Halkın oylarıyla iktidara gelen Cumhurbaşkanı Mursi’nin, Mısır’da askerler tarafından gözaltına alınması “acıklı” bir durum...Müslüman nüfusun yoğunlukta olduğu ülkelerde, Avrupa Birliği ve Amerikan standartlarında demokrasiye bir türlü geçilemiyor olması, bu ülkelerde bazı kesimleri ve çevreleri gizli gizli sevindiriyor...Bunu konuşurlarken, dillerini ve duygularını tutamamalarından anlıyorum...Manşet atarken, “aklından geçeni dillerine yansıtmalarından” çıkarıyorum...***Oysa demokrasinin çok açık ve basit kuralları var...Bu kuralların temelinde tek bir “duygunun disipline olması” esası bulunuyor...- “Egonuzu disipline edecek, sınırlandıracak ve başka hayatları yok edici kimliğe bürünmesine müsaade etmeyeceksiniz...”Birinci kuralı bu demokrasinin...İktidara seçimle gelinecek, seçimle gidilecek...İktidara her gelen bir “meşruiyet” sorunu yaşamayacak...Sürekli sorgulanıp, her an beni nasıl iktidardan düşürecekler korkusu yaşamayacak...Seçimle gelip, seçimle gideceğini, barışçı gelip, barışçı gideceğini bilecek, buna inanacak...***İktidarın barışçı yollarla değişmesini garanti altına aldıktan sonra, iktidarların her istediklerini yapamayacakları, azınlığın haklarına saygı gösterecekleri bir hukuk sisteminiz olacak...Hukuk iktidarları devirmek için var olmayacak...Hukuk iktidarların uygulamalarına destek çıkmak için bir araç vazifesi de görmeyecek...Herkesin kendi işini yaptığı, muhaliflerin demokratik yolları kullanarak iktidarları yıprattığı, değiştirdiği, iktidarların darbeler yoluyla değil, sandıklar ve adil hesaplaşmalar yoluyla düşürüldükleri bir sistem olacak...Demokrasi bu ve çok zor bir şey değil...***Zor olan insanların içindeki “başkalarını yönetme arzusu”nun disipline edilmesidir...Kimseyi yargılamadan yaşayabilmek, insana büyük bir hafiflik hissi veriyor...Batı dünyasının, medeniyetinin ve demokrasisinin temel noktası, başkalarının hayatlarına, tarzlarına, duygularına ve yaşamlarına karışmamak ve onlar üzerinden rant sağlamaya çalışmamaktır...Sorun; içinde yaşadığımız Ortadoğu bölgesinde veya Arap dünyasında ya da Müslümanlıkla ilgili meselelerde değil...Sorun bizzat içimizde...İster koyu bir Kemalist ister mutaassıp bir Müslüman olarak addedin kendinizi...- “Kendinizden başkalarının nasıl olması gerektiği üzerine çok kafa yoruyor musunuz?.. Öyle değil böyle olması gerektiği üzerine, onların hayatlarını değiştirmeye ve sınırlandırmaya çalışıyor musunuz?..”***- “Sıkma başlılar olmamalı!.. Başörtüsü şöyle takılmalı... Mini etek giyilmemeli... Herkes Atatürkçü yapılmalı... Hayır ‘dini bütün bir nesil’ yeterli olmalı...” gibi önermeleri bütün çevrenize şamil olarak hayal etmekte misiniz?..Ediyorsanız demokrasinin temel niteliği olan çoğulculuğu tam sindiremezsiniz...Sindiremeyince de, herkesi kendi bildiğiniz doğrulara göre yetiştirmek istersiniz... “Toplumun ya da çevrenizin bir kalıba girmemesi ve istediğiniz gibi olmaması sizi mutsuz eder...”Oysa gelişmiş demokrasiler, kimseleri değiştirmek gerekmediğini bilirler...Bunu bildiğinizde, demokrasi içinizde yeşerir...Ortadoğu’nun da Müslüman dünyasının da sonunda kadar hakkıdır gelişmiş demokrasi...Demokrasinin hepimizin içinde yeşermesi...BİR RÖPORTAJ BORCUM VAR...İstanbul’daki son günlerimdi...Gazeteci-yazar ve ekonomist dostum Memduh Bayraktaroğlu İstanbul’a gelmişti...İki kez buluştuk...Birinde sohbet, ikincisinde benimle röportaj yapmak için “Gazeteciler.com sitesi için...”Her İstanbul’a gelişinde uzun sohbetlerimiz oluyor...Bana gazetecilik yaşamımda fazla bilgi sahibi olmadığım ancak bütün davranışların akışına egemen olan “para” dünyasının pencerelerini açıyor...Gazetecilik yaparken, fazla ideolojik takılırız biz...İdeolojilere, fikirlere, siyasete olan düşkünlüğümüz, olayların arkasındaki gerçek saik olan “para” unsurunu görmemizi engeller...Memduh Bayraktaroğlu, Tansu Çiller’e danışmanlık yapmış bir iktisatçı-gazeteci-yazar...Onla konuşurken, “Hep siyasi davranışların, tavırların ve bağlantıların arkasındaki para saikinin pencereleri açılmaya başlar” gözümde...O zaman bütün süreçleri ve olayları birleştirip anlamaya başlarım ben...***Son buluşmamızda, “Seninle bir röportaj yapmak istiyorum” dedi bana...- “Fakat röportaj siyasi konularda olmayacak... Seninle hayatı, aşkı, ilişkileri, çok önem verdiğim kuantumu ve yaşam bilgeliği üzerine düşüncelerini konuşmak istiyorum...” dedi...Bir sürü şeyi aynı anda yetiştirmeye çalıştığım günlerdi...Fakat dostumu bu şartlarda da atlatmam söz konusu olamazdı...- “Merak etme Bodrum’a gitmeden mutlaka görüşeceğiz...” dedim...Geçen Cuma buluştuk...Benimle röportaj yapacaktı cep telefonunu kayıt için masaya koydu...***O anda aklımıza geldi, yazdığı ve yeni çıkan kitabı...- “Hay Allah...” dedi, “Sana kitabı getirmeyi unutmuşum... Arabada kalmış kitap...”“Aşk Tehcir Dinlemez... Harputlu Azize...” diye gerçek olaylardan esinlenen bir aşk romanı yazmıştı...Hazreti Muhammed’in ilk eşi Hazreti Hatice’nin bir Musevi ailesinin kızı olduğunu belirten kitap, onaltıncı kitabıydı Memduh Bayraktaroğlu’nun...- “Müsaade edersen arabadan bir aldırayım da sana vereyim kitabı...” dedi, - “Sonra röportaja devam ederiz...”- “Memnuniyetle...” dedim, o ana kadar yaptığımız röportajı kestik, görevli çocuğun arabadan kitabı alıp getirmesini bekledik...Kitap gelince imzaladı ve verdi...- “Google’a bir gir, hiçbir kitabımdan bahsedildiğini görür müsün?..” dedi bana...- “15 kitap çıkardım bugüne kadar; tek bir kelime bahsetmediler, medyadaki örgütlenme...”***Nasıl bir yazar olduğunu, 46 yıllık aşkı karısıyla Urla’da sabah 06’dan itibaren nasıl bir disiplinle yazı yazma işine girdiğini biliyorum...Keskin bir zekası, olayları okurken kimselerin görmediği ve görmek istemediği yerlere dokunan bir sezgisi vardı...Fakat “şansızlıkların yakasını bir türlü bırakmadığını” düşünüyordu...Bu düşünce onda, bir inanç haline gelmişti...Kalemi değme yazarlara taş çıkartırdı...Zekası, sezgisi ve bilgisi “benim” diyen gazeteciye tur bindirirdi...Ancak o “beyninde ve ruhunda oluşan kırılgan yapı” ona yazdıklarının daha baştan “raflarda en çok satanlar listesine” girmeyeceğini düşündürüyordu... ***Onunla röportajda “evreni, görünmeyen şifreleri ve şifrelerin hayatı nasıl etkilediğini” konuşmaya çalıştık... Uzun sürdü röportaj...Bittiğinde “bir dostuma görevimi yerine getirmiş olmamın iç huzuruyla” kendi koşuşturmamın içine daldım...Ertesi günü telefon geldi...Beni arıyordu...Telefonu açtım...- “Ne olduğuna inanamazsın...” dedi...- “Dünkü röportaj esnasında kitabı alması için teybi kapattık ya... Yeniden açtığımızda yanlış bir şey yapmışım, röportajın büyük bölümü silinmiş gitmiş... Görüyor musun şansızlığı?..”***Merak etmemesini söyledim...Nasıl olsa yapardık...Dün Harputlu Azize kitabının gazeteciler.com’daki röportajını okuduğumda, fark ettim ki sevgili dostum, bu denli keskin zekasına, inanılmaz sezgilerine ve Türkiye’de olan biten olayların perde arkasını süzebilen derin bilgi birikimine karşın, “birilerinin hep kendisini engellediğini” düşünmekte...Muhtemelen öyledir...Fakat engellediğini düşündüğü kişileri kafasından çıkartıp atarsa, onlar bir daha dostumu engelleyemez konuma düşerler...Aslında onunla yaptığımız röportajda söylemeye çalıştığım gerçek de buydu...***Kafanızın içinden, hayatta sizi engellemeye çalıştığını düşündüğünüz kişileri silip atın...Onların sizin enerjinizi ve kafanızın içini yönetmesine izin vermeyin...Kendi gücünüze, kalbinize ve ilhamlarınıza güvenip bildiğiniz yolda ilerleyin...Bir süre sonra sizi kimsenin engelleyemediğini görecek ve şaşıracaksınız...Onların durumu ise hiç iyi görünmeyecek gözünüze...
Mısır’daki olayların Türkiye’yle inanılmaz benzerlikleri var...Mısır Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi; seçimle işbaşına geliyor ve Cumhurbaşkanı seçiliyor...Müslüman Kardeşler örgütü de, İslami yönü ağır basan bir örgüt...Mısır’da çoğunluğa sahip olamayan, ancak Mübarek döneminde Mısır’ın “establishment”ı sayılan güçlü ve nüfuzlu kesim, Mursi’ye karşı...Halkın laik tepkileri olaylarda ateşleyici rol oynuyor...***Mısır’ın farkı, bir yıldır işbaşında olan Mursi’nin “ordu üzerinde yeterince etkisinin” olmaması...Mısır Genelkurmay Başkanı, Mursi’ye, “Ya protestocularla uzlaş, ya da yönetime el koyacağız...” diye ültimatom veriyor...Dün akşam saatlerinde Mursi bir uzlaşı hükümeti kurulmasını kabul etmesine rağmen askeri darbe gerçekleşme noktasına geliyor....Türkiye’de askeri ültimatomlar süreçleri geçildiği için, Mısır’dan farklı olarak olaylar böyle yaşanmıyor...Ancak Türkiye’de Mısır’daki gibi olaylar bir anda patlayarak büyüyor...Protestolar, bir olaydan kaynaklanıyor gözükse de, aslında bir süre sonra direkt iktidarı hedefliyor...Brezilya’da öyle, Mısır’da da...Türkiye’deki olayların, Gezi Parkı, Taksim AVM ve Topçu Kışlası kararlarını ve açıklamalarını çok önemsemeden devam etmesi, Brezilya ve Mısır olaylarıyla ilginç benzerlikler taşıdığını ortaya koyuyor...Olayların uluslararası niteliği kör gözlerin bile anlayacağı biçimde gözlerimizin içine sokuluyor...Mısır gerçeğinden bakacak olursak, “Ortadoğu’da Obama’nın oluşturmaya çalıştığı yeni düzeni birileri istemiyor...İstemeyenlerin Amerika’da da güçlü yandaşları var...” TAKIR TAKIR SAYDIRILAN YILLARDAN, BİBER GAZINA... TAKSİM’İN EYLEM NOTLARI...Hayatı 35 yıl önce yaşadığım gibi yaşayamam...Olan şeyleri o günlerdeki gibi 18 yaşının duygusallığıyla arkalarını okuyamadan değerlendiremem...Biliyorum çevremdeki herkes Taksim’de yaptıkları eylemlerden büyük mutluluk duyuyorlar...İçkilerine...Sigaralarına...Kürtajlarına...Çocuk sayılarına...Topçu Kışlası’na...19 Mayıs Bayram’larındaki kutlamalara...23 Nisan’lardaki farklılıklara...Atatürk’le ilgili tartışmalara...Kısaca; yaşam tarzlarına yönelik ruhlarında biriken bütün fırtınaları seslendirebildikleri, tepki duydukları ne varsa haykırabildikleri için mutlular...Bunu kendileri gibi düşünen insanlarla oluşturdukları bir aidiyet; yığınlar halinde yapılan protestonun getirdiği bir dayanışma duygusuyla yaptıkları için, özellikle kendileriyle gurur duyuyorlar...Elbette çocuklarıyla da...***Onlarla tartışacağım fazla bir şey yok... Geçmiş bir “Taksim eylemcisi” olarak, Topçu Kışlası’ndan, ağızlara sakız edilen Atatürk‘e, 19 Mayıs’taki farklılıklardan, içki kullanımı üzerine çok gidilmesine kadar birçok konuda benzer duyguları paylaşıyorum Gezi Parkı protestocularıyla...Üstelik, bulunduğum Beyaz Türk çevrenin 35 yıl sonra keşfettiği “Taksim Eylemleri” benim hayatımın en civcivli dönemlerinde dört beş senesine hakim olmuş bir yaşam tarzı...Doğrusu “biber gazı sıkmalar” üzerine dönen acayip geyik beni ait olduğum sosyal sınıf kadar heyecanlandırmıyor!..***Biber gazı yerine “arkasından takır takır saydırılan” bir gençlikten geliyorum ben...Yalan yok!..Biber gazını yiyen birtakım ünlü simaların, televizyon ekranına yansıyan ses ve görüntülerindeki feryat, yüzüme ironik ve müstehzi bir ifade katıyor...Biber gazının baskıcı niteliğini, gazın vücut kimyasını bozucu özelliğini bilmediğimden değil, bizim zamanımızda “polis püskürtmesini yiyenler” feryat etme hakkını kendinde bulamazlardı da ondan...“Ölsen bile” fazla cayırtı çıkartmadan ölmek adettendi...Bağırtı çığırtı halinde sayıklamalar; “Ay gaz geliyor üzerime... Ay nefes alamıyorum...” türü gevelemeler, bulunduğunuz çevredeki karizmanızı bir anda yerle bir ederdi...Belki de bundan, Ethem kardeşin ölümü beni hüzünlerden hüzünlere sevk etti...Ethem’in bölümünde yaşananlar bana gerçek hissi verdi...Orada empati yapabildim...Geri kalanlar benim için “geçmiş gerçek eylemlerin” bugüne uyarlanmış minyatür hali...***Elbette herkes, “ölümlerden geçerek”, arkasından takır takır kurşun saydırılarak, sakat kalarak, ölürken bile karizmayı çizdirmemeye uğraşarak “Taksim’de eylem yapmayacak...”Eylemler medenileşecek, “biber gazı” da hunhar bir polis saldırısının elementi olarak addedilebilecek...MISIR VE BREZİLYA’DAKİ GEZİ PARKI!..Belki de bunca yaşanmışlık, bunca kullanılmışlık, olaylar başladı mı dikkatimi başka yönlere kanalize ediyor...Eylemden çok “eylemi kimler yapıyorlar?..” sorusu zihnimi meşgul ediyor...Bazı “hin oğlu hin kurnazların”;- “Ne var bunda kardeşim?.. Gençlik yaşam tarzına müdahaleye tepki duydu, Gezi Parkı’ndaki yeşil katliama karşı çıktı... Eylem yaptı... Bunun arkasında ne bit yeniği arıyorsunuz?..” imalı tekerlemelerine bir noktalı virgül koyuyor ve olayların perde arkasını deşifre etmeye çalışıyorum...***Hani size bu; “Bu eylemlerin arkasında hiçbir şey yok diyen” hinler var ya;Onlara rastlarsanız şöyle sorun;- “Arkadaş Mısır’da Gezi Parkı mı var... Ağaçlar mı kesildi orada?.. Ne oldu da, millet meydanlara döküldü... Seçilmiş Cumhurbaşkanı’na, askerler ‘ya protestocularla uzlaş, ya da yönetime el koyuyoruz...’ dedi...”***Mısır böyle...Ya Brezilya?..Türkiye gibi IMF’ye borcunu sıfırlamışken, üstelik hızla gelişen ülkeler arasında dünyada birinci sırada yer alırken, ne oldu da “Brezilya’da tıpkı Türkiye’deki olayların aynısı başladı...”Aynı sahneler, aynı protestolar, aynı tipte gösteriler, dağıtmalar, aynı resimler, aynı fotoğraflar, aynı kareler...Elbette aynı uluslararası medyanın mümtaz temsilcileri...İçimden bir kuşku geçmiyor değil...- “Acaba” diyorum;- “35 yıl önce biz öldürülürken hiç sesi çıkmayan, hiçbir eyleme yayın aracı göndermeyen, fotoğraf karesi bile almaktan imtina eden uluslararası medya ve mümtaz işbirlikçileri, bu eylemleri bu kadar büyüttükleri için eski bir eylemci olarak hafiften bir kıskançlık duyuyorum...”Yok sanmam... Siz en iyisi benim sorduğum Brezilya ve Mısır sorularını sorun onlara...Bakalım bir cevap verebilecekler mi?..Merak ediyorum ne yumurtlayacaklar diye...Versinler hele bir cevabı, sonra sorarız zamanı gelir esas soruları...***Bizi aptal yerine koymasınlar sadece... Çoluğa çocuğa kavuştuk...18 yaşında değiliz...Hayatımız sadece bizim değil...Çoluğumuzun çocuğumuzun ekmeği ve sorumluluğu var üzerimizde...Yok öyle yağma...Bu çocuklar bizim...Uluorta kullanmaya çalışanların değil...
Zor bir yazı bu...Birincisi ben Fenerbahçeli değilim...Bana düşmez Fenerbahçe’nin ne yapacağı üzerine ahkam kesmek...İkincisi Aziz Yıldırım hakkında kararı Fenerbahçe camiası ile kongresi verecek... Yıldırım’la ilgili bir şey söylemek hakkı da öncelikle benim değil...***Ne ki; benim de olabildiğimce önyargısız bir Aziz Yıldırım değerlendirmem ve yorumum var... Gerek Fenerbahçe gerekse Türk futbolu açısından...Hayatını Fenerbahçe’ye bağlamış bir insan Aziz Yıldırım...Aidiyetini Fenerbahçe’ye adamış...Sanki Fenerbahçe’siz bir Aziz Yıldırım olamazmış gibi geliyor insana...Beşiktaş’sız Süleyman Seba olamayacağı gibi...Fenerbahçe’siz Ali Şen anımsanamayacağı gibi...***Bence Aziz Yıldırım’ın Fenerbahçe’yle ilgili düşüşünün başlangıcı “Buradan ilan ediyorum... Üç sene üst üste şampiyon olacağız!..” dediği gündür... Hayat hiç kimseye, evreni, dünyayı, ülkeyi ve futbolu kontrol hakkını vermez...“Üç yıl üst üste şampiyon olacağını” ilan etmek, bir kulüp başkanı için “ne olursa olsun bunu sağlamak amacını, hırsını ve ihtirasını da beraberinde getirir...”***Aziz Yıldırım’ın kamuoyunun önünde kendini sınırlandırdığı 3 yıllık şampiyonluk hırsının, kendisi açısından sonun başlangıcı olduğunu düşünüyorum...Futbol bir oyun...Elbette herkes her sene şampiyon olmak istiyor bu sporda bu oyunda...Oysa şampiyonluk bir tane...Ve herkes her sene şampiyon olamıyor...Hayatı zorlamanın, ‘ben her sene şampiyon olacağım demenin, bunun için her şeyi kontrol edeceğim diye düşünmenin’ bir mantığı yok...***“Bir gün herkes Fenerbahçeli olmayacak...” çünkü başka takımlar da olacak ve o başka takımların da taraftarları olacak...“Üç sene üst üste Fenerbahçe şampiyon olacak olsa bile, bu önceden ilan edilmeyecek, hayatın ve futbolun getirdiği mecranın doğallığında bu gerçekleşecek ancak...”Hayatı kontrol edemezsiniz...Hayatı kontrol ettiğini sandığınızda hayat sizi kontrol etmeye başlar...***“Üç sene üst üste şampiyon olacağım” denilen senelerdir, Fenerbahçe’nin ve Aziz Yıldırım’ın esmer sezonları...Neyse...Esasen konunun sadece bir tarafı bu...Geçmişte Aziz Yıldırım’ın anlayışıyla mücadele ettiğim zamanlar oldu...Yıldırım’ın yaptıkları bazı şeylerin Türk futboluna hiç iyi şeyler katmadığına inandığım günler oldu...Federasyonlar ve Anadolu kulüpleri üzerindeki egemenliğinin, futboldaki çoğulculuğu ve rekabeti yok ettiğini düşündüğüm zamanlar oldu...Fakat tüm bunlara karşın Aziz Yıldırım, karşılaştığımda dostlukla sohbet ettiğim, her zaman bir tarafından “tavrına ve duruşuna” saygı duyduğum, dost bir insandı...***Bugün söyleyeceklerim Fenerbahçe için değil...Aziz Yıldırım için...Aziz Yıldırım benim için daha yakın bir insan...Sanıyorum daha fazla yıpranmaması, Fenerbahçe için yaptıklarının “iyi olarak hatırlanması”, kulübü her şeyden üstün tutan duruşunun öyle kalması gereken bir gündeyiz...Aziz Yıldırım Fenerbahçe Başkanlığı’ndan ayrılmalı... Kendisinin iyi kalması, sağlıklı olması ve Fenerbahçe’de iyi hatırlanması için...Bu yazıyı Fenerbahçe’ye yol gösterme gibi bir haddim olmadan yazıyorum...Fenerbahçe’ye değil, dostluğumun hiç bozulmadığı Aziz Yıldırım’a bir katkı babında yazmaktayım...Kalem benim...Hayat ve karar Aziz Yıldırım’ın...MC GREGOR KARŞISINDA UTANCIMDAN YERİN DİBİNE GİRDİM...Yalan yok, geldiği günden beri ne oynadığını anlayamadım bu Mc Gregor denilen kalecinin...Kalede olsa da olur, olmasa da dediğiniz kaleciler vardır ya hani, onlardandı Mc Gregor... Geçmişinde belli iyi kalecilik yaptığı yıllar olmuştu...Fakat yaşı da geçtikten sonra, çok da parlak olmayan yetenekleri iyice körleşmişti...***Aylarca Mc Gregor’un yerine Cenk’in oynatılması için ısrarla çabaladım...Heyhat!..Samet Hoca; Mc Gergor’la devam etmek istiyordu...Onu kaleciden sayıyor, Cenk için; “iyi laflar etmiyordu...”Ne zaman ki şampiyonluk ve ikincilik şansı gitti, son hafta yine Cenk‘i koydu kaleye...Hatasını telafi ettirmek istercesine...***Hiç ısınamamıştım Alan Mc Gregor’a ki İngiliz Hull City takımına 1.5 milyon pound’a transfer edildiği söylendi...Bonservis bedeli olmadan Beşiktaş’a alınmıştı, şimdi bir de para kazanılarak transfer ediliyordu...Sana ısınamamıştım ama arkadaş helal olsun demek zorundayım...Beşiktaş seninle gurur duymasa da sana şükran duyuyor... Hull City’de başarılar ve hayatta mutluluklar...Sevgiyle kal...YOKSA SİZ DE Mİ DER SPİEGEL’LEŞTİRDİKLERİMİZDENSİNİZ?..Edward Snowden isimli gizli ajan Amerika’dan Hong Kong’a kaçarken, Moskova havaalanında ötmese, “tarihi skandaldan haberdar olmayacaktık!..”Amerikan Ulusal Güvenlik Ajansı NSA, Washington’daki diplomatik elçilikleri, yerleştirdiği böceklerle dinliyormuş...Haber bu!..Zavallı Nazmi Akıman’la rahmetli Gündüz Aktan...Türkiye’nin Atina Büyükelçiliği’ndeki odalarına girdiğimde, sürekli çevreyi işaretler, “dinleniyoruz...” babında bir işaret yaparlardı bana...***Bir büyükelçiliğin dinlenmesinden daha doğal ne olabilir ki?..Büyükelçiliklerin bulundukları ülkelerin başkentlerinde “dinlenmeleri” köpeğin insanı ısırması gibidir...Haber değeri taşımaz...Tersine herhangi bir büyükelçilik bulunduğu başkentin gizli istihbarat servisleri tarafından dinlenmiyorsa bu; “insanın köpeği ısırması” türü büyük bir haberdir...Mesleğe diplomatik muhabir olarak başladım ben... Gittiğim bütün ülkelerdeki tüm büyükelçiliklerde, istisnasız bütün sefirler bana odalarına girdiğimde “elleriyle dinlendiklerini” işaret ettiler...O kadar normaldi ki bu durum; Türkiye’nin Atina Büyükelçiliği’nin “dinleme dışı tutulan” özel girişli odaları bile vardı...Kimseler giremezdi oralara...Dinleme aletlerinin oralarda dinleme yapamadığı özel olarak temizlendiği söylenirdi oraların...***Benim Atina’da evimi, büromu dinleyeler, o kadar pervasız ve fütursuzdular ki, evimdeki telefonumun ahizesinden polis telsizinin sesleri gelirdi...Eve misafir geldiğinde, telefon edecek diye ödüm kopardı...- “Benim özel bir durumum var zannedip, rezil olacağım...” diye...Yabancı bir gazetecinin evine bile kurulan dinleme tezgahı sanki bilinmeyen çok matah bir habermiş gibi, büyük manşetlerle Avrupa basınının sayfalarını kaplıyor...***İlginç!..Bu olayda da Der Spiegel dergisi başrolde...Amerika’dan Hong Kong’a kaçan gizli ajan Rusya’da eskal yaparken, ilginç bir tesadüfle Der Spiegel muhabirine konuşuyor...Haberin içeriğine bakınca, basit ve olağan bir dinleme operasyonunun niye bu kadar köpürtüldüğünü anlıyorsunuz...Der Spiegel’in bugünkü nüshasında yer alacak haber şöyle;“Washington’daki Avrupa Birliği ofisini Soğuk Savaş yöntemleriyle dinlediler...Amerikalılar geçen yıl Almanya’daki 13 milyon telefon konuşmasını alıp kayıtlarına geçirdiler...En büyük telekulak olayı 7 Ocak 2013’te gerçekleşti...Amerikalılar Almanya’da yapılan 60 milyon telefon konuşmasını inceleme altına aldılar o gün...Alman Adalet Bakanı ‘Kullanılan yöntem Soğuk Savaş döneminde düşmanlarımızın kullandığı yöntemlere benziyor...’ dedi...AB ve Almanya ile Amerika arasında yeni bir kriz kapıda...”***Şimdi anlaşılıyor...Türkiye’deki olaylardan ve Der Spiegel’in Türkiye’de ve dinleme skandalında izlediği köpürtücü yayın politikalarından Almanya ile Amerika arasındaki fay hatlarında derin kırılmaların olduğunu görüyoruz...Böylesine bir Soğuk Savaş’ın ortasında ise bizim gazetelerin başlıkları şaka gibi; Amerikan Dışişleri Bakanı’nın;- “Elçilik dinlemeleri normaldir...” yollu sözlerini “Özrü kabahatinden büyük” başlıklarıyla vermişler bizimkiler iyi mi?..Anlaşılıyor ki Der Spiegel sadece Der Spiegel değil... Der Spiegel’leştirdiklerimiz var bir de!..Yoksa siz de mi Der Spiegel’leştirdiklerimizden misiniz?..” diye sorsam anlamayacaklar...En iyisi boşver!..
Haftalardır “Tatile otele gidecek miyiz baba?..” diye soruyordu çocuklar...“Okul bitsin gideceğiz” diye cevaplıyordum onları...Geçen hafta okulları bitti...Bu sefer her gün sormaya başladılar...- “Tatile gidecek miyiz baba?..”Dört yaşındaydılar...Hayatı bütün çocuklar gibi sağlıklı, mutlu ve keyifli yaşamak istiyorlardı... Okula gidiyorlardı...Okul bitince tatile bir yerlere gitmek istiyorlardı...Herkes çocukken öyle değil miydi?..Dünyanın her bir yanında çocuklar, okul bittiğinde tatilde “kamplara, denizlere, dağlara, ormanlara, nehirlere” gitmezler miydi?..Tatilde denize girmeyi, havuzda oynamayı, oyun parkında vakit geçirmeyi arzulamazlar mıydı...Onlar çocuktu...Türkiye’de hayatın normal işlemeyeceğini, huzurla akmayacağını, insanların birbiriyle didişmeden, birbirinin boğazını sıkmadan, öldürmeden hayatı sürdüremeyeceğini henüz bilmiyorlardı...Onlar çocuk ve onlar oynamak istiyorlardı...Hayatı tanımak, keyifler tatmak, birbirlerine su tabancasıyla su sıkmak istiyorlardı...Havuzdaki küçük botlarında kaptanlık ve miçoluk yapmayı arzuluyorlardı...Dışardaki hayat onların arzularıyla hiç uyuşmuyordu...Dışarda, kan, gözyaşı dolu olaylar ve intikam vardı...Birbirlerini boğazlamaya yemin etmiş insanlar vardı...***Çocukları tatile götürdüğüm üçüncü yazımdı...İki yıl önce onları tatil için ilk Ege’ye getirdiğim gün “futbolda şike operasyonu başlamıştı...”Arka arkaya gözaltına alınmalar, tutuklamalar, operasyonlar, iddianameler, fezlekeler hazırlanıyordu...Toz duman altında ortalık kaynıyordu...Nahif dünyalarında, şikeleri, soruşturmaları, fezlekeleri, tutuklanmaları anlayamayan ufacık yavruları dünyadan uzakta yaşatmaya çalışıyordu babaları...Onlara çevrelerinde olup biten felaketlerden uzakta, “küçük, keyifli ve huzurlu oyunların labirentinde” bir yaz geçirtmeye uğraşıyordu...***Bir sonraki yaz, üç yaşına bastı çocuklar...- “Otele gidecek miyiz baba?..” diye soruyorlardı yine...Bu sefer 15 yıl önce yaşanmış bir “kavganın”, “devamı, bedeli ve hesaplaşması” vardı...28 Şubat soruşturmaları başlamış, ifadeler, fezlekeler, tutuklamalar ve iddialar havada uçuşmaya başlamıştı...Derin bir hesaplaşa, bitmek bilmeyen bir soruşturma süreci insanları bekliyordu...Çocuklar ise, büyüyorlardı...Konuşmaya başlamış, kendilerini ifade edebilecek düzeye erişmişlerdi...Havuzda yüzme öğreniyorlardı...Soğuk suya girmekten ürküyor, ciyaklamaları, ağlamalara dönüşüyor, ağlamalar bir süre sonra gelen gülücüklerle renkleniyordu...***Sonra bir yıl daha geçti...Yine yaz geliyordu...Haftalar, aylar öncesinden başladı “Baba tatile gidiyor muyuz?..” soruları...Yine gülümseyerek “gidiyoruz...” diyordu babaları...- “Okullar biter bitmez gidiyoruz...”Okullar bitmeden Gezi Parkı olayları patladı...Ağaçlar kesilmesin, yeşil yok olmasınla başladı demokratik protestolar...Yaşam tarzlarına saygı ve özgürlük arayışları ile sürdü bir süre daha...Her şey “demokrasinin olması gereken standartlarında” devam ederken, birileri duruma el attılar...Olayları demokrasiden ve özgürlüklerden uzaklaştırıp, kanlı hesaplaşmaların bir parçası haline getirmeye karar verdiler...***Barışçı demokratik haykırışlar, bir süre sonra her gece toplanan öfkeli kalabalıkların bitmek bilmeyen “sokak meydan savaşlarına” dönüşüverdi aniden...Sokak savaşları niye devam ediyordu, gerçekte ne yapılmak isteniyordu müphemdi, ancak hayat çocuklar için yeniden berbat bir hal almıştı...Onlara yine izahı güç günleri saklamak, hayatın güzel olduğunu göstermek zorundaydı babaları... La Vita e Bella...Hayat Güzeldir...İkinci Dünya Savaşı’nda dört yaşına bastığı gün, oğluyla toplama kampına götürülen Guido’nun (Roberto Benigni) hayatıdır bu Oscar’lık film...Toplama kampında başlarından geçen bütün olayları, bir oyun gibi anlatır Guido, kampta askerlerden sakladığı oğlu Giosue’ye...Oyunu kazandıkları gün ödül olarak oğluna, bir tank hediye edecektir...***Guido oğlu Giosue’ye yaşadıkları dramı aksettirmemek için, türlü oyunlar oynar, yaşanan her felaketi oynadıkları oyunun bir parçası gibi gösterir...Küçük Giosue’ye yaşamın trajedisini, “oynanacak ve çok sevdiği oyuncak tankı ödül olarak kazanacağı...” bir oyun olarak sunar... Alman subayların söylediklerini oğluna tercüme etmez...Onların söyledikleri yerine, çocuğunun mutlu olacağı şeyleri İtalyanca olarak kafasından uydurarak söyler...***Savaş bitip Amerikan askerleri kampı ele geçirince, Giosue babasına söz verdiği gibi saklandığı dolaptan çıkar...Tank ile kampa gelen Amerikan asker Giosue’yi kurtarır...4.5 yaşında bir toplama kampında, babasının oyun haline getirdiği felaketten büyük bir mucize eseri kurtulmuştur Giosue... Babası bir o dolapta saklanarak kurtulurken, bir Alman askeri tarafından vurularak öldürülmüştür...Film Gisoue’nin büyüdükten sonra söylediği bir replikle son bulur;- “Ailesi için çok fedakarlık yapan bir babanın hikayesidir...”Doğrusu çocukların çabucak büyümesinden korkuyorum...NAZIM’IN HATIRLAMAKTAN ÜRKTÜĞÜ SUİKAST...Hıfzı Topuz’un kaleminden “Nazım Hikmet’in Romanı” okuyorum yeniden iki gündür...Mustafa Suphi ve arkadaşlarının Karadeniz’de boğularak öldürülmelerini okurken, Nazım‘ın duygu dünyasındaki altüst oluşları birebir yaşıyorum sanki...Nazım Tiflis’e giderken Karadeniz’de, aklına tıpkı Mustafa Suphi gibi öldürülmek istenebileceği kuşkusu düşüyor...Mustafa Suphi Türkiye’nin ilk komünistlerindendir... Galatasaray Lisesi’nden mezun, hukuk okumuş aydın bir adamdır...1921 Milli Mücadele yıllarında Trabzon’da “Biz Ankara’ya gideceğiz... Mustafa Kemal Paşa’ya bağlılıklarımızı bildireceğiz... İzin verin de gidelim...” dediği halde iskelede ite kaka bir motora bindirilir arkadaşlarıyla...***İnebolu’ya gideceklerini sanırken, motor ters yöne yol almaya başlar...Gece yarısı onlar iskeleden uzaklaştıktan sonra Yahya Kahya ve silahlı adamları bir tekneye atlayarak Mustafa Suphi’lerin bindiği takayı izlemeye koyulurlar...Sürmene açıklarında onlara yetişirler...İki tekne yan yana gelir...Yahya Kahya ve silahlı adamları bir anda kafilenin olduğu takaya atlarlar...Mustafa Suphi ve arkadaşlarının silahları yoktur...Kendilerini koruyacak halde değillerdir...Saldırganlar onların üzerine yürürler...Hepsinin ellerini ve ayaklarını bağlarlar...Yahya Kahya “Atın bu herifleri denize” diye bağırır... Az sonra korkunç çığlıklar içinde hepsi Karadeniz’in sularına gömülürler...***Nazım ile Vala Nurettin’in Batum’a giderken “Kendi başlarına gelir mi” diye düşündükleri bu suikasti, bir kez daha okur ve yaşarken, bu ülkede hayatın nasıl “siyasi linçler psikozunda” sürdüğünü fark ediyorum yeniden...Osmanlı’da çocuklarını öldürten padişahlardan, Milli Mücadele yıllarına, Mustafa Suphi’lerin boğdurulmasından, Nazım Hikmet’lerin yaşadığı trajedilere, hayat dramatik bir örgüde sürüp gidiyordu...Yaz geldi...2013 yazı...Hala kanlı hesaplaşmalarla sürüyor hayat bu ülkede... Şimdi de gencecik çocukların kanı hesaplaşmaların bir parçası...
-‘Silahlı Kuvvetler’in vazifesi Türk yurdunu ve Anayasa ile tayin edilmiş Türkiye Cumhuriyeti’ni korumak ve kollamaktır...’Bu sözü ilk kez 12 Mart 1971’de duydum...12 yaşındaydım...Televizyon ve radyo spikerlerinin tok sesleriyle yaptıkları vurgu, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin İç Hizmet Yasası’nın 35. maddesiydi... Silahlı Kuvvetler’in Anayasa’yı korumak için gerekirse “ülke yönetimine müdahale etme hakkı” bilinçaltıma yavaş yavaş işleniyordu... Aslında bu yolla bilincime verilen not, “Silahlı Kuvvetler’in Türkiye’de rejimin korunmasındaki son Anayasal güç ve durak” olduğuydu...Algı buydu...12 yaşında çocuk olmaktan çıkıp, genç bir devrimci olduğum günlerde de bu algı değişmeyecekti...Askeri rejimlere karşıydık...Fakat askeri rejimlere karşı olmamız, “Askeri rejimin Anayasa’ya karşı olmasından kaynaklanmıyordu... Askeri rejimlere karşı olmamız, rejime toptan karşı olmamızla irtibatlıydı...”***Devrimci gençlik yıllarıyla, gazeteciliğin ilk başladığı yıllar arasında, Mülkiye gibi Türkiye’nin en önemli Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne girmiştim...Hocaların hepsi, Türkiye’deki siyasal elitin, zirvesindeki isimlerdi... 1961 Anayasası’nı yapan ve yazan profesörlerdi...Devrimcilikle gazetecilik arasında bir siyasi köprüde, yol almaktaydım...O zaman da anlatmadı kimse bana “aslında askeri müdahalelerin yasal açıdan tartışmalı bir konu olduğunu...”12 yaşımda, 12 Mart muhtırası sırasında bilinçaltıma yerleşen tok spiker sesi, askerin rejim tehlikeye düştüğü zaman müdahalesinin ‘Anayasal bir hak’ olduğunu söylüyordu...Diyalektik materyalizmden, metafiziğe, proletarya diktatörlüğünden, Komünist Enternasyonel’deki sosyal demokrat sapmaya kadar bin bir bilgiyi araştıran aklım; “burjuva demokrasisi olarak isimlendirdiğimiz parlamenter sistemlerde askeri müdahalenin yasal olup olmadığı” sorusunu araştırmıyordu...***Kimse bize “böyle bir konunun gerçekte var olduğunu” söylemiyordu çünkü...Ecevit; “12 Mart Muhtırası bana karşı yapıldı” demiş ve oylarını patlatmıştı 1973’te...Ancak “kendisine karşı yapıldığını söylediği müdahalenin” yasal olup olmadığını söyleyen çıkmamıştı hiçbirimize...Askeri müdahalenin faşist olduğunu biliyorduk, ama yasal olup olmadığı hakkında fikrimiz yoktu!..Biraz Demirel söylerdi bunları, o da şapkasını alıp alıp gittiğinden ve zaten Demirel‘e karşı olduğumuzdan, ne söylediğini pek dikkate almazdık...***1960’larda, Albay Talat Aydemir iki kez darbe teşebbüsünde bulunmuştu...İkinci darbe teşebbüsü başarıya ulaşmayınca Albay Talat Aydemir’i asmışlardı...- “Niye astılar ki?..” diye sorduğumda, babam “O ordunun başında değildi... Albaydı...” demişti... O zaman darbeyi emir komuta zinciri altında Genelkurmay Başkanları yaparsa yasal ve hukuki, emir dinlemeyen kendi başına hareket eden Albay’lar yaparsa yasa dışı olur gibi bir sonuç çıkarmıştım...Bu 60 darbesini pek izah etmiyordu ama, o kadar kusur kadı kızında da olurdu...27 Mayıs hariç, emir komuta zinciri altında olmayan hiçbir darbe yapmamalıydı...Emir komuta zinciri altında olursa, durumda bir “yanlış” olmuyordu...***Televizyon programcılığında ses getiren programlardan sonra TRT’den özel televizyona transfer olmuştum...Star televizyonunda ilk programım, yeni yayın döneminin başlangıcı olan 12 Eylül 1995 günü yayınlanacaktı...12 Eylül’ün 15. yıldönümüydü...Kenan Evren ve Haydar Saltık’la röportaj talep ettim...Biri Marmaris’te diğeri, Bodrum’da yaşıyorlardı...İkisiyle de uzun röportajlar yaptım...12 Eylül darbesini nasıl planladıklarını, ne zaman harekete geçtiklerini, hangi olayla düğmeye bastıklarını bir gazeteci merakıyla didik didik edercesine sordum...Kenan Evren neyse, fakat Haydar Saltık o günlerle ilgili büyük bir gizlilik içerisinde konuşuyordu...İlk kez orada Haydar Saltık konuşurken, darbenin aslında gizli bir operasyon ve başarılmazsa kafaların kopartılabileceği bir ters durum olabileceğinden kuşkulandım...Haydar Saltık öyle bir konuşuyordu ki, sözleri ordunun bir generalinden çok, üniversite yıllarımdaki illegal gençlik liderlerinin, şifreli konuşmalarını andırıyordu...***- “Niye açık açık ne planladığınızı anlatmıyorsunuz?..” diye sormuştum...Haydar Saltık;- “O işler ö kadar rahat anlatılmaz...” demişti... Biraz kuşkulanmıştım...Değil mi ki; TRT’deki tok sesli spikerin dediği gibi; “Türk Silahlı Kuvvetleri İç Hizmet Kanunu’nun kendisine verdiği yetkiye dayanarak, Anayasa’yı koruma ve kollama görevini yerine getirmek üzere rejime müdahale ediyordu”, bu durumda Saltık biraz pimpirikli davranmış oluyordu...Ne olurdu sanki neler planlamış olduklarını, şöyle dedektif romanı gibi anlatsa...Televizyon programına biraz heyecan katsa!..Böyle düşünüyordum...Böyle düşünmememi gerektirecek hiçbir yasal müeyyide yoktu ki o zamanlar... Ne kafamın içinde, ne de kafamın dışında... ***- “Bu kadar cahil miydiniz?..” dediğinizi duyar gibiyim...Evet bu kadar cahil gibiydik...Türkiye’de yapılan siyaset, askerin İç Hizmet Kanunu’nun 35. maddesi kaldıkça, bu konuyu gündem ve tartışma dışı bırakıyordu...28 Şubat’a gelindiğinde, yekpare görünen süreç aslında iki bölümden oluştu...Birinci bölüm 28 Şubat 1997 tarihli MGK toplantısının yapıldığı ana kadarki bölümdü...Tıpkı TSK’nın İç Hizmet Kanunu gibi, Milli Güvenlik Kurulu da Anayasal bir kurumdu... Askerler o kurulun bir kanadını temsil ediyorlardı...“İrtica ve bölücülük” konularında Anayasa’nın kendilerine verdiği bekçilik görevini ifa ettiklerini söylüyorlardı...28 Şubat 1997 tarihindeki MGK toplantısında askerlerin ve Cumhurbaşkanı’nın, sivil hükümet kanadına “irtica üzerine konuşmaları, yaptırımlar uygulamalarını istemeleri, aslında Anayasal sınırlardaydı...”Öyle yaşamıştık, yasa öyleydi, öyle uygulanıyordu, hiçbirimizde de bir soru işareti uyandırmıyordu... Birkaç ay sonraki, Genelkurmay brifingleri de aynı minvaldeydi...***Asker, İç Hizmet Kanunu’nun kendisine tanıdığı yetkiler ve MGK’daki konumu uyarınca, Anayasa’ya aykırı gördüğü gelişmeler hakkında kamuoyunu bilgilendiriyordu... 28 Şubat’ın tartışılan esas kısmı ise Şubat ayından Refah-Yol hükümetinin devrildiği 18 Haziran 1997’ye kadarki süreydi...İç Hizmet Kanunu’nun her dönemde uluorta gündeme gelmesi bende kuşkular uyandırmaya başlamıştı...MGK’da söylenen söylenmişti Refah-yol hükümetine...Daha fazla yapılacak bir görev yoktu, hükümet de elinden geldiğince bir şeyler yaparak Türkiye’yi yönetmeye devam ediyordu...O günlerde ne İç Hizmet Kanunu’nun daha fazla uygulanması, ne de hükümetin şu veya bu şekilde devrilmesinin doğru olmadığına inanıyor, öyle davranıyordum...Fakat bu inancım, Tansu Çiller’in kişiliğine olan güvenimle, Erbakan‘ın da son dönemlerde fark ettiğim “siyasi renkliliğinden” kaynaklanıyordu...***MGK toplantısında imzaladığı kararlardan sonra, hükümet bana antipatik gelmiyordu... Onun için de düşürülmesine karşı çıkıyordum... Ancak yine kafamın içinde “TSK’nın İç Hizmet Yasası’nın 35. maddesini” sorgulamıyor, askerin rejimi korumak için müdahale hakkının olup olmadığı sorusunu aklıma getirmiyordum...12 yaşımdan beri bilinçaltımda yankılanan tok spiker sesi, beni Yunanistan’daki Albaylar Cuntası’nı tartışmama olanak sağlamasına karşın, Türkiye’deki İç Hizmet Kanunu’nu ve emir komuta zinciri altında müdahale hakkını ruhumda tartışmama izin vermiyordu...***Dün gazete manşetlerinde, 42 yıldır beynimin derinliklerine yer eden o maddenin değişeceğini gördüm...Bilincimizde ve ruhumuzda yer eden Silahlı Kuvvetler’in müdahaleye olanak tanıyan İç Hizmet Kanunu’nun o maddesi değişiyordu...Silahlı Kuvvetler artık Anayasa’yı değil, yurdu dışarıya karşı korumakla görevli oluyorlardı...Hayat değişiyordu...Bilinçaltı yenileniyordu...Başka bir bilinçle büyüyecek bir kuşak geliyordu...Demokrasinin sorunlarını ve özgürlüklerin nerede başlayıp nerede bittiğini çok sorgulayacak olsa bile, askerin İç Hizmet Kanunu’nu bilmeyecekti bile bu kuşak...Bir şey de ifade bile etmeyecekti onun için... Hayatın hiç tahmin dahi edemeyeceğim kadar radikal olarak değiştiğine tanık oluyordum...Yasanın kalkmış olması bilinçaltlarımıza yönelik inanılmaz bir değişimdi...Manevi ve maddi dayanak kalmamaktaydı, yıllarca ruhlarımızda yer etmiş olan...Özgürlük sorunlarımız bundan sonra, ne derece büyük olursa olsun, bu gelişmenin kendisi bile başlı başına bir özgürlük meselesiydi...Hayat yaza girerken, özgürlükleri sadece kendimizin sağlamasını istiyordu bizden...Silahlı kuvvetler olmadan...
Benim 78’liler olarak bilinen bütün bir kuşağım, polisle girdiği çatışmalarda öldü, yaralandı, hapislerde çürüdü, işkence tornalarından geçti...Koskoca bir kuşak, milyondan fazla genç yitip gitti... Polisle bugünküne benzer bir şekilde, fakat yıllarca çatışıldıktan sonra, tanklar geldi bu ülkeye...Bütün bir gençliğin üzerinden silindir gibi geçtiler...Hapishaneler 78’lilerle doldu taştı...Yer kalmadı, yeni hapishaneler yapıldı...İşkence gören arkadaşları yıllar sonra gördüğümde;Durarak konuştuklarını, gözlerinin uzaklarda bir noktaya takılı kaldığını, vücutlarında ve belleklerinde hiçbir zaman yok olmayacak işkence izlerinin bulunduğunu fark ettim...***Gençliğimizin hayallerle dolu en romantik senelerini, bugün polisle çatışan gençler gibi cehennemler içinde, namludan çıkan kurşunlarla vals yaparak, ölümlerden ölüm beğenerek yaşamıştık...Bazılarımız estirilen onca illegal rüzgara karşın, cehennemin içinde vızır vızır geçen onbinlerce kurşuna, binlerce illegaliteye karşın, yine de barış içinde gösteri yapmayı deniyor, hukuki zeminden ayrılmama çalışıyordu...Bizleri ölümlerden belki de bir nebze, bu barışçıl tutumuz korumuştu...Kim bilir?..***Hiç birimiz 12 Eylül darbesinin geleceğini bilmiyorduk...Doğduğumuza doğacağımıza pişman edileceğimizin farkında değildik...İllegaliteye sapmayanların adamdan sayılmadığı yıllardı o yıllar... Demokratik hakkını yasaları aşmadan kullanmaya çalışan gençlik; “pasifist, revizyonist, karşı devrimci, burjuva stepnesi” sıfatlarıyla aşağılanır, etkisi sıfırlanırdı...Şiddet ve illegalite kutsanır, abideleştirilir, gençlik el altından “cesaret” adı altında kurşunların ve panzerlerin karşısına sürülürdü...Ölmek için...Ölümlerden cenazeler, cenazelerden yeni taraftarlar toplamak için...Örgütlerimizin kitlesel sempati toplaması için “ölmemiz söylenmişti” bize...Biz de onlar istediği için “öldük, sakat kaldık, hapislerde çürüdük, işkence tezgahlarından geçtik...”***Türkiye üzerinde bu pis ve kirli oyunları oynayanlar, bütün bir gençliği toptan savaştırmaya karar vermişlerdi...Askeri darbenin gerçekleşmesi, Rogers Planı’yla Yunanistan’ın NATO’ya geri dönebilmesi uğruna, siyasi her fraksiyona, aktivist her gruba, militan her oluşuma gaz veriyorlardı...Ajan provokatörler, tavizsiz ve mücadeleci sıfatlı cengaverler, demir yumruklar altında yayın yapan mevkuteler, kalemlerinden kan damlayan kalemler, yazdıkları, söyledikleri ve sloganlaştırdıkları her şiarla, gençleri “illegalite”ye ve şiddete teşvik ediyorlar, bu durumdan kitlesel sempati ve destek sağlamaya uğraşıyorlardı...***Onların yazdıkları, söyledikleri, şiarlaştırdığı ve sloganlaştırdığı her şey ancak “gençlerin akan kanı”yla beslenirdi...- “Nerede hareket, orada bereket!..”Bu söz bugün espri gibi gelebilir pek çok kişiye...Oysa bugün espri gibi gelen söz, bir tarihin, bir kuşağın hayatını karartan sloganın bizzat kendisidir...- “Nerede hareket orada bereket!..”78 kuşağını katleden, o günün Türkiye’sinde, masum gençliği illegaliteye ve ölüme sürükleyen en can alıcı slogandır o...‘Nerede hareket orada bereket’ denerek gençlik, polise ve birbirine karşı meydanlara sürülmüş, silahlarla donatılmıştır...Bunu yapanlar, yapılmasına katkıda bulunanlar, farkında olmadan kullanılanlar, bu vebali hiçbir zaman üzerlerinden atamadılar...Ömür boyu çektiler, çekecekler...***Arkadan gelen 12 Eylül faşizmi o kadar gaddar, o kadar acımasızdı, “bu affedilmez vebalin, bu kanla yıkanmış ellerin aktörlerinin” tarih sahnesindeki baş müsebbip sıfatlarını gizleyiverdi...Askeri faşizm onların “kana kan talimatı veren ellerindeki o korkunç lekeyi gizledi...”Oysa o günleri yaşayanlar, “o lekeye sahip olanları gayet iyi biliyorlar...”Yok olan bir gençlik, kendilerini mezarlarına diri diri götüren talimatları kimlerin verdiğini unutmuyor...Kenan Evren faşizmi, o talimatları verenleri bizlerin gözlerinde hiçbir zaman gizleyemiyor...Ethem’i vuran polisin gaddar ve öldürücü tavrının, olayları tetikleyenleri saklayamadığı gibi...Gezi Parkı olaylarında, gençliğin ilk günlerdeki demokratik protestolarını yeterli görmeyip, sırça köklerinde “kan akıtılmasını” isteyenler, bunu teşvik edenler, ‘katil olan polistir siz daha fazla mücadele etmelisiniz’ diye sırt sıvazlayanlar, neyin uğruna, bu gençliği daha fazla polisin karşısına itekliyorlar, gaz veriyorlar?..“Ethem’i kurşunlayan polis katilmiş...”- “Polis göstericilere hunharca saldırmış, biber gazı sıkmış, şiddet kullanmış... Demokratik mücadeleyi engelliyormuş...”Evet öyle de bu neyi değiştiriyor?..Böyle diye, bu gençlik niye illegal eylem yapması için alttan alta teşvik ediliyor?..***Bunu söyleyenler, ilk günlerdeki eylemlerin demokratik, barışçı ve yasal kimliğiyle, son zamanlardaki eylemlerin, yasa ve hukuk dışı niteliğini, ustaca ve kurnazca gözlerden saklamaya uğraşıyorlar...Şu soruya “gençlerin kanının vebalini vicdanlarında hissederek” cevap verebilecekler mi?..- “Niye gençliğin ilk günlerde oluşan yasal, demokratik ve barışçı eylemlerle, son günlerde illegaliteye kayan eylemlerin arasındaki kırmızı çizgiyi açıkça ortaya koymuyor, kalın çizgilerle ayırmıyorsunuz?.. Zaman içinde illegaliteye kaydığını şeytan gibi bildiğiniz eylemlere, polisin saldırgan tutumunu manşete çekerek niye dikkatleri başka tarafa kaydırmaya çalışıyorsunuz?..Bu mudur büyük gazetelerinizde, gençliği şiddetten ve illegaliteden korumanın kitle gazeteciliği çizgisi ve hukuki zemini?..”***“Siz ki, ölümlerden ölüm beğendiğimiz o günlerde talihliydiniz ki yaşadınız, canınızı kurtardığınıza bin kez şükrettiniz...O kadar şükrettiniz ki, gelen 12 Eylül faşizmine bile, ‘canlarımızı kurtardı’ diye teşekkür etmekten çekinmediniz...Sizin canınız candı da?..Bu çocukların canı patlıcan mı?.. Bu çocuklara yaptıkları eylemlerin, niye hukuki açıdan yasaların dışına taştığını, illegaliteye kaydığını, kabul edilme sınırlarını aştığını, hayatlarının zemininin kaymakta olduğunu yazmıyor ve hatırlatmıyorsunuz?..Sürekli kışkırtıyorsunuz...Bunun vebalinin kalmayacağını düşünüyorsanız aldanıyorsunuz...Siyasal olarak değil...Vicdani olarak...” ***Bu yazıları niye yazıyorum acaba?..Birilerine yaranmak için mi?..Bir istikbal sağlamak, bir gelecek vaadine zemin hazırlamak için mi?..Bunu düşünen zavallılar...Geçmişimizin zamanında soramadığımız hesabını soruyor, deşifre ediyor suçları, sorumluları ve gerçeklerle hesaplaşıyorum, kendim ve gelecek kuşaklar için...Vicdanlarla hesaplaşıyorum, vicdanımı temizliyorum, suçsuz günahsız mezarlarında yatan arkadaşlarımla helaleşiyorum...Bunu sizin için yapmıyorum...Bunu bir istikbal bir gelecek, bir sıfat , bir kariyer için planlamıyorum...Bunu vicdanımın sesiyle barışmak için yapıyorum...Bunu söyleyen zavallılar; Bir de 28 Şubat falan diyorlar...Henüz 80’lerdeyim...28 Şubat hesaplaşmalarına gelmedim daha...Ona geldiğimde, yazmaya, konuşmaya ve hesaplaşmaya başladığımda, evlerinden çıkamayacak duruma gelecekler onlar...Az biraz bekleyin hele...Hodri meydan denecek günler de geliyor...Az sonra...
O günü; bugün gibi hatırlıyorum...Sıtkımın sıyrıldığı, kullanıldığımı hissettiğim, hayatımın üzerinden güç ve iktidar kavgalarının yapıldığını fark ettiğim, “bir daha kendimi böyle rezilane bir şekilde kullandırtmam” dediğim gün gözümün önünden gitmiyor... 36 arkadaşın öldüğü, kanlı 1 Mayıs’ın üzerinden iki buçuk yıl geçmişti...Gencecik hayatımın, en fırtınalı, ölümle burun buruna geçen iki buçuk yılıydı o yıllar...Hayatının 2.5 yılını, silah ve panzer sesleri arasında, her dakika kimliği belirsiz bir saldırıya uğramakla, polis tarafından içeri alınarak işkence görme ihtimali arasında tahteravalli oynayan bir gencin, “dipsiz kuyulardaki hayatının bir serüveni” gibiydi yaşadığım...Davulun sesi nostaljik ve romantik gelse de, gerçek 18 ila 20 yaş arasını ölümlerden ölüm beğenerek, karanlık dehlizlerin girdaplarında geçiren bir genç için sadece yaşamış olmak, “hayatın en büyük lükslerinden” birisiydi...***Yanımda yaralanan arkadaşlarım, üç beş adım ötede ölen yoldaşlarım vardı...İçerilere girmiş, hapislerde yatmış, mücadele uğruna “hayatını hiçe saymış yiğitler” seni manen oralardan hiç kopmaman için çekiştirmekteydiler...- “Mücadeleye devam etmeyip, yarı yolda bırakırsan, kendine ve mücadelene ihanet etmiş olurdun...”Öte yandan, kalıp “mücadele”ye devam edersen, yararına artık inanmadığın eylemlerin önünde sonunda “polisle karşı karşıya gelip, ya kurşunu yiyecek ya da işkencecilerle yüz yüze gelecektin...”1980’in Ocak ayıydı...Hayatın ölümlerden ölüm beğenmeni istediği karlı ve güneşli bir Ankara günüydü...***Okula egemen olan fraksiyonun temsilcilerinden biri, aniden sınıfa girdi;- “Arkadaşlar...” dedi... “Sınıflardan ve okuldan çıkmıyoruz... Boykot var...”“Devrimci arkadaş”ların kapıdan girip, bunu söyleyip gittiği zamanlarda, öğrenci kitlesi “yapacak hiçbir şeyi olmadığından” duruma uygun davranmak zorunda kalırdı...Karşı çıksa, “devrimci şiddet”, karşı çıkmasa “dışardaki polis şiddetiyle” karşı karşıya kalırdı...Bu durumda yapacak tek şey, hiçbir şey yapmadan beklemek, istemeden okulun fiili işgaline pasif olarak katılmaktı...***Okulu işgale karar veren arkadaşlardan farklı düşünen devrimciler, fraksiyonlar, böyle günlerde, “boykota ya da işgale karşı çıkamaz, fazla soru da soramazlardı...”- “Eylemi mi sabote ediyorsun sen arkadaş?..” suçlamasına hedef olur, karşı devrimci sıfatıyla kafalarının sopalarla yarılmasına maruz kalırlardı...Devrimciydim; fakat o arkadaşların dışarıda polis panzeri beklerken başlattığı okul işgali eylemini desteklemiyordum...Nedeni basitti... Arkadaşlar bir süre okul içinde bağırıp çağıracak, kantinde sloganlar atacak sonra okul çıkışında bekleyen polisle çatışacaklardı...Başka hiçbir çıkış ve yol yoktu...Amaçları en geniş kitlenin beraberlerinde okul işgalinde bulunması ve okul çıkışı polisle çatışma esnasında yaratılacak kargaşada, profesyonel bir maharetle aradan sıvışmalarıydı...Suçsuz öğrencilerden bir kısmı polis dayağı yiyerek içeri alınacak, o sırada eylemi yapan profesyonel unsurlar!! sırra kadem basacaklardı...Ellerinde defterleri kitapları derse gelmiş zavallı öğrenciler ise, dışarda panzerle bekleyen polis tarafından alınmanın korkusuyla, ağlamaklı bir ifadeyle “devrimci işgali!!!” izleyecekler, sonra da polis copu ve ateşiyle karşı karşıya geleceklerdi... Plan buydu, eylem buydu...- “Ben gidiyorum arkadaş...” dedim içimden...- “Bir daha kendimi bu rezil duruma düşürmeyeceğim...”O sırada oradan gidemezdimAncak bir daha bu durumu muhatap olmamaktı kesinkes...Oyunu biliyordum...Eylemin nasıl yapılacağını, içerde nasıl cam çerçeve kırılacağını, forumlar yapılacağını, sonra da “hadi çıkıyoruz arkadaşlar” diyerek yüzlerce öğrenciyi nasıl polisle karşı karşıya bırakacaklarını iyi biliyordum...Devrimci dedikleri eylemi “kırmaya” kalksam, suçlama hazırdı:- “Karşı devrimci...”***Sonunda bu kargaşanın içinde yer almak istemeyen birkaç arkadaşı alıp, okuldan çıkmaya karar verdim...Arkadaşlardan birinin adı Feyzullah‘tı...Birkaç kız arkadaş vardı yanımızda...Polis artık dışarda bize ne yapacaksa yapacaktı...Daha fazla okulda kalmak, ne olduğu belli olmayan bir savaşı daha fazla “sürdürme”nin hiçbir anlamı olmadığını fark etmiştim...Elli yüz kişilik bir öğrenci grubuyla, “Bizim acil işimiz var...” diyerek, biraz karambol biraz da dirayetli tutum sonucu okuldan çıkıverdik...Etrafta kar birikintileri vardı...Ankara’nın kış güneşi, kar birikintilerini eritmekteydi...Polis panzeri tam karşımızda bekliyordu...Sap gibi ortadaydık...- “Buyrun gelin, biz de sizi bekliyorduk...” deseler yapacak hiçbir şey yoktu...***Polisler coplarını sallayarak bize baktılar...Arkadaşlara polisle hiçbir tartışmaya, kavgaya girmeden, okuldan ayrılmamız gerektiğini söyledim...Ne olursa olsun, bizi içeri alacak da olsalar oradan yürüye yürüye ayrılmayı deneyecektim...Gidecektik...İçimden bir daha bu rezaleti yaşamamaya ant içmiştim...Bir daha da başkalarının karar verdiği eylemlere katılmamaya, polisle karşı karşıya kalmanın garanti olacağı gösterilere atlamamaya, “ölümle, yaralamayla ve işkencehanelerle bitmesi kesin” illegal eylemlerin içinde yer almamaya kesin karar vermiştim... Daha fazla kendimi kullandırtmayacaktım... ***Haber ajansının genel müdürü, karşısında gördüğü genç stajyer muhabirin “hiç para almadan aylarca çalışmaya kuzu kuzu razı gelmesini” anlayamamıştı hiç...İki yabancı dil biliyordu karşısındaki genç...Aylarca para alamayacağı, yıllarca sigortasız çalışacağı bir mesleğe niye girmek isterdi ki o yaşta bir genç?..Farkında değildi ki, para, değil hayatını kazanmanın peşindedir o genç...***Ethem Sarısülük’ün polis kurşunuyla öldürüldüğü görüntüleri izlerken, 1980 Ocak’ında bir kış güneşinin erittiği karlarla kaplı Siyasal Bilgiler Fakültesi Basın Yayın Yüksek Okulu’nun kapısı geldi, gözlerimin önüne...Polis panzerinin yanında konuşlanmış polisler coplarını sallamaktaydılar bize...Erken çıktığımız için, bize saldırmamışlar, içeri almamışlardı...İncecik bir çizgiydi o anda karar verdiğimiz...Çıkmayıp birkaç saat dirensek, ya ölümüz, ya kanlı yaralı halimizle sedyeyle çıkartılacaktık oradan...“Direnişin legal boyutları aşmakta olduğunu görüp” kendi eylemimizi kendimiz bitirmeye karar vermiştik...***Gezi Parkı’ndaki gençlerin, verilen yasal sürede eylemi bitirmeleri için, çok çaba sarf ettim bu sütunlarda...1 Mayıs’ta ölen arkadaşlarımdan bahsettim, polisle bizleri yıllarca karşı karşıya getirenlerin “kirli emellerini” çok sonra anladığımızı söylemeye çalıştım...Heyhat!..Fayda etmedi...Fayda etmeyecekti zaten; farkındaydım... Eylemleri organize eden merkezlerin, kitle psikolojisini nasıl yönettiklerini, devrimci mücadeleyi nasıl aktif tuttuklarını iyi biliyordum...Bir polis kendine saldırı olduğunu söyleyerek, savunma durumunda olduğunu öne sürerek, şarjörü çekti ve silahını arka arkaya ateşledi...İlk ikisini havaya, üçüncüsünü ise, üzerine bir şeylerin geldiğini sanarak kendi göz hizasına...Ethem’cik oracıkta yığıldı hemen yere...O saniyede ve bir daha kalkamamacasına... Yanındakiler hemen anladılar, Ethem’in gitmekte olan canını...Beyaz bayrak çektiler yardım için; biraz önce silah atan polislere...Silah atan polisin arkadaşları gelip, bu sefer Ethem’ciğe yardım etmeye çalıştılar...Ethem’in arkadaşları çaresiz bakıyorlardı... Son anda belki bir şeyler olur, bir mucize gerçekleşir diye bekliyorlardı... Oysa hiçbir şey olmayacaktı...Hiçbir mucize gerçekleşmeyecekti...Ethem ölecekti...Yüzlercesini, binlercesini yaşadığım ve gördüğüm gibi...Yine hiçbir şey yapamayacaktım...Ethem’cik son nefeslerini ala ala, ya da son nefeslerini vere vere gidiverecekti bu dünyadan ve ettiğini düşündüğü bu mücadeleden...- “Ethem’e ateş eden polis serbest kalmamalı elbet... Tutuklanmalı...” tamam...Sloganlar atalım gençliğimizde haykırdığımız gibi, ısrarla ve inatla;- “Polis, faşist, idare işbirliğine son!..” haykırışlarıyla...Bu da tamam, amenna...Fakat Ethem’in sokak ortasında akan kanının gerçek sorumluları bunlar mı dersin?.. Çıplak gerçeği söyler misin bana Abidin?..