Acı içinde dağıtma operasyonunu izliyorum dün gece...18 gündür süren gençlik eylemi, barış, demokrasi, özgürlükler adına, sivil direnişin verebileceği her mesajı verdi, sağlayabileceği her katkıyı sağladı...Bu eylemlerin Türkiye çapında yarattığı etki sonunda; Taksim’e Topçu Kışlası’nın yapılması projesi üç aşamalı mahkeme süreci bitene kadar rafa kalktı...Mahkeme yürütmeyi durdurabilirdi ve zaten proje yürürlüğe girmezdi...Aylar sonra üst mahkemeler projeye ‘evet’ deseler bile, konu referanduma ya da plebisite gidecekti...***Topçu Kışlası referandumdan evet çıksa ve yapılsa bile; bir kışla şeklinde inşa edilmeyecek, bir şehir müzesi halini alacaktı...Atatürk Kültür Merkezi’nin yerine aynı ismi taşıyan daha büyük bir opera merkezi yapılacaktı...Ayları bulacak mahkeme ve plebisit süreci “Topçu Kışlası kapısı ve Şehir Müzesi” kararı diye çıksa bile, Taksim’deki yeşillik yer değiştirerek, Müze’nin içinde replase edilecekti... Sivil inisiyatif; “kentine, yaşam biçimine, demokratik haklarına” sahip çıktığını göstermişti...Ülkenin bütün dikkatini üzerine çekmişti...Sanatçılar, siyasetçiler, sivil toplum örgütleri temsilcileri, sendikalar aktif olarak eyleme katılmışlar ve sonsuz sivil destek vermişlerdi...***Eylemin nihayet bitmesi gerekiyordu...Mesajın alındığı bizzat “Başbakan tarafından” kabul edilmiş; “ilk önerilenle son önerilen arasında dağlar kadar fark belirmişti...”Dün öğlen olayları izleyen gazeteci arkadaşlarla konuştum...Gezi Parkı’ndaki büyük çoğunluk, eylemi bitirmekten yanaydı...Aklın yolu birdi...Polisle karşı karşıya gelmek ve çıkacak çatışmalarda yeni ölümlere ve yaralanmalara davetiye çıkarmak mantığın alacağı şey değildi...***- “Bir çadırın kalmasında ve direnmesinde ısrar ederler var...” demişti o gazeteci arkadaş; “İkna olacak gibi gözükmüyor onlar...”Gözükmüyorlardı elbette çünkü;Olayları başından beri dakika dakika canlı yayında köpürten, “bütün dünya arkanızda, biz de canlı yayınla arkanızdayız siz devam edin” diye bilinçaltı mesaj veren CNN International gibi kanallar bunun için vardı zaten...Gazetecilikte olayları izlemekle, olayları tetikleyip; tekiklediğini köpürtmek arasında çok ince bir çizgi vardı...Birisi gazetecilik faaliyeti, diğeri ise provokatörlüktü...***- “Bu CNN’in canlı yayın aracının Hatay Reyhanlı’da ne işi var?.. Orada olay yok ki... Olayları tetiklemeye çalışıyorlar...” dediğim ilk günden beri, beklediğim gelişmeler an be an meydana geldi...Haberciliği ve yayıncılığı bilen insanlar için sürpriz değildi bu gelişmeler...Önce tertemiz gençleri, “daha fazla direnin, daha fazla direnin” diyerek “tarih yazdıklarına inandırır”, sonra infilak eden olayları, istediğiniz yörüngeye oturturdunuz...Birileri bir şey söylerse, “Demokratik özgürlüklere karşı mı çıkıyorsun sen?..” diye eleştiri bombardımanı altında sesini kısardınız...Kaç yüz kere görmüştüm bu provokasyonu kim bilir?..***Biri bana açıklayabilirse açıklasın şimdi;Dün verilen sözlerden sonra hala Gezi Parkı direnişindeki ısrarın gerçek nedeni neydi?..Gezi Parkı’nda ağaçlar sökülemeyecekti zaten... Aylarca mahkemeler sonuçlanana kadar...Topçu Kışlası inşaatı başlayamayacaktı zaten, yine aylarca mahkemeler bitene kadar...Hiçbir şey yapılamayacaktı Taksim’e zaten... Plebisit ya da referandum her ne karın ağrısıysa yapılıp sonuçlanana kadar...O zaman neydi dün gece “bitirilmeyen ve devam etmesinde yarar görülen eylemin” gerçek nedeni?..Onu bulduğunuzda “provokatörler ve provokatif amaçlar da iyot gibi açığa çıkacaklar...” AJAN PROVOKATÖRLER Mİ VAR ORADA?..İlk gençlik günlerinden bu yana hiç değişmiyor olaylar ve provokasyonlar...Haklı bir zeminde başlayan taleplerimiz, bir süre sonra olayların aldığı şiddet ve kavga görüntülerine esir olup, haklılığını ve sempatisini kaybediyor toplumun gözünde...1 Mayıs 1977’de bir milyona yakın insan, Taksim’de işçi bayramını kutlamak üzere toplanacaktı...***O törenlere bir kesimin alınmayacağı açıklandı ve alınmayacak kesim de, “ben illa ki kendi pankartımın altında bu gösterilere katılırım” diye diretti...- “Yapmayın etmeyin, provokasyon olacak, güzelim l Mayıs eylemi kana bulanacak...” yollu ne kadar laf edildiyse, iki taraf da dinlemedi...Bir taraf onları almamakta, öteki taraf da alınmayan yere sonuna kadar girmekte diretti...Sonunda 36 insanın öldüğü olaylar göz göre göre geldi...***Üzerinden 35 yıl geçtikten sonra, içerlerde yatmış çıkmış, kerli ferli koskoca insanlar hala tartışyorlardı, “provokasyon var mı yok mu?..” diye...Herkes Gezi Park’ındaki gençlerin kendi inisiyatifleriyle son kararı aldığını sanıyor...Oysa o gençlerin arasına kimlerin hangi provokatörleri ve ajanları soktuğunu kimse bilmiyor...Siz böyle durumlarda en aktif ve militan lafları edenlerin, başka yerlerde gizli görevleri olan ajanlar ve provokatörler olduğunu bilmiyor musunuz yoksa?.. Uğur Mumcu’nun “Sakıncalı Piyade’sini okumadınız mı?” hiç...12 Mart 1971 olaylarındaki provokasyonları anlatır Uğur Mumcu o kitabında...Benim bu mütevazı hayatım ve gözlerim neler gördü neler?.. Gezi Parkı’ndaki gençlere bakmaktan ziyade kim var arkasında provokatör ona bakın...Emin olun ajan kaynıyor oralar...GAZETECİLİK Mİ NASIL BİR ŞEY O?..Çocuklar arada bir ben gazeteyi okurken; köşemi ve resmimi görüyorlar...- “Neden senin gazetede resmin var?..” diye soruyorlar... - “Yazı yazıyor babanız gazetede...” deyip geçiştiriyorum cevabı...Fark ediyorum ki en zor şey mesleğimi anlatmak onlara...Objektif olma geçerliliğini yitiren, onların hayata egemen olduğu günlerde “ne olduğu deşifre olacak bir meslek maalesef gazetecilik...”Dünyada güçlü finans kartelleri var...Dünyayı ellerinde tutan büyük ve güçlü lobiler var...Dünyaya egemen olmaya çalışan devletler ve onun gizli açık derin yapılanmaları var...Gazetecilik faaliyeti esas olarak bütün bu derin ve güçlü yapıların “kullanımına açık” bir durum haline gelebiliyor bir anda...***İşin berbat tarafı; her olayda çıkarı zedelenen çevreler sizi karşı tarafın çıkarlarına alet olmakla suçlayıveriyorlar...Sanıyorum çocuklarıma sadece şunu söyleyebileceğim;- “Bir zamanlar kimselere kulak asmadan, kendi yüreğinin ve içinin sesiyle bir şeyler yapmaya çalıştı babanız... Sonra kimselere kulak asmadan gazetecilik yapmanın imkansız olduğunu bir şekilde anlattılar babanıza... O gün bıraktı babanız, kendisini ‘ben bir şeyler yapıyorum’ diye aldatmayı... Yazı yazıyor ve olayları yorumluyor şimdi... Simsarlar tarafından insanların aldatılmasını önlemeye çalışıyor... Sizinle değerli zamanlar geçirerek hayata olumlu katkılar yapmayı tasarlıyor...”
Topçu Kışlası dediğimiz Kışla değil... Önce yargının kararı beklenecek... Bunu bilmiyoruz... Çıksa bile, referanduma gidecek... Referandumda ‘evet’ dense bile bildiğiniz Kışla değil Şehir Müzesi olacak...” diyor Tayyip Erdoğan...Gençler valiyle sabaha kadar görüşüyorlar önceki gece...Gezi Parkı eylemcileriyle dayanışma halindeki sanatçılar Başbakan’la sabaha kadar toplanıyorlar...Herkes bir çözümün bulunması için elinden geldiğince çaba gösteriyor...Sanatçılar Komitesi; “Elde edilen somut sonuçları gençlerle ve kamuoyuyla paylaşıyor...”***Herkes farkında ki olay, Gezi Parkı sınırlarının ötesinde bir yaşam tarzının müdahalesiz, eleştirisiz, yargılamasız; özgürce yaşanması meselesidir...Şehirli orta sınıf ve onun gözbebeği gibi büyüttüğü çocukları, gençleri, yaşam tarzları, hayata bakışları, son günlerdeki moda deyimle ‘hayatı okuyuşları’ ile çok “dünyalı” bir yerde duruyorlar... Bu aslında AKP iktidarının mutlu olması gereken bir gelişme...IMF’ye borcunu sıfırlamış, büyüme hızı Avrupa’nın tüm ülkelerine nal toplatmış, İspanya’da, Portekiz’de, Fransa’da, Yunanistan’da iflaslar yaşanırken, Merkez Bankası kasalarını döviz rezervleriyle doldurmuş, İstanbul’u dünya çekim merkezi yapmak üzere olan bir ülkenin çocukları böyle “dünyalı” olmalı zaten... ***Ekonomik alanda bu denli mucizeler yaratan bir ülkenin kentli öz çocuklarının, bireysel özgürlükler, sosyal sorumluluklar, yaşam tarzlarına sahip çıkışlarda, bu denli hassas olmaları en çok iktidarları mutlu etmesi gereken bir davranış... Bu çocuklar; kendilerinin yanı sıra, şehirli orta sınıf anne ve babalarının, hayat tarzına endirekt müdahale edildiğini düşünen yüzde 25-30’luk Cumhuriyetçi kentsoylu kitlenin sembolü konumuna geldiler bir anda...Ülkede, onbir yılda kendilerini ötekileştirilmiş, kriminalize edilmiş, cezaevlerine gönderilmiş, soruşturmaya uğramış, baskıya maruz kalmış, polisten dayak yemiş, gösteri hakkı elinden alınmış, geçmişin bedeli ödetilmiş olarak gören kim varsa bir taraftan ve bir yandan bu gençlerin direnmesini destekledi...Toplumun bu kesimi ilginç bir şekilde bu direnişin bir süre bitmemesini içten içe talep etti...***Perde arkasından destekleyerek kendi kirli oyunlarını sahneye koymak isteyenler kim olursa olsunlar, gençlik eyleminin nahif amacı ve sosyolojik açıklaması budur...Bugün bu olaylar sırasında hayatını kaybedenlerin, polis şiddetine maruz kalanların acılı hatıralarının anısına ağıt yakma günüdür...Yarın ise barış günü olmalıdır...Sadece Gezi Parkı’nda değil...Gezi Park olayıyla, kendini itilmiş, ötelenmiş, gadre uğramış ve hissettiğini ifade hakkı bulduğunu düşünen, o kitleyle barış günü...O kitle bilmektedir ki “Türkiye’nin kahir çoğunluğuna ait değildir...”Sandıktan çıkamamaktadır...Esasen azınlıktadır...Azınlıkta kalmakla, memleketin gerçek sahibi olmak duygusu arasında sıkışmış kalmıştır... Ona daha fazla sandığı hatırlatmanın bir faydası yoktur...O sandığın farkındadır...Ona; sandıktaki kahir çoğunluğa karşın, onun da sandığın mutena bir yerinde müstesna bir konumda bulunduğunu hatırlatma zamanıdır...Onun; bu ülkenin ekonomik mucizelerle kalkınan çehresinin dünyadaki önemli medeniyet yüzü olduğunu anımsatma zamanıdır...Ona şefkatle yanaşma, bu ülkenin, bu mucizenin, bu kültürün vazgeçilmez bir parçası ve sinerjisi olduğunu söyleme zamanıdır...Kahir çoğunluğun, ekaliyette kaldığını hisseden ve ızdırap yaşadığını düşünen kitleye elini uzatmasının zamanıdır...Ekonomik mucizesini yaşayan bu ülkenin bütün vatandaşlarının, ortak mucizeyi paylaştıklarını hissedecekleri bir ortam Türkiye’yi kanatlandıracaktır...Artık barış zamanıdır...DERİN OPERASYONLARDA BUHARLAŞTIM BEN...Türkiye’de televizyon izleyen kitlenin yüzde 40-50’lik kesiminin tüm desteğini aldığımız yıllardı...Televizyon izleyicisi dostlarımın söylediği şekilde “efsunlanmış gibi” bizi izlerdi...Bugün Tayyip Erdoğan’ın “oy sorununun hiç olmadığı gibi” bizim de rating sorunumuz hiç yoktu...O günlerde benimle röportaj yapan Şebnem İyinam; “Bu ratingler nasıl olup da hep sizden yana çıkıyor?..” diye provokatif bir soru sormuştu, bir röportajında bana...Onun provokatif sorusuna provokatif bir cevap vermiştim:- “Öyle çıkıyor; çünkü ben rating’im...”***Bütün ratinglere, izlenme oranındaki rekorlara, efsunlanmış gibi izleyen kitlelere karşın, “televizyon haber merkezimiz özgür ama yalnız ve tek başınaydı...”Türkiye’yi idare eden derin ittifaklara kapalıydı kapıları... O tarihlerde ülkeyi idare eden algı yönetimi, ticari kaygılar, derin hesaplar, hiçbir türlü kontrol edemediği yayınlarımız yüzünden, “bizi” hedefe koymuştu...MİT müsteşarından, siyasi parti liderlerine kadar, türlü şikayetler patronlara ulaştırılır, “yayınların değiştirilmesi ve kontrolü istenirdi...” ***Oyunlar kirliydi...Oyun oynayanların esas amacı, “kontrol edemedikleri ve büyük ticari kayba uğradıkları, toplum mühendisliklerini ise uygulayamadıkları haber merkezimizin değiştirilerek kendi istedikleri düzeni sağlamaktı...”Oyunun farkındaydım...Farkında olduğum için de oyununun oynanma nedenine takıyor, o oyunu oynayanlara “günlerini göstermeyi” amaçlıyordum...Her yayında daha fazla rating ve izlenme payı alacak, daha zorlu hamlelere yöneliyordum...En sonunda öyle bir televizyonculuk hamlesi yaptık ki, kendimizin bile ağzı açık kaldı yaptığı işe...Canlı yayında rüşvet pazarlığı yaptırdık ve rüşvet alan devlet görevlilerini yine yayın esnasında polise yakalattık...Stüdyonun yanındaki bir odada...O sırada yüzlerce kişi stüdyodan canlı yayında rüşveti, yakalanma anını ve polisin baskınını izliyordu...Bize karşı derin oyunlar oynayanlarla ittifak kurmak, onlara el uzatmak hiç içimden gelmiyordu...Ben halka ve izleyicime güveniyordum...Onların bizim yüzümüzü kara çıkarmayacağını biliyordum... ***Halk hiçbir zaman kara çıkarmadı gerçekten yüzümüzü...Bizi terk etmedi...Fakat algı yönetimini yapanlar, “bizi önce arzuladıkları şekilde itibarsızlaştırmaya çalıştılar”, sonra inanılmaz operasyonlar, derin kumpaslarla imha eylemine giriştiler...Eylemde derin merkezlerden, siyasi figürlere, iş dünyasından, reklam ve bürokrasi dünyasına kadar birçok aktör başroldeydi...Televizyon yayınımız dünyada eşi benzeri görülmemiş bir operasyonla sonlandı...Son yayında, kanala veda ettiğimde, arkamızdan gelen telefonların telefon santralinin yaktığını söylediler bana...Sürpriz değildi...O kanalda yayıncılık yaparken defalarca yoğunluktan santral yanmıştı...Yanan santral, operasyonun başarısını gölgelemedi...Ertesi günü gazetelere baktım...Telefon santrallerinin izleyici tepkisinden yanmasına neden olan yedi yıllık yayıncılığımız ve vedamızla ilgili tek bir satır haber yoktu gazetelerin hiç birinde...Böylesine bir namertlikle karşı karşıyaydım...Sanki buharlaşmıştım televizyondan ve buharlaştığım bile haber olmamıştı...O günlerde televizyon yayıncılığının esası olan rating ve izlenme oranı çalışmak yerine, derin ittifaklar peşinde mi koşmam gerekirdi bilmiyorum, fakat bildiğim derin operasyonların, algı yönetimlerinin ve gazetecilik adı altında yürütülen “psikolojik savaşların” operasyonel gücünün korkunç anlamıydı...Yaşamıştım, tecrübe etmiştim ve buharlaşmıştım ben...
Okulda saldırıların arka arkaya geldiği günlerdi...Sabahları, “bugün kim üzerimize saldıracak?..” sorusuyla okula gidiyorduk...Okumanın, derslere girip bir şey anlamanın, bir nebze gençlik heyecanıyla okulu yaşamının imkanı kalmamıştı...Günler günleri kovalıyor, haftalar geçiyordu... Hiçbir şey değişmiyordu...Her gün yeni bir saldırı bekliyorduk...Arada bir küçük çaplı saldırılar oluyor direniyorduk...Her saldırıdan sonra bir başka saldırıyı beklemeye geçiyorduk...Saldırı geldikten sonra, polis okulu basıp “olaylar çıktı” deyip bizi okuldan alıp gidecekti...Senaryo belliydi...***Gençtim...Verdiğimiz “tarihsel mücadeleyle”, dünyayı ve Türkiye’yi değiştirebileceğimize inanıyorduk...“Tarihin değişmez doğal akışı içinde, bize okuldaki saldırının ne anlamı olabilirdi ki?..”Saldırının bir anlamı olamazdı...Gerçekler ve doğrular kaybetmezdi... Buna inancımız tamdı...O sırada bir başka fakültede okuldan çıkan arkadaşlara bomba ve silahlarla saldırdılar...Önce bomba atıldı, kitle dağıtıldı...Sonra uzaktan kurşunlarla kaçışan gençler tarandı...Yedi genç öldü...Yaralananların haddi hesabı yoktu...Kan gölüydü fakülte...***Burnumuzdan soluyorduk...“Katiller” diye bağırıyorduk...“Yürüyüş yapıyoruz” dediler, yürüyüş yaptık... “Taksim’e yürüyeceğiz” dediler...Taksim’e yürüdük...Polis geldi, kordon yaptı “durdurmaya çalıştı...”“Durmayın” dediler...Çoğumuz durmadı...Gidenlerin üzerine dalga dalga gelen polis, gitmeyenleri de yakaladı...Birçok arkadaşımız “içeri” alındı...Eve döndüm...***Okul içinden ve okul dışından farklı gruplar, saldırıp duruyorlardı... Saldırmadıkları zaman da saldırı planlıyorlardı...Her gün her saat, saldırı tehdidi altında yaşamaktan gına gelmişti...Bir gün arkadaşlarla, olayları tartışıyorduk;- “Her gün okula kendimizi hedef haline getirerek gitmemiz ne kadar doğru acaba?..” dedim...- “Belli ki saldıracaklar... Polis de okulu basacak, hepimizi içeri alacak!..”O anda yetkili bir “arkadaş”, hiçbir zaman unutmadığım, hiçbir zaman da unutamayacağım bir söz söyledi;- “Saldırsınlar...” dedi...- “Daha iyi ya... Keşke saldırsalar... Dayak yersiniz... Okuldaki öğrenci kitlesi onların ne kadar saldırgan olduklarını görür... Etrafınızda toplanır... Taraftar kazanırız okullarda... Gençlik içinde gücümüz artar... Daha fazla okula gidelim... Daha fazla saldırsınlar, daha fazla güçlenelim...”***Bunu söyleyen arkadaş Stalinvari pos bıyıklar bırakmış, Mahmut isimli bizden yaşça biraz büyük bir gençti...- “Yiyeceğimiz dayaktan, kırılacak kafamızdan, akacak kanımızdan güç kazanmayı düşünüyor bunlar...” diye geçirdim aklımdan...Kafasının içinde düşündüklerini öyle bilinçsizce açık etmişti ki, haftalardır “dayak yemek için kullanıldığımızı” o anda dank etmişti kafam...18 yaşındaydım...Aylardır devam ettiğim okulu o anda bırakmaya karar verdim...Başka bir okula girecek, başka şekilde okuyacaktım...Beynimin dağılmasından, yiyeceğim dayaktan, “siyasetlerin istifade etmeyeceği” bir hayata yelken açacaktım...***İnternet sitelerinde, “Gezi Parkı’ndaki” tertemiz gençlerle yapılan röportajları izliyordum dün...Hayatı değiştirmek istemelerinden hoşnut olmuştum...Mücadelelerine saygı, eylemlerine sevgi duyuyordum...Fark ediyordum ki, “bugüne kadar yaptıkları eylemi, eğer kendilerine yakışır bir şekilde tamamlarlarsa, tarihe geçecekler ve o Park’a damgalarını vuracaklar...” Fakat yine biliyordum ki; “onların polis tarafından dağıtılmalarını, saldırıya uğramalarını, sürüklenip götürülmelerini bekleyen birileri var dışarlarda bir yerde...”18 yaşındayken, “yiyeceğimiz dayaktan, parçalanacak kafamızdan, üzerimizden akacak kandan taraftar bulmaya çalışan ‘siyasi anlayışın’ bir benzeri bugün de Gezi Parkı’nın dışında ellerini ovuşturmaktadır...”- “Ah şu gençler bir saldırıya uğrasa da, Türkiye’deki zorbalığı bütün dünyaya anlatıversek...” diye düşünerek...Kameralar, canlı yayın araçları, muhabirler, moderatörler, anchorlar hazırlar...Breaking News girmeye, flaş flaş geçmeye, gençlerin zorla sürüklenmelerinden canlı yayın yapmaya...O canlı yayınlardan taraftar, ittifak ve güç toplamayı planlayanlar, odalarında oturmuş beklemekteler şimdi...***- “Size saldırı olsa da biz de taraftar artırsak...” diyen Stalin bıyıklı arkadaşın yüzüne acı bir tebessümle bakıp usulca ayrılmıştım oradan...O günden sonra hep mesafeli durmaya çalıştım...İki yıl kadar sonra tanklar geldi üzerimizden geçti...Hayatı ve dünyayı değiştirme içgüdüsüyle yaptığımız o temiz direniş, politika simsarlarının ellerinde, şiddete tapan kitlelerden kopuk bir mecraya bürünmüş bu durumu fark edemeyen nice arkadaşım, hayatını kaybetmişti...Bir çoğu ise 12 Eylül zindanlarında işkencelerden geçmişti...Saldırılarda “taraftar toplayacağını zanneden” pos bıyıklı arkadaşın yurt dışına kaçtığını duymuştum o yıllarda...***Dün bunları düşünürken Gezi Parkı’ndaki genç arkadaşlara baktım...Temiz mücadelelerine sevgi, eylemlerine saygı duyduğumu fark ettim...Sevgi dolu temiz yürekleri ve eylemlerinin, politik simsarlar tarafından kullanılmadan kalabilmesi için içimden sonsuz dualar ettim...Zaman tünelinden kalma; 18 yaşında masum bir genç çocuk, eşlik etti dualara büyük bir iştiyakla...İştiyakının nedeni, dört başı mamur barışçıl bir eylem yapamadan, geçip gitmiş olmaktı Taksim’den...Kim bilir belki bugün o özlem bitecekti... Ya da bir gün...Bir Gün Mutlaka...KIZIMLA KONUŞURKEN...Bugün karne alacak büyük kızım...Geçenlerde Kolej’den aradılar, onu yatay geçiş için sınava aldılar...Sınavda “TED’e girmeye hak kazandı...”Önümüzdeki yıl sekizinci sınıftan itibaren Kolej’de okuyacak; bir zamanlar babasının okuduğu gibi...İki kardeşi de aynı okulun ana okulunda olacaklar...***Onlar tamamen başka dünyaların çocukları...Ayşe Nazlı’yla konuşurken, epey bir dikkat ediyorum kendime...- “Şunu şöyle yapma Ayşe Nazlı...” demem mümkün değil ona...Ona söyleyeceğimi kabul ettirmeye yarayacak bir formül peşindeyim hep...Önce kafamda tartıyorum söyleyeceğimi, sonra söyleyebiliyorum ancak...İstemediği bir şey söylediğimde, “ters” tepkiler veriyor...Varolan otoritemin, pamuk ipliğine bağlı olduğunu, en fazla iki üç istenmeyen olayda dağılıvereceğini anlıyorum...Otorite kontenjanımı tüketmemek için, sürekli alert tutuyorum kendimi...***Hep sevgi göstermem; hep anlayışlı davranmam lazım onlara...Hiçbir şeyi kızarak halledemiyorum...Küçükler hayatıma girdiğinden beri, üç çocuğuma hiç kızarak bir şey anlatmaya çalışmıyorum...Hep sevecen, hep sevgi ve anlayış dolu olma çabasındayım...Korktukları zaman, çok tedirgin oluyorlar çünkü... Gece uykularında ağlamaya başlıyorlar...Geriliyorlar, yataktan kalkıp aydınlık bir yerlere geçmek istiyorlar...Korkunun onlara zarar verdiğini gördüm...Bu yaz onlara “sevgi ve eğlence dolu” keyifli bir tatil yaptırabilirsem mutlu olacağım...Ne babaları korksun...Ne çocuklar...Ne anneleri...Ne de Türkiye...Umuyorum...
Dün akşam Gezi Parkı olayları esasen sona eriyor...Bundan sonraki kampanyanın adresi, halkın seçeceği ve Tayyip Erdoğan’ın aday olmasına kesin gözüyle bakılan Cumhurbaşkanlığı seçimidir...Protesto kampanyasının ana temasına baktığımızda, sloganları incelediğimizde, söylenenleri dikkatlice değerlendirdiğimizde; kampanyanın “mazruf”u kendini apaçık belli ediyor...Ben de Gezi Parkı’nın yerinde kalmasını istiyorum örneğin...Topçu Kışlası projesinin ise toplumu gerdiğini düşünüyorum...Israr edilmemesi gerektiğine inanıyorum...Atatürk Kültür Merkezi’nin yıkılarak; yine Atatürk adını alacak daha büyük bir opera ve kültür merkezi haline gelmesini destekliyorum...***Kendime göre, duruşuma, hayat tarzıma, halime ve tavrıma göre bir kısım projeleri destekliyor, bir kısım projeyi ise kendime yakın bulmuyorum...Bunları Taksim’e uygun bulup bulmadığımı, bir süre seslendiririm...Benim gibi düşünenlerle, muhtemelen aynı şeyi ortak olarak da seslendiririm... Sonra...Sonra kendi hayatıma dönerim...Seçim gününe kadar...O gün bana en yakın gelen projeyi gerçekleştirecek adaya oy veririm...Projesi bana yakın gelmeyene ise oy vermem...Hayatı sürekli beynimde çatışarak yaşayamam...Bu doğru değil...Huzur verici ve barışçı da değil...***Dün akşam Taksim’de toplanan gençler, mimarlar, şehir planlamacıları, akademisyenler Başbakan’la görüştüler...Kabul edilecek, edilmeyecek, uzlaşı bulunacak, bulunmayacak, bir şekilde bu safha tamamlanıyor...Farklılıklar masaya getiriliyor, konu görüşülmeye başlanıyor...Uzlaşı masada; olmazsa sandıkta sağlanacaktır...Demokrasinin bu raundunda mesele yok ve olmamalı...***Ve fakat;Bu olaylar ve gösteriler Gezi Parkı kaynaklı olsa da Gezi Parkı eksenli değildir...Bu gösterilerin yayılması, genişlemesi, Avrupa’dan Amerika’ya, iş dünyasından şehrin orta sınıfına yayılması, başka bir temanın ve mücadelenin işaret fişeğidir...Adını koyalım...Hedef AKP değil...Recep Tayyip Erdoğan’dır...Hedefte 11 yıllık AKP iktidarı değil...Recep Tayyip Erdoğan’ın üslup sorunu denilen şey vardır...Hedefte Abdullah Gül, Bülent Arınç gibi AKP’nin kurucu ağır topları değil, sadece ve yalnızca Genel Başkanı ve Başbakan Tayyip Erdoğan bulunmaktadır...Nedir bunun anlamı?..***Olmayan ergi yoluyla olanın ne olduğunu çıkartalım...Tayyip Erdoğan’ın tek başına girip de AKP’nin parti olarak girmeyeceği hangi seçim var görünürde ve önümüzde?..Yerel seçimler var, fakat yerel seçimler “parti”li adayların seçimleridir...Genel seçimler var, fakat esasen genel seçimler de en sondadır ve şimdiki hedef değildir...Mesele öncelikle bu iki seçimin arasında yapılacak, halkın seçeceği ve Tayyip Erdoğan’ın aday olacağı Cumhurbaşkanlığı seçimidir...Amaç Tayyip Erdoğan’ı Cumhurbaşkanlığı için aday yaptırmamak, her şeye karşın aday olursa da seçtirmemektir...Algı yönetimi bir süredir “Tayyip Erdoğan’ı tek başına karar alan, kimseye danışmayan, değişik görüşleri kaale almayan, hayatın her alanında bildik bilmedik görüş bildiren, ‘padişah mı başbakan mı’ anlaşılmayan bir portre” olarak çizmektedir...***Bu portrenin gerçek olup olmadığı değil tartışma konusu...Gösterilerin ortaya koyduğu algı yönetiminin “stratejisini” konuşuyoruz... Eleştirmek için değil bu tespitimiz...Belirlemek için...Övmek için de değil...Analiz için...Gezi olayları bir başlangıçtır...Önümüzdeki bir yıl boyunca, Tayyip Erdoğan’ın her şeye tek başına karar veren, farklı fikirlere tahammülü olmayan yalnız ve otokratik kişiliği üzerine bir algı yaratılacaktır... O kadar ki; kamuoyu algısı bir yıl sonra, Tayyip Erdoğan yerine; “Demokrat görünen, herkesi dinleyen, hoşgörülü ve yumuşak davranan, toplumun değişik katmanlarıyla çatışmayan ve uzlaşı arayan Abdullah Gül’ü” tercih edebilecektir...***On beş günlük algı yönetiminin, geleceğe matuf gösterdiği gerçek budur...Hesap; Türkiye’nin siyasi tarihinde en çalkantılı olaylarının meydana geldiği 12 Eylül darbesi için Süleyman Demirel’in dediği meseledir...- “Mesele Çankaya meselesidir...” Çankaya’ya kimin çıkacağı sorudur...Demirel, “12 Eylül’de generallerin amacı neydi?..” sorusuna, bir dönem basın müşavirliğini yapan ünlü gazeteci Cüneyt Arcayürek’e şu cevabı vermişti:- “12 Eylül generallerinin amacı Çankaya idi... Onlar esasen Çankaya’yı istiyorlardı... Her zaman bu ülkedeki hesap 864 rakımlı tepeye kimin oturacağı hesabıdır...”Bugünkü hesap, strateji ve bu uğurda yaratılmaya başlanan kamuoyu algısı “864 rakımlı Tepe (Çankaya) içindir...”Tarih nasıl olsa böyle yazacak...Bunu şimdiden yazmakta bir sakınca yok...TAYYİP ERDOĞAN’IN MİTİNGLERİ...Hafta sonunda Tayyip Erdoğan Ankara ve İstanbul’da büyük mitinglere başlıyor...Bu mitinglerde son olayların nereden kaynaklandığı kendine ulaşan bilgiler ve belgelere dayanarak açıklayacak ve yeni bir mücadeleye başlayacak...Olaylar çok taze ve sürüyor, havada açıklık yerine gri ton hakim ve gerçek amaçlarla ilgili henüz ortaya çıkmayan cevaplar var...***Tayyip Erdoğan’ın çevresinin bir bölümü, partinin ve iktidarın hedef alındığını düşünüyor ve ona göre cevap verilmesini istiyor...Ben elbette son tahlilde AKP hedef alınsa da, esas hedefin Tayyip Erdoğan’ın şahsı ve politik geleceği olduğunu düşünüyorum...Onun için, toparlayıcı, kavrayıcı ve dolu bir pozisyon almasının daha doğru olduğu kanısındayım...Tayyip Erdoğan Çankaya’ya “sert hamleler yapan rakiplerine karşı, döve döve değil, şefkatle ve severek” yaklaşmalı...Görünmeyen siyasi mücadele Çankaya mücadelesi çünkü... Esasen genel seçim kampanyası değil... Çankaya “Cumhur’un başı” demek...Anlamı;Şefkat ve hoşgörü ve sıcaklık...TOPÇU KIŞLASI’NA REFERANDUM...Tahmin ettiğim gibi en can alıcı yerden hamlesini yaptı Başbakan...En hassas görünen Taksim’e “Topçu Kışlası” hamlesini referanduma havale etti...Tayyip Erdoğan Topçu Kışlası konusunda, İstanbul’da tarihsel eserlerde Osmanlı’yı kutsayan muhafazakar kitlenin, Cumhuriyet’in kültürel değerlerini öncelikle kutsayan kitleye göre daha ağır basacağını düşündü...***Son zamanlarda arasının “limoni” olduğu “Cemaat’in muhafazakar kitlesinin de Topçu Kışlası referandumunda doğal tarihsel yatağında yer alacağını” hesapladı...“Referandumda bu kararı geçirip, İstanbul’daki yerel seçimlere de avantajlı girerim” diye düşündü...Politik olarak çok iyi hesaplanmış bir hamle...Bana gelince;Bundan böyle protesto gösterilerinin gündemden çıkması gerektiğini düşünüyorum...Sandığa gittiğimde ise “Topçu Kışlası”nın yapılmaması yönünde oy kullanacağım...Bu projeye oy vermeyeceğim...Fakat bu projenin olmaması için her hangi bir yeri yakıp yıkanlarla, veya hayatı felç edenlerle arama kesin bir çizgi çekeceğim...Demokrasiden anladığım tam da bu işte!..
Dün akşam bir taraftan yazıyı yazıyor; diğer taraftan aynı bilgisayar ekranından Taksim’de polisin göstercileri dağıtmasını izliyorum...Meydanda dün akşam toplananlar sanki on beş günlük mücadelenin “son aktivistleri ve militanları” gibi görünüyorlar...Kadınlı çocuklu bir kitleden ziyade, genç, aktivist ve militan bir topluluk var...Polisin göstercileri dağıtmasını, hayatımda ilk kez televizyonda değil, bilgisayar ekranından canlı olarak izliyorum...Haberler geliyor; “CNN International Breaking News anonsuyla canlı yayına giriyor Taksim’den” diye...Belli ki bütün dünya Taksim Meydanı’na kilitlenmiş, canlı yayından Taksim’i izliyor...Günlerdir böyle aslında...Dün akşam canlı bağlanmanın ötesine geçiyorlar, artık naklen maç yayını gibi gösteriler ve olaylar yayınlanıyorlar... ***Haziran ayının ortasındayız...Sımsıcak güneşli bir gün var İstanbul’da...Turizm sezonu başlayacak...İstanbul ve Türkiye turist kaynayacak...Son yılların en fazla rağbet gören ülkesi olan Türkiye, bu yıl bir kez daha turizm cennetine dönecek...Milyarlarca dolar gelirin ötesinde, turistle birlikte yenilik gelecek, farklı hayatlar, farklı insanlar, farklı kültürler, farklı yaşam tarzları, barış ve özgürlük bir arada solunacak...Oysa dün akşam Taksim cehennemi andırıyor...Duman var...Silah sesleri var...Bir Haziran akşamının, güneşli bir İstanbul gününün “hayata, tazeliğe, canlılığa ve turiste merhaba” diyen huzur dolu görüntüleri yok İstanbul’da...Buram buram süren olayların ortasında, dumanlı, isli, puslu, kavgalı, kaygılı görüntüler var İstanbul’da... ***Demokratik protesto, demokrasi ve özgürlük isteyenlerin elbette sonuna kadar hakkı...O meydanlar ve nice meydanlar gırtlağımızın patlayana kadar haykırdığı günler, yıllar “kişisel tarih müzemizin en müstesna demirbaşları olarak yüreklerimizin mutena bir yerinde saklı duruyorlar...”Ve fakat;Demokratik gösteriler, vermeyi düşündükleri mesajları verdiler, ilettiler ve sözler ile gösterilerin biteceği noktaya gelmek zorunda artık meydanlar...Gösterilerin bu noktadan sonra bitmek bilmeyecek seyri, ne göstericilere, ne demokratik taleplere, ne Türkiye’ye, ne yeşilliklere, ne ağaçlara, ne de yaşam tarzlarına bir nebzecik yarar sağlar...Gezi Parkı’nda çadırlarda oturmak, eğlenmek ve hayatı yaşamak başka bir haktır...Fakat her akşam Taksim’de “toplanıp slogan atıp” polis ne zaman gelip bizi dağıtacak diye beklemek başka...Eylemleri yapmak kadar, sonlandırmak da demokratik bir teamül ve müktesebattır...17 yaşımdan beri hiçbir demokratik yürüyüş ya da protestonun, “her gün yapalım da polis gelsin bizi dağıtsın” mantığıyla sürdürüldüğünü görmedim...Bitirmesini bilmek, saygınlığı yitirmemek anlamına da geliyor... Saygınlık ise demokratik taleplerin gerçekleşmesi için en geçerli akçe...BUGÜN TAYYİP ERDOĞAN’LA KOMİTENİN GÖRÜŞMESİNDEN UZLAŞMA VE BARIŞ ÇIKSIN...Demokrasi, esasen sandıktır; fakat sadece sandık değildir...Demokrasi sandığın dışında günlük talepler, dönemsel istekler, konjonktürel değişimler, kitlesel arzular da demektir... Bunları sandık dört yılda bir karşılar...Ancak her şey dört yılda bir karşılanan sandıktan ibaret değildir...Zaman zaman,yeni talepler, yeni uzlaşılar, yeni yönelimler çıkar...Onlar da karşılanır...O da demokratiktir...Bu yönelimler için gösteriler yapılır... Protestolar yükselir...Sesler duyurulmaya çalışılır...Bunlar da demokratiktir...***Demokrasi farklılıkların farklılıklarını dile getirebildiği rejimlere verilen addır...Farklılıkların farklılıklarını dile getiremediği rejimlere demokrasi denmez...Ve fakat...Farklılıklar farklılıklarını dile getirdikten sonra, “barış“ı ve uzlaşmasını da bilmelidir...Her şart altında barış ve uzlaşma da şart değildir demokrasilerde...Sandık bu noktada farklılıklara halkın nasıl yaklaştığını anlatır...Bugün Başbakan‘la, Taksim Gösteri Komitesi’nden insanlar görüşecekler...Oradan barış ve uzlaşı çıkması ilk isteğimizdir...Ancak zorunlu değildir uzlaşı... Uzlaşı olmazsa sandık var, orada halkın tercihi farklılıkları uzlaştırır...Demokrasi budur!.. MHP VE BDP NİYE OLAYLARIN DIŞINDA KALDI?..Taksim olayları nasıl çıktı?..Nereden tekiklendi?..Kimler destekledi?.. Kimler büyüttü?..Planlı mıydı?.. Plansız ve spontan mı gelişiyordu?.. Bu sorular kamuoyunda hep sorulacak... İktidar kendi içinde sorgulamasını yapacak...***Fakat bir konu var ki, ne istihbarata ne de başka bir şeye ihtiyaç duymayacak kadar açık ve sarih...Taksim olayları başladığı günden itibaren, Türkiye’nin iki uçtaki partilerini; Milliyetçi Sağ’ın temsilcisi MHP ile Kürtlerin partisi olduğunu söyleyen BDP’yi başından itibaren bu olayların dışında bıraktı...Gezi Parkı’ndaki olaylar siyasi bir partinin örgütlediği patlama değildi;Kabul...Gezi Parkı CHP’nin el altından destek verdiği bir organizasyonun çok ötelerinde “tabii” bir oluşumdu...Yine kabul...***Gençlik, sosyal medya, orantısız şiddet, park, yeşillik, yaşam biçimi gibi nice talep ve oluşum bu olayları tetikledi...Buna da kabul...Ve fakat;Her siyasi parti muhalefetteyse, kendi dışında oluşan bu ortamdan istifade etmeye bakar...Oy toplamaya, inisiyatif almaya, aktif görünmeye, sempati toplamaya heves eder...İktidar, Milliyetçi Hareket Partisi ile Barış ve Demokrasi Partisi’ne teşekkür etmelidir...Türkiye’de tabanları en aktivist ve militan olan iki partinin bu olaylardan özellikle uzak durmaları, kendilerini kalın çizgiyle olaylardan ayırmaları ilginçtir... Neden böyle davrandıklarıyla ilgili spekülasyonlar namütenai olsa da, sonuç ve pratik değişmiyor...AKP; iki partiye teşekkür etmeli...İki zıt noktadaki milliyetçi tutumun, sokaklardan uzak kalması, hayatı iktidar için çok kolaylaştırdı...
Gezi Parkı’ndaki protestolar, adım adım Taksim’den yurda yayıldığı esnada, Başbakan’ın çevresinde doğal bir kriz masası oluşuyor...Böyle anlarda her taraftan bir komplo teorisi ortaya atılır...Amaç “olayların oluşmasını tetikleyen bir müsebbip” bulmaktır...Yakın çevre doğal bir reaksiyon olarak bunu yapar... Günah birilerinin üzerine yüklenirse herkes rahat bir nefes alacaktır...***Polis ilk günlerde; Gezi Parkı’nda ağaç nöbeti tutan sivillere şiddet kullanmış, çadırlar yanmıştı...Esasen bu görüntülerin yarattığı “tepki”, olayları halka halka geliştirmişti...Yakın çevredeki birkaç kişi ve Başbakan’a yakın kalemler; “Tepkilerin esas nedeni polisin orantısız silah kullanımı...” deyip şu değerlendirmeyi yaydılar:- “Polisin içinde Cemaat’in önemli bir etkisi var... Cemaatin etkisindeki polisler, bilinçli olarak orantısız silah kullandılar... Amaç iktidarı baskıcı ve zorba olarak göstermekti...”Bu görüş, yakın çevrede işini iyi yapmayanları da rahatlattı...Sorumluluktan kurtardı, kolay kabul gördü...Cemaat’le ilişkiler, zaten iyi değildi...Cemaat zaten artık desteğini iktidara vermiyordu...Muhalefetle ve iş dünyasının tepesiyle daha yakın ilişkiler içerisine giriyordu...Cemaatin etkisi altındaki polislerle ve bazı müdürlerin “böyle davranmış olması” beklenen bir gelişmeydi...“Bu onların bir komplosu bile olabilirdi...MİT Müsteşarı’na yönelik soruşturma krizi unutulmuş muydu sanki?..”***Hayatı iyi okuyanlar, büyük krizlerde “yakın çevrenin dışardan bir suçlu arama psikolojisine girdiğini” iyi bilirler...Böyle anlarda “krize muhatap liderin yakın çevrenin repliklerinden daha kolay etkilenebildiğini” de...Başbakan bu krizde, “karşısında geniş bir ittifakın var olduğunun“ farkındaydı...Tepki duyan gençler, hayat tarzına müdahale edildiğini düşünen Beyaz Türkler ve büyük şehirdeki orta sınıf, kendisinin kaale alınmadığını, Başbakan’ın tek adamlığa yöneldiğini düşünen Cemaat ve iş dünyası ittifakının iri parçalarıydı... Pazar günkü yazıda söylediğimiz gibi Erdoğan‘ın önünde tek etkili çıkış yolu vardı...“Seçim kampanyasını hiç vakit kaybetmeden başlatmak...”Meydanlardaki coşkuyla, kürsü hakimiyeti ve belagatıyla, kendine oy veren kitleler üzerindeki etkisiyle, aleyhindeki kampanyayı tersyüz edebilecek en önemli silahın kendisi olduğunu biliyordu...O da en güçlü silahını sürdü meydana...İktidarı aleyhine oluşmuş geniş ittifaka karşı kendisi çıkacaktı tek tek meydanlara...En iyi bildiği işi yapacaktı...“Çok da rahat yaparım” diye düşünüyordu...***Pazar günü öğle saatlerinde “Mart ayındaki yerel seçim kampanyasının ilk mitingi Adana’da yol üzerinde” gerçekleşti...Basına “Mersin’e yolu üzerinde Adana’ya da uğrayacak Başbakan...” diye lanse edildi...Ancak kampanyanın en önemli sözü, hiç tahmin edilmeyen bir anda Başbakan’ın ağzından dökülüverdi...Konuşmasını tam bitiriyordu ki;- “Son söz olarak şunu söylemek istiyorum...” dedi...O sırada bir şey olacağını anladım...Biraz daha dikkat kesildim konuşmaya...- “Son sözüm de şu; Polisimize laf ediyorlar... Açık söylüyorum, polisime laf ettirmem... Polis canla başla mücadele ediyor... Onlar bu vatanın evladı... Onların bu mücadelesinin her şeyiyle arkasındayım... Bunu böyle bilsin bütün polis kardeşlerim... Bu vesileyle şehit olan komiserime Allah’tan rahmet, ailesine sabırlar diliyorum... Onları yalnız bırakmayacağız...”***Konuşmayı canlı yayında birebir izlemeyen bir kişi;- “Ne var bunda?..” diyebilirdi...- “Başbakan polisini korumayacak mı?..” diye sorabilirdi...Bu konuşmanın olağan olduğunu ısrarla savunabilirdi...Oysa öyle değildi...Orada “polis” şifre bir sözcüktü...“Polis” algısı Türkiye’de bir süredir “Cemaat”i çağrıştırıyordu...Tamamen gerçek olduğunu söylemek zordu...Fakat Fenerbahçe’nin Kadıköy’de polisle taraftarın karşı karşıya geldiği olaylı sezon sonu görüntülerinden beri “polis ve Cemaat” kelimeleri sık sık yan yana kullanılıyordu... Başbakan da bizzat bu metafora başvurmuştu...Adana’da “Polise söylenmiş görünen bütün sözler, aslında Cemaat’e doğru söylenen ve uzatılan bir barış çubuğuydu...”***Başbakan şöyle diyordu aslında:- “Bu olayların; Cemaatin etkisi altındaki polislerin bir provokasyonu olduğuna inanmıyorum... Onların tamamen arkasında duruyorum... Onlara yönelik bir operasyon söz konusu olmayacak... Tersine birlikte hareket edeceğiz, olayların üstüne gideceğiz...” Adana konuşmasını dinledikten sonra Başbakan, Mersin’e hareket ederken, ben de evden çıkıyorum...Mesajı görüyordum, veriliş biçimini de verilirken edilen sözleri de...Dün ise dikkatlice izliyordum tepkileri...Başbakan’ın konuşmasına verilen satır arası cevaplarda ne vardı acaba?..Bir süre sonra kendini açık ediyordu cevap;Cemaat’e yakın çevreler, hükümetle varolan “ateşi söndürme”yi düşünüyorlardı, bu sözler üzerine...“Bir süreliğine, yeni bir gerginlik olmayacak, eski gerginlikler unutulacaktı...” böyle söylüyorlardı...Seçim dönemi başladı...Söylemiştim; Seçim her alanda hayatı değiştirebilen bir olguydu...İttifaklar, birliktelikler, stratejiler, taktikler...Her şey değişebilirdi...AKP ile Cemaat arasında ittifak yeniden gündeme gelebilirdi...Şimdilik bilinen şuydu; “Bir süre ateş açılmayacaktı...”MİDEMİ BULANDIRAN MADDELER...Ben “Batılı yaşam tarzını” model almış bir kişiyim...Paris, Londra, Milano, Roma, New York benim yaşam oksijenimi teneffüs ettiğim kentler...Bir uygulama yürürlüğe konduğunda, kıstas olarak kendime bu şehirleri alıyorum...O şehirlerin “müktesebat”ına göre kendime kıble buluyorum...Oraların özgürlük ve sınırlama anlayışını rehber edinmeye çalışıyorum...Referans noktam esasen bu şehirler...Gezi Parkı’nın kalmasını istiyorum... Üçüncü Boğaz Köprüsü’nün adının Yavuz Sultan Selim yerine “Nazım Hikmet Köprüsü” olmasını arzuluyorum...***Fakat bir bit yeniği var, beni günlerdir fena halde rahatsız eden...Ağaçların kesilme mücadelesini yapan Taksim Komitesi’nin, hükümetten talep ettiği iki madde fena halde midemi bulandırıyor...Midemi fena halde bulandıran iki maddeyi “Atatürkçülük kontenjanından” değerlendiremeyeceğim maalesef...Midemi bulandıran maddelerden biri, Komite’nin “Kanal İstanbul Projesi’nin tamamen kaldırılmasını” hükümetten istemesi...Kanal İstanbul projesi Boğaz’a alternatif yük tankeri, ticari gemi ve savaş gemilerinin geçişini düzenleyen ve Montrö anlaşmasının pratikte güzergahını değiştiren bir proje... Ticari tarafını bir kenara bırakalım...Uluslararası hukukçular, Kanal İstanbul yoluyla, Boğaz’da yabancı gemiler için sağlanan imtiyazların, Kanal İstanbul’a kaydırılabileceğini söylüyorlar...Lozan’la birlikte imzaladığımız Montrö anlaşmasının “güzergahını ve yatağını” değiştirecek bu anlaşma, Türkiye’nin ulusal çıkarları için hayati derecede önemli...***Bazı yabancı devletler İstanbul Boğazı’nı bu statüsünün, Kanal İstanbul’a taşınacak olmasından rahatsızlar elbette... Ancak bu rahatsızlık bunca yolu kat edip nasıl olup da “Gezi Parkı Komitesi’nin söylemine dönüştü?..” bunu anlayamıyorum... Montrö Anlaşması’nın, yabancı devletlerin çıkarlarının; Kanal İstanbul projesinin; Gezi Parkı’yla ve “yaşam tarzımız”la ne ilgisi var acaba?..Midem fena halde bulanıyor...Ben yaşam tarzımı değiştirmek istemiyorum...Ancak benim yaşam tarzım ve taleplerimle Kanal İstanbul arasında ne gibi bir bağ var?... Kanal İstanbul Türkiye’nin hayati çıkarları için gerekli... ***Keza İstanbul’u; dünyanın en önemli bağlantı merkezlerinden biri yapacak olan 3. havaalanı projesi de öyle... Atatürk Havalimanı yetmiyor, ne Türk Hava Yolları’na ne de dünyanın sayılı merkezlerinden biri haline gelen İstanbul bağlantılı uçuşların bütününe...Benim yaşam tarzımla ve Gezi Parkı’ndaki ağaçlarla, İstanbul’a yapılacak üçüncü havaalanının ne ilgisi var?..“Orada da ağaçlar kesilecek” cevabı benim midemin fena halde bulanmasının önüne geçemiyor...Bunca yıl “çevrecilik gibi ulvi ve kutsal amaçların arkasına gizlenmiş nice sermaye grubu ve örgütü” gördüm...Nedir bu işin içindeki bit yeniği?..
Dokuz ay sonra, Mart 2014’te yerel seçimler yapılıyor Türkiye’de...Günlerdir devam eden krizin getirdiği olaylar neydi?..“Gezi Parkı kalkacak mı?..Topçu Kışlası yapılacak mı?..Atatürk Kültür Merkezi yıkılıp yerine daha büyük bir merkez mi yapılacak?..Taksim Meydanı araçlara kapalı bir çeşit kongre merkezi mi olacak?..” Türkiye, bütün tepkilerin bir sepette toplandığı muhalif kitleyle, iktidar ve arkasındaki oy oranı arasında sıkıştı kaldı...Kriz Gezi Parkı olayının ötesine taştı, Taksim’i içine alarak adım adım ülkeye yayıldı... ***12 Eylül bir darbedir...Ancak Süleyman Demirel ile Bülent Ecevit, aylarca Cumhurbaşkanı’nı seçebilselerdi, darbeyi o kadar kolay yapamazdı askerler...Genel seçimlere gidebilseydiler yine o kadar kolay yapamazdı darbeyi askerler...Türkiye’de bir darbenin şartları yok...Ancak seçimler, darbeleri engellemekle kalmazlar, krizleri aşarlar, kilitleri açarlar, düğümleri çözerler, hayatı yenilerler, tıkanıklıkları giderirler, demokrasiyi ve özgürlükleri katlarlar...Bu kriz şehircilik merkezli bir krizdir...Krize destek verenler; yerel seçimleri de planlıyorlar mı bilmiyoruz, ancak çözümü 9 ay sonra gidilecek yer sandıktır...İstanbul hem bu seçimlerin, hem de arkasından yapılacak Cumhurbaşkanlığı ve genel seçimlerin “tarihi kavşağıdır...”İstanbul’u kazanan, rakibine karşı büyük bir psikolojik üstünlük ele geçirecektir...İktidar vakit geçirmeden; oluşmuş kriz ortamını,demokrasi rüzgarlarının estiği yerel seçim atmosferine sokmalı, Türkiye’yi bölen krizi, seçimlerin şarkılı, türkülü, halaylı, bayraklı, özgür havasıyla berraklaştırmalıdır...Seçim karnavalı; kavgaları önler, özgür seçimlerin doğal rekabetinde havayı yumuşatır demokrasiyi rendeletmez... ***Elbette AKP; Topçu Kışlası’nı daha önceden yapacağını söylemiş, zamanında ona göre oy istenmişti...Fakat şimdi bunu tartışmaya gerek yok... Madem ki bu kadar kriz bu konudan çıktı veya çıkartıldı...Madem ki 9 ay sonra seçim var...Madem ki seçim tam da İstanbul’u yönetecek kişiyi belirleyecek...Taksim’le ilgili karar, demokratik anlayış ve uzlaşının sembolü olarak “seçim sonrasına bırakılmalıdır...”AKP’nin adayı seçimleri kazanırsa; “Kimsenin sokaklarda bile itiraz edecek gücü kalmayacaktır...” AKP kazanamazsa, demokrasi tecelli etmiş olacak ve yeni gelen zaten muhtemelen bu projeyi yapmayacaktır... Demokrasi karşındakiyle rekabete girerken, karşındakinin fikrine de saygı duymaktır... Kazanan projesini yapar İstanbul’a...Kazanamayan bir dahaki seçime kadar rafa kaldırır...Özgürlükler kazanır, seçim kazanır, demokrasi kazanır...Türkiye rahatlar, ferahlar...İstanbul Belediye Başkanlığı üç seçimin “kavşak seçim”i haline geliyor...Türkiye’nin kaderini belirleyecek yollar kavşak ortaya çıktıktan sonra; belirginleşecek...Lamı cimi yok, herkes İstanbul seçiminin sonucuna saygı gösterecek ama...MUSTAFA SARIGÜL’ÜN KARŞISINA TAYYİP ERDOĞAN’IN SİLÜETİ ÇIKMASIN AMA...Başından beri söylüyorum...İstanbul seçimleri Türkiye’nin kaderini belirleyecek seçimlerden en önemli kavşak noktası...Birkaç gün önce, Türkiye’nin etkili ve güçlü ailelerinin; yani bir nevi krem de la kreminin Mustafa Sarıgül isminden yana, ağırlık koyduğunu söylemiştim...Mustafa Sarıgül geleneksel CHP oylarından daha fazla bir oy oranına hitap ediyor...Muhafazakarlardan oy alabiliyor...Pragmatik...PopülerÜstelik zaten geçmişten bu yana belediyeci...Sarıgül’ün muhafazakar bir ayağı da olacak bu seçimlerde...***Muhalefet Sarıgül’ü aday gösterirse rahatlar...Ancak İstanbul’da sorun iktidar partisindedir...Kadir Topbaş, İstanbul’da iki kez seçim kazanıp; bunca icraat yaptığı halde, son Gezi Parkı olayında çok pasif kaldı...İstanbul’da AKP, Mustafa Sarıgül’e karşı, Tayyip Erdoğan’ın silüeti ile seçim mücadelesine girmemeli...AKP’nin İstanbul adayı Tayyip Erdoğan değil...Onun İstanbul’a Belediye Başkanlığı yaptığı yıllar çok gerilerde kaldı...AKP İstanbul adayı, bu kavşak seçimlerde halkın huzuruna çok iyi projelerle çıkmalı, en önemlisi seçilirse İstanbullu’da muhatabın, Tayyip Erdoğan değil kendisi olacağını hatırlatmalı...Türkiye her olayda AKP adına Tayyip Erdoğan’la yüzleşmek zorunda değil...İstanbul Belediye Başkanlığı sandığından Tayyip Erdoğan çıkmayacak...Kim çıkıyorsa İstanbullu’nun muhatabı da o olmalı...HUZURLU BİR YAŞAM İSTİYORSANIZ...Karşılaştığınız olaylar veya içinde bulunduğunuz koşullar ne olursa olsun...Karşılaştıklarınıza vereceğiniz her tür tepkinin, yani kızmanız, alınmanız, darılmanız, kıskanmanız, dövünmeniz, üzülmeniz, nefret etmeniz, suçlamanız, kınamanız, şikayet etmenizin yanında, “huzurlu olmak” her zaman diğer bir seçenek olarak içinizde sizi bekler...İster bu tepkilerinizden birini yaşamayı seçin, isterseniz her zaman hazır, sizi bekleyen, “huzuru” yaşamayı!..***Eğer, yaşamınız huzur içinde geçsin istiyorsanız; neyle karşılaşırsanız karşılaşın, ne halde olursanız olun, o yaşadığınız halinizin yanında, “huzurlu olmanın” her zaman diğer bir seçenek olarak varlığınızın özünde mevcut olduğunu bilin!..Seçimi yapacak olan sizsiniz ve bu seçiminizin “huzur”, olmasını engelleyebilecek, sizden başka hiç kimse veya hiçbir şey yok...Yeter ki sizin tercihiniz, huzurlu yaşamak olsun!..O, her zaman varlığınızın özünde mevcut!***Unutmayın ki, “huzurun” dışında hiç bir tercihinizle, huzuru bulmuş ve yaşamış olmayacaksınız!Huzur yerine, hangi tepkiyi veya duyguyu yaşamayı seçerseniz seçin; bilin ki orada sizi yakan ateşi de siz kendi ellerinizle taşıyacaksınız!..Ateşi seçiminizden dolayı asla kimseyi veya bir şeyi suçlamayın!..Kendi içinizde yaşamayı seçtiğiniz şey için, dışınızda bir sebep bulmaya ve hele suçu ona yüklemeye hiç kalkışmayın!..***“Bugün huzuru seçersem, o zaman yarın başıma gelecek istemediğim durum karşısında ne yapacağım peki?..” diyebilirsiniz...Yapacak şey çok basittir...Yarın olduğunda yine “huzuru” seç!.. Her zaman huzuru seç!.. Zaten başka türlüsünü seçmenin sana ne faydası var ki?..“Ama hep huzuru seçmek ‘pasiflik’ anlamına gelmez mi?”Hayır gelmez! Tam aksine, huzursuzluk, pasifliktir, bloke olmaktır!.. Aktif ol, ama aktiviteni huzur içerisinde yürüt!***Yaşanmışı değiştiremezsiniz!..Ama, huzuru seçtiğiniz zaman, göreceksiniz, beyniniz daha iyi çalışacak, görüşünüzün önündeki darlık kalkacak, daha geniş düşünecek ve gerçekleri daha net göreceksiniz...Gelişiminiz daha hızlanacak, çevrenize daha faydalı olacak, dünyanız daha güzelleşecek!..Kişinin, eşine, dostuna, yakınına, uzağına yapabileceği en büyük iyiliklerden biridir huzuru seçmesine yardımcı olmak, ona bu konuda yol göstermek!***Selamete çıkmanın yoludur bu! Nasibi olmayana, bir sözümüz yok elbet, “Allah selâmet versin!” demekten başka...Allah, “huzursuzluğu feda edebilmeyi” ve “huzur içinde bir yaşam sürmeyi” kolaylaştırmış olsun bizlere!..Ahmed Hulusi...
Milliyet gazetesinin Ankara bürosunda çalışıyordum...Henüz Atina’ya gitmemiştim...22 yaşlarında tıfıl bir gazeteciydimKendi gazetemin birinci sayfasını, spotlarını, mizanpajını, haber işleyişini beğenmezdim...Aklım Hürriyet’e giderdi hep...Yakın arkadaşlarımla konuşurken; “Bakın gazete bu... Nasıl çarpıcı koyuyor manşetleri... Genel Yayın Yönetmeni haberi kokluyor... Manşeti patlatıyor...” derdim...- “Fakat adam, çok despotmuş” derlerdi...- “Gece yarılarına kadar milleti dikiyormuş... Doğru düzgün haber getirmeyeni, acayip fırçalıyormuş... Onunla çalışmak çok zormuş...” diye konuşurlardı...Onlar bu konuşmalarıyla beni Çetin Emeç’ten soğutacaklarını zannederlerdi...Oysa ben hiç tanımadığım, aynı gazetede çalışmadığım bu adama daha fazla tapardım...- “Gazeteci böyle olur... Orası Kamu İktisadi Teşekkülü değil...” derdim...***Gel zaman git zaman, bir gün Milliyet gazetesine başına Çetin Emeç’in geleceğini söylediler bize...Ankara büro haber üzerine, ip gibi gerildi...Çetin Emeç’le çalışmak, dünyanın en zor şeylerinden biriydi...Gece 12’de pat diye arar, haber sorardı...Gecesi, gündüzü, sabahı, akşamı olmazdı...İzin, tatil hak getireydi...En önemlisi de attığı fırçaların şiddetiydi...Daha gelmeden Çetin Emeç’in Hürriyet’te attığı fırçalar “şehir efsanesi” haline gelmişti...***Benimse bu laflar bir kulağımdan girip ötekinden çıkıyordu...İçim içime sığmıyordu...Mutluluktan havalara uçuyordum...Her gün özel haber yapacaktım artık...Haberlerimi manşete taşıyacaktı...Onun ne istediğini biliyordum, ben de genç ve o tipte bir gazeteciydim ve öyle haber yapıyordum...***Çetin Emeç’in gelişiyle birlikte gazetenin tirajı 100’er bin 100’er bin artmaya başladı...İnanılmaz bir şekilde patlıyordu tiraj...İki günde bir özel haberlerim manşetleri süslüyordu...Genceciktim...Ne ben doyuyordum haberlerimle manşet olmaya...Ne Çetin Emeç doyuyordu benim haberlerimi manşete taşımaya...***Bir buçuk iki ay sonra “Çetin Bey Ankara’ya gelecek...” dediler;- “Büroyu ziyaret edecek... Çalışanlarla tanışacak... Talepleri dinleyecek... Kendisi de bazı söyleyecek...”Ankara büronun en genç muhabiriydim...Esasen sigortalı bir muhabir bile değildim...Telifle ücret alıyordum, henüz kadroya geçmemiştim...Büroya koyu lacivert kurvaze ceketiyle geldiği o sabahı hiç unutmuyorum...Ankara bürosunda yapılan yeni toplantı odasında masanın etrafına oturduk...Herkes nefesi bile kontrollü alıyordu...O derece gergindiler...İstanbul’u duymuşlar, Çetin Bey’in nasıl fırçaladığını öğrenmişlerdi...***Mümkün olduğunca toplantı içinde “arazi” olmaya çalışıyorlardı...Oysa toplantıdan önce herkes, “Maaşlarımız diğer gazetelerden az... Bunu dile getiririz toplantıda...” diye konuşmuştu...Köşeleri yuvarlak dikdörtgen masanın etrafında herkese söz verildi, herkes konuştu...Ben Çetin Bey’in solunda oturuyordum...Masada söz sağdan başlanıp bir yuvarlak çizilip verildiğinden en son bana geldi sıra...***Kimse tek bir kelime söylememişti, söylemiyordu...Dışarda söyledikleri gibi maaşların azlığından söz eden kimse yoktu...Büronun sorunlarını da anlatmıyordu kimse...Herkes “fırtına benim üzerimden geçmesin” tedirginliğiyle sırasını geçiştirmeye çalışıyordu...Nihayet bana gelmişti sıra... Hayatımda ilk defa konuşacaktım Çetin Bey’le...Aslında hayatımda ilk defa bir gazetede üst düzey bir toplantıda söz alıp konuşacaktım...Toplantıdaki tek kadrosuz stajyer telifli muhabir benim...- “Çetin Bey” dedim,- “Diğer gazetelerden iyi gazete yapmak için, bu haberlerden daha fazlasını çıkartmamız gerektiği konusunda haklısınız... Fakat en iyisini yapmak için, en iyi ödemeyi yapmalı gazete... Bizim gazetede maaşlar, diğer gazetelerden düşük... O seviyeyi yakalar, hatta geçerse, haberler ve performans da geçer... Performansı iyi olmayan da o zaman gider...”***Çetin Bey’le böyle bir konuşma olacak iş değildi...Konuşanın kimliği ise, bir kamera şakası gibiydi...- “Yavrucuğum sen kimin adına konuşuyorsun?.. Senin kadron bile yok... Maaşların azlığından şikayet etmek sana mı kaldı?.. Sen milletin maaşını konuşacağına kendi sigortanın yapılmasının peşinde koşsan ya...” deseydi ne cevap verirdim acaba?..Hiç beklemiyordu benden böyle bir konuşma Çetin Bey...Çetin Bey’in gözdesiydim...İki günde bir haberlerimi manşete koyuyordu...Haberciliğime inanıyordu güveni tamdı bana...Rahatsız olmuş bir şekilde, “Bunları sonra konuşalım seninle baş başayken Reha...” dedi...***O gün fark ettim ki, “Ne kadar büyük bir usta olursa olsun; esen gürleyen genel yayın yönetmenleri bir şehir efsanesi gibi yaşasalar da, kimse onlara karşı duygularını doğru düzgün dile getiremiyor”... Onların büyük gazeteciliği yaratılan “endişe ve korku” ortamına maalesef yenik düşüyor...Çetin Emeç inanılmaz usta bir gazeteciydi...Gecesi, gündüzü, Pazar’ı, yazı yoktu...Aylarca tek bir gün izin yapmadan çalıştı o gazetede...115 binden aldığı Milliyet gazetesini kısa zamanda 593 bin tiraja oturttu...Birinci gazete oldu Milliyet, yayın hayatı boyunca sadece o yıl Hürriyet’i tirajda geçti...Fakat Çetin Bey’in bu başarıları konuşulmadı...Hep insanları nasıl fırçaladığı, gece büroda gazetecileri nasıl diktiği, haber getirmeyene nasıl “bir daha böyle yaparsan muhasebe servisine gidip ilişiğini kesersin...” diye söylendiği anlatıldı...***Çok uzun yıllar geçmesi gerekti, Çetin Emeç’in kıymetinin anlaşılması için gazeteciler arasında...O fırçalayan halinin, aslında iyi bir gazete yapmak için muhabirleri teşvik etmek amacıyla olduğunu çok sonra anladı o da bir kısım gazeteci...Bazıları ise hiç anlamadılar Çetin Bey’i... Onlar için Çetin Emeç hep “fırçalayan” bir genel yayın yönetmeni olarak hafızalarda kaldı...ALDIĞIM DERS...Bana gelince;O günlerin üzerinden 15 yıl geçtikten sonra, bir televizyona genel yayın yönetmeni oldum...Rol modelim Çetin Emeç’ti...Çoğunlukla onun gibi davrandım...Kendimi muhabir ve kameraman çocukların babası gibi gördüm...Onlar üzerinde her türlü tasarrufta bulunmaya hakkım var diye düşündüm...Bir baba olarak; onları patron da dahil herkesten korurdum, onlara bir şey olmasın diye üzerlerine titrerdim...Bir tek kişiyi patron istedi diye işten attırmadım...Kendimi “Babaları olarak” gördüğüm için; zaman zaman ilk bakışta çok kırıcı görünebilecek lafları çekinmeden ederdim...Medya dünyasında benim için de “Onunla çalışmak çok zor...” dediler...Fırçalarım, toplantılardaki konuşmalarım, davranışlarım bir şehir efsanesine dönüşüverdi medyada zaman içinde...Şimdi dönüp baktığımda “bugün olsa da duruşumdan taviz vermezdim” diye düşünüyorum...Fakat tahmin ediyorum, insanlarla daha fazla empati kurmaya çalışırdım...“Başarıya endeksli bir haber merkezini sürdürürken” insan hayatının mutluluğuna daha fazla yer açardım...Bunu bir taviz olarak görmezdim...Bir “babanın şefkati” olarak addederdim...Başarıdan vazgeçmezdim...Fakat başarının tanımını bir parça değiştirirdim...“Mutluluğun adı”ydı esasen başarı...Kimse için başka bir başarı kriteri yoktu ki...Durup dururken nerden geldi bu olay aklıma?..Kim bilir?..