“Hayatımın dönüm noktası olarak adlandırabileceğim olayı bundan beş yıl önce yaşadım...
Kardeşim ve onun arkadaşları ile birlikte bir yerde oturmuş sohbet ediyorduk...
Yaşamın içerisindeki çok sıradan anlardan biriydi...
Hayat normal akarken, ben hayatımın en büyük sendelemelerinden birine neden olan soruyla karşılaştım...
Kardeşimin arkadaşlarından birisi bir soru sordu:
- ‘Hayatının hangi dönemine geri dönüp aynen yaşamak istersin?..’ diye...
Soru beni nakavt olmuş bir boksör gibi yere yıkmıştı...
Hakem kalkmam için sayıyor, fakat ben yerimden bile kıpırdayamıyordum...
Hayatımı düşündüm...
- ‘Çocukluğum?..’
- ‘Geç!..’
- ‘Ergenlik dönemim?..’
- ‘Ailemle çok büyük sorunlar yaşamıştım... Ih...’
- ‘Üniversite yıllarım mı?..’
- ‘Oldukça zorlu bir bölümde okumuştum... Bir daha aynısını yaşamak istemezdim o yılları...’
- ‘Evliliğim mi?..’
- ‘Hayır elbette... Bir yandan kumar sorunu, bir yandan karımın hastalığı... Çok zorlu yıllardı...’
- ‘Bugün?..’
O anda elimde sadece bugünün olduğunu fark ettim...
Artık ne yapacaksam bugünde yapacaktım...
Hayatımı çok farklı yaşamaya çalışacak ve geri dönmeyi arzulayan anılar bırakacaktım arkamda...”
Bu yazıyı Yaşar Ateşoğlu’nun Bilgelik Öyküleri kitabından aldım...
Yazıyı alıntılarken, tıpkı yazar gibi ben de kendi geçmişimi düşünüyordum...
- “Acaba ben hayatımın hangi bölümünü aynen yaşamak isterdim?..”
Yazılarda flasback’ler yapıp eski yaşananları anlatırken, maziden kalan dondurulmuş bir anın, o dakikada yaşanmış duygusal resmini çekip aktarıyordum...
Aktardığım fotoğraf, duygusal yoğunluğu yüksek, mutlu ya da dramatik bir anı fotoğraflıyordu...
Onu düşündüğümde ve yazdığımda o an, yaşanılası bir an olarak gözüküyordu...
Ancak soru;
- “Yaşamınızın hangi dönemine dönüp aynı şekilde yaşamak isterdiniz?..” diye sorulduğunda durum farklılaşıyordu...
Yaşamamın hangi dönemini bir bütün olarak yaşamak istediğim sorulunca doğrusu pek kolay cevap veremiyordum...
Beş parasız ilk Paris seyehati bile değildi sanırım bütünüyle aynısını yaşamak isteyebileceğim dönem...
Çok uğraştığımda, Paris’ten bir yıl öncesine kadar gittiğimi fark ediyordum...
1979 yılının Londra ve Cambridge yazı geliyordu aklıma...
İngiltere’de bir yaz okulu macerasını ve Londra’daki aylaklık günlerinin tatlı romansını hatırlıyordum...
Sanırım bunca yaşanmışlığın içinden süzüle süzüle sadece 79 yazının çıkmasının bilinçaltı bir anlamı vardı...
İlk defa her gün canlarımızı alan siyasi terörün uzaklarında, ölümlerin soğuk nefesini arkamda hissetmeden, yeşil çimlerin, İngiltere’nin tatlı yaz güneşinin ve dünya gençliğinin buram buram aşk kokan, barışçı namelerinin eşliğinde eğitim gördüğüm için olsa gerekti...
Ölümlerden uzakta, barış ve huzur içinde, gençliğimin özgürlüğünde yaşadığım ve eğitim gördüğüm o iki ay, hayatımın elli yılında yeniden yaşamayı düşünebileceğim tek dönem olarak hatırıma geliyordu...
Elbette şimdi çocuklarımla yaşadığım muhteşem anları saymıyordum...
Onlara “bugün”e aitti...
Geçişten kalan ise bir iki aylık bir Cambridge ve Londra hatırası olmaktan öteye gidemiyordu...
PKK’nın çekilmesinin ve barışın ne anlama geldiğini anlamayanlara baktığımda şimdi acı bir tebessüm kaplıyor yüzümü...
Gencecik bir insanın can korkusunu ve hayatta kalma dürtüsünü nereden bilebilirdi ki kalpleri taşlaşmış kendilerine yetişkin süsü veren, yetişmemişler!..
HADİ KALK GAZETENE GEL USTA!..
Ne olduğunu bilmiyorum... Fakat ne olmadığını biliyorum...
Hasan Cemal’in Milliyet’ten ayrılmasını gazete yönetimi veya gazete patronajı istemiyor...
Olayı hatırlayalım...
Milliyet “İmralı zabıtları” diye bir haber yaptı...
Bu haberin yankıları çok geniş oldu...
Etkin ve yaygın görüşe göre, bu haber “görüşme sürecini torpillemek isteyenler tarafından” özellikle sızdırılmıştı...
Bunlar İmralı görüşmelerinin tutanakları değildi...
Apo’nun görüşmelerle ilgili kendi çevresine anlattıklarının özel tutulmuş notlarıydı...
Bu satırların yazarının da dahil olduğu geniş bir grup, “haberi bu şekilde sızdıranların iyi niyetli olmadığını” yazdı günlerce haftalarca...
Bunları yazarken, haberin yayınlandığı Milliyet’in, Vatan’la aynı grubun gazetesi olması hiçbir şeyi değiştirmedi...
Haberin Milliyet veya başka bir gazete tarafından yayınlanması editoryal bir tercihti...
Sızdırılması ise bize göre, “operasyonel” bir gerçek...
Sonuçta, Milliyet haberi verdi, eleştiren eleştirdi, savunan savundu...
Hasan Cemal haberin bu şekliyle verilmesinin doğru olduğunu savunuyordu...
Ben ise bu şekliyle verilmesinin yanlış olduğunu söyledim...
Görüşler farklıydı...
Fakat gazetecilik zaten bir farklılık mesleği değil miydi?..
En sonunda olaylar öyle bir hal aldı ki, haberin kendisiyle, yorumlama dışında hiçbir bağlantısı olmayan Hasan Cemal Milliyet’ten ayrılıverdi...
Bırakalım Hasan Cemal’i, haberi sızdıranların operasyonel nedenlerinin ötesinde, haberi yayınlayanların gazetecilik dışında hiçbir saiklerinin olmadığını herkes biliyordu...
Böyle bir durumda, “haberin yayınlanmasını savunan” Hasan Cemal’in gazetesinden kopması anlaşılabilir bir şey değil...
Milliyet gazetesi ayrılığı duyurduğu nüshasında Hasan Cemal’e “İstediği zaman gelip gazetesinde yazacaktır...” şeklinde açık bir davetiye gönderdi...
Bugün bütün Türkiye barıştan söz ederken, Hasan Cemal’in “Barışa Emanet Olun” kitabının arka kapağından söz etmemek bana günah geliyor...
Umarım bu “günah”ı silmeye çalışmam, Hasan Cemal’in yazmasına vesile olur!..
Hadi kalk gazetene gel usta!..
BARIŞA EMANET OLUN!..
“Kürt sorunuyla ilgili ilk kitabım ‘Kürtler’ 2003’te yayımlandı...
Meselenin peşini bırakmadım.
Kürt sorununun silah ve
Şiddetle bağı nasıl kopar,
PKK dağdan nasıl iner sorusunun
Yanıtını araştırmaya devam ettim.
Bu çabalarım her zaman
‘Gazeteci’ kimliği çerçevesi
İçinde kaldı...
2010 yılının Ekim’iydi
Kızıltepe’de PKK üyeliğinden
On yıl hapis yatmış
Belediye Başkan Yardımcısı
Haşim Baday’la sonbet ederken
“Kürtler’in kitabını bugün yazsanız
Bence farklı yazardınız” dedi...
“Haklısın” dedim...
Anlaşılan dikkatli bir okurumdu...
Çünkü geçen sekiz yıl içinde
Kürt sorunu ve PKK’ye ilişkin bakış açılarımda
Bazı değişimler yaşamıştım.
Bu değişim “Kürt realitesi”yle
“PKK realitesi”nin giderek
İç içe geçmesinde düğümleniyordu.
Bu kitap, savaşa Kürtçe “Edi Bese”,
Türkçe “Yeter Artık” diyor...”
Hasan Cemal
(“Barışa Emanet Olun” kitabının arka kapağı...)

