arzulamıyordum artık!..
Tayfun; Sabah gibi bir gazeteden ayrılacağını söylediğinde güneşli bir öğlen saatiydi...
Maçka’dan Nişantaşı’na doğru gidiyorduk...
İçimden; “Acaba ne oldu da gazeteden ayrılmaya karar verdi?..” diye düşünüyordum...
- “Kendi işimi yapacağım... Yapımcı olacağım... Büro tuttum büyük işler yapacağım abi, atılım yapmak istiyorum...” deyince biraz rahatlamıştım...
Hiç olmazsa kendi nedenleriyle ayrılıyordu muhabirlikten...
Birkaç yıl içinde film yapımcılığından, televizyon programcılığına, Ayaklı Gazete isimli internet portalından, film platosu kurmaya kadar bir sürü büyük işin içine girdi Tayfun...
Koştu, tökezledi, yılmadı, ayağa kalktı ve kendi dünyasının zirvelerine tırmandı...
Ayaklı Gazete onun kurduğu haber portalıydı ve o portalın okuyucuları bana “2013 yılının gazetecilik onur ödülü”nü vermeyi uygun görmüştü...
Gazetecilikte kaldığı için iftihar ettiğim genç bir kardeşimin, etiyle tırnağıyla kazıyarak kurduğu Ayaklı Gazete’nin ödül gecesine onur ödülümü almak için bile gidemedim önceki gece ne yazık ki...
Akşam yazımı bitirmiştim...
İki çocuğumun ikisi de 39 derece ateşle yanıyordu...
Doktorun tavsiyesiyle; annesiyle beraber “ilaçları yüksek dozajda verebileceğimiz burunlarına takılan maskeli cihazdan” almıştık...
Çockuların burunlarına maske takılıyor ve ilaçları bu yolla alıyorlardı...
Önceki akşam oğlum “maskeyi takmayı” reddetti ve ağlamaya başladı...
39 derece ateşi vardı ve bunu maskeyi takmamasını riske etme lüksüm yoktu...
Uzun bir süre maskeyi takmak için uğraştık...
Sonra ikisi babalarına sarıldılar ve televizyon karşısında uyuklamaya başladılar...
Ayaklı Gazete ve onur ödülü uzaklarda kalmış, çocuklarına ilaçları almaları ve maske takmaları için onları sevip okşayan bir baba gelmişti yerine...
Onur ödülüne hak kazanacak kadar, haysiyetli bir gazetecilik yapabildim mi hayatta bilmem...
Fakat çocuklara kalacak “onur”lu ödüller, bana muhteşem bir hediye olmaktalar...
BEN KADINLARI DEĞİL, ERKEKLERİN ÇARESİZLİĞİNİ İYİ ANLIYORUM...
Ertuğrul Özkök Hürriyet Pazar’da “Kadınları İyi Anlayan 10 Erkek” yazısına bir jest yapıp benim adımı koydu...
İki yazımdan alıntı yaparak; “Kadınları çok iyi anladığıma” hükmetti...
İltifatına teşekkür ederim...
Fakat söylemeliyim ki, ben aslında kadınları anlamaktan çok daha fazla, erkeklerin biçareliğini anlamaktayım...
Erkeklerin biçareliğini anladığım ölçüde, kadınları anlıyor gözüküyorum...
Biçare erkeklerin, kadın karşısındaki çaresizlikleri beni kadını anlamaya itiyor...
Kadınları anladığını söylemek bir erkeğe yapılabilecek en muhteşem iltifat...
Ne ki bu iltifata mazhar olmak, kadınlar karşısında çaresiz kalan, biçare erkek hayatlarını derinden ve içten tahlil etmekten geçiyor...
Çok gıpta edilesi bir durum gözüküyor...
Aslında derin ızdırapların sonsuz deneyleriden geçmiş bir süzgeç olma ötesine geçmiyor...
Yine de...
Ertuğrul Özkök’ün alıntıladığı yazıyı, bu köşede yayınlama zamanı şimdi;
KADINLARI ANLATAN O YAZI!..
Kadın popülizminin eteklerine sığınmak istemem, Dünya Kadınlar Günü’nde...
Kadını kutsayıp, vazgeçilmezliğini tekrarlayıp “Dünya Kadınlar Günü” yazısı niyetine vasat bir güzelleme yapmak yakışmaz bana...
Gerçek şudur...
Bir erkek; kadının sonsuz ve sınırsız dünyasının duygusal yoğunluğunu, çeşitliliğini, duygusal ve tensel isteklerini tatmin edebileceğine inanmaz... Erkek bir kadını tatmin edebileceğine inanmadığı ölçüde böbürlenmeye heveslenir...
Ne muhteşem bir karşı konulmazlıkta olduğunu ispata yönelir...
Ne çok kadınla ne “kusursuz çapkınlıklar” yaptığını anlatmaya yeltenir...
Erkek kadını tatmin edemediği ölçüde, başka kadınlara seyirtir...
Farklı kadınlarla oldukça zevahiri kurtaracağını düşünür...
Gerçek yetersizliklerini kapatabilmesi çerçevesinde, günlük çapkınlıklarla idare-i maslahata sürüklenir...
Doğa dengesizdir...
Kadının ruhu komplikedir...
Duyguları ve yoğunluğu derindir...
Cinselliği erkek cinselliğinin fersah fersah üstündedir...
Erkek kendi bilinçaltında yetersizliğinin farkındadır...
Yetersizliği, karşındakini hor görerek aşağılamaya sürükleyecektir ...
Kadınlara karşı “kendini güçlü gören” sanıldığından çok daha azdır çevrede...
Kadını idare edebileceğine, onu çekip çevirebileceğine inanan erkek, nadidedir...
Sadece beyin değil, sadece cinsellik değil, sadece para ve güç değil, belki bunların hepsi, belki de bunların hepsinden fazlası gereklidir...
Kadın erkeklerin kendine göre “güçsüz” olduğunu bilir...
Arayışı da bu yüzdendir...
Bir türlü ne aradığını bilememesi “esasen güçlüyü görememesindendir...”
Aslında güçlü bir erkek portresini ne kadar uzaktan görürse görsün gözlerinden fark edeceklerdir...
Kadın Kokusu filminde kör bir emekli yarbayı oynayan Al Pacino böyle bir erkek karakteri çizer...
Alexis Zorba “kadınla baş edebilen erkek karakterinin” tarihteki en nadide örneklerinden biridir...
- “Yatağında yalnız yatan her kadından bir erkek sorumludur...”
Bunu diyebilen bir erkek, “erkeğin güçsüzlüğünün kadının ise inanılmaz gücünün farkındadır...”
Her lafının başında “şeytan götürsün kadını” diyecek kadar korkutucu bulur buna karşın kadını...
Zorba da “Kadınsız bir hayatı düşünemezken, kadınlarla dolu bir hayatın başına belalar açtığını düşünür...”
Kararsızlık geçidini,
Bu günah testisini,
Bu şarlatanlık tapınağını
Bu hile otlarıyla kaplı tarlayı,
Bu cehennemin giriş yerini,
Bu kurnazlık taşan sepeti,
Bu bala benzeyen zehri,
Bu dünyaya bağlayan zinciri,
Bunların hepsi;
Yani ‘Kadın’ı kim yarattı?..”
Bugün Dünya Kadınlar Günü...
Ezici çoğunluk, bugün kadının erkek tarafından dünyada nasıl ezildiğini örnekleriyle anlatacaktır...
Fiziksel olarak erkek ezer kadını...
Gerçekte ise güçsüzdür ve kadın karşısında ezilmektedir erkek...
Maddi olarak ezmesi, manevi olarak ezildiğinin göstergesidir...
Erkek, kadın karşısında güçsüz ve biçaredir...
Güçsüzlüğün ve biçareliğin girdabında, zalimliğe ve gaddarlığa yönelmektedir...
Olmayan gücünü, fiziksel şiddetle dengelemeye yeltenmektedir...
En büyük zalimliklerin altında ezilen kadınlar bile, tek tek her erkekten çok daha güçlü olduklarını bilir...
Onların, erkeklerin zavallılıklarının farkındadır... Kadınlar Günü, güçsüz erkeklerin kadınlar kadar güçlenip, onlara zalimlik yapmayacakları zamana kadar, erkek barbarlıklarını konuşmaya devam edecektir...

