Beşiktaş bu sezon maçlarını Kasımpaşa Stadı’nda oynayacak...

14 Temmuz 2013

Aklın yolu bir...” fakat spor basınının hiç ihtimal vermediği bir olay gerçekleşmek üzere...Son anda bir değişiklik olmazsa, Beşiktaş çok uzun görüşmelerin ardından, Galatasaray Arena Stadı’ndan, Fenerbahçe Şükrü Saracoğlu Stadı’na, Olimpiyat Stadı’ndan Zeytinburnu Stadı’na kadar yaptığı dekatlonu andıran görüşme maratonunun sonucunda Kasımpaşa Stadı’nda oynamak için anlaştı...Son anda büyük bir aksilik olmazsa, bu hafta içinde anlaşma imzalanacak...Beşiktaş maç başına 250 bin lira karşılığında lig maçlarını 16 bin kişilik Kasımpaşa Stadı’nda oynayacak...İki taraf, Beşiktaş’ın oynamak istediği maçlar şeklinde bir ifadede anlaştılar...Beşiktaş derbi maçlarını bu şekilde Olimpiyat Stadı’nda oynayabilecek...***Olay çok uzun, çetrefilli ve içinde çok dramatik insani gelişmeleri barındıran bir olay...İnsani boyutlarını, çok fazla dramatize etmeden, kamuoyunu bilgilendirecek şekilde aktarmaya çalışacağım...Ancak önce; 26 Haziran’da yani yaklaşık 1.5 ay önce kaleme aldığım “Beşiktaş Aşure midir?..” başlıklı yazıyı okumanızı salık vereyim...Önce o yazı...AŞURE MİDİR BEŞİKTAŞ!..TGRT’nin canlı yayın aracı evden canlı yayın yapacaktı... Yayına dakikalar vardı... Beşiktaş kulübünden, uzun zamandır görmediğim bir dostum aradı...- “Son zamanlarda Gezi Parkı olayları, protestolar derken ilgilenemedim...” dedim...- “Bu sezon Beşiktaş’ın hangi statta maçlarını yapacağına karar verildi mi?..”- “Kesin değil ama...” dedi...- “Yarısını Galatasaray Arena Stadı’nda, diğer yarısını da Fenerbahçe Şükrü Saracoğlu Stadı’nda oynaması planlanıyor... Avrupa maçları ile Kupa maçları da Olimpiyat’ta oynanacak...” benimle dalga geçtiğini sandım muhatabımın...Mütereddit kaldım bir an...- “Dalga geçme benle...” diyecektim tam ki, dostum devam etti konuşmaya;- “Yüzde yüz değil bu durum... Ama görünen öyle...”***Konuşmasının tonundan, sesin tınısından, dalga geçmediği ciddi konuştuğu apaçık ortadaydı...O dalga geçmiyordu da, muhtemelen birileri bizimle dalga geçiyordu...Sezon öncesi bir kamuoyu yoklaması sorusu hazırlasalar;- “Bu sezon Beşiktaş’ın toparlanmasını, şampiyon adayları arasına girmesini istemiyoruz...” deselerdi...- “Ligi bu yıl iki takımlı götürmek istiyoruz... Galatasaray ve Fenerbahçe ağırlığında dizayn edeceğiz... Beşiktaş’ın bu sezon stadı yeniden yapılıyor... Beşiktaş’ı ligin zirvesinden kopartmak için ne yapalım?..” deseniz kesin olarak şu cevabı şöyle olurdu;- “Beşiktaş’ın ve Beşiktaşlı’nın kendisini ait hissetmeyeceği en önemli üç stadı tespit edin...Bunlar Şükrü Saraçoğlu, Arena ve Olimpiyat statları olsun...Beşiktaş’ın maçlarını bu statlardan birine alın...Ne olduklarını şaşırsınlar...Ancak bu yetmez...Elinizden geliyorsa, maçları bu statlardan sadece birinde oynatmayın...Münavebeli, yani dönüşümlü oynatın...Statlardan birine sezon içinde alışmasınlar...Hiçbir maçta üç puan garanti olmasın...Onun için hiçbir stada alışamayacakları bir düzen kurun...Yani bir devre Galatasaray stadına, diğer devre Fenerbahçe stadına gönderin onları...Feleklerini şaşırsınlar...Yetmez, Kupa maçlarıyla Avrupa maçlarını da başka bir stada Olimpiyat’a alın ki; deplasmanlarla birlikte Beşiktaş kadrosu orta oyuncularına dönsün!..Böylece aşure olurlar...Siz de rahat edersiniz...”***Soru olarak “Beşiktaş’ı nasıl batırırız” diye sorsalar, böyle cevap verirdim...Bu formülün ciddi ciddi düşünülmekte olduğunu söylüyorlar yöneticiler...O gün bu haberi aldıktan sonra katıldığı canlı yayının akabindeki dakikalarda, birkaç arkadaşım aradı beni;- “Hayırdır...” dediler...- “Gergin ve sinirli bir halin vardı yayında... Bir şey mi oldu sana?..”- “Beşiktaş göçebeler gibi bütün bir sezon, her hafta başka bir stada ve şehre taşınacak...Bu harakiriyi de kimseler zorlamadan kendi elleriyle, kendi başına yapacak...”O kadar ki kararı, Beşiktaş’a stadını vermekten imtina eden Ünal Aysal bile onaylamıştı... Başka söze bile hacet yoktu...- “Allah Allah...” dedi arkadaşlar;- “Biz de seni bu derece gergin görünce daha önemli bir şey oldu zannetmiştik...”***Bu satırları yazdığım şu sırada; Hayatta öğrendiğim her şeyi; bilgelik, kuantum, ermişlik, öfkeyi terk ediş, anlayış, yargılamama kategorisinden ne kadar ulvi ve kutsi düşünce ve davranış modeli varsa kendime uygulamaktayım...Biliyorum ki böyle bir olayda öfke kontrolümü becerebilirsem, artık “ermiş” sınıfına terfi ederim... Günahtır...Aşure midir bu Beşiktaş?..FİKRET ORMAN’IN YAŞADIĞI DİLEMMA VE DRAM...Aşure midir Beşiktaş yazısını yazarken, aslında bu kararın “neden öyle verildiğini” seziyordum...Kasımpaşa Stadı Beşiktaş’ın bu sezon maçlarını oynaması gereken yegane stattı...O kadar ki Çarşı’nın lideri Alen daha 6 ay önce bana seyircinin havasını şöyle yansıtmıştı;- “Reha Abi... Bizim seyircinin kimyasına uyacak stat Kasımpaşa’dır... Biz o stadı rakip takımlara dar ederiz... Olimpiyat’ta o havayı yakalayamayız... Galatasaray, Fener statlarına zaten seyirci gitmez...”***Kasımpaşa Stadı bu üç stadın dışında gece ışıklandırması olan yegane stattı...Fakat çok önemli bir sorun vardı...Kasımpaşa takımını büyük başarılara taşımak üzere oluşturulan yeni yönetim kurulunda Beşiktaş’ta yöneticilik yapmış üç ağır isim vardı...Zafer Yıldırım, Turgay Ciner, İhsan Kalkavan gibi isimlerin “Kasımpaşa’yı ihya ederken, neden kendi kulüpleri Beşiktaş’ta yöneticilik yapmadıkları” sorulmuştu...Bu isimlerin Kasımpaşa’yı yönetmeye başlamasından sonra “Kasımpaşa modeli, bir süre sonra Beşiktaş’ta yaşanır...” şeklinde hava oluştu...***Beşiktaş Başkanı Fikret Orman’la, Kasımpaşa’yı alan yönetim arasında ipler gerilmişti...Fikret Orman’ın “Beşiktaş’ta görev yapmış tüm eski yöneticilere verdiği Swissotel yemeğine, camianın bu ağırlıklı isimleri katılmamıştı...”***Bunlardan daha önemli bir olay ise şuydu... Beşiktaş Başkanı Fikret Orman’la ilgili bir haber ve resim Habertürk gazetesinde yayınlandı...Bu resim basıldıktan sonra gelişen olaylarda Fikret Orman iki çocuğunun annesi eşinden ayrıldı...Dramatik bir gelişmeydi ve Fikret Orman bir taraftan Başkanlığı yürütürken, diğer yandan ailevi sorunlarının altından kalkmaya çalışıyordu...O günlerde Firket Orman cephesinde hakim olan görüş; “Bu haberin Orman’ın Başkanlığı’na karşı olunduğu için yapıldığı” şeklindeydi...Bu iddiayı ve yorumu gazete hiçbir zaman kabul etmedi, fakat Fikret Orman o günlerde bu inancından vazgeçmedi...***Bu olayları yakından bildiğimden, Beşiktaş’ın “futbol takımının başarısı için” Kasımpaşa Stadı’nda oynaması için, yazı yazıyor, programlarda konuşuyordum... Fakat “görünmeyen bu engeli aşmanın zorluğunun” da farkındaydım...BEŞİKTAŞ İÇİN KİŞİSEL DUYGULARININ ÜSTÜNE ÇIKANLAR...Sonuç olarak “Beşiktaş Aşure Midir?..” yazısını yazarken, “Beşiktaş’ı yönetenlerle eski ağır isimlerinin” ne şart altında olursa olsun Beşiktaş’ın çıkarları için el sıkışmaları gerektiğine inanıyordum...Kasımpaşa Kulübü’nün Başkanı Zafer Yıldırım Beşiktaş’ın eski bir yöneticisiydi...Beşiktaş’ın “Arena’da oynamasını istemeyen Galatasaraylı yöneticiler karşısında zor durumda kalmasını” kabul etmezdi...Hiçbir eski Beşiktaş yöneticisi bu durumu istemezdi...Beşiktaş Başkanı ile halihazırdaki yöneticileri de istemiyorlardı elbet...Durum zor ve içinden çıkılmaz bir halde görünüyordu...***Fikret Orman son olarak Zeytinburnu Stadı’na baktı olur mu diye?..Ancak Zeytinburnu Stadı’nın ışıklandırması yoktu ve stat çok müsait görünmüyordu...En sonunda Orman kararını verdi ve ikinci Başkanı Ahmet Çebi’ye bu konuda görüşmeleri yapması konusunda onay verdi...Zafer Yıldırım’la Ahmet Çebi, büyük oranda anlaştılar...Muhtemelen Avrupa Kupası maçları Olimpiyat’ta oynanacak...Beşiktaş duruma göre bir iki derbisini de Olimpiyat Stadı’nda oynayacak...Lig maçlarını ise son anda bir değişiklik olmazsa Kasımpaşa Stadı’nda oynayacak...Ligi maçları için Beşiktaş Kasımpaşa Kulübü’ne maç başına 250 bin lira ödeyecek...Bu 250 bin liranın içinde güvenlik şirketine ödenecek para da var...Zafer Yıldırım, Ahmet Çebi’ye “Takım duşunu alıp çıkacak şekilde bütün organizasyonu biz sağlayacağız...” dedi...Güvenlik şirketini Beşiktaş bartırla sağlarsa, o maliyet 250 bin liradan düşülecek...***Anlaşmanın koşulları bunlar...Beşiktaş’ın eski bir yöneticisi olarak, sözcülüğünü yapmış bir gazeteci olarak, kişisel duygularını aşarak anlaşmayı sağlayan eski ve yeni bütün Beşiktaş yöneticilerine teşekkür edilmesi gerekliliğine inanıyorum...Beşiktaş seyircisi Kasımpaşa Stadı’nı dar edecektir rakip takımlara...Bu zor sezonda Beşiktaş küçük stadın verdiği seyirci desteği ve avantajıyla genç bir kolej takımı hüviyetini daha rahat benimseyecektir...Kuşkunuz olmasın...

Devamını Oku

Ecevit’i niye düşürmüştünüz?..

13 Temmuz 2013

Demokrasi sadece sandık değildir...Elhak doğru...Ancak sandık; demokrasi için ilk ve ön şarttır...Yani sandıksız demokrasi; esasen demokrasi değildir...Anlaşıyor muyuz bunda?..***Sandıktan çıkan iktidarın her yaptığı şey demokrasiye uygun değildir...Elhak bu da doğru...Ancak demokrasiye uygun olmadığını düşündüğümüz şeyi, operasyon veya darbeyle devirmek “demokratik değildir...”Anlaşıyor muyuz burada?..***Rahmetli Ecevit’i sevebilir, rahmetli Erbakan‘ı sevmeyebilirsiniz...Kemal Kılıçdaroğlu’nu sevebilir, Tayyip Erdoğan’dan haz etmeyebilirsiniz...Ancak Ecevit’i seçim dışı bir operasyonla devirmekle, Necmettin Erbakan’ı demokrasi dışı bir operasyonla devirmek arasında bir fark bulunmuyor...Anlaşıyor muyuz burada da?..***Keza Adnan Menderes’e yönelik darbeyle, Tayyip Erdoğan’a yönelik darbe, “aynıdır...”Bunda da anlaşıyor muyuz?..***Mursi bir yıllık iktidarında demokrasiyi uygulamada çok hata yapmış bir lider olabilir...Ancak Mursi demokrasi sonucu seçildi doğru mu?..Bir yıl gibi kısa bir sürede “Mısır’ı geri dönülemez bir faşizme götüremeyeceğine göre” ne oldu da Mursi demokrasi dışı bir darbeyle aniden gidiverdi?..Mursi’ye karşı çıkanlar demokrasi, Mursi’den yana olanlar diktatörlük istiyorlar olamaz doğru mu?..Mursi’nin çıktığı sandığa da bir söz hakkı tanımak gerek asgarisinden...Anlaşıyor muyuz bu konuda da?..***Sandıktan seçilen iktidarların, bir süre demokrasiye uygun davranmama durumları var olabilir...Elhak doğru...Fakat bunların demokrasiye uygun olup olmadığına kim karar verecek?..Suudi Arabistan Krallığı mı?..İçerdeki zengin bir elit mi?..Subaylar mı, generaller mi?..Amerika mı, İngiltere mi, İsrail mi, Almanya mı?..Kim?..Anlaşıyor muyuz, anlaşamıyor muyuz bu konunun cevabında?..***En hoşuma giden eleştiri; “Ecevit’le, Tayyip Erdoğan’a aynı tip operasyon yapılmaya çalışıldığını” söylediğimde geliyor...Bazıları diyor ki; “Reha Bey; Ecevit’le Tayyip Erdoğan aynı değil ki!..”Elhak bu da doğru...Hem de hiç aynı değiller...Ecevit İskandinav tipi sosyal demokrasiye inanırdı...Tayyip Erdoğan Ortadoğu’da Neo Osmanlı’lığa...Ecevit demokratiksolcuydu...Tayyip Erdoğan muhafazakar sağcı...***Ecevit koalisyonların demokrasilerde uzlaşma kültürünü geliştirdiğine inanırdı...Tayyip Erdoğan tek parti iktidarının ve başkanlık sisteminin ‘istikrarı’ getireceğine inanıyor...Ecevit’in laiklik konusundaki hassasiyetleri çok fazlaydı...Tayyip Erdoğan’ın “Osmanlı’ya yönelik hassasiyetleri” çok fazla...Birbirlerine taban tabana zıt iki kişilik, iki lider, iki portre onlar...***Ancak mevzu demokrasiyse, aralarındaki farka değil, muhatap oldukları tavra bakmak gerek...Denebilir; hatta deniyor ki;- “Tayyip Erdoğan demokrat değil... Otokrat... Hatta diktatör... Demokrasi istemiyor... Tek başına karar vermek istiyor...”Peki o zaman şöyle soralım!..Ecevit’i de mi “Demokrasi istemediği, otokrat bir kişiliğe sahip olduğu, diktatörlüğe kaydığı” için operasyonla düşürüvermiştiniz?..”Bana bu Ecevit‘i tarihte iki kez, kuyrukla, patlayan dolarla, devalüasyonla, anayasa kitapçığı kriziyle, tam sayfa gazete ilanlarıyla, yağ stoklarıyla, iş görmez raporlarıyla, ‘bunadı ve ölüyor’ nidalarıyla, niye devirdiğinizi bir açıklasanız?..Yoksa yeterince laik ve Cumhuriyetçi mi bulmamıştınız Ecevit‘i...Veya diktatör, otokrat, faşist ve Neo Osmanlı...Pardon!..Onu hangi yüksek idealler için düşürdüğünüzü hele bir açıklayıverin, sonrasını yeniden tartışalım...GEZİ PARKI SORUŞTURMALARINDA TWEET ATANLAR...İki gün önce tweeter’la ilgili yazdığım yazıya gelen mailler bitmek bilmiyor...Mailleri şöyle tasnif edebilirim...Birinci kısımdakiler;Bugüne kadar takma adla yaptıkları küfürlü eleştirilerin bir suç olduğunun farkında değillerdi, ya da fazla umursamıyorlardı...Ne yaptıklarını yeni yeni fark ediyorlar...***İkinci kısımdakiler;Takma adla değil, kendi adlarıyla hakaret ve küfür edenler...Ne yapmış olduklarını yeni yeni anlıyor ve durumu kotarmaya çalışıyorlar...***Üçüncü kategoridekiler;Yaptıkları eylemin tamamen bilincindeler...Yapmaya devam ediyorlar ve yakalanmayacaklarını umuyorlar...Takma adla, yapılan psikolojik operasyonları, gayet kurnazca haklı gösterecek formüller bulmaya çalışıyorlar...- “Reha Bey... Bırakın bu ülkede zaten demokrasi yok... Bari sistemin eleştirileri de takma adla yapılsın... Ne zarar var?..” gibi kurnaz bir yöntemle suç şebekelerinin devamına zemin hazırlıyorlar...***Dördüncü kısımdakiler;Neye uğradıklarını şaşırmış durumdalar...Onlara birileri “tweeter çağdaş dünyanın özgür platformu” demiş, onlar da tweeter’dan istediklerini söylemişler...Bunların içinde kendi adlarıyla Gezi Parkı olaylarında ‘çağdaşlık ve demokrasi’ adına onlarca tweet atmış insanlar var...Gezi Parkı olaylarının geldiği nokta ve soruşturma haberlerinden sonra, tweet’lerini silmişler...Bir daha da böyle tweet’ler atmamaya yeminliler...Ancak yaptıkları işten dolayı başlarına bir iş gelip gelmeyeceğinin endişesini taşıyorlar...***Gezi Parkı soruşturmaları sürerken, bir konuya açıklık getirelim...Türkiye’de tweeter olayı çok yeni...Birçok kişi bunların ne anlama geldiğini, ne kadarının hak ne kadarının suç olduğunu bilmiyor...Hukukta “bir şeyin suç olduğunu bilmemek, suçun niteliğini değiştirmez” ilkesi var...Fakat toplumsal boyutu taşkınlığa varan eylemlerde, kitle psikolojisini ve tweet atma eyleminin yeni bir kültür olduğunu hesaba katmak gerek...Bu olayda kendi adıyla tweet atanları, çok ağır kelimeler ve ifadeler içermedikçe, “demokrasinin hoşgörüsü ve töleransıyla” değerlendirmekte yarar var...Slogan atmayla tweet atmayı karıştırdıkları anlaşılıyor birçok göstericinin...Sloganlara ne kadar hoşgörü gösteriliyorsa Gezi Parkı olaylarında tweet atanlara da o kadar hoşgörü gösterilmesi doğru olacak...Sıradan insanların, kişisel tepkilerine gösterilecek bir miktar hoşgörü ve tahammül, gerçek suçluları da ortaya çıkartacak...

Devamını Oku

Ben... Celal (Kazdağlı)... Ve Can (Dündar)...

12 Temmuz 2013

Dün sabah Kanal A’da, Manşetlerin Dili programını izliyorum...Programın sunucusu Fatin Dağıstanlı isimli genç bir gazeteci...Kendisini tanımıyorum...O da beni tanımıyor...Karşısında programın konuk yorumcusu olarak gazeteci, araştırmacı yazar Celal Kazdağlı var...- “Reha Muhtar’ın son bir aydır yazdığı yazılar çok ilginç... Kendi mahallesinden farklı yazılar kaleme alıyor... Yarın değişir mi bu yazdıklarının içeriği?..” diyor...Soruyu soran Fatin Dağıstanlı beni tanımıyor ve merak ediyor...Bu yazılar niye ve nasıl kaleme alınıyor...Böyle bir merak var farkındayım...Genç gazetecinin bu merakını gidermek için, yöneldiği adres kabul etmeliyim ki tam isabet...***Program yorumcusu Celal Kazdağlı benim üniversiteden sınıf arkadaşım...Otuz beş yıldır birbirimizi çok iyi biliyoruz...Dönem dönem birlikte çalışmışlığımız var...Bir sınıf arkadaşımız daha vardır üçlü grubun içinde olan...Can Dündar...Birbirimizin hayatında otuz beş yıldır varız...Hayatın dönüm noktalarında beraber olmuşuz, genç yaşlarımızda...Evlenirken hatta Can da ben de boşanırken birbirimizin yanı başında bulunmuşuz...Tanıklık etmişiz birbirimize...Nikah davetiyelerini ilk birbirimize göstermişiz...***Yani iyi biliyoruz birbirimizin koordinatlarını, kimyasını, fiziğini, gelmişini, geçmişini, geleceğini...Celal’le (Kazdağlı), Can (Dündar) Ergenekon kitabını daha ortada öyle bir örgüt adı yokken yazmışlardı...O adı ilk telaffuz eden onlardır...Fatin Dağıstanlı bilerek ya da bilmeyerek, benle ilgili soruyu adrese teslim bir kişiye yöneltiyor:- “Reha Muhtar’ın son bir iki aydır yazdığı yazılarındaki içerik, mahallesinin söylemlerinden farklı...Yarın değişir mi Reha Muhtar’ın yazılarının içeriği?..”***Dikkat kesiliyorum...Bakalım Celal (Kazdağlı) ne cevap verecek bu soruya...- “Sanmıyorum...” diyor Celal Kazdağlı...- “Reha Muhtar’ın yazılarındaki bu içeriğin değişeceğini sanmıyorum... Mahallesi o düzeyde ve o mahallede gazetecilik yapmış birisinden, böyle ifşaatlar yapmamasını istiyor... Fakat o SHOW’da yayın yönetmenliği yaparken de, aynı mahalle tarafından ticari nedenlerle, aynı yapıdan bağımsız hareket etmesi dolayısıyla üzerine gelinen bir gazeteciydi...Kendi mahallesi o zaman da Reha Muhtar’a ticari çıkarları için saldırırdı...Onu itibarsızlaştırmaya çalışırdı...”***Yazdığım yazılarda “bir içerik farklılığı olduğu zannını” yaymaya çalışıyor bazı çevreler...Oysa ne yazılarımda, ne kişiliğimde, ne kimliğimde, ne düşüncelerimde ve en önemlisi ne de gazetecilik yapış biçimimde bir değişiklik yok...Bir süzmüşlük, bir durmuş oturmuşluk, bir olayları salim kafayla yerli yerine koymuşluk olabilir ancak...Bir de “rönesans” dedikleri “yeniden doğuş ya da diriliş” var...***Celal’le Can’la tanıştığımız yıllarda hiçbirimiz gazeteci bile değildik...Üniversitede birinci sınıfta öğrenciydik...Yıllar içinde, birimiz araştırmacı yazar, birimiz belgeselci, birimiz haberci bir sürü yollardan geldik, geçtik ve geçiyoruz...Çok şey yaşadık, çok şey biliyoruz...***Kendi hesabıma, “bildiklerimi kendime saklayarak”, “kurnazlıklara” alet olarak, “apaçık gördüğüm oyunları deşifre etmeyerek”, hayatı “mış” gibi yaparak yaşayamam...Gezi Parkı’nda “tertemiz gençlerin, orta sınıf şehir burjuvazisinin özgürlük talepleri, yaşam tarzı tepkileri ve protestoları var...”Bunlar var ve bunların bir çoğu benim yaşam tarzı taleplerim ve hayatı okuyuşumla örtüşüyor...Ne ki bunların olması, “olaylardaki zincirleme bağlantıları, Gezi Parkı’ndan dolardaki patlamaya doğru giden ince kıvrılışın şifrelerini çözmeme” engel olmuyor...***Gezi Parkı’nda başlayan olaylar, Mısır’da ya da Brezilya’da başlayan olaylardan farklı nedenlerle çıkmış gözükse de, “aynı güzergahı izliyorlar...”O güzergahın protestocu gençler dışındaki aktörleri aynı aktörler...Örneğin Gezi Parkı açılıyor, fakat olaylar durmuyor...Dolar patlıyor...Merkez Bankası alım üzerine alım yapıyor...Kredi kuruluşları, Türkiye’nin notunu indireceğini açıklıyor...Güneydoğu barışında yeniden silahlar patlıyor, insanlar ölüyor...Mide bulandırıcı gelişmelerin emareleri artıyor...***Bu şifreleri deşifre etmeyeceksem, bunca yıl niye gazetecilik yapıyorum, bunca okulda niye okuyorum, bunca tecrübelerden niye geçiyorum?.. Bu dünyadan bildiğim ve açıklanmasında toplumsal yarar gördüğüm şeyleri anlatmadan gitmeyeceğim...Bunları hayata bir katkı, bir değer sağlasın diye yapacağım...Yaşamamın anlamı olduğunu göstermesi için gelecek kuşaklara anlatacağım...Yaşamdan sonrası için, ölümümden sonrasına kalsın diye yazmakta olduğum yazıları, dünyevi çıkarlar için kaleme aldığımı zannetmek, çok zavallı ve riyakarca bir akıl yürütüş?..Sanıyorum kendi riyakarlıkları ve gündelik küçük çıkar hesapları başka türlü düşünmelerine olanak tanımıyor...Oysa minik çocuklarım ne kadar da uzaklarında onların riyakar dünyalarının...PATLAYAN DOLAR BANA HEP DÜŞÜRÜLEN ECEVİT’İ HATIRLATIYOR...Günlerdir Merkez Bankası dolardaki artışı frenlemek için dolar alım operasyonu yapıyor...Son olaylar olduğunda, “Türkiye’nin demokrasisi değil, fakat ekonomisi tarihinin zirvesindeydi...”Hiç bu kadar yüksek bir döviz rezervi olmamıştı Türkiye’nin...Ekonomik figürler hiç bu derece iyi bir seyir izlememiş, enflasyon ben bildim bileli hiç tek haneli rakamlara inmemişti...***Elbette ekonominin çok iyi gitmesi, “demokratik standartların” da çok iyi olması anlamına gelmiyordu...Tıpkı Güneydoğu’da 30 yıldır süren savaşın bitirilmekte olup barışın gelmesinin, hükümetin Beyaz Türklerle ve laik şehir orta burjuvaziyle barış sağladığı anlamına gelmediği gibi...Sonuçta görünüyor ki, “birileri” Türkiye’nin ekonomide ve Güneydoğu’daki barış için sağladığı kazanımları “derin operasyonlarla yok etmeye çalışacaklar...”Biz toplumun bütün kesimleri arasında barışı arzular, Güneydoğu’daki barışın laik, Cumhuriyetçi şehir orta burjuvazisiyle de ilişkileri etkilemesini beklerken tam tersi oluyor...***Ekonomik kazanımlar ve barış yolunda atılan dev adımlar, demokratik olarak başlayan protestoların, “başka amaçlara yöneltilen derin hedeflerinin” altında eziliyorlar...Gezi Parkı gençlerinin istekleri kursaklarında kalıyor...Büyük gözaltıların, büyük soruşturmalara dönüşmesi beklenirken, ekonomideki bahar havası, yerini tedirgin bir bekleyişe bırakıyor...Güneydoğu’da harcanan bunca barış çabası tuzla buz edilmek için her yol mübah sayılıyor...Ecevit’i her seferinde düşürürlerken mutlaka doları patlatır, kuyrukları hortlatırlardı...Şimdi de mezheplerine uygun davranmaktalar...Bağlı oldukları mezhebin geçerli değerinin ne olduğunu mu merak ediyorsunuz.Çok basit;Para!..

Devamını Oku

İnanılmaz bir okuyucu mektubunun gösterdiği gerçek; ‘sosyal medyada takma adlı suç şebekeleri...’

11 Temmuz 2013

Aslında size yazmayı hiç düşünmüyordum ve yine düşünmeyecektim...” diye başlıyor yazıya SS rumuzlu kişi...(Açık ismi bende var, gerekli olduğunda ilgili makamlara vermek üzere bekletiyorum...)- “Ta ki yazınızla ilgili yorumları okuyuncaya kadar...” diye devam ediyor...- “Sonra yazınızla ilgili ben bir yorum yazdım...Ancak uzun süre beklememe rağmen, benim yazınız için yazdığım yorum yayınlanmadı...‘Olabilir editoryal tercihtir’ diyebilirsiniz...Benim için de çok önemli değil...Ancak ben ‘Adeviyye Meydanı’nda katledilen uluslararası gazetecilik’ başlıklı yazınızı çok beğendim ve twitter’ımda paylaştım...Yorumları okuyunca size yönelik bir kastın olduğunu düşünüyorum...Gazetecilik tecrübenizi konuşturduğunuz enfes yazılarınız size olağan gelebilir, buna alışıksınızdır...Fakat yazınıza bir tane bile olumlu yorum gelmez mi?..Var olan yorum ise niye tırpanlanır?..Bilmiyorum yorumlar size sunulduktan sonra onayınız alınıyor mu; fakat lütfen biraz araştırın...Sadece çevrenizden gelen tepkilere bakarak yazınız hakkında bir kanaat belirlemeyin...Çünkü açıkça engelleniyorsunuz...Bu durum beni çok rahatsız etti...Bir gazete yazarı ile ilgili olumlu yorum niçin yayınlanmaz?..Saygılarımla...”***Altında ismi ve soyadı yazıyor maili gönderen kişinin...Esas mailin altına iki adet kişisel olduğunu anladığım telefon numaralarını yazıyor...Birisi 0544 270... diye başlıyor...Diğeri 0505 782... diye...Maili gönderen kişiyi tanımıyorum... Fakat yazdıkları ilgimi çekiyor...Hemen ilgili arkadaşları arıyorum... Önce bir hatırlatma yapıp sormayı düşünüyorum;***İki yıl kadar önce, hep aynı kişilerin köşe yazılarıma ek bir başka köşe yazısı gibi yorumlar yaptıklarını görüp, ‘Yazının altında bir başka köşe oluşturan yorumlar yer almasın... Gerek yok.. Yazıya yorum yapmak isteyen bana mail atar zaten fikrini belirtir...’ demiştim...İlgili arkadaşlara niye bu kuralı değiştirdiniz diye soracağım...Arkasından da, bu uygulamayı değiştirmek yetmiyormuş gibi “yazıma yorum yazan kişilerin hangi kriterlere göre yorumlarının yayınlanıp yayınlanmadıklarını“ öğreneceğim...***İlgili arkadaşlarla konuşuyorum...Araştırma yaparken fark ediyorum ki, internet sitesinde yer alan köşe yazılarıma “bana mail atan gerçek kişinin yorumları girmiyor ama, çakma isimlerle yazan sanal kişilerin yorumları giriyor...”Her gün bir köşe yazısı gibi kim olduğu belli olmayan sanal isimler, benim köşe yazımın altında yorum yazıyorlar...Ziver Satro, Hakan Erdoğan, Cengiz Kahraman ve daha onlarca çakma ismi kullanan yorumcular, her internet ortamına giriyor, yorum yapıyor, psikolojik savaş yöntemleri uyguluyor ve kamuoyu algısı oluşturuyor...***Bunları yapmalarında bir sakınca yok... Fakat isim vermiyorlar ve kendilerini gizliyorlar...Kim oldukları ne oldukları belli değil?..Kimin adına yazdıkları, gerçekte aynı kişi mi oldukları kurnazca sanal bir ismin arkasına gizleniyor...Okuyanlar çok kişi ve farklı kişiler olarak algılıyorlar...Ancak belki de iki üç kişi bütün bu operasyonu bir merkezden yürütüyor...Bugüne kadar deşifre olan olaylar, hep böyle takma adlarla faaliyet gösteren merkezleri işaret ediyor...Bunlar psikolojik savaş taktikleri uyguluyorlar...Her görüşten olabiliyorlar...Duruma ve yazdıklarınıza göre, size “gizli psikolojik savaş taktiklerini açıktan bir suç şebekesi gibi” uygulamaktan çekinmiyorlar...***İlgili arkadaşlara, önlem olarak bir süre yorumları toptan durdurmalarını söylüyorum...Yorumlar durduruluyor, çakma isimli sanal yorumları önünü kesmek için... Yarım saat sonra kamera şakası gibi bir olay cereyan ediyor...Mailime “çakma bir isimden” mesaj geliyor...Gönderen kişi adının sanal olduğunu gösteren bir isimle atıyor mesajı:Mesajı gönderenin ismi “İrfan Sanal...”Sanal İrfan; “Eleştirilere tahammülsüz davranıp, bir süre önce olduğu gibi yine yorumları kestirdiğimi söylüyor köşemden...”Bunu söylerken kendi kendini ele veriyor Sanal İrfan...***Mesajından bir süre önce, yorumları kestirmiş olduğunu bildiğini anlıyorum...Sonradan yine yorum yazmaya başladığına göre, o yorumların nasıl yeniden yazmaya başladığı hakkında da fikir sahibi olduğunu çıkartıyorum...Oysa ben kendi köşemde neden yeniden yorum yazılmaya başlandığını bilmiyorum...Daha trajikomik durum ise şu;- “Her gün yorum yazanlar ve köşenin altında yeni bir köşe oluşturarak psikolojik harp uygulayanlar, isimlerini vermiyorlar...”Kendilerini gizliyorlar...Kendileri gizleniyor; fakat gizlendikleri sanal karakterlerin yazdıklarına tahammüllü davranılıp yayınlanmasını istiyorlar...Rezalet bir durum...***Önceki güne kadar, köşe yazılarıma ne yorum yapıldığına bakmıyordum bile... O kadar bakmıyordum ki, yeniden yorum yapılmaya başlandığının da farkında değildim, kısa bir süre öncesine kadar...Ben bu dünyada olabilecek her türlü eleştiriyi, saldırıyı, itibarsızlaştırma kampanyasını, psikolojik harp taktiklerini yemiş birisiyim...Bunları olağan karşılarım...Yalnız olmanın, derin, gizli ya da açık herhangi bir gücün koruma duvarları altına saklanmamanın ve kamuoyunun önünde iş yapmanın doğal sonucu olarak görürüm bunları...Ancak böylesine ilk kez rastlıyorum...***“Çakma isimlerle” her gün köşenin altında psikolojik savaş yapanların, kendini gizleyenlerin, “ne o hoşgörünüz mü eksildi?..” sözlerindeki suç işleme ve savunma cüretine ilk kez tanık oluyorum...İsmini veren gerçek okuyucunun yorumu yer almazken oluyor bu durum...Sosyal medya gerçekten bir suç cenneti...Eğer buna önlem alınmazsa, Türkiye’de sosyal medya üzerinden her türlü suç işlenir, teşvik edilir...Sosyal medyanın özgürlük ortamı sağladığını ve “demokrasi için elzem olduğunu” dün yarım gazete sayfası boyunca yazdım...Sosyal medya demokrasisine sonuna kadar inanıyorum...Ancak “açıktan suç işlemek ve suça teşvik edilecek ortamları oluşturmak“ özgürlük değil...Böyle bir özgürlük yok...Açık suç işlemekle özgürlük aynı şeyler değil... Arkadaşların bunu bilmesi gerekiyor...SOSYAL MEDYADA TAKMA ADLI ŞEBEKELER NASIL ÇALIŞIYORLAR?..Sosyal medyada “takma ad”lı suç şebekeleri her görüşten olabiliyor...Yazdığınız konuya ve duruma göre, ilgili “takma adlı suç şebekesi” harekete geçiyor...Arka arkaya onlarca yüzlerce mesaj atarak, bunları twitter ortamında paylaşarak “sizin söylediğiniz ya da yazdığınız şeyleri itibarsızlaştırmaya çalışıyor...”Gerçek isim kullanmadığından, takma adlarla tek bir kişi bile sınırsız sayıda kişi gibi hareket edebiliyor...İşlenen suç bireysel olmaktan çıkıyor, aynı zamanda yeni ve toplumsal suçları teşvik eden bir niteliğe bürünebiliyor...***Sanal ortamda arkasına gizlendikleri takma adlarla, her şeyi söyleyip, teşvik ediyorlar...Cesaretlendiriyor ve kamuoyunu yönlendirebiliyorlar...Son olaylarda devlet twitter’dan atılan mesajlara özellikle bakmaya başladı...Ancak insanların; kendi gerçek twitter hesabından attığı mesajların ve maillerin suç olsa bile fazla bir sakıncası yok...Bu kişiler kendi adlarına o andaki duygularını ifade ediyorlar...İfadelerinde ‘suç’ unsuru taşıyan şeyler varsa bile, belli ki o andaki duygusal taşkınlıkla bunlar kaleme alınıyor...Bu tweetler ya da mailler gerçek isimler belli olduğu için, çok büyük bir tehlikeli değiller...***Takma adla atılan mailler, tweetler, mesajlar ise açık ve çok tehlikeli olabilecek potansiyele sahip suçlar...Mesajları ve tweetleri atanlar, suç işlediklerinin ve işleyeceklerinin farkındalar...Bunun için “takma bir adın arkasına” saklanıyorlar...Her türlü manipülasyonu yapabilecek konumdalar...Bir kişiyi, yüz binlerce kişi gibi gösterebilme yeteneğine sahipler...Duygusal taşkınlığın zirve (peak) yaptığı anlarda, takma adla atılan tweet ve mesajların, dinamiti ateşleyici etki gösterdiği biliniyor...***“Takma ad” kullanma direkt potansiyel bir suçun zemini aslında...Kullanan kişi aktif olarak kendi adıyla değil, takma adla mesaj attığında, her türlü manipülasyondan ismini muaf tutabilmeyi planlıyor...Takma adla sosyal medyaya girenlerin hangi bilgisayar kayıtlarından bu işlemi yaptıkları ortaya çıkabiliyor...Ancak bu yeterli değil...Çok caydırıcı ve kesin önlemler alınması lazım...Son olaylarda yurt dışı bazı merkezlerden bir milyona yakın tweet atıldığı haber veriliyor...Suçun hangi boyutlara varabileceğinin göstergesi bu rakamlar...Özgürlüklerin zedelenmeden ve varolan özgürlüklerin kirli emellere alet edilmeden kullanılması çok önemli...Son sözüm şu;Kendi ismiyle sosyal medyada tweet atanlar, son zamanlarda çok fazla hedef haline geldiler...Gerçekte suç işlemiş olsalar da bu insanlar suç işleme amacı olmayan, o sırada duygusal taşkınlıkla o ifadeleri kullanan insanlar...İfadeler hatalı, abartılı ve suça meyyal olabilir, hatta suç teşkil edebilir...Ancak toplumsal suçlarda esas yönelinecek adres “açık isimler değil, takma adlı suç şebekeleridir...”Onlar takma adları suç işlemek için alıyorlar çünkü...

Devamını Oku

Sosyal medya Mursi’yi makus kaderine terk etmiyor...

10 Temmuz 2013

Yeditepe Üniversitesi’nde bir festival nedeniyle söyleşiye çağırmışlardı beni birkaç ay önce...- “İsterseniz...” dedim;- “Ben bir şey anlatmayayım... Siz istediğinizi sorun, siz yönlendirin söyleşiyi...”Bir öğrenci arka sıralardan kalktı ayağa...- “Arka arkaya gazeteciler işlerini kaybediyorlar...” dedi...- “Bu şartlar altında basının durumunu nasıl görüyorsunuz?..”***- “Çok iyi görüyorum...” diye cevap verdim;- “Basın demokratikleşiyor, çoğulculaşıyor, özgürleşiyor... Milyonlarca tweet’çi, sosyal medyacı meydanlara ve alanlara çıkıyor... Görüşlerini belirtiyor... Yazıyor... Gündemi birkaç baronun belirlemesi dönemleri sona eriyor... İşsiz kalan gazetecilere gelince... Artık işsiz kalma diye bir şey yok... İsteyen sosyal medya ortamında, bileğine ve yazdıklarına güveniyor ve okunduğuna inanıyorsa istediği gibi faaliyet gösteriyor... Yazdıklarına ilan alıyor, mesleğini sürdürüyor... Eskiden medyada tekelcilik vardı... Şimdi çoğulculuk hakim... Sesler ve özgürlükler çoğaldı...”***Çakma isimlerle,(nick name) twitter’ı bir küfür mecrası olarak kullananlardan, psikolojik savaş yapan mihraklardan, muhataplarına uluorta küfürler edip, açıktan suç işleyenlerden bahsetmiyorum...Onların yakında twitter’da “küfür haklarının” kalmayacağını biliyorum...Ancak esasen twitter ve sosyal medya, “baronların ve kartellerin algı yaratma tekelini ortadan kaldıran, çok demokratik ve özgürlükçü bir ortam sunuyor...”***Baronların ve kartellerin tedirginlikleri de bu yüzden...Artık hayatı istedikleri gibi yönetemiyorlar...Gerçi; kabul etmeliyim ki güçlü sosyal medya kullanıcılarıyla, bu medyayı da kontrol etmeye, etkilemeye, milyonların algı yönetimini aynı yolla yönlendirmeye çalıştılar, çalışıyorlar...Bütün yatırımlarını sosyal medyaya yaptırıyor, oraları manipüle edecek enstrümanları harekete geçirmeye çalışıyorlar...Bir miktar etkili oldukları da aşikar...***Twitter ve sosyal medya, insanlar arasındaki iletişim, eylem ve dayanışmada “yol gösterici” rol oynuyor...Gezi Parkı protestoları buna bir örnekti...Ancak kalıcı algı yaratmada, “medya baronları ve karteller” eski etkilerine sahip değiller...Mısır’daki darbe buna dünyadaki ilk örnek...Eskiden olsa, Tahrir Meydanı’ndaki protestolar “demokrasiden uzaklaştığı ileri sürülen Firavun Mursi’ye“ darbe görüntüleri kesin algıyı yaratır ve Mısır darbesiyle kendi haline bırakılıverirdi...Oysa milyonlarca kullanıcısı olan özgür sosyal medya, Mısır’ı ve darbeyi yapanları kendi hallerine terk etmedi bu sefer...Darbe, uluslararası medya baronları tarafından ilk başta haklı gibi gösterilirken, sosyal medya ve özgür iletişim ağıyla direnen milyonlar, Mısır’daki darbenin haksızlığını ispata yöneldiler...***Asker, silah, güvenlik kuvveti vesaire her şey ellerinde, ancak dünyadaki algı, General Sisi’nin Mısır’ı yönetemiyor olduğu yönünde...Bu algı, CNN, Reuters, Der Spiegel, Economist, Financial Times’ın tersini bütün gücüyle söylemesine rağmen böyle...Onlar ters algıyı yaratmak için bütün uluslararası medya güçlerini ve operasyonlarını yürürlüğe soktukları halde, algıyı istedikleri biçimde yönetemiyorlar... ***Sanıyorum Mısır’daki darbe başarıya ulaşamayacak...Sanıyorum dünyada ve Türkiye’de “uluslararası medya darbeleri, baronların algı yönetimleriyle değişen düzenler, pek o kadar kalıcı olamayacaklar...”Milyonlarca kişinin sosyal medyadaki çoğulcu algıları artık çok farklı...Türkiye’de iktidar yanlısı medya var...Fakat Türkiye’de çoğulculuğu sadece iktidar yanlısı medya sınırlamıyor...Çoğulculuğu fiiliyatta engelleyenler, çoğulculuktan en fazla bahsedenler... İnsanların “düşünce ve algı yönetimini” kitap, dergi, plak, CD, edebiyat, roman, öykü, senaryo, şiir, gazete, televizyon, internet, sosyal medya halinde, tüm zincirleme ağlarla kontrol altında tutabilen yapılar, “milyonların algılarını” derinden ve fark ettirmeden yönlendiriyorlar...Aslında çok ses var gibi görünüyor...Dikkatli bakın...Çok sesin tek merkezden yönlendirilen bir maytap gösterisi olduğunu fark edeceksiniz...CHRISTINA AMANPOUR, BİR ZAMANLAR PETER ARNETT VE BERNARD SHAW OLMAYI ÇOK İSTİYORDU... FAKAT...Birkaç uluslararası gazete ve üç beş televizyonun muhabirinin bir zamanlar yaptıkları gibi Bağdat’tan bildirerek bütün dünyayı yönetmeleri devri geçti... CNN’den Peter Arnett ve Bernard Shaw, Bağdat’tan canlı bildirdikleri “bombalama anı” ve Amerikan hava saldırıları görüntüleriyle büyük sükse kazanmış ve imzaladıkları on milyonlarca dolarlık anlaşmalarla, uluslararası birer televizyon haber starı haline gelmişlerdi...En önemlisi de “hepimizin Irak konusundaki algısını tek başlarına onlar” yönetmişlerdi...***Hatırlıyorum o zamanlar Christian Amanpour henüz tıfıl bir muhabirdi...Değişik merkezlerden ilginç haberler verir, enteresan olmaya çalışan minik dosyalar hazırlardı...Önünde daha çok uzun bir yol vardı...Bernard Shaw, Peter Arnett gibi ustalara, ağzının suyu akarak baktığını fark ediyordum...Bir gün onlar gibi on milyonlarca dolarlık anlaşmalara imza atarak, uluslararası bir televizyon yıldızı olmayı düşünüyordu...CNN’de yıllar içinde özel olarak güçlü kişilerce desteklendiğini, bir yatırım projesi olarak “starlaştırıldığını“ fark ediyordum...Peter Arnett Bağdat’taki güçlü haber bağlantıları, yönetim üzerindeki objektivitesi, biraz şahsi, biraz tesadüf, çokça da kendi emeğiyle yıldız olmuştu...Christian Amanpour öyle değil... ***Hızlı bir şekilde yıldızlaştırıldı...Dünyanın dört bir tarafındaki olayları, onun kaleminden, gözleminden, merceğinden, arşivinden ve görüntüsünden izler olduk...CNN Internaional; Christian Amanpour’u bir Amerikan kamuoyu algı yöneticisi olarak sunuyordu bizlere...Güçlü ve etkin bir Amerikalı diplomatla da evlendi Amanpour...Bütün yollar açıktı artık Amanpour için...O diğer ülkelerdeki olayları nasıl gösterirse, dünyadaki kamuoyu algısı da öyle biçimlenecekti...İlk algıyı, hazırladığı dosyalar, canlı yayın operasyonları ve nokta atışı röportajlarla o belirleyecekti...Kendisi uluslararası bir haber starı olurken, Christian Amanpour’un söyledikleri ve algılatmaya çalıştıkları üzerinden etkin ve derin güçler hayatı, sistemi ve kamuoyunu yönetmeye çalışılacaklardı...***Christian Amanpour’un balonu Türkiye’de Taksim olaylarında patladı...Oysa; Peter Arnett ve Bernard Shaw olma hülyalarını büyük ölçüde gerçekleştirmiş, onlardan da öteye bir kariyer planına doğru hareket etmeye yönlenmişti...Fakat hayat böyle bir şey işte...Tam oldum derken, balonunuz patlayabiliyor...Taksim olaylarına çok hazırlıklıydı...Sanıyorum, uluslararası televizyon starlığını canlı yayınlardaki timing becerisiyle bütün dünyada tescil ettirmeyi içinden geçiriyordu...Olmadı...Taksim’den “farklı ve derin bir sonuç çıkartmaya” yeltenirken, elindeki balon bir anda patlayıverdi...Ortada kaldı, ofsayta düştü...Christian Amanpour’un bir daha kolay kolay Ortadoğu’da gazetecilik yapabileceğini sanmıyorum...Merkezden Amerikan iç politikasını izleyecektir sanırım...Uluslararası yıldız bir televizyoncu olduğu günler geride kalıyor...Gazetecilik “lobilerle değil, yürekle yapılır...”Etkin lobiler bir gazeteciyi yerinden edebilirler...Fakat hiçbir yıldız gazeteci, “etkin lobilerin projesi olarak yıldızlaşamaz...”Yıldız olmak, star olmak insanın ruhunda ve içinde varolan bir olgudur...Lobilerin inhisarında değil...

Devamını Oku

Adevviye Meydanı’nda katledilen uluslararası gazetecilik...

9 Temmuz 2013

SBF Basın Yayın Yüksek Okulu’nda okurken...Berlin Uluslararası Gazetecilik Enstitüsü, Tokyo Gazeteciler Birliği’nde gazetecilik eğitimi alırken...BBC’de...Deutcshe Welle’de...İsveç Radyosu’nda gazeteci olarak çalışırken...Atina’da ve;Dünyanın dört bir yanında Associated Press, Reuters, UPI, Agence France Press muhabirleriyle paslaşarak çalışırken...Washington Post, New York Times, Le Monde, Financial Times temsilcileriyle aynı haberin peşinde koşarken...18 yaşından beri kutsallık atfederek öğrendiğim gazeteciliğin “uluslararası standartlarının bu derece iki yüzlü, bu derece çifte standartlı, bu derece riyakar, bu derece uluslararası kapital ve siyasi çıkar endeksli” olduğunu konduramamıştım...***Ulusal medyalardan söz etmiyorum...Yandaş, candaş medyalardan...Otosansür uygulayanlardan, haberi görmeyenlerden...Tetikçilik yapanlardan...Etikçi görünüp olayları fiştekleyenlerden...Gösteriler olurken penguen belgeseli yayınlayanlardan...Hiçbir şey olmamış gibi, manzara görüntüleri eşliğinde müzik yayını yapanlardan...Gösteriler durulur gibi olurken, canlı yayınlarla bağlanıp, “nerede hareket orada bereket” sloganıyla kitleleri yeni eylemlere teşvik edenlerden...Onlardan söz etmiyorum...Onlarla ilgili söyleyeceklerimi zaten söylüyorum...Zamanı gelince daha fazlasını da söyleyeceğim...***İtiraf etmeliyim ki;Batı dünyasının gazetecilik standartlarını idealize eden bir gazeteci olarak, Mısır’da Mursi’ye yapılanları “dünyaya haber diye veren uluslararası medya organlarının çifte standartlı, olayları sahtekarca gizleyen, riyakarca çarpıtan” tutumları, beni uluslararası gazetecilik normları açısından çileden çıkarıyor ...Yeter kendimi ve kendimizi aldattığımız...Uluslararası medya denilen şey, bağlı bulunduğu merkezlerin çıkarlarına göre yayın yapan, haberi büyütürken ya da yok sayarken gizli çıkar saikleriyle hareket eden, uluslararası gazetecilik standartlarını ustaca “çıkarların arkasına” alan, kamuflajı bol bir yayıncılık anlayışı...Mısır olaylarında bunu açıkça gösteriyorlar...***Mursi’ye tepkinin yoğunlaştığı Tahrir Meydanı’nda bütün güçleriyle varlar...Askeri darbeyle devrilen Mursi’yi “almadan gitmeyeceğini” söyleyen milyonların toplandığı Adevviye Meydanı’nda ise yoklar...Haber manipülasyonunda usta oldukları için var gibi görünüyorlar, fakat yoklar...Tahrir Meydanı’ndan yaptığın canlı yayının, on mislini Adevviye Meydanı’ndan yapmaları gerekmez mi, objektif gazetecilik normları uyarınca?..Adevviye Meydanı’nda iktidardan zor kullanılarak düşürülmüş bir lideri protesto gösterileriyle kurtarmaya çalışan milyonlar var?..- “Mursi’yi almadan gitmeyeceğiz...” diyorlar...Bu her bir detay büyüteç altına alınarak gösterilmez mi?..Hayır göstermiyorlar...Ne yapıp edip Mursi’nin siyasi hayatını bitirmeye ahdetmişler...***Uluslararası medya Gezi Parkı olaylarını verirken önceleri doğru yapıyordu...Gerçekten gazetecilik, olayları bütün yönleriyle tarafsız ve adil vermeleriydi...Sadece bir iki soru muallaktaydı?..- “Hiçbir olay olmadığı halde, Reyhanlı’da CNN Canlı yayın aracının ne işi vardı?.. O canlı yayın aracı hangi olayların olmasını bekliyor ya da olmasını tetikliyordu?..”- “Taksim’e birkaç canlı yayın ekibini birden yerleştirecek kadar, bol keseden hareket eden CNN, sonraki günlerde niye olayları dakika dakika izlemekten vazgeçti?..Bu muydu uluslararası gazetecilik standardı?..”***Türkiye’de bir çevre var...Uluslararası medyayı “bilirkişi imişçesine pompalayan”, onu sınıflar üstü ve ideolojiler üstü bir varlıkmış gibi göstermeye gayret eden...Uluslararası medyanın, sınıflar üstü ve ideolojiler üstü olmadığını, gayet ustaca uluslararası çıkarlara ve kapitale hizmet ettiğini bilerek yapıyorlar bunu...Onu “karar merci bir üst konuma” yerleştirerek, kamuoyu algısı yaratmaya çalışıyorlar...Ulusal iktidarların gücüyle olayları objektif görmeyen, saklayan, sessiz kalan medya demokrasiler için büyük bir arızadır...Ancak dikkatleri sürekli bu “arıza”ya çekip, “uluslararası büyük oyunu” gözlerden uzak tutmak, ise riyakar bir “sihirbazlık becerisidir...”Yandaş basından yana sakın olmayın...Fakat bu kirli sihirbazlık oyununa da kanmayın...MISIR’DAKİ DİRENİŞ ORTADOĞU’NUN GELECEĞİNİ BELİRLEYECEK...Mısır’daki direniş bölgede bundan sonra vuku bulması muhtemel askeri darbelerin geleceğini belirleyecek...Eğer direniş karşısında askeri yönetim geriler ve çekilmek zorunda kalırsa, bu bir içtihat oluşturur...Keza, Ortadoğu’da siyasi iktidarlara yönelik, demokratik protestolar, özgürlük talepleri, barışçıl hareketler başarı kazandıkça, “Bu ülkelerdeki demokrasi gelişecek...”Demokratik gösterilerin iktidarların tutumları üzerindeki başarısı da demokratik içtihadı güçlendirecek...İslam ülkelerine demokrasi, bir taraftan demokratik gösteriler ve barışçıl talepler etrafında toplanan kitlesel hareketler, diğer yandan da iktidarların zor ve kuvvet yoluyla devrilmesini önleyecek yığınsal hareketlerle sağlanacak...Demokrasi zor ve meşakkatli bir yol... Kimse Batı istediği ya da istemediği için demokrasiyi istemiyor...Biz kendimizin ve halkımızın demokrasiyi hak ettiğine inandığımız için, çocuklarımız mutlu bir gelecekte yaşasın, Türkiye uluslararası standartlarda dünya birinci liginin en tepesinde yer alsın diye bu hayat biçimini arzu ediyoruz...Ne yaparlarsa yapsınlar, bunu sağlayacağız...

Devamını Oku

Müslümanlıktan vazgeçerek demokrat olunmayacak!..

7 Temmuz 2013

Bilinçaltımızda varlığını uzun zamandır sürdüren, rahatsız edici, hayatı engelleyici bir “takıntı”yla hesaplaşma zamanı geldi sanıyorum...İtiraf edelim ki; birçoğumuz “İslami değer yargılarıyla, katılımcı ve çoğulcu bir demokrasinin bir arada yürümesinin imkansız” olduğunu düşünüyoruz...Her olaydan “kuşku” üretmemizin esas nedeni bu...“Dinin zorunluluklar getirdiğini”, zorunluluklara inanan bir inanç sisteminin de “çoğulcu ve farklılıklar içeren demokrasiyi sindiremeyeceğini” düşünüyoruz...İslamcı politikalar yürüten liderlere, Müslüman kimliği ağır basan siyasetçilere, derinden hep ‘başka gündemleri var’ mülahazasıyla bakmamızın sebebi de bu...***Doğrusu Müslüman kimliği ağır basan politikacıların gerçekte başka ajandaları var mı, bilmiyorum...Belki var belki yok...Belki bazılarının var, bazılarının yok... Bunu bilmiyorum...Bunu hiçbirimiz bilmiyoruz...Ancak şüphe duyduğumuz politikacılar da dahil hepimizin bilmemiz gereken çok önemli bir gerçek, kurtulmamız gereken çok hayati bir takıntı var;- “İslam coğrafyası demokrasilere kavuştuğu gün bizler dinimizden, inançlarımızdan yani Müslümanlıktan vazgeçmek zorunda kalmayacağız!..”***Bir başka deyimle, tarih “Milyarlarca Müslüman’ın din değiştirerek, dinden uzaklaşarak, demokrasiyi benimseyeceğine” işaret etmeyecek...Böyle bir şey olmayacak...Hiç kimse bir gün Hristiyan olup demokrat olmayacak...Musevi olup da “demokrasiyi özümsememiz beklenmeyecek...”Ateist, Budist veya Şamanlıkla da “demokrasiye yelken açmayacağız...”Biz büyük çoğunluğu Müslüman olan bir ülkeyiz...Ve Müslüman olarak bir gün gerçek ve tam bir demokrasiyle kucaklaşacağız...***Büyük çoğunluğu Müslüman olan bu ülkede, önümüzdeki yüz yıllarda Müslüman inancı ve kimliği değişmeyecek... Öyleyse bir şeyi açıklığa kavuşturalım...Mursi veya rahmetli Erbakan veya Tayyip Erdoğan gibi politikacılarımız her zaman siyasetimizde var olacak...Her zaman iktidara alternatif olacak...İslami değer yargılarını benimsemiş “kişilikler” siyaset sahnesinden kaybolmayacaklar...Bu kişilerin, ya da esasen “İslami düşüncenin” demokratik olamayacağı varsayımından hareketle, “darbeler ya da abidik kubidik yöntemlerle”, bu düşüncelerin iktidar ve siyaset dışına itilmeye çalışılması “bir takıntı” ve hayatın gerçeğine aykırı...***Bizim bir şekilde “dini inançlarımızla demokrasiyi” bir arada kucaklamak zorunda olduğumuzu fark etmemiz gerekiyor...- “İslamiyet’le demokrasi bir arada olmaz” diyenler de...- “Her şeyi ‘dini bütün’ yaptıktan sonra zaten demokrasiye ihtiyaç kalmayacak...” diye düşünenler de bu geleceği sindirmeli... Baştan değil, sonda olması mukadder sentezden başlamamız lazım meseleyi çözmeye...***Biz Müslümanlıktan vazgeçmeyeceğiz...Biz çoğulcu ve katılımcı demokrasi idealinden de uzaklaşmayacağız...Bu ideal farklı inançlardan ve farklı düşüncelerden, insanlar dünya yüzünde var oldukça insanlığın ortak ideali olarak devam edecek...***Belli ki gün gelip herkes Müslümanlığı’nı dilediği gibi yaşarken, demokrasiyi de yaşayacak...Birileri Ateist olarak kalırken Müslüman olan çoğunlukla demokrasi içinde hiçbir derdi ve sorunu olmadan yaşayabilecek...Devletin laik olması bu konu için çok önemli...Fakat sadece devletin laik kimliğinin çözebileceği bir konu değil bu...Biz Müslümanlığı dışlamadan, İslamcı siyasetçileri devre dışı bırakmadan dinini ve aynı zamanda çoğulcu ve katılımcı demokrasisini yaşayan bir toplumu olacağız...Devletin laik kimliğini yaşatarak, “Her inanca eşit uzaklıkta bir yapı olmasını” sağlayarak... ***Bir gün bunu yapacağımız kesin...Bunu yapmamanın dışında hayatın bize sunduğu başka bir seçenek yok...Bir gün Hristiyan çoğunluğun yaşadığı bir ülkemiz ve demokrasimiz olmayacak...Müslüman çoğunluğun yaşadığı ve demokrasiyle yönetilen bir ülke olacağız...Darbeler veya müdahaleler bizim hayatımızı değiştirmeyecek...Var olanın içinde nasıl “daha demokratikleşiriz, daha özgürleşiriz, farklılıklarımızı ve yaşam tarzlarımızı daha fazla güvence altına alabilecek yolda evrimleşiriz” bunu yollarını bulmayı düşüneceğiz...***Kimseleri, demokrasi dışı yöntemlerle devirmeye kalkmayacağız...Kimseleri demokrasi dışı yöntemlerle devirmeye kalkmayınca, onlardan da hayatiyetimiz ve varlığımız için gerekli demokratik hak ve özgürlüklerimizi daha güvenilir bir şekilde isteyeceğiz...Darbeleri aklımızdan geçirmezsek, diktatörlüklerin oluşmayacağını, oluşsa bile bertaraf edilebileceğini fark edeceğiz... Türkiye; siyasi tarihi, imparatorluktan cumhuriyete uzanan kazanımları, devlet geleneği ve çok partili parlamenter sistem tecrübesiyle İslam coğrafyasında “demokrasisi en gelişmiş ülke” olarak biliniyor...Bu ülkenin Mısır ve tüm İslam alemine “Gerçek demokrasiyle yönetilen bir İslam ülkesi” olma rol modeli; tarihin bu milletin önüne koyduğu zorunlu bir misyondur...Bu tarihsel misyonu başka bir millete terk edemez bu ülke...TÜRKİYE’DEKİ OLAYLARIN MISIR’DAKİ ÇATIŞMALARA DÖNÜŞMESİ AN MESELESİYDİMısır’da çatışmalar başladı...Her geçen gün ölü ve yaralı sayısı artıyor...Mursi yanlıları, meydanlarda toplanıyor; “Mursi’yi almadan gitmeyeceğiz...” diyor...Mursi tutuklu...Polis ve asker göstericilere ateş açıyor...Dün namaz kılarken açılan ateş sonucu halkın kaçışını ve arkasından tekrar toplanarak saldırıya geçişini izledim... Felaket filmi gibiydi görüntüler...***Farkında değiliz galiba;Türkiye’deki olayların bir süre Mısır’daki çatışmalara dönüşmesi an meselesiydi...Gezi Parkı’ndaki demokratik ve barışçı gösteriler, hükümetin göstericiler için verdiği sürenin bitmesiyle birlikte, başka bir mecraya sürükleniyordu az kalsın...Olayların çığrından çıkmaya başladığı ve sivil halktan saldırı olduğu anlarda, “halkın muhafazakar düşüncedeki kesiminin katılması an meselesi olan” olaylar çıksaydı, kimse bu durumun altından kalkamazdı...***Bugün Mısır’da “yönetime el koyan askerleri destekleyen” yüz binlerle, Mursi’ye oy veren yüz binler başka başka meydanlarda haykırıyorlar...Çatışmalar başladı ve her yerden ölü ve yaralı haberleri geliyor...Mısır’da “derin ve gizli bir planı” yürürlüğe koymak isteyenler ülkeyi “yönetilemez” bir noktaya getirmeyi amaçlıyor olabilirler...Bu yolla, Mısır’a istediklerini yaptırabilecekler belli ki...Ancak bu kirli planın Mısır halkına bedeli çok ağır olacak besbelli...Günlerce aylarca belki de yıllarca sürecek çatışmalar, tamamen ikiye bölünen bir toplum ve ne ekonomisi ve ne de siyaseti yönetilemez bir ülke olacak Mısır...Türkiye’de herkesin sağduyulu olması gerekiyor...***Mısır’da yaşananlar gerçekten yüreğimizi sızlatıyor...Ancak sızıntının yarattığı ibretlik dersi de almamız gerekiyor...“Bir musibet bin nasihattan daha iyidir” derler... Sanıyorum Mısır musibeti bizim “bin nasihattan daha değerli dersler çıkarmamıza vesile olur...”

Devamını Oku

Tayyip Erdoğan’ın Gazze gezisi neden imkansızlaşıyor?.. Derin sorular...

6 Temmuz 2013

Mısır’da ordunun yönetime el koyduğu darbenin, gerçekte ne olduğunu anlamak için sonuçlarına bakacaksınız...Sonuçlar sizi nedenlere götürür...Anadolu Ajansı’nın son geçtiği habere bakalım;“Mısır’da ordunun yönetime el koyması Gazze halkında büyük tedirginliğe yol açtı...Halk Mısır’da yaşanan gelişmelerden dolayı uzun yıllardır karadan, denizden ve havadan İsrail ablukası altında bulunan Gazze’nin dış dünyaya açılan tek sınır kapısının kapanacağı endişesini taşıyor...”***Hangi sınır kapısı bu?..Ebu Adi şöyle cevaplıyor bu soruyu:- “Gazze’nin dış dünyaya açılan tek kapısı ve ithalatının ana kaynağı Refah Sınır Kapısı’dır... Mısır’daki yeni durumdan sonra bu kapının kapatılması gündeme gelebilir...Gazze’de 2006 yılında Hamas’ın seçimleri kazanmasının ardından, uygulanan İsrail ablukası ve Refah Sınır Kapısı’nın Mübarek tarafından kapatılmış olması nedeniyle, Filistinliler temel ihtiyaçlarını giderebilmek için tünellere yönelmişlerdi...Gazze-Mısır arasında böyle bine yakın tünel bulunuyor...Bu tünellerden başta temel gıda maddeleri ve ilaç olmak üzere, canlı hayvandan otomobile kadar Gazze halkının ihtiyacı olan birçok malzemenin yanı sıra akaryakıt da geçiyor...”***Mısır; karadan, denizden ve havadan İsrail ablukası altındaki Gazze’nin tek çıkış kapısı... Mübarek iktidarı sırasında, Gazze’nin tek çıkış kapısı olan Refah Sınır Kapısı’nı kapatıyor...Mursi döneminde bu kapı açılıyor ve Gazze’nin dış dünyayla tek açık kapısı oluyor...***Bu Refah Sınır Kapısı size bir şeyi hatırlatıyor mu?..Acaba Tayyip Erdoğan uzun zamandır büyük tartışma yaratan Gazze gezisini, Mısır üzerinden, Refah Sınır Kapısı’nı kullanarak yapmayı düşünmüş olmasın?..Mısır’daki darbeden sonra, Refah Sınır Kapısı artık açık kalacak mı belli değil...Tayyip Erdoğan’ın bu şartlar altında Refah Kapısı’nı kullanarak Gazze’ye gitmesi hemen hemen mümkün değil...Nasıl gidecek?..Mısır’daki askeri yönetimden mi izin isteyerek Refah Sınır Kapısı’nı kullanacak?..***Şimdi arka arkaya birkaç olayı sıralayalım; Son Amerika gezisi ve öncesinde sürekli tartışma yaratan ve İsrail’in kesinlikle yapılmasını istemediği, Tayyip Erdoğan’ın Gazze gezisi...Bu geziyi engellemek için harekete geçen, Amerika’daki Musevi lobisi...Avrupa’nın Gazze meselesine soğuk durması...Erdoğan’ın Gazze’ye İsrail üzerinden değil; Mısır üzerinden, Refah Sınır Kapısı’nı kullanarak gitmeyi planlaması...Mısır’da arka arkaya meydana gelen olaylar ve değişen yönetim...Darbe ve geleceği belirsiz hale gelen Refah Sınır Kapısı...***Erdoğan’ın gezisinin bu şartlarda gerçekleşmesinin imkansıza yakın bir hale gelmesi...En önemli müttefik olan Mısır Cumhurbaşkanı Mursi’nin alaşağı edilmesi...Türkiye’de bitmek bilmeyen olaylar, Mısır’da devam eden olayların arkasından gelen darbe... Peki; Türkiye’deki Gezi Parkı olaylarını ateşleyen uluslararası medya yıldızı CNN dünya muhabiri Christiane Amanpour’la ilgili bir soru da soralım mı o zaman?..Amanpour geçtiğimiz yıllarda kendinden genç ve yakışıklı üst düzey bir Amerikalı diplomatla evlilik yapmıştı...Amanpour’un eşi James Rubin; Amerikan Dışişleri Bakanlığı’nda çok etkin bir görevde idi...Hangi lobinin etkin bir ismi olarak bilinir Christiane Amanpour’un eşi acaba?..Her neyse?..Siz isterseniz olayları uyanık demagojilerle gizlemeye çalışan cin demagogların zevzek analizlerini okuyun...Benim işim var...TAYYİP ERDOĞAN YEREL SEÇİMLERLE GENEL SEÇİMLERİ BİRLEŞTİRMELİ…Ortadoğu’da kaynayan kazan, Türkiye’de iyice kızışan siyasi kavga ve gösteriler, ülkenin sağlıklı bir demokrasi ile devam edebilmesi için yerel seçimlerle birleştirilmiş erken genel seçimleri gerekli kılıyor…Biliyorum ki Tayyip Erdoğan erken seçimlere “karşı…”Bu konu da değişiklik yapmak istemiyor…Ancak politika şartları gerçekten getirdiği bazı durumlarda, “zorunlu kararlar” almayı öngörür…***Zaten yerel seçimler atmosferine giren Türkiye’deki şartlar Tayyip Erdoğan’ın genel seçimleride yerel seçimlerle birlikte erkene almasını ihtiyaç haline getiriyor…Türkiye önümüzdeki 2 seneyi bu gerginlikle kaldırsa bile, ekonomik olarak çok şey kaybeder…Yerel seçimlerle birleştirilmiş erken bir genel seçim, sandığın barışçıl etkisini topluma yansıtır…Seçimlerden sonra, toplumun değişik kesimleri ile hoşgörülü bir beyaz sayfa açmanın ise iyi olacağını düşünüyoruz…DEVLETLER ÖNCE ÇIKARLARINA BAKARLAR... İLKELERE DEĞİL...Ortadoğu’da barışın sağlanması dünyanın en zor işlerinden birisi...İsrail; Mavi Marmara meselesinde Başkan Obama’nın aracılığıyla Türkiye’den özür diledi...Ancak aynı İsrail “Gazze konusunda ısrarlı olduğunu Amerikan Başkanı’na” söylemekten geri kalmadı...Musevi lobisi dünyada en güçlü lobilerden biri...Amerika’daki gücünün yanı sıra, İsrail devletinin Avrupa’da çok güçlü bir müttefik ağı bulunuyor...***Dikkat edin...Yüzde 51 oyla iktidara gelen Mursi’nin Cumhurbaşkanlığı’ndan düşürülmesine, Amerikan Başkanı “ciddi endişe” ifade etmekle yetiniyor...Avrupa Birliği halen “darbe kelimesini” kullanmıyor, Mısır’daki olaylar için...Avrupa’daki İsrail müttefiki güçlü Batılı devletleri Mısır’daki yeni rejimin “İsrail ve Ortadoğu’da kurulacak yeni düzen açısından sakıncalar taşıdığını” düşünüyorlar...Böyle düşündükleri için, olaylar hakkında “darbe” gibi bir yorumda bulunmaktan özellikle kaçınıyorlar...***Aynı Avrupa Birliği, Türkiye’deki Gezi Parkı olayları olur olmaz, parlamentosunu harekete geçirdi ve arka arkaya kararlar aldı Türkiye’yi suçlayan ve köşeye sıkıştıran...Olayların arkasındaki “uluslararası çıkarları” bilirsek, hayatı doğru ve objektif okuruz...Bu analizleri “bir tarafı kayırmak amacıyla yazmıyorum” ben...Bir gazeteci-yazarım ve olayları doğru okuyup, okuyucuya öyle vermek zorundayım...Okuyucuyu aldatmamak zorundayım...***Uluslararası çıkarlar söz konusu olduğunda, “medeni ve çağdaş gördüğümüz Batı devletleri ve demokrasisi de tamamen çifte standart uygular...”12 Eylül darbesi Amerikan Başkanı Carter’a “Bizim çocuklar işi başardı” şeklide iletilmemiş miydi?..28 Şubat’ta, 27 Mayıs’ta, 12 Mart’ta o zamanki Amerikan yönetiminin dolaylı ve dolaysız destekleri yok muydu?..Mursi’nin olayında özellikle Avrupa Birliği’nin tavrını bu gerçekleri bilerek değerlendirmek gerekir...***Mesele şu; Biz demokrasiyi Avrupa veya Amerika öyle istedi diye istemiyoruz...Biz demokrasiyi kendi insanımız, kendi çocuklarımız, kendi ülkemiz ve milletimizin hak ettiğine, inandığımız için istiyoruz...Demokrasiyi Batılı ülkelerin Ortadoğu’ya yönelik uluslararası çıkar bazlı çifte standartlı bakışlarında değil, kendi ülkelerinde kendi milletlerine layık gördükleri yüksek standartta sağlanması için çaba gösteriyoruz...Bu bizim kendimiz için arzuladığımız bir istek...Kimselere yaranmak için demokrasi talep etmiyoruz...Bu gerçeklerden hareketle, ülke içinde demokrasiyi uygularken, fazla kırıp dökmemeye, insanları rencide etmeden barışı, huzuru sağlamaya, hoşgörüyü elden bırakmamaya özen göstermeliyiz...Demokrasi insanların mutlu olduğu bir rejimdir...Mutsuz olduğu değil...

Devamını Oku