Faruk Bayhan’ın yeni çıkan kitabı; “Reha Muhtar’la baş etmek zordu...”

24 Temmuz 2013

Vücudunun üst kısmının her tarafının rol aldığı muhteşem bir kahkahası vardı...- “Heh, heh, heh...” diye başlar, gözleri de kendisiyle birlikte gülerdi...Gülerken iri gövdesini hafifçe arkaya yaslar, gülmenin ve hayatın keyfini çıkartırdı...- “Heh, heh, heh...”Televizyon dünyasında kendisi hakkında espriyle karışık anlatılan inanılmaz bir öykü vardı...Yıllar önce SHOW’da çalışırken, her yıl yabancı film paketi almak için gittiği Cannes’da nasıl olup da, en yüksek ratingi alan filmleri satın aldığını merak etmişti yapımcılar...Onu kendi filmlerini almak için stand’larına davet etmişlerdi...***Yapımcıların gözleri faltaşı gibi açılmıştı Türk televizyoncuyu gördüklerinde... En iyi rating alan yabancı filmleri satın alan televizyoncu, filmleri oturup izlemiyordu...Bir başından, bir ortasından, bir de sonundan toplam beş dakika izliyor; “Bu film olur... Bu film olmaz...” deyip filmleri seçiyordu...Yabancı dili iyi değildi...Ancak yabancı dili iyi olmadığı halde, seçtiği bütün yabancı filmler iş yapıyor, yüksek rating alıyor, “işe yaramaz” dedikleri de, gerçekten televizyon ratinglerinde hiçbir işe yaramıyordu...***Sivas doğumlu, Dil Tarih Coğrafya Fakültesi mezunu televizyoncunun sırrını merak etmişti, yabancı televizyoncular...- “Filmleri izlemez misiniz siz?..” diye sormuşlardı...- “Yeterince izliyorum...” cevabını vermişti...Anlamışlardı ki, “televizyoncu” “göz kararı ve sezgileriyle” iş yapıyordu...Sezgisiyle yaptığı seçimler onu yanıltmıyor, çalıştığı televizyon kanalını zirveye taşıyordu...***TRT’den, SHOW televizyonu kurulunca SHOW’a transfer oldu...Bir süre sonra SHOW’da yükseldi ve Genel Müdürlük görevine geçti...Yıllarca SHOW’u en fazla izlenen televizyon kanalı haline getirdi...Sonra Kanal D’ye Genel Müdür olarak transfer oldu...Kanal D’yi AB grubunda birinci kanal haline getirdi...Büyük transferle, Kanal D’den Star Televizyonu’na geçti...Türkiye’nin dört büyükleriydi; Kanal D, Show, ATV ve Star...Bu televizyonlardan arka arkaya üçünün Genel Müdürlüğü’nü yaptı on beş yıldan fazla bir süre...Türk televizyonlarının gerçek efsane ismidir Faruk Bayhan...***Doğal olarak bütün televizyon starları elinden geçti...Beyaz’ı, Okan’ı, Fatma Girik’i, Uğur Dündar’ı ve yüzden fazla televizyon starını kendi odalarında değil, Faruk Bayhan’ın odasında tanıdım...Acun’un zaten o günlerde odası yoktu...Faruk Bayhan’ın Kanal D’deki odasının olduğu koridorda gezerdi...***O efsane televizyoncu; “Televizyon dünyasındaki hayatını anlatan bir kitap çıkartmış...”Dün gördüm...Kitabın başlıklarından bir derleme yapmış arkadaşlar:Şöyle diyor kitabında Faruk Bayhan;- “Reha Muhtar’la baş etmek zordu...”Çifte anlam taşıyan bir söz...Önce ilk anlamı akla geliyor doğal olarak...Genel Müdürlüğü’mü yaptığı için, “Reha Muhtar’la baş etmek zordu...” deyince, insanın aklına esas, “Beni yönetmekte zorlandığı” geliyor...Oysa öyle değil...Daha doğrusu beni yönetmesi kolay olmasa da, Faruk Bayhan’ın esas kastettiği “Benimle rakip televizyonda, birbirimizin rakibiyken baş etmenin zor olduğu”nu anlatmak istemesi sanıyorum...Davet ettiği televizyon programında öyle söylemişti çünkü...***Böylesine efsane olan bir televizyoncunun yazdığı renkli televizyon anılarının yer aldığı kitabı hemen alıp okuyacağım bugünlerde...- “Reha Muhtar’la baş etmek zordu...” şeklindeki iltifatı ise beni gururlandırıyor açıkça...Ona şöyle söyleyeyim;- “Kendisi televizyoncu olduğu için fair-play çerçevesinde televizyoncu olarak benimle rekabetin zor olduğunu düşünmüş, büyük usta...”Oysa benim televizyonculuğumla baş etmek, sonraki yıllarda bazı çevreler için o kadar da zor bir uğraş olmadı...Önce bulunduğum grubun bankalarına el konuldu...Sonra, grubun televizyonunun ana haberlerine... Zaten medya bir kartel şeklinde yönetildiğinden, gidilebilecek televizyon tekti...O da başka nedenlerle, patronları tarafından terk edilince, televizyon kalmadı, kalanlar da tek bir merkezde toplandı...***Türkiye’nin tarihinin çok ilginç bir şekilde yazılacağı dönemdir o dönem...Gerçeklerin ortaya çıkması istenmediği için, hala inanılmaz bir itibarsızlaştırma ve gerçekleri örtme kampanyası yürütülüyor...Neyse yine de;Tarihe, efsane bir duayen yayıncı tarafından “baş edilmesi zor bir televizyoncu” şeklinde lanse edilmek gerçekten gurur verici...Gün gelecek, hangi sihirbazlıklarla, o televizyoncunun yok edildiği de anlatılacak elbet...Hayat da böyle bir şey işte...Teker teker her şey çıkacak ortaya...Az sonra...YAYINLARIN NEREDEN TETİKLENDİĞİNİ NASIL ANLARSINIZ?..Hakkımda yazı yazdıkları zaman, önceleri “Allah Allah” derdim, “Benim bunu yazanlarla işim gücüm olmaz... Bunlar niye böyle yalan yanlış şeyler yazarlar?..”Uzun zaman yazanlara cevap vermeyi, doğru bir gazetecilik tutumu olarak benimsedim...***Sonraları hayat kendisini deşifre etmeye başladı...Medya tarafından itibarsızlaştırılan birçok kişi vardı... İtibarsızlaştırma yöntemleri, sonsuz ve sınırsız şekilde farklılık taşıyordu...Fakat sonuç hep aynıydı;“İtibarsızlaştırılmasına karar verilen kişi, karşı konulmaz bir psikolojik savaşın hedefi haline getiriliyor... Hakkında olur olmaz, hiçbir doğruluğu olmayan yüzlerce yayın yapılıyordu...”Adamcağız ya da kadıncağızın sesi, “yaratılan gürültüden duyulmaz hale getiriliyordu...”***Bu linç kampanyalarının çok ilginç bir özelliği vardı...Birbirinin tamamen zıttı gibi görünen, kişiler ve kalemler sizi aynı anda hedefe oturtuyorlardı...Çok farklı medya organları aynı sesi çıkartıyorlardı... Bunun nasıl olduğunu bir türlü anlayamıyordunuz...Aniden farklı çevrelerin hedefine oturtulan, siyasetçi, sanatçı, medya mensubu bir süre sonra kendi kendisine yabancılaşıyor ve kendinde bir sorun olduğunu düşünmeye başlıyordu...Turgut Özal, Tansu Çiller ve bir dönem Bülent Ecevit hep bu ortak gelişen “medya infaz” sistemiyle infaz edilmişlerdi...***Farklı görüştekiler “ortak ses” çıkardıklarından, olayın muhatabı durumun şifresini bir türlü çözemiyordu...Oysa bir yayının neden yapıldığının gerçek kodlarını öğrenmek istiyorsanız, o internet sitesinin ya da medya kuruluşunun reklam ve ilan sayfalarında gezinmeliydiniz...Kim fazla reklam ve ilan veriyorsa, onun “itibarsızlaştırma yayınlarıyla” gizli bir irtibatı buluyor olabilirdi...Medyada, para elden verilmiyordu... Para reklam ve ilan bütçesi adı altında aktarılıyordu...Medyada kimin, kimlerin ilanını aldığına, ya da alamadığına bakmak gerekiyordu...İlanlar boşuna dağıtılmıyordu...Alınan ilanlar, yapılan yayınlarla direkt veya endirekt bağlantılı olabiliyordu...SHOW’un haberlerini yaparken, İcra Kurulu’ndaki reklam yöneticisi;- “Reklamveren bizim Haberler’e reklam vermek istemiyor... Ratingimiz kadar reklam alamamamızın sebebi bu...” derdi...***- “Ne biçim iş arkadaş bu?..” derdim...- “Adam ürününü satmak istemiyor mu?.. Bu haberleri Türkiye’nin üçte ikisi izliyor... Adamın ürününün reklamının yayınlanacağı yer, televizyonun en fazla izleyiciyle buluştuğu yer olması gerekmez mi?.. Niye vermesin seyircinin en fazla olduğu yere reklamı bu adam?..”Doğru düzgün cevap alamazdım...Deliye dönerdim...Şimdi “neden reklam verilmiyor gibi gözüktüğünü, neden bazılarının reklama boğulduğunu” anlıyorum...Türkiye’nin sermaye yapısı Türkiye’yi sermayesi yoluyla yönetmeye çalışıyor...Bir yayını anlamak istiyorsanız, reklam ve ilan sayfalarında dolaşmanız gerekiyor...Orada kimsenin görmeyeceği şifreleri görüyorsunuz...

Devamını Oku

Üç adam Çankaya kavgası uğruna öldürüldü...

23 Temmuz 2013

Olayların arkasındaki gerçekleri deşifre etmek çok ilginç ve “bulmaca” yüklü bir oyundur...Siz “acayiplikleri ortaya çıkardıkça” yeni acayipliklerin olduğunu fark edersiniz...Türkiye’de bunca toz duman arasında esas uğruna kavga verilen yer; Süleyman Demirel’in zamanında gazeteci Cüneyt Arcayürek’e söylediği yerdir...- “864 rakımlı tepe’ye kim oturacak?..”Yani Çankaya’ya kim geçecek?..Oturursa arkasına kim gelecek?..Çankaya’daki Türkiye’yi yönetecek mi?..Yoksa sembolik mi kalacak?..Türkiye’yi Çankaya mı yönetecek?..Yeni Başbakan mı?..O Başbakan kim olacak?..Kimler, kimin yeni Başbakan olmasını arzuluyorlar?..Kimler istemiyorlar...***Çankaya’ya yeni Cumhurbaşkanı seçilene, yerine Başbakan gelene kadar, bu görünmez kavga, sanki başka bir mesele varmış gibi ayrı bir minvalde başka şeyler oluyormuş gibi gösterilecek...***Abdi İpekçi’nin ölümüne neden olan 12 Eylül 1980 darbesi de Demirel‘in deyimiyle “Çankaya’ya kim çıkacak sorusunun kavgasıdır...”Abdi İpekçi “barışçı, kavga eden tarafları uzlaştırmaya yatkın, hoşgörüden ve en önemlisi demokrasiden yana bir başyazar ve genel yayın yönetmeniydi...”Milliyet gazetesi merkezin bir gıdım solunda sosyal demokrat ve Ecevit‘e yakın bir politika izliyordu...Bir türlü uzlaşmayan Demirel‘in Adalet Partisi ile Bülent Ecevit’in CHP’sini demokratik ve barışçı bir zemin üzerinde bir araya getirmeye uğraşıyordu...Abdi İpekçi’nin tüm başyazıları ve Milliyet’in yayın politikası bunun örnekleriyle doluydu...***Bir akşam üzeri, Nişantaşı’nda şimdi Abdi İpekçi Caddesi olan sokağın üzerindeki evinin önünde Abdi İpekçi’yi vurdular...O günlerde “sağdan ve soldan o kadar çok kişi öldürülüyordu ki”, doğrusu bu ölümlerin ortasında aklımıza ilk gelen biraz solda olduğu için Abdi İpekçi’yi “Ülkü Ocakları’na yakın vurucu timlerin öldürdüğü“ şeklindeydi...Öyle ya...Siyasi olarak kimin karşısındaysanız onların hedefisinizdir...12 Eylül darbesi o günlerde henüz daha yapılmadığından, Çankaya’ya Kenan Evren’in çıkacağını bilmiyorduk...***Sivil iktidarlar Yunanistan’ın NATO’nun askeri kanadına dönmesi için gerekli olan Türkiye’nin vetosunu kaldırmasına “evet” diyemiyorlardı...Bunu diyecek “adamı” o günlerde ipe gönderirlerdi...Oysa Yunanistan’ın o günlerde NATO’nun askeri kanadına geri dönmesi ve Türk vetosunun aşılması hayati derecede önemliydi...“Rogers anlaşmasını imzalayıp Yunanistan’ın NATO’nun askeri kanadına dönüşünün biletini Kenan Evren verecekti...”Çankaya’ya kimin oturacağı onun için hayati derecede önemliydi...***Türkiye’de herkes Abdi İpekçi’nin katili Mehmet Ali Ağca’nın “Ülkü Ocakları”yla ilgisini araştırıp, “Katiller sağcılar... Solu bitirmek için yaptılar...” şeklinde “vasat ve hiçbir geçerliliği olmayan tepkiyi” veriyordu...Oysa Abdi İpekçi’nin öldürülmesi, 12 Eylül 1980’de Çankaya’ya kim çıkacak sorusunun cevabıyla birebir ilgiliydi...Onun için Süleyman Demirel Çankaya kavgasının, “siyasi suikastlere, hiç tahmin edilmeyen insanların öldürülmelerine, hiç beklenmeyen eylemlere” neden olabileceğini ima ediyordu...***Abdi İpekçi öldürüldü...Yetmedi 23 Temmuz 1980’de, yani bundan tam 33 yıl önce, Kanlı 1 Mayıs olaylarında DİSK adına aktif rol üslenen Maden İş Sendikası’nın Başkanı Kemal Türkler evinin önünde vuruldu...Bundan birkaç gün önce de, Kemal Türkler’in tam zıddı bir siyasi kişilik, 12 Mart’ın solcu çevrelerce “faşist” olarak nitelenen Başbakanı Nihat Erim öldürüldü...Taşlar teker teker yerine kondu ve 12 Eylül darbesi geldi...Kenan Evren Çankaya’ya oturdu...Rogers anlaşması imzalandı...Yunanistan NATO’nun askeri kanadına döndü...***O gün birisi çıksa “Milliyet’in yayın yönetmeni Abdi İpekçi, 12 Mart’ın Balyozcu Başbakanı Nihat Erim ve DİSK’in komünist ve aktivist sendikacısı Kemal Türkler, Çankaya’ya kim oturacak sorusuna cevabını vermek için öldürülecek” dese, “Arkadaş dalga mı geçiyorsun sen?..” diye ti’ye alınırdı...Bunları yazmaya başladım...Ortalık birbirine girdi...Söylediklerimi itibarsızlaştırmak için, ne geliyorsa ellerinden yapmaya çalışıyorlar...Yakın dostlarımı bile bana saldırtıyor, itibarsızlaştırmak için “psikolojik operasyona” tabi tutuyorlar...Tanıdık tanımadık herkese selamlar...Ama yemezler...“Hayatın gerçeklerini geçmişten örneklerle sunmaya devam edeceğim...”33 yıl önce Kemal Türkler, Nihat Erim, Abdi İpekçi öldürüldüğünde bu ülkede yaşanan gafleti yaşatmamaya çalışacağım mütevazı kalemimle...KEMAL TÜRKLER EŞİNİN KUCAĞINDA CAN VERDİ...33 yıl önce bugün...Tarih 23 Temmuz 1980...12 Eylül darbesine sadece bir buçuk ay var...O sırada bazı odaklar dışında hiçbirimiz 12 Eylül’de darbe olacağını bilmiyoruz...Biz bilmiyoruz ama bilen odaklar, Kemal Türkler’i öldürüyorlar...***77 Kanlı 1 Mayıs olaylarının en aktif isimlerinden birisi Kemal Türkler...- “Maocu grupları Taksim’e almayacağız...” diyen Maden İş Sendikası’nın Genel Başkanı...Meydana alınmayanlar Taksim’e grup halinde girmek isteyince silahlar patlamış, izdihamda 36 kişi ölmüştü...Kemal Türkler aynı zamanda “sol sendikacılığın önemli bir ismi olarak” biliniyordu...Birkaç gün önce 12 Mart’ın Bayloz’cu Başbakanı Nihat Erim vurulmuştu...Abdi İpekçi ise birkaç ay önce...***Cumhuriyet gazetesinin o günkü nüshasına baktım dün...- “Eşinin kucağında can verdi” diyor Kemal Türkler için...Üç kurşun yemiş, evinden çıktığında uğradığı silahlı saldırıda...Karısının kucağında ölüvermiş...***Benim bu yazılarla ne yapmaya çalıştığımı anlamak istiyor bazı derin operasyonel çevreler...Ben mi ne yapmak istiyorum?..Mezarlarında rahatsız, sıkışmış ve gerçeklerin ortaya çıkmamasından muzdarip, ızdırap çeken ruhları rahatlatmaya çalışıyorum...Abdi Bey’inkini...Kemal Türkler’inkini...Bana hiç düşmez ama, hatta Nihat Erim’inkini...Belki bugünleri bir parça anlarsınız;Ethem’ciğin ölümüyle bir korelasyon kurarsınız aklınızın bir tarafında diye...Belki de en çok Ethem’i düşünüyorumdur kim bilir?..Ne de olsa olay ve sokak...En fazla kahrolduğum ölümlerden biri Ethem’inki...Elbette bir ölümsüz abideyi unutmamak lazım...Abdi İpekçi...ÜÇ FARKLI İNSANI ÖLDÜRENLER, ÜÇ FARKLI MİHRAK DEĞİLLER...Birbirinden ne kadar zıt görünüyor değil mi?..Abdi İpekçi;“Demokrasiye ve uzlaşmaya inanmış, merkezin hemen hemen tam ortasında, bir miktar sosyal demokrat, tamamen sivil politikalardan yana, denge adamı bir gazeteci, yazar, genel yayın yönetmeni...”***Nihat Erim;12 Mart’ın Balyoz’cu Başbakanı...Asılan “üç fidan“ın asılmasının müsebbipleri arasında sayılan politikacı...12 Mart faşizminin “sivil görünümlü yüzü...”***Kemal Türkler;Türkiye Komünist Partili olarak bilinen sendikacı...DİSK’in en önemli sendikalarından Maden-İş Genel Başkanı...Öldürülünce Maden İş Sendikası’na bağlı bütün işçiler, iş bırakma eylemi yaptılar...***Birbirinin tamamen zıttı üç adam, aynı yıl içinde arka arkaya öldürüldüler...Biri komünist biri sendikacı..Diğeri faşist denilen darbenin Başbakanı...Üçüncüsü sivil, demokrat ve çok etkili bir gazeteci, yayın yönetmeni...Bu suikastlere baktığınızda kimse aynı merkezden yapılıyor bu suikastler demez...Hele hele kimse, “Bu iş Çankaya’ya kimin çıkacağı kavgasıdır” hiç demez...Gezi Parkı’ndaki gençleri hep sevdim...Onların taleplerini, isteklerini, arzularını, özgürlük haykırışlarını hep haklı buldum...Ne ki hep şunu söyledim;- “Gezi Parkı değil, sonrasında yaşananlar hiçbir zaman sadece Gezi Parkı değil...”***Biliyorum bana da bir zamanlar “Abdi İpekçi’yi ve Kemal Türkler’i vuranlar faşistlerdi” demek çok rahat ve kolay gelmişti...O zamanlar henüz darbe olmamış, Evren Çankaya’ya çıkmamıştı...Gezi Parkı olayları da özgürlükler temelinde çıktı çıkmasına...Sonrası nedense bana hep Abdi Bey, Kemal Türkler ve Nihat Erim suikastlerini tabii Çankaya’yı da...***Bir de şu var...Üç birbirinin zıttı kişilik...Tek bir ortak amaç...Son günlerde bana saldıranlara bakıyorum da;Şöyle düşünmeden edemiyorum;- “Bu kadar farklı kişilik nasıl olup da aynı yere tezgah açıyorlar?..”Yoksa hepsi aynı merkezden mi çıkıyorlar?..Hepsi birbirinin içinden çıkan Matruşka Bebek mi?..

Devamını Oku

Şu Yiğit Bulut meselesi...

21 Temmuz 2013

Sanki Türkiye’de “fikrinden, maneviyatından, duruşundan, düşüncesinden ve hissinden” dönen, dönüşen, farklı bir dünyaya ve tavra yelken açan tek kişi “Yiğit Bulut”tur...Evet Yiğit Bulut; memleketimizde mebzul miktarda dönüşen, değişen arkadaşlarımızdan birisi...Fakat nedir bu Yiğit Bulut meselesinin “böylesine bir toplumsal vakıa haline gelmesindeki” esrarengiz neden?.. Olayın bu efsaneleşmesinin arka planında yatan gerçek?..***Başbakan’ın otuz altı tane danışmanı var...Yiğit Bulut otuz yedinci olmuş...Ha olmuş ha olmamış, bir danışman eksik, bir danışman fazla “neyi ne kadar değiştirecek ki bu durum?..”Niye bu mesele memleketin en değerli meselesi haline geldi ki?.. Bir acayip tetiklenme yaşadık ve hep beraber söylenmeye başladık:- “Yiğit Bulutlaştırdıklarımızdan mısınız, Yiğit Bulutlaştıramadıklamızdan mısınız?..” ***Yiğit Bulut’un maaşı 51 bin Törkiş Lira olarak çıktı internet sitelerinde...Tam geyik, muhabbet 51 bin Törkiş Lira üzerinden gidiyordu ki; Yiğit Bulut açıklama yaptı:- “Başbakan’ın maaşının 12 bin lira olduğu ülkede, başdanışmanının maaşı 51 bin lira olabilir mi?.. Takdirlerinize bırakıyorum...”Mantıklı görünüyordu...Adam 51 bin lira alamazdı...İyi de Başbakan’ın maaşının epey altında bir paraya gideceğine göre, Yiğit Bulut hayatının bu “efsanevi” görevi için ne kadar maaş alacaktı acaba?..***Merakım gittikçe gıdıklıyordu beni...Sordum soruşturdum...- “Kardeşim ne kadar para alır bu başdanışman denilen yüksek zevat?..”- “6 bin lira...” dediler...- “Yani Yiğit Bulut 6 bin lira mı alıyor?..”- “Evet öyle olması lazım... Çünkü başdanışman maaşları bu kadar...”- “Yani bunca fırtına Yiğit Bulut’un 6 bin liralık maaşı için mi kopartılıyor?..”- “Hayır...” dediler ve sordular;- “Kim bu Yiğit Bulut?..”- “Allah Allah... Kim olacak?.. Gazeteci, yazar, bir zamanlar ulusalcı ve milliyetçi kanattaydı... Sonra AKP’ye yaklaştı... Sonra da Başbakan’a...”- “Hayır hayır, kim bu Yiğit Bulut, gelmişi geçmişi, kimliği, kişiliği yaşadığı, bulunduğu ve gelmekte olduğu muhiti?..”“Dalga mı geçiyor benimle?..” diye baktım muhatabıma...***- “Arkadaş sen benle dalga mı geçiyorsun?..”- “Niye dalga geçeyim ki?..” dedi muhatabım...- “Kimin ailesinin damadı Yiğit Bulut bilmiyor musun yoksa?..”- “Yahu bilmez olur muyum?.. Bizim Şule Zeybek’in eski kocası... Şule Zeybek de bizim Namık Kemal Zeybek’in kızı... Namık Kemal Zeybek de...” derken duruverdim...Muhatabım devam etti:- “Namık Kemal Zeybek, Aydın Doğan’ın bacanağı... Şule Zeybek; Aydın Doğan’ın eşinin öz yeğeni... Yiğit Bulut yeğeninin öz kızının babası... Doğan ailesinin eski damadı ve aralarında kan bağı var artık...”***Durumu anlamıştım da sessiz duruyordum, bakayım arkasından muhatabım ne söyleyecek diye?..- “Aydın Doğan’ın son zamanlarda Başbakan’la arası pek iyi değil... Bu biliniyor... Doğan grubundan problemli ayrılan Yiğit Bulut’un, şimdi Başbakan’a başdanışman olması rahatsızlık veriyor...”Muhatabım konuştukça anlamaya başlıyordum “Yiğit Bulut” meselesindeki “ince ayarların kodlarını...”Baştan fark etmemiştim çünkü...Ortalıkta ne kadar değişen, dönüşen dönekleşen, “dönme”lerin ideolojisini yapan, dönüşlere muhteşem değişim adını takan bunca zevat varken, neden “Yiğit Bulut dönekliği” aradan sıyrılıp efsane oluyordu?..Vurulacaktı vurulmasına da...Neden 6 bin lira maaşlı Yiğit Bulut bu memleketin en efsanevi döneği muamelesine tabi tutuluyordu?..Bir türlü çıkaramamıştım...Şimdi aydınlanıyordu gözümde mesele...Muhatabım “İşte böyle” gibisinden durumun vahametini anlatırcasına bakıyordu yüzüme...Ben ise “iyimser” bakmayı yeğledim olaya...- “Belli olmaz...” dedim...- “Bir de bakarsın, eski damat yeni başdanışman aradaki sorunları gideriverir... Olmaz olmaz deme her şey olabilir bu memlekette...”Pek bir tepki vermedi...Yürüdü ve gitti...TEMMUZ ZAMANI...Çektirdiğim resimlerimi bir yere koymam ki aradığımda hemen bulayım...Hiçbir fotoğrafım “işte hatıralarım” diyeceğim bir yerde durmaz ki, “ihtiyacım olduğunda çıkartıp kullanayım...”On yıl önce bugünkü gibi bir Temmuz zamanıydı...Burnumun direğinin sızladığı günlerdi...Sevgiliden ayrılışın nekahat günlerindeydim... Kendimi yeniliyor, hayatımı rayına koymaya çalışıyor, yeni başlayacak dönemin kapılarını aralamaya çalışıyordum...Fakat ne yaparsam yapayım, “bir türlü huzuru bulamıyordum...”İçim parçalanıyor, yüreğim sıkışıyor, vicdanım sızlıyordu...***Sevgiliden ayrılırken, üç yaşında olan minnacık kız çocuğu, arkamda kalmıştı...Onu göremiyor, konuşamıyordum...Ayrılırken, duygusal ağırlıklara, medyaya yapılacak açıklamaların yükü binmiş, bana “baba diyen minik manevi kızı”mı ne zaman görebileceğimi fırsat bulup da konuşamamıştım...Vedanın ertesinde, annesiyle konuşma yapmak ise, dünyanın en ağır yükü geliyordu bana...Hiçbir kadına “veda”dan sonra telefon edip; “Eee daha daha neler yapıyorsun?..” dememiştim...“Yeniden beraber olalım” fikrini çağrıştıracak bir tarzı benimsememiştim...Ayrılığın kırgınlığa bulaşık olduğu “herkes kendi kaderini yaşar” günlerinde, veda ettiğim sevgilileri aramaya gururum el vermemişti...***Bir ay ağır duygusal med cezirler içerisinde gittim geldim...Arkamda kalan minik kızı görmem gerektiğini biliyor, fakat bunu nasıl yapacağımı bilmiyordum...Bir gün minik kızımla çekilmiş fotoğrafımızı büromda çalışırken aniden çekmecede görüverdim...Minik esmer kızımla yan yana duruyorduk fotoğrafta...Ufacıktı...Minnacıktı...Korumasızdı...Korunaksızdı...***Şimşek gibi çaktı fikir beynimde...Fotoğrafın arkasını çevirdim...Biraz düşündükten sonra minik kızıma hitaben iki satırlık bir not yazdım...- “Annenden izin al... Doğum günümüzü baba-kız birlikte kutlayalım...”Mektubu kızıma yazmış olacaktım...Böylece “veda ettiğim kadını arayarak” yanlış bir anlaşılmaya sebebiyet vermeyecektim...Aynı anda; kızımla doğum gününü birlikte kutlama isteğimi belirterek, “fiili talebimi” iletmiş olacaktım...Annesinden izin almasını isteyerek de, o yıkılmaz sandığım gururumdan feragat edecektim...Kendim için kimselerden bir şey isteyemeyen ben, annesinden manevi kızımı görmek için iznini isteyecektim...***Gururumu ayaklar altına alırken, reddedilebileceğimi de hesaplıyordum...Çocuğumla “doğum günümüzde” bir arada olmayı teklif ediyordum...Kızımın üzerinden...Annesinden izin isteyerek...Zor bir durumdu...Veda’dan bu yana manevi kızımı görmemiştim...Burnumun direği sızlıyordu...Kısa bir süre sonra annesinden izin geldi...“Ayrılık kol gezse de” kızımla buluşmamızda bir sakınca olmayacaktı...Doğum gününde...Doğum günümüzde...On yıl önce bugün...Kızım için gururumu ayaklar altına aldığı o gün... Bir Temmuz Zamanı...***Sanırım kızıma ve dünyaya sonra gelen ikiz kardeşlerine yine bir Temmuz Zamanı şöyle diyeceğim;- “Değerli olduğuna inandığınız şeyler ve en önemlisi suçsuz, günahsız ve korunmasız çocuklar için, gururunuzu ayaklar altına almaktan hiçbir zaman çekinmeyin... Çocuğunuzla vakit geçirebilmek için, emek ve mücadele vermeniz gerekebilir... Hayatta emek vermeden, uğruna mücadele etmeden, kendinizden bir şeyler katmadan, hiçbir değeri yaşamazsınız... Çocuklarımı, yani sizleri ve hayattaki her şeyi sonsuz emekler vererek kazanabildim... Emek vererek kazanmaya gayret edin hayatı... O zaman değerini anlarsınız... O zaman değerlerinizi kimselerin çiğnemesine izin vermezsiniz...”Her “Temmuz Zamanı”, hayat yeniden filizlenecek...Biz olsak da olmasak da...

Devamını Oku

Celladınıza aşıksınız sanıyorum Nazlı Hanım!..

20 Temmuz 2013

Sevgili Nazlı Hanım;Benim eşim yok ki, Başbakan’a rica edip AKP’den milletvekili yapayım...Bana gelecek olursak; Ben zaten siyasilerden kuruş para almadım, almam...En sevdiğim liderler Bülent Ecevit ile Turgut Özal’dı...Onların bile yanına uğramışlığım olmadı...Siyasi liderlerle iş yapmam, ancak siyasi liderler beni işimden ederler...Beni 2002 yılında, hangi siyasi müdahalelerle işimden ettiklerini isterseniz yazmayayım, yeni mahkumiyetlere zemin oluşturmayayım...***Ancak;Sanırsam mesele ben değilim...Sanırım mesele sizi hayatta ve ayakta tutan köklere, bindiğiniz dallara yabancılaşmanız...Kendinizden...Gerçeklerinizden...Mazide yaşadıklarınızdan...Rahmetli eşinizin ölürken duyduğu ızdıraptan...Oğlunuzun gözaltında görmek zorunda kaldığı kabuslardan...Dünyanın bir ucunda yaşamak zorunda kaldığı gurbetten... 28 Şubat günlerindeki bir başına bırakıldığınız tecritten...Kısaca sanıyorum yaşadığınız tüm gerçeklerden...Gittikçe uzaklaşmanız, onlara tamamen yabancılaşmanız...İnsan o günlere yabancılaşınca, ister istemez o günlerin dostlarına da yabancılaşıveriyor...Mukadderat mı desem, akıl tutulması mı?..***Mazide; maruz bırakıldığınız linçlere, mütevazı şemsiye açmaya çalışan “dost”larınızın; bugün yazmakta olduklarının siyasi bir ikbal amacı taşıdığını düşünebilmeniz için, kendi gerçeğinize ihanet edebilecek kadar mazinize yabancılaşmış olmanız gerekiyor...Sizi ya da yakın çevrenizdekileri bu derece tedirgin edecek ne yazmış olabilirim ki acaba?..Turgut Özal’ı “zehirden değilse de ızdıraptan öldürüp” ANAP’ı Mesut Yılmaz’la parlatma operasyonunun anlatılması mıdır sizi endişeye sevk eden?..Bülent Ecevit’e yaşarken “o yaşayan bir ölü” diyerek “iş göremez raporu almayı” deşifre etmek midir sizi kaygılara sürükleyen?..***Bülent Ecevit’in siyasi yol arkadaşları üzerinden Ecevit‘i...Turgut Özal’ın en yakınındakiler üzerinden Turgut Özal’ı...“Bitirme” operasyonlarını anlatmam mıdır, sizi rahatsız eden?..***Bunları anlatmam beni hiç siyasi bir yerlere getirmez Nazlı Hanım...AKP’ye milletvekili yaptıracak eşim de yok ki yapayım!..Bana gelince;Özal’ın Ecevit‘in yanında siyaset yapmadım... Oy vermediğim bir partinin içinde mi yapacağım?..Kısaca benden bir şey çıkmaz Nazlı Hanım...Çocuklarıma temiz bir Türkiye ve tertemiz bir geçmişi olan “baba mirası” bırakmak dışında...Babamdan bana yadigar kaldığı gibi...***Ve keza;Bir zamanlar “size ve oğlunuza” yapılanlara alet olmaya çalışmadığım, küçük bir şemsiye açmaya uğraştığım gibi...Acaba o zaman da sizden mi siyasi bir ikbal beklentim vardı ne dersiniz?..Beraber olduğunuz ve hep birlikte haykırmakta olduğunuz güçlü kişilere bakıyorum da;Ya mazinizi unuttunuz...Ya da yaşadığınız mazi, sizin gerçek maziniz değildi...Hülasa;Bende bir mesele yok Nazlı Hanım...Sanıyorum mesele sizde; içinizde...Dostça bir şeyi söylemek zorunda hissediyorum kendimi;Sanıyorum celladınıza aşıksınız Nazlı Hanım...BAĞIMSIZ GAZETECİLİK VAR MI?..Çıkarlara göre, kurnaz bir “çarpıtma”yla veriliyor olaylar medyada...Medyanın etkin merkezleri, güçlü lobileri, insanları, hayatı, olayları ve durumları, “algılanmasını istedikleri biçimde veriyorlar...”İktidar yanlısı medya, olayları ve durumları iktidarın gözünden ve penceresinden aktarıyor...Muhalefet partilerini tutan medya pek ortalarda kalmadı...Onların nasıl verdiğini zaten bilemez haldeyiz...***Bir de merkez medya denilen ve çok sesli gibi görünmekte olan medya var...Bu medya “Türkiye’de şehirli küçük burjuvaziyi, orta sınıfı, eğilimleri, kanaatleri, Beyaz Türk reaksiyonlarını” algısal olarak yönetmeye çalışıyor...Olayların veriliş biçimi, bu medyanın olayları okuyuş şekli, hayata ve düşüncelere çokça egemen oluyor...***İktidar yanlısı medyanın iktidar yanlısı olduğunu biliyoruz ve yazıları yorumları bu süzgeçten geçirerek, filtreleyerek okuyoruz...Muhalif medyayı da, muhalefetin sesi olarak benimsediğimizden, ona da belirli bir filtre uyguluyoruz...Ancak merkez medyayı filtrelemeden algılıyoruz...Çünkü merkez medya bizim için “Gazetede okudum öyleymiş” dediğimiz türden kesin bir algı yaratıyor...Rahmetli Erdal İnönü, bir dost meclisinde bir gün şöyle söylemişti:- “Gazetede kendimle ilgili bile yalan yanlış haberi okuduğumda, sırf gazetede yazdığı için ona inanmaya başlıyorum...”***Erdal İnönü, kendisiyle ilgili yalan bir haberi okurken bile, “gazetenin beyninde yarattığı tartışılmaz gazete doğrusu algısı” yüzünden, o habere inandığını söylüyordu...Bu ülkede Başbakanlık yapan Tansu Çiller bir zamanlar, şöyle söylemişti yakınlarına:- “Medya beni o kadar kötü gösteriyordu ki; kendim de hakkımda yaratılan imajın etkisi altında kalarak, siyasetten kopmaya ve aileme dönüş yapmaya karar verdim...”Medyanın “algıda yarattığı bu linç” psikolojisi çok insanın hayatını kararttı...***Önceleri “itibarsızlaştırılmaya çalışılan insanlar” bunları söylediğinde içimden “Hadi hadi...” derdim;- “Bir şeyler yapmamış olsanız sizinle uğraşmazlardı...”Sonraları hayat bana, “linç edilen birçok insanın” aslında hiç de toplumsal bir lince tabi tutulacak özelliklerinin olmadığını gösterdi...Keza, kamuoyunda “muteber” algısı yaratılanların hiç de o kadar muteber olmadıklarını fark ettirdiği gibi...***Kendisi de, merkez medyanın yıllarca lincine uğramış bir gazeteci olarak, artık hayatın daha tarafsız, gerçek, adil ve sadece güçlüden yana olmayan tarafından bakılması gerektiğine inanıyorum...İktidar yanlısı basının her söylediğine inanmıyorum...Çoğuna inanmıyorum...Muhalif gazetelere de filtreli bakıyorum...Fakat konu sadece bu gazeteler ya da yayınlar değil...Bunları okurken zaten “taraflı olabilecekleri önyargısıyla okuyoruz...”Sorun tarafsız görünen medyada...Erdal İnönü’nün deyimiyle;- “Bana kendimle ilgili haberi öyle bir veriyorlar ki yalan olduğunu bildiğim halde gazetede yazdığı için inanıyorum...” dediği haberlerde...Ya da Tansu Çiller’in;- “Beni kendi imajımdan öyle soğuttular ki siyaseti bırakmak zorunda kaldım” dediği algı yönetiminde...

Devamını Oku

Tayyip Erdoğan’ın çıkacağı Çankaya’da, Turgut Özal’ın başına gelenler...

19 Temmuz 2013

Birbuçuk ay önce, gazeteci Cüneyt Arcayürek’in, Süleyman Demirel’e atfen söylediği bir sözü aktardım:Süleyman Demirel daha sonraları Cumhurbaşkanı’yken basın sözcülüğü görevini üslenen ünlü gazeteci Cüneyt Arcayürek’le söyleşirken 12 Eylül darbesiyle ilgili şöyle söyledi:- “12 Eylül 1980 darbesinin esas nedeni Çankaya meselesiydi... Türkiye’de ana mesele hep Çankaya meselesidir... 864 rakımlı tepeye kimin oturacağı meselesi...”***Türkiye’de Gezi Parkı gençliğinin tepkisinde değil, ancak o tepkinin ertesinde ısınan olayların arkasında esasen “Tayyip Erdoğan’ın Çankaya’ya geçip geçmemesi meselesi var...”Zengin, güçlü, derin ve uluslararası bağlantıları mevcut güçlü lobiye göre; “Tayyip Erdoğan mümkünse Cumhurbaşkanlığı’na hiç çıkamamalı... Eğer bu mümkün olamıyorsa, çıktığında karizması çizilmiş ve etkin olmayan bir Cumhurbaşkanı modeli uygulanmalı...”***Mesele özü budur...Tayyip Erdoğan’a karşı da olsanız, Tayyip Erdoğan’dan yana da olsanız siz meselenin özünü bilin, gerisini okumak çorap söküğü gibi kolay gelecektir...Ulusal ve uluslararası güçlerden oluşan etkin lobiler; uzun zamandır AKP’nin dört kurucusundan birisi olan ve esasen Tayyip Erdoğan’la birlikte ismi en fazla parıldayan Abdullah Gül’ün “Cumhurbaşkanlığı’nda bir dönem daha kalmasını” istiyorlar...Tayyip Erdoğan’la yıldızı bir türlü barışmayan çevreler; Gül‘ün yumuşak ve uzlaşıcı kişiliğinde, hayatın “ülke ve kendileri için daha rahat olacağı” fikrindeler...***Demokrasi bütün düşüncelerin hukuk boyutlarında kaldığı müddetçe eyleme geçirildiği bir rejimin adıdır...Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün bir dönem daha Çankaya’da kalmasını istemek, siyasi müktesebata uygun, demokrasiyle hiçbir şekilde çelişmeyecek bir tavır ve tutum...Fakat konu şu;- “Üç dönem Başbakanlık yapan Tayyip Erdoğan’ın kişisel popülaritesi, karizması, AKP’ye arka arkaya üç seçim kazandırma başarısı ve en sonunda yüzde 50’lik bir kitleye ulaştırması...” gerçeğini ne yapacaklar bu çevreler?..***Bu siyasi tabloda Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığı’nı nasıl isteyemeye devam edecekler?..İlk aşamada çıkan “Tayyip Erdoğan bir diktatör” başlıklı haberlerin, manşetlerin ve algının yaratılmasının gerçek nedeni burada...Yani;- “AKP olarak koymayalım meseleyi... Zaten AKP değil mesele... Mesele Tayyip Erdoğan’ın otokrat ve diktatoryal tavırları...” olarak sunalım diye lanse ediyorlar...Güçlü, derin ve önemli lobilerin Cumhurbaşkanlığı seçiminin yaklaşmasıyla düğmeye bastıkları durum budur...***Bu meselenin esas yürütüleceği siyasi mücadele alanı “psikolojik savaş”tır...Sandık şimdilik buna uygun değil...Turgut Özal için de uygun değildi...ANAP’a genel seçimleri kazandırmış bir lider olarak, Çankaya’ya yani Cumhurbaşkanlığı’na çıkmaya karar verdiğini söylediğinde, inanılmaz bir yıpratma kampanyasıyla karşı karşıya kaldı...Bu kampanyanın özelliği lideri Çankaya’ya çıktıktan sonra bitmek bilmemesidir... Özal Çankaya’ya çıktıktan sonra, kendisine “Çankaya’nın şişmanı” ismi takıldı, onu Cumhurbaşkanı olarak muhatap almama politikası benimsendi... ***Güçlü ve derin siyasi ve finansal lobi, Özal‘ın Cumhurbaşkanı olmasını engelleyemedi...Ancak Özal’ı orada Cumhurbaşkanı bırakmamayı becerdi...Özal Çankaya’daki görevini tamamlayamadan vefat etti...Vefatından kısa bir süre önce, Türki Cumhuriyetler’de gördüğü bir durum hakkında tavsiye babında konuşmak istediği Başbakan Süleyman Demirel kendisine telefonda; “Siz o konuyu bırakın da, bizim arkadaşlar sizi Yüce Divan’a götürmeye hazırlanıyorlar... Bu konuyla ilgilenin...” diyordu...Olayın tanıkları Turgut Özal’ın bu telefon konuşmasından sonra yüzünün simsiyah olduğunu söylediler...Bu telefonun Özal’ın ölümünde etkisi var mıdır bilinmez, ancak aleyhine bilinçli yürütülen psikolojik savaş Turgut Özal ölene veya öldürülene kadar kesintisiz devam etti...Öldüğü gün de Özal Cumhurbaşkanlığı’nda Yüce Divan’a gönderilme endişesi taşıyordu... ***Özal’ı oraya çıkarmak istemeyen güçler, esasen ANAP’ı eleştiriyor gözükseler de, ANAP’la kol kolaydılar...Mesut Yılmaz, Turgut Özal’ın değil, bu lobinin ve çevrelerin ortasındaydı...Onların istekleriyle paralel bir siyasi duruş sergiliyordu...O yıllarda da sonraki yıllarda da Mesut Yılmaz her zaman “derin ve etkin lobilerin muteber” bir siyasi figürü olarak kaldı...Korundu...Halen de korunuyor...***Tayyip Erdoğan’ın Çankaya’ya çıkmaması, ya da çıkarsa etkisinin azaltılarak sembolik bir nitelik kazanması için, yapılan mücadele tıpkı Özal gibi Erdoğan’ın Çankaya’ya çıkması halinde sonlanmayacak...Esasen “siyasi yıpratma kampanyası” Erdoğan Çankaya’ya çıktıktan sonra hızlanacak...Tıpkı ANAP örneğinde olduğu gibi, AKP’nin içinde “etki ve nüfuz alanları” oluşturulacak...Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı’na partili cumhurbaşkanı olarak çıkmak istemesi ve AKP’yle arasındaki bağları kopartmamaya çalışmasının altında bu yatıyor...Derin lobilerin “operasyonel müktesebatı“, AKP içinde çalışacaklarına işaret ediyor...Tarih tekerrür mü edecek, ders mi alınacak?..Göreceğiz...ABDULLAH GÜL’ÜN HASTALIĞI, UÇAKLA SEYAHAT İMKANSIZLIĞI VE BAŞBAKANLIK...Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanlığı’na çıkarsa, Abdullah Gül’ün bu durumda Başbakanlık görevini üslenmesi geniş ve etkin bir çevrenin ortak arzusu...Son günlerde ortaya çıkan bir olay, Abdullah Gül’ün olası Başbakanlık göreviyle ilgili önemli bir soru işareti çıkartıyor...Cumhurbaşkanı’nın zaman zaman ameliyat edildiği, çoğu zaman tedavi gördüğü genetik bir ortakulak rahatsızlığı var...Abdullah Gül’ün hastane odasında çalışırken çektirdiği resimleri görüyoruz...Gül birkaç gün önce, yeniden ortakulak rahatsızlığı nedeniyle tedavi altına alındı...***Gül’ün rahatsızlığı hayati bir tehlike oluşturmuyor...Fakat Cumhurbaşkanı bu rahatsızlığı dolayısıyla “Uçakla seyahat edemiyor...”Uçak seyahati komplikasyona neden oluyor...Abdullah Gül’ün önümüzdeki yıl Cumhurbaşkanlığı’ndan, Başbakanlığa geçmesinin önünde, siyasi nedenler var mı ve ne kadar etkili olacak henüz belli değil...Fakat Abdullah Gül’ün uçakla seyahat edemeyeceği ve bu durumda Başbakanlık görevini bu sağlık durumunda rahat yerine getiremeyeceği bilgisi siyasi kulislerin en tepesine gelmiş durumda...Geçmişte çok etkin görevlerde bulunmuş bir politikacı önceki gün;- “Abdullah Bey’in ortakulak rahatsızlığı ve uçakla seyahat edemeyecek olması nedeniyle Başbakanlık görevini kabul etmesinin imkansız olduğunu” söylüyordu...***Başka alternatif ve isim çalışmaları var mı?..Var... Ama şimdilik bu kadar...

Devamını Oku

Tayyip Erdoğan’ın karşısına Mustafa Sarıgül İstanbul’da mı, yoksa CHP’nin başında mı çıkacak?..

18 Temmuz 2013

Yerel seçimlere sadece sekiz ay kaldı...Mart 2014; Türkiye’nin siyasetinde dananın kuyruğunun koptuğu yıldır...Bütün olay İstanbul’a kilitleniyor...Türkiye’nin krem de la kremi, AKP’nin iktidardan düşmesini isteyen uluslararası güçler, İsrail, Almanya gibi lobisi güçlü devletler ve Amerika Birleşik Devletleri’nin Neo-con’larla, Musevi lobisinin etkilediği bir bölümü, AKP iktidarından mutlu değil...Tayyip Erdoğan’ın ise Amerikan Başkanı Barack Obama ve Rusya Devlet Başkanı Putin’le sağlam ilişkileri var...***Seçimleri sandık belirleyecek...Ancak seçimlerin kaderini esas belirleyecek yer İstanbul...İstanbul’u alan, psikolojik üstünlüğü ele geçirecek...Muhalefete strateji çizen zengin ve güçlü lobi; “İstanbul’u AKP kaybederse, Türkiye’nin siyasi kaderinin değişeceğini” söylüyor...Mesele şu;AKP Gezi Parkı olaylarıyla başlayan zincirde ne kadar yıpranırsa yıpransın, CHP oy oranında AKP’ye yetişemiyor...Bu durumda CHP-MHP yerel seçim birlikteliği, yani aynı adaya oy atma stratejisi geçerli olabilir...***İstanbul’da bu aday Mustafa Sarıgül’dür... Önce CHP, sonra MHP ve nihayet Mustafa Sarıgül buna ikna edilirse durumun değişeceğine inanıyor zengin ve güçlü lobi...Mustafa Sarıgül’e göre ise, kendisi Şişli Belediye Başkanlığı’nı zaten elinde bulunduruyor...Amacı, CHP Genel Başkanlığı’nı alıp iktidarı zorlamak...O İstanbul’da kazanamayacağı bir seçime girmek istemiyor...Yerel seçimlerde başarı kazanamamış CHP’nin Genel Başkanlığı’na direkt olarak geçmek, Mustafa Sarıgül için daha geçerli bir siyasi strateji...***Oysa muhalefet stratejisini yapan güçlü ve derin çevreler, AKP’den kurtulmak için, İstanbul’un alınmasını öncelikli hedefe koyuyorlar...İstanbul alınırsa AKP’nin en güçlü finans ayağının düşeceğini hesaplıyorlar...Bir yıl sonraki genel seçimlerde muhalefetin elinde olan İstanbul’la seçimlerin kaderinin değişebileceğine inanıyorlar...***Mustafa Sarıgül “atılacak tek bir esaslı barutunun” olduğunu düşünüyor...İstanbul’da seçimlere girip, kaybetmek istemiyor...Bunun siyasi geleceğini olumsuz etkileyeceğini düşünüyor...Oysa; onu İstanbul Belediye Başkanlığı’na aday yapmak isteyenler farklı bir taktiği söylüyorlar ona...Kemal Kılıçdaroğlu yerel seçimlerde İstanbul Belediye Başkanlığı adaylığını koymuş, kaybetmesine rağmen, CHP’nin oylarını yükseltmişti...Aynı şey Mustafa Sarıgül için neden geçerli olmasındı?..Böyle düşünüyor ve yüksek sesle söylüyorlar bunu Sarıgül’e...“İstanbul’da CHP’nin oylarını artıracak bir Mustafa Sarıgül genel seçimler öncesi CHP’nin başına geçebilir...” diye görüş bildiriyorlar...***Bu planın zayıf noktası “Bir dönem önce bu planının Baykal’a karşı uygulandığı kişinin bizzat Kemal Kılıçdaroğlu olması...”Kemal Kılıçdaroğlu “kendisini CHP Genel Başkanlığı’na götüren yol haritasının, Mustafa Sarıgül için döşenmekte olduğunu ilk görecek ve önlemini alacak kişi...”Buna karşın Kemal Kılıçdaroğlu’nun işi zor...Karşısında CHP’yi “iktidara alternatif olarak dizayn etmek isteyen” güçlü ve çok zengin bir lobi var...***Kimseler farkında değil, ancak bu planın işlememesine yol açmaya çalışan tanıdık bir sima daha var CHP’nin içinde... O sima eski Genel Başkan Deniz Baykal’dır...Deniz Baykal; Mustafa Sarıgül hamlesini başlamadan bitirmek üzere aportta beklemekte...Sarıgül’ü CHP’den ihraç eden siyasetin mimarıdır Deniz Baykal...Mustafa Sarıgül’ü CHP için hiç uygun görmüyor...Çok fazla zaafı ve çok fazla yumuşak karnı olduğu görüşünde...CHP içinde hala etkili bir güç Deniz Baykal...Onun Sarıgül vetosunu aşmadan bu işi yapmak pek mümkün değil...***Bu vetoları ve engelleri aşabilirse, “zengin ve güçlü lobi”, Mustafa Sarıgül’ü İstanbul adayı yaptıracak...İstanbul’un alınması için MHP’nin oyları gerekli...Ankara’da CHP; MHP adayını destekleyebilir, İstanbul’da Mustafa Sarıgül’ün desteklenmesine karşılık olarak...İstanbul alınırsa, o rüzgarla Sarıgül’lü CHP iktidara alternatif yapılmaya çalışılacak...***Haberler bunlar...Bugünlerde gizli görüşme ve zirve haberlerinden geçilmiyor gazetelerin manşetlerinde...Bu haberlerin bir kısmı yalanlanıyor...Oysa mesele o zirveler ve katılan isimler değil...Mesele olayın sadeti...İstanbul Belediye Başkanlığı’na Sarıgül’ün aday yapılmasına çalışılıyor... Sarıgül’ün MHP tarafından desteklenip İstanbul’un AKP’den alınması iki aşamalı plan olarak benimseniyor...Kemal Kılıçdaroğlu ve Deniz Baykal bu planı veto eden taraflar olarak görülüyor... Planın nasıl uygulanacağı araştırılıyor...Derin zirvelerdeki minval böyle şekilleniyor...BBC’NİN PRENSES DİANA’YA “KOCASINI ALDATMA HİKAYELERİNİ YAYINLAMAK İÇİN KAÇ PARA VERDİĞİNİ” BİLİYOR MUSUNUZ?..Neyse ki;Dünkü final yazısından sonra, CNN’le ilgili anlamsız iddialar sona erdi...Bilenler bilmeyenler, huzura erdi... CNN konusundaki haklılığımız tescil edildi...Meselenin esas yönü CNN’in veya Der Spiegel’in “Uluslararası çıkar bağlantılı manipülasyona açık habercilik anlayışı” değil... Mesele, bizim “uluslararası medya dediğimiz şeyi gözümüzde fazla büyütmemiz ve farklı bir yere oturtmamız...”***Türkiye’de yandaş medya dediniz mi herkes gayet rahat konuşur...Bu konuda sicil gayet yüklüdür... Keza candaş medya dediğinizde de hatırı sayılır bir müktesebat birikmiş durumdadır...Kartel medyası kavramı ise “çok uzun zamandır” ayyuka çıkmış bir medya kavramıdır...Bütün bunlar gayet rahat konuşulur eleştirilir Türkiye’de...Bağımlı medya konumuna yerleştirilir... ***İş CNN, Der Spiegel gibi kurumlara geldiğinde ise, “Ama onlar dünyanın sayılı ajansları, televizyonları, radyoları... Onlar öyle şeyler yapmazlar...” muamelesi görür...***Bir okuyucum dün şöyle yazmış;- “Teşekkürler Reha Bey... CNN konusunda bilgilendik... Bir de BBC konusunu açsanız... Bizi Falkland savaşındaki tutumuyla ilgili bilgilendirseniz...”BBC Falkland savaşında “İngiliz askerine ‘bizim askerimiz’ demeyerek, objektif bir tavır almıştı...”Fakat çok ciddi ve saygın bir kuruluş olarak bildiğiniz BBC, Prenses Diana’nın “özel hayatı, aşkları ve kişisel iniş çıkışlarını” sadece (exculsive) BBC’ye vermesi karşılığında 1 milyon pounda yakın bir meblağı Diana‘ya sunmaktan çekinmemişti...***Ankara’daki İngiliz Büyükelçiliği’nde hem Falkland Savaşı’nda BBC muhabirinin İngiliz Savunma Bakanı’nı nasıl sıkıştırdığını izlemiş, hem de Prenses Diana’yla yapılan dört başı mamur magazin ve aşk dolu röportajı cin tonik ikramı eşliğinde seyretmiştim...20 yaşlarındaydım o sırada ve Ankara’da diplomatik muhabirlik yapıyordum...Uzun yıllar sonra, SHOW Haber’de İbrahim Tatlıses, Ebru Gündeş, Mahsun Kırmızıgül röportajları yaparken, beni magazincilikle suçlayanlara hep müstehzi bir ifadeyle bakarak şöyle söylerdim içimden:- “Çok ciddi ve saygın bulduğunuz BBC’nin Diana’nın Prens olan kocası Charles’ı aldatma hikayelerini yayınlamak için Prenses’e verdiği poundların tutarını biliyor musunuz?..”Türkiye bir vasatlar yani mediocre’lar ülkesidir...Sesi en çok çıkanlar, en vasat ve klişeleri papağan gibi en çok tekrarlayanlardır...Boşverip işine bakacaksın...Gün gelir, her şey nasıl olsa iyot gibi açığa çıkar...Sadece “Az sonra...” diye bir parça bekleyeceksiniz...

Devamını Oku

Peter Arnett, haberini yayınlamadıklarında ne demişti CNN için?..

17 Temmuz 2013

Haberlerinin ve yayınlarının arkasında duruyorlarmış CNN’ciler!!!Sevsinler, tarafsız objektif, ahlaklı habercilik anlayışlarını!..Bu adamlar hakkında biraz uluslararası gazetecilik bilgisi vermenin ve sicillerini deşifre etmenin zamanı geldi...Bu CNN “Dünyada 1990-91 Bağdat bombalanması sırasında isim yaptı...”Dünya çapında tanınırlığını sağlayan savaş Amerika’nın Irak’ı bombalamasıdır...CNN’i o savaşla tüm dünya kamuoyuna tanıtan ve diğer medya kuruluşlarına nal toplatan tek bir isim vardır...CNN’in Bağdat muhabiri Peter Arnett...Dünyanın en prestijli gazetecilik ödülü sayılan Pulitzer ödülü sahibi bir gazeteciydi Peter Arnett...***Amerika Birleşik Devletleri Bağdat’ı bombalamaya başladığında, Bağdat’ta uluslararası bütün medya organları enterne edilirken, Bağdat yönetimi sadece Peter Arnett’e ve CNN’e Bağdat’tan canlı yayın izni verdi...Uluslararası medya, haber ajansları, televizyonlar, nal toplarken, CNN tarafsız gazetecisi Peter Arnett sayesinde Bağdat’ta ne olup bittiyse, canlı bağlantılarla saniyesi saniyesine bütün dünyayı görüntülerle haberdar etti...Hala gözümün önündedir Bağdat’taki otelin çatısından yaptıkları yukarıdan füzelerin geçtiği yayın...Üstten Amerikan savaş uçaklarının fiili hava saldırısı gerçekleşiyor aşağıda Arnett ve ekibi canlı yayın yapıyordu...Bağdat kararıyor, CNN canlı yayını kararmıyordu...Canlı bildirmeye devam ediyordu Peter Arnett Bağdat’taki otelin çatısından...***CNN’i dünya çapında televizyon haline getiren olay 90 sonundan 91 Şubat’ına kadar geçen bu olaydır...Peter Arnett’e Bağdat saldırısı izleyen günlerde, Atlanta’da bulunan CNN’in prime time anchorman’i Bernard Shaw da katılmış ve ikili son saldırıları beraberce Bağdat’tan bildirmişti...Sadece CNN vardı Bağdat’ta o günlerde canlı yayın yapabilen...Ancak 1999 ve 2000 yıllarında CNN kendisini dünya çapında medya devi haline getiren bu iki uluslararası star televizyoncusuyla yollarını ayırdı...Peter Arnett’i resmen kovdular...Bernard Shaw’u ise ince bir operasyonla 60 yaşında emekliliğe sevk ettiler...***Neden mi?..- “Bir köpek gibi sesimi kesmeye çalıştı CNN...” diyordu kovuluşuyla ilgili Peter Arnett...CNN’nin Amerikan derin askeri güçlerinin, istihbarat servislerinin manipülasyonlarına alet olduğunu açıklıyordu...Bunu söyleyen televizyon gazetecisi, dünyanın en ünlü televizyon muhabiriydi ve Amerika’da üniversitelerde “televizyon gazeteciliği” dersi veriyordu ...Bağdat’ta insani kayıpları haberlerinde verdiği için, derin çevrelerin memnuniyetsizliğini üstüne çekmiş ve ünlü televizyonculuk kuruluşu CNN de, çok ahlaklı ve etik bir gazetecilik anlayışını sahip olduğu için!!! Peter Arnett’in arkasında durmuştu!..Yıllar sonra Bağdat’ta yaptığını yapar diye; Belgrad’dan yayın yapması istenmedi ve sözleşmesi bitmeden 2.5 yıl önce apar topar CNN’den gönderildi Peter Arnett...***- “Türkiye’den yaptığımız yayınlardan ve habercilikten dolayı özür dilemedik... Yayınlarımızın arkasındayız...” diye buyurmuş CNN’in Başkan Yardımcısı Parisa Kosravi...Peter Arnett’in kovulmasının da arkasında durmuştunuz...Arnett’in Amerikan hava saldırıları sonunda, Irak’ta insani kayıplarla ilgili haberlerinin yarattığı rahatsızlığı giderebilmek için... Arnett’in etkisi ve sesini onun için azaltmaya çalışmıştınız...Daha Christian Amanpour’u sürmemiştiniz piyasaya...Tevellüdü yetmiyordu...O günlerde Bağdat’ta Saddam yönetimiyle görüşüp haberi yayınlayan tek gazeteci ekibi Bernard Shaw ve Peter Arnett’ten oluşan CNN ekibiydi...Ödül olarak Bernard Shaw’u saat 20’deki prime time haber saatinden saat 17’deki off prime time haber saatine attılar...Sesini ve etkisini azaltmak içinAmerika’da iş çıkışı kimsenin izlemediği haber bülteninin anchor’u oldu Shaw bir anda kaydıraktan kayarak...Peter Arnett’e ise hiç tahammül edemediler...Sözleşmesinin bitiminden 2.5 yıl önce, “Köpeklerin sessini keser gibi sesimi kestiler” derken onu gönderdiler...Taksim ve Reyhanlı haberlerinin, yayınlarının arkasında duruyorlarmış!..***Dolmabahçe’nin bitişiğine konuşlandırılan canlı yayın araçlarından ne yayını yapacaklardı acaba?..Christan Amanpour neyi bildirecekti İstanbul’dan canlı...- “Christian Amanpour reporting live İstanbul...” diye şişinerek...***Peter Arnett ve Bernard Shaw...Objektif gazeteciliklerinin ve kovulmalarının ve off prime time’a sürülmelerinin ardından CNN’in geldiği noktaya bakın...Taksim ve Reyhanlı haberlerinin arkasında duruyormuş CNN...Durmazsanız hatırım kalır...Dünyada gazetecilerin herkes için tuttukları çok önemli bir “sicil dosyası olmadığını zannediyordunuz” değil mi?..Var o sicil dosyası...Taksim’de ve Reyhanlı’da katmerlenerek büyüyor o dosya...Ne demişti hatırlıyor musunuz Peter Arnett sizden kovulurken?..- “Köpek gibi sesimi kestiler...”İngilizce nasıl söylendiğini merak eder misiniz köpek gibi ses kesilmesinin?..“Muzzled sevgili Parisa Kosravi... Muzzled...”TÜRKBÜKÜ’NDE MÜZİK SESİ...Türkiye’nin en önemli turizm merkezi tartışmasız Bodrum’du bugüne kadar...Son yıllarda bir Çeşme furyası aldı başını gidiyor...Artık nasıl bir rant vardı, kimler bu furyayı bütün güçleriyle destekledi, promosyonunu yaptı, orasına girmeyelim...Sonunda Alaçatı gibi mükemmel bir turizm cennetimiz daha oldu... Bodrum’a turistik bir kardeş geldi...***Geçen gün çocukları alıp, akşam yemeği için Türkbükü’ne gittim...Bodrum bir turizm cennetiyse, Türkbükü de Bodrum’un eğlence merkezi...Türkbükü denince kimselerin aklına “rezidential area” denilen bir meskun alan gelmiyor...Eğlence geliyor, restoran geliyor, bar geliyor, turizm cenneti Bodrum’un gece hayatı geliyor...Zaman içinde Türkbükü bu hali alınca, buradaki evler ya yüksek fiyatlara restoran ve barları işletenlere kiraya verildiler, ya da satıldılar...Ev sahipleri Bodrum’un sessiz koylarına taşındılar...***Gittiğimde Türkbükü esnafını yine ağlarken gördüm...Müzik sesi gece 23.59’dan sonra gelirse her seferinde 30 bin ila 70 bin lira arası ceza yiyorlardı...- “Çeşme’de saat 01.30’dan sonra uygulamaya konulan gürültü yasağı bizde niye 24’te kesiliyor?..” diye soruyorlardı...Olayı biraz araştırdım...Fark ettim ki, Türkbükü’nde oturan insanlar şikayet ederlerse, anında dükkanlara gürültü yasağından ceza yazılıyordu...Türkbükü gibi bazı merkezlerin “turizm eğlence bölgesi” olması gerekiyor...Şu anda Ramazan ayındayız...Ramazan bittiğinde, Ağustos’un onundan itibaren kısa bir sezon sonu olacak, insanların Bodrum’a gelmesi ve biraz nefes alabilmesi için...***Beyaz Türkler’in hayat tarzları ve eğlence kültürleriyle ilgili, daha töleranslı bir uygulama gerekiyor Bodrum’da da Türkbükü’nde de...Uluslararası bir eğlence merkezi haline gelen Bodrum ve Türkbükü’nde gürültü yasağı saat 01’e kaydırılırsa sanırım kimsenin sesi çıkmaz...Hem turizm sekteye uğramaz...Hem herkes hayat tarzını, dilediği şekilde yaşamaya devam eder...Hem de “yanlış anlaşılmalar” olmaz...Bazen “makul”u bulmak dünyanın en kolay şeyidir...

Devamını Oku

CNN’in hükümetten dilediği özür...

16 Temmuz 2013

CNN’in kıdemli Başkan Yardımcısı Parisa Kosravi, “Gezi Parkı olaylarında yanlış alt yazıyla verilmiş bir fotoğraf ve bazı haberler”den dolayı Bülent Arınç’tan özür diliyor...Görüşme 2 Temmuz’da gerçekleşiyor...Elbette AKP hükümeti CNN’in dilediği özrü bir başarı olarak görüp, böyle lanse ediyor...Oysa ben AKP hükümeti değilim, bir gazeteciyim...CNN’in AKP hükümetinden dilediği özür beni tatmin etmiyor daha fazla ifrit ediyor...CNN gibi her gazetecinin referans aldığı uluslararası bir medya kuruluşunun, açıktan “yayıncılığı katleden” bir televizyonculuk anlayışını yürüttükten sonra, muhatap olduğu hükümetten özür dilemiş olmasına daha da ifrit oluyorum...***Çünkü yaptıkları yayın bir yanlış anlaşılma, bir insani hata, bir teknik zaaf falan değil...Yaptıkları yayıncılık bir ülkenin, yapısını ve kimyasını düpedüz değiştirme amaçlı, gayet bilinçli, planlı ve taammüden yapılmış bir yayın...Neyin özrünü diliyorsunuz?..Eğer dilediğiniz özür gerçek olsaydı, bugün Türkiye’de değil, Mısır’da toplanan milyonları, “göstericiler” mantığıyla “küçülterek, iktidarı protesto eden insanlar” konumuna düşürmezdiniz...***Mısır’da küçülterek verdiğiniz ve gittikçe arkalara atarak, yok farz ettiğiniz protesto gösterileri aslında, “bir hükümeti, bir icraatı, bir kararı” protesto etmiyor...Seçilmiş iktidarlarına el konulmasına karşı, milyonlar, tutuklanan liderlerini geri almaya çalışıyorlar...Bu iktidarı demokratik yollardan protesto etme eylemi değil...Bu gasp edilmiş bir iktidarı ve tutuklanmış liderlerini, darbeyi yapanların elinden “kurtarma” eylemi...***Bir gazeteci bu eylemde “taraf tutmayabilir...”Fakat bir gazeteci bu eylemi, herhangi bir protesto gösterisi ya da iktidardan memnun olmayanların direnişi olarak gösterirse, o zaman bunda etik dışı bir kasıt, gazetecilik ahlakına aykırı bir cellatlık, uluslararası çıkar çevrelerinin hesabına yapılan bir kurnazlık ve tilkilik aranır...***Türkiye’de AKP iktidarı yerinde durduğu için siz de gelip özür diliyorsunuz...Fakat Mısır’da seçilmiş iktidarlarının arkasında duran milyonların gösterilerinin ne anlama geldiğini anlatmadan yayıncılık yapıyor ve gerçekleri çarpıtmaya devam ediyorsunuz...Yani yine gerçeği vermiyorsunuz, hakikati dünya kamuoyuna aktarmıyorsunuz...Yine manipülasyon yapıyorsunuz...Mısır’da ince yayıncılık taktikleriyle haksız gösterdiğiniz milyonlardan özür dilemek aklınıza gelmiyor...Niye?..Çünkü onlar bir darbeyle iktidardan düştüler...Güç şimdi onların ellerinde değil...Güç ellerinde olmadığına göre onlardan özür dilemeye de gerek yok sizin anlayışınıza göre...Orada eski yayıncılık politikasına devam...***Ben AKP hükümeti değilim...CNN’in AKP hükümetinden dilediği özrün benim için zerrece kıymet-i harbiyesi yok...Aynı yayıncılığı Mısır’da yapmaya devam ediyorlar...Orada özür dilemiyorlar, çünkü orada “iktidar” kendi istedikleri ve onu zorla ele geçiren adamların elinde...Mrs. Parisa Kosravi;Siz bu yayıncılığınızla dünyadaki gazetecilik okullarında, enstitülerinde referans bir yayın kuruluşu olarak kalabileceğinizi zannediyor musunuz?..***Mısır ve Türkiye...Dünyanın uluslararası çıkar ve medya çevreleriyle içli dışlı olmayan bütün kesimlerine göre artık siz bir referans noktası değilsiniz...Deşifre oldunuz...Ne yapmak istediğiniz iyot gibi ortaya çıktı...Hükümetlerden dilenen özürler, izleyiciler üzerinde referans olmazlar...Sanırım sizi Bernard Shaw‘un ahı tutmakta...Ne demek istediğimi siz anladınız; okuyucuya da başka bir yazıda anlatırım...NOT: Bu yazı yayınladıktan sonra dün gece CNN, Türkiye’den özür dilemediğini, bu konudaki haberlerin yanlış olduğunu açıkladı. Bence çok iyi yaptılar. Çünkü zaten yayınlarının içeriği Mısır’da değişmemişti.. Ancak bu konuda CNN’cilerin açıklamak zorunda oldukları bir durum var.. O zaman Türk yetkililerle hangi konuyu ele almak için anılan görüşmeyi yaptılar. Türk yetkililer gaipten özür mü duydular.DİGİTÜRK’ÜN TEKNİK SERVİSİ, REKABET VE AÇILACAK İHALE...İçimden dua ediyorum ki, evdeki Digitürkler’de aman bir arıza çıkmasın...Arızanın çıkması germiyor beni...“Digitürk’ün müşterisini adam yerine koymayan, ilgisiz, telefonlara bile cevap vermek nezaketinde bulunmayan teknik servisiyle” yine dalaşmak zorunda kalacağım için geriliyorum...Digitürk yönetimi aboneliği çok olan müşterilerine zaman zaman “iyi hizmet vermek için” teknik servise talimatlar gönderiyor...- “Kutuyu değiştirin... HD kaliteli yeni servis kurun vs...”Onlar da bizi, yani müşteriyi arıyorlar...- “Efendim, gelip kutunuzu değiştireceğiz...” gibisinden...***Geçenlerde bir kutu değiştireceğiz diye geldiler, iki evin de bütün sistemlerini altüst edip gittiler...Günlerce televizyon izleyemez hale geldi iki ev halkı...Hatadır olur dersiniz...Fakat “olmaz” diyeceğiniz şey “müşteriyi kaale almamak, ona hizmetle görevli olduğunu düşünmemek...”Teknik servisin direkt telefonunu arıyorsunuz...Cevap bile vermiyor...En az on kez, değişik tarihlerde Digitürk bozulduğunda aradım, bir tek kez açılmadı direkt telefon...Digitürk’ün 473’le başlayan, telefonu ise, zaten telesekretere bağlanmış...Metalik sesten başka bir şey duymuyorsunuz...İnsan çıkmıyor ki karşınıza, konuşasınız...Size “arızayı nasıl gidereceğinizi” söylüyorlar, arızanızın ne olduğunu bilmeden...- “Arızanız şuysa şöyle yapın... Buysa böyle yapın...” gibi insanı çileden çıkartacak bir bant kaydı var, başka da bir şey yok...Arkadaş sen benim arızamın ne olduğunu nereden biliyorsun, kafadan atma “yeniden kurulum” yöntemiyle bütün arızaları düzeltmeye kalkıyorsun...***Umutsuz yere telefonda dakikalarca bekliyorsun, belki bir insanoğlu çıkar da derdinizi dinler...Hayır yok...Her arızada, Digitürk’ün reklam, halka ilişkiler ve medya servisine haber veriyorum, teknik servise ulaşsınlar da işimizi yapsınlar diye...Digitürk yöneticileri tanıdığım, ne kadar düzgün çalıştıklarını bildiğim insanlar...Fakat sanırım, çok uzun zamandır rakipsiz olmaları, “müşteri her halükarda bize mahkum” duygusunu uyandırıyor bazı servislerde...Digitürk’ün ihalesi var yakınlarda...O ihaleye katılmak isteyen bazı kuruluşları görünce, dilimin ucuna kadar geliyor bir şeyler söylemek...- “Aman...” diyorum “Sus... Sakın konuşma... Şimdi konuşma...”

Devamını Oku