Sanki dağlarına bahar gelecek memleketimin...

Haberin Devamı

Bugünden itibaren kurtulacak, vakt-i zamanında ölmesi tasarlanan canlar...

Ölümün soğukluğu bitecek bugün, hayatın sıcaklığı gelecek makul bir süre, belki de hep...

Vatan görevine gönderilecek çocuklar asker ocağında hain pusularda öldürülmeyecek...

Gece daha bir rahat ve huzur içinde uyuyacak, anneler ve babalar...

Çocuklarının da rahat uyuyacağını bilecek...

Sabah daha bir mutlu kalkacaklar...

Zamansız ölümler değil, zamanlı hayatlar kazanacak...

Ölüm değil, yaşam galebe çalacak....

Savaş değil, barış hayatın egemeni olacak...

***


Dün akşam Ahmed Arif’in şiirini kendi sesinden dinlemek istedim...

‘İçerde’ diye yazdığı şiiri...

“Dağlarına bahar gelecek memleketimin...” şeklinde nakarata bağladığı o muhteşem kreşendoyu...

Ahmed Arif’in sesinden şiiri, Rahmi Saltuk’un sesinden türküyü dinlerken, geçmişe gittim...

Otuz yıl öncesine, o türküyü delicesine umutlarla dinlediğim ilk gençlik günlerine daldım...

Kaç kere dinlerdim, o türküyü kim bilir bir gün içinde...

Kaç kere mırıldanırdım o türküyü onlarca kez dinlemenin ertesinde...

“Dağlarına bahar gelmiş memleketimin...”

***


Atina’ya gittiğim yılda aktı son savaşın “ilk kanı...”

23-24 yaşındaydım o günlerde...

Şimdi 53 yaşındayım...

Bir gençlik, bir meslek, bir ömür geçti bu otuz yılda...

Ömür geçerken, ömürler tükendi, çocuklar öldü gitti...

Onbinlercesi...

Canlar gitti, hayatlar karardı, söndü ve bitti...

Ölüm kazanıyordu...

Şimdi sanki; makus kader değişecek gibi...

Dağlarına bahar gelecek gibi...

***


“Haberin var mı taş duvar,

Demir kapı kör pencere,

Yastığım, ranzam, zincirim...

Uğruna ölümlere gidip geldiğim...

Dağlarına bahar gelmiş memleketimin...”

***


Çok şey söylenecek elbet, “silahları bırakma çağrısı”na...

Neden şimdi?..

Niye daha önce değil?..

Neyi amaçlıyor?..

Kime yarıyor?..

Falan filan...

Oysa bu arada, genç fidanlar artık ölmeyecekler...

30 yıllık savaş en azından bir süre devam etmeyecek...

Türkiye’nin bölünmediği kayda geçilecek...

Hayat bu kez ölüme değil barışa tanıklık edecek...

Sanki ‘Dağlarına bahar gelecek memleketimin...’

DEVLET BAHÇELİ’NİN HAKKINI YEMEYİN!..

Barış sürecinden yana olmak bir siyasi tercihtir...

Barış sürecine karşı da olmayı da aynı düzlemde değerlendirebiliyorsanız eğer...

Başından beri “bu savaşın artık sona ermesinden” yana davrandım...

Siyasi değil, insani ve vicdani bir duruştu bu...

Ancak böyle davrandım diye, tüm siyasi partilerden, kliklerden ve felsefelerden de böyle davranmalarını beklemeyeceğim elbette...

***


Söz gelimi Devlet Bahçeli, iktidarı alabildiğine eleştiriyor, ateşkes süreciyle ilgili...

Bazı aklı evveller de Bahçeli‘nin sözlerindeki mantık hatalarını dile getirip, akıllarınca MHP liderine yükleniyorlar...

Oysa barış süreci ne kadar desteklenecek bir süreçse, ona milliyetçi tabandaki bir partinin liderinin karşı çıkması da o derece anlaşılır bir tutum... Ne yani ne yapacaktı Devlet Bahçeli?..

- “Çok iyi yaptılar..,. Devam etsinler mi?..” diyecekti...

***


Onun tabanı, durduğu yer ve pozisyonu böyle söylemeyi gerektiyor bu bir...

Devlet Bahçeli olmasaydı bugünleri göremezdik bu iki...

Bahçeli, Apo ilk yakalandığı sırada, toplumun her kesiminden yükselen “asalım” nidalarını arkasına alıp rüzgar yapsaydı, bugün belki Apo çok başka bir konumda olacaktı...

Bu görüşmeler de Apo‘yla yapılamayacaktı...

Ateşkes bu noktalara taşınamayacaktı...

Ayrıca hakkını verelim, bunca yıl radikal milliyetçi tabanı sokağa dökmeyip, itidalli davranarak çözümün yolunu açan bir tutum izledi Devlet Bahçeli...

Bugün gelinen noktada onun payı var...

Vebali değil...



APO YABANCI ETKİSİNE EN KAPALI PKK’LI!..

Ateşkes süreci başladığında, bir konunun öneminin kimse farkında değildi...

PKK meselesi hiçbir zaman sadece PKK meselesi ya da Kürt sorunu değildi...

Otuz yıldır süren savaşın, bölgesel bağlantıları, yabancı başkentlerde yapılan planları, dünyanın global güçlerini direkt ilgilendiren stratejik hesapları vardı...

Silahlı savaş veren bir örgüt, hayatı tek başına, idelojik sınırlar içinde idame ettiremezdi...

Verdiği savaşın içine yabancı istihbarat girerdi...

Değişik başkentler mevzi alırdı...

Bu durumda görüşmeler sorunun özünden sapar, değişik başkentlerin çıkarlarına, gelecek ile ilgili planlarına doğru kayardı...

PKK içinde değişik gruplar, kişiler ve klikler var...

Bu grup, klik ve kişilerin, hangi yabancı ülkelerin parmağıyla hareket ettiği sorusu hayati derecede önemlidir...

***


Militanların bir hayatı, kendileri için düşündükleri bir istikbali, emniyete almayı düşündükleri bir gelecekleri vardır...

Örgüt içinde bir mücadele, hiyerarşide bir denge sorunları da cabası...

Yabancı istihbaratlar, devletler ve örgütler bu zayıf halkalara oynarlar...

Örgüt içinde militanlara, kliklere sağladıkları her olanak, kendileri adına sağlayacakları yeni fırsatların anahtarıdır...

***


PKK gibi savaşı mücadele şekli olarak seçmiş örgütlerde otuz yıl içinde herkes örgüt içi ve dışı ittifaklarını sağlamlaştırır...

Devletin istihbarat güçleri yapacakları görüşmeleri, “yabancı etki altındaki silahlı militanlarla yapsalar”dı görüşmeler ölü doğardı...

PKK içinde, yabancı istihbarat etkisine en kapalı kişi Abdullah Öcalan’dır...

Şabat 1999’dan beri, 14 yıldır devletin elinde bir cezaevinde ikamet etmektedir...

Yabancı istihbaratın ve devletlerin PKK içinde ulaşması en imkansız adam belki Apo‘dur...

Bu şartlarda Apo’yla görüşmek, sorunu yabancı ellerden mümkün mertebe kurtarmak demek...

Yabancı parmağının etkisinden uzak bir dönemde Apo’yla görüşmek, sorunun çözümüne en yakın PKK’lıyla görüşmek demek...

DİĞER YENİ YAZILAR