Hayatı bize yıllarca “bizle ötekinin” bir çatışması olarak gösterdiler...
Çatışma olursa, uygarlık olurdu...
Çatışan taraflardan ancak birisi kazandığında, diğeri ise kaybettiğinde adalet sağlanırdı...
Oysa hayatın gerçeği öyle değil...
Hayat birbirimize yardım ettiğiniz ölçüde, zenginleşiyor, güzelleşiyor ve yaşanılabilir hale geliyor...
Yaşam bir insanın hücre sisteminin aynısı...
Nasıl ki hücreler birbirlerine yardım ettikleri ölçüde bütünlük sağlanıyor ve sistem işliyor, insanlar da evrenin birer hücresi gibi...
Kendi fonksiyonlarıyla birbirlerine yardım ettikleri ölçüde, evrenin işleyişini kolaylaştırıyorlar...
Başka hücrelerin işlemesini sağladıkları ölçüde, kendileri de fonksiyonel oluyorlar...
Bugün size kısa bir “doğa öyküsü” sunacağım...
Yaşar Ateşoğlu’nun “Hayatınızı Değiştirecek Bilgelik Öyküleri” kitabından bir öykü...
Doğanın işleyişini anladığımızda, insanlar arası ilişkilerin şifresini de anlayacağız...
Her yıl yapılan en iyi çiftçi yarışmasını yine aynı çiftçi kazanmıştı...
Yarışmayı izleyen gazeteciler, çiftçiden bu başarısının sırrını öğrenmek istediler...
Çiftçi;
- ‘Benim sırrım, kendi buğday tohumlarımı komşularımla paylaşmakta yatıyor...’ dedi...
Bu cevaba şaşırdı gazeteciler:
- ‘Elinizdeki kaliteli tohumları rakiplerinizle mi paylaşıyorsunuz?.. Neden böyle bir şeye ihtiyaç duyuyorsunuz ki?..’ diye sordular...
- ‘Neden olmasın...’ dedi çiftçi...
- ‘Bilmediğiniz bir şey var... Rüzgar olgunlaşmakta olan buğdaydan poleni alır... Tarladan tarlaya taşır... Bu nedenle komşularımın kötü buğday yetiştirmesi demek, benim ürünümün de kalitesinin düşük olması demektir... Eğer en iyi buğdayı yetiştirmeyi düşünüyorsam komşularımın da iyi buğdaylar yetiştirmesine yardımcı olmam gerekiyor...’
Bugün 1 Mayıs...
Hayatımın önemli bir bölümü 1 Mayıs’ları “evrensel bir kavganın, kutsal yıldönümü” görerek geçti...
Geçmişi mahkum etmiyorum...
1 Mayıs’ı dünya işçilerinin ve “emeğin” kutsal bayramı olarak hissetmeye devam ediyorum...
Ne var ki artık hayatı sadece emek-sermaye açısından değil, Kürt meselesinden, Ermeni sorununa, Sünni-Alevi ayrımından, laik-antilaik ikilemine kadar, her konuda “birbirine pozitif katkı yapması gereken bir sinerji meselesi” olarak görüyorum...
Tüm bu farklılıkları, çatışarak birbirine yok etmeye uğraşan hücreleri ayakta tutmanın ve böylece insanı hayatta tutacak tek çözümün, birbirine pozitif katkı yapan hücreler yaratmak olduğunun bilincindeyim...
Tarlasındaki buğdayda bulunan poleni rüzgarın tarladan tarlaya taşıdığını fark eden ve iyi buğday yetiştirmek için komşularına yardım eden çiftçinin “doğayı anlamakta gösterdiği zeka”yı, başımıza gelen bunca beladan sonra bizim de anlamamız gerektiğini düşünüyorum...
Kötü buğday bizim tarlamızı felç etmeden, yakınımızdakilere, “iyi tohum” verme zamanı geldi de geçiyor...
LİMON VE ZEYTİN İLE ÇOCUKLAR VE BARIŞ MANÇO GERÇEĞİ...
Küçük çocukları anlamaya çalışırken, hayatı yeniden anlamaya başlıyorum...
Ben kendi çocuklarımla bu kadar haşır neşir olmadan önce, Barış Manço’nun, ölümünden sonra nasıl böyle efsaneleştiğini anlamamıştım...
Barış Manço elbette çok büyük bir sanatçıydı...
Fakat Cem Karaca da o kadar büyüktü...
Zeki Müren yaşadığı sırada “gelmiş geçmiş en büyük sanatçı” olarak bilinirdi...
Fakat hiçbiri ölümünün ertesinde Barış Manço’nun vefatından sonraki tablolar yaşanmadı...
Barış Manço’nun ölümünden çok sonra doğdu benim ikizlerim...
Fakat “Arkadaşım Eşşek” şarkısına duydukları sevgiyi gördükçe, Manço‘nun neden öldüğünde, yaşarken olduğundan çok daha fazla etki bıraktığını anlayabildim...
Salih Memecan kardeşim, bana geçen Cumartesi “Citys’de Sizinkiler’in galası var... Getir de çocukların Limon ile Zeytin’in maceralarını seyretsin...” deyince aldım çocukları götürdüm Nişantaşı Citys’e...
Yüzlerce çocuk Limon ile Zeytin’i izliyor, ben de çocukları izliyorum... Nasıl ilgiyle, merakla ve keyifle izlemekteler...
O zaman fark ediyorum ki ben Salih‘i “vakti-i zamanında Nokta dergisinde, sonra da Sabah’ın birinci sayfasında çizen ünlü bir karikatürist” olarak görmekle ne kadar büyük bir hata yapmışım...
Onun esas sanatı çocuklara...
Onları mutlu ediyor, onları eğlendiriyor, onları keyiflendiriyor...
Hayatın en kutsal misyonlarından birini yerine getiriyor... Ne mutlu ona...
İZZET ÇAPA’NIN MAHALLESİ...
Citys’e gitmişken birkaç ay önce açılan İzzet Çapa’nın muhteşem projesi mahalleyi ziyaret ettim...
Ne yazık ki, İzzet Çapa, Citys’in sahipleriyle sorunlardan dolayı ayrılmak zorunda kalıyor...
Citys’in Halkla İlişkiler’ini yapan şirketin sahibli Sema çok düzgün bir arkadaşım...
Salih Memecan’ın gösterisinin de organizasyonunu üstlendiğinden, hazır gitmişken “Bana şurayı da bir göster” dedim...
Muhteşem bir proje ve farkındayım ki bu projenin her bir santimetresinde İzzet Çapa’nın göz nuru, alın teri ve en önemlisi yaratıcılığı ve zekası var...
O dakikaya kadar İzzet bana hiçbir şey anlatmamıştı...
Niye ayrılmak zorunda kaldığı konusunda...
Zaten mesele, iki ortak arasında çıkan anlaşmazlığın neden çıktığı değil... Bu tarafı bu köşenin sınırları içinde değil...
Ben hayata başka bakıyorum...
Sorun ne olursa olsun, biliyorum ki Mahalle denilen o proje İzzet Çapa’nın zekasıyla, yaratıcılığıyla, fikir babalığıyla ve mekan sahipleriyle ilişkilerdeki ustalığıyla Citys’de kurulabildi... Bir başka deyimle Çapa olmasa, orada o proje hayata geçmezdi...
Projeden, proje sahibi çekilirse ona hayatiyet kazandıran enerji de yok olur gider...
Gitmez gibi görünür ama gider...
Bir süre sonra ortada hiçbir şeyin kalmadığını görürsünüz...
Bugün çok para kazanıyor ve işliyor zannedebilirsiniz...
Öyledir de muhtemelen...
Fakat “ruh” gittikten bir süre sonra, o enerji de yavaş yavaş oradan çekilir...
Eşyalar kalır orada...
Ruh kalmaz...
Bir zamanlar çok büyük bir televizyon vardı...
Türkiye’nin incisi...
Türkiye’nin birincisi...
Heyhat!..
Bugün ondan geriye kalanlar, ne söylemeye çalıştığım anlatırlar!..

