Önceki gece, Salzburg-Fenerbahçe maçını izlediğim yere, iftar için davetli polisler üçer beşer geliyorlar...Devre arasında, hoşbeş sohbet derken soruyorlar kafalarındaki soruyu;- “Sizce Gezi Parkı’nda kim haklı?.. Olaylarını nasıl görüyorsunuz?..”Onlara şöyle diyorum;- “Gezi Parkı olayları iki aşamalı...Birinci aşama gençlerin ve vatandaşın doğal tepkisi ve o tepkisine, polisin şiddet kullanması...Bu birinci aşama ve bu aşamada vatandaşın, gençliğin doğal olan her tepkisi demokratik bir hak...Bunu engelleme ise antidemokratik bir davranış...***İkinci aşama;‘Gezi Parkı’nda ağaç kesme işinin yapılmayacağının, parkın değişmeyeceğinin, AVM olmayacağının anlaşılmasından sonraki eylemler kısmı...Olayların bitmek bir yana; artarak devam etmesi...Taksim’deki eylemlerin değişik merkezlerde, şehirlerde her gece organize edilip, geç saatlere kadar sürmesi...Sokakların ve meydanların eylem merkezi haline gelmeleri...Polisle çatışma, dükkanlara saldırı gibi görüntülere prim verilmesi...Gençliğin “yaşam tarzı taleplerinin” doğallığından uzaklaşıp, “vatandaşın yaşam biçimi protestosundan sıyrılıp, eylemlerin başka bir mecraya bilinçli olarak sürüklenmesi...”Bu aşama, başka bir organizasyonu işaret ediyor...Bu Gezi Parkı olaylarının arkasından kaynaklanıyor, ancak Gezi Parkı’yla alakası yok...Hedef daha büyük, daha kapsamlı daha çetrefil...Buradaki güçler Gezi Parkı’ndaki ağaç kesimini protesto eden gençler değil...”Böyle söylüyorum onlara...Bakıyorum hiçbirisi itiraz etmiyor...***Önceki gece söylemiyorum...Şimdi söyleyeceğim...Gezi Parkı’na eklemlenen, ancak onunla aynı olmayan sokak eylemlerinin, devamı Sonbahar’da, Eylül ve Ekim aylarında artarak geliyor...Öncelikle stadyumlar, üniversiteler, arkasından da meydanlar hareketlendirilmeye çalışılıyor...Stadyumlarda ne olacağının ilk işareti Beşiktaş’ın oynayacağı Kasımpaşa Stadı’ndan geliyor...Beşiktaş kulübü, Kasımpaşa yönetimiyle stadı kiralarken yaptığı anlaşmada, “Hükümet aleyhine siyasi sloganlar atılırsa” kira sözleşmesinin hükümsüz kalacağını peşinen kabul ediyor...***Beşiktaş kulübü, bunun önüne geçmek için, kombine satışları esnasında zorlayıcı hükümler koyuyor...Sadece Beşiktaş ve oynayacağı Kasımpaşa Stadı değil...Bütün statlarda benzer bir protestonun organize edildiği haberleri geliyor...***İkinci merkez, üniversiteler...Eğitim yılının başlamasıyla birlikte, üniversitelerde arka arkaya eylemler konması planlanıyor...Bu eylemlerle “sandık gücü halen yüksek olan hükümetin, Türkiye’yi fiili olarak yönetemez hale getirmesi” planlanıyor...Stadyum ve üniversitelerden sonraki üçüncü aşama ise “meydanlar”...Bu iki arenada yaratılacak sinerji, meydanlara aksettirilerek Türkiye çapında zincirleme bir etki yaratılması planlanıyor...***Her siyasi çatışma ile hesaplaşma, karşısındaki gücü konsolide eder aynı zamanda...Karşısındakini güçlendirdiği bile söylenebilir zaman zaman...AKP kendisine yönelik bu Eylül-Ekim kampanyasından “oylarını artırarak çıkmanın” hesabını yapıyor...Son kamuoyu yoklamalarında yüzde 51 gözüken AKP oylarının, karşılıklı hesaplaşma ortamında, düşmeyeceği, konsolide edileceği hesaplanıyor iktidar partisince...***Çok sıcak geçecek Eylül-Ekim ayları siyasi resmi kimden tarafa değiştirecek, burası muamma...Ancak muamma olmayan bir taraf var...Türkiye’nin istikrarı ve ekonomisi bu aylar içinde oldukça yalpalayacak...Burası muamma değil, kesin...ERKEN SEÇİM FORMÜLÜ...Hala kimse doğru düzgün söyleyemiyor...Ancak iki yıla yayılmış bir seçim takviminde üç ayrı seçimi arka arkaya yapmak, Türkiye’ye çok pahalıya mal olabilir...Seçimlerde iktidar, muhalefet herkesin bir stratejisi, oyun planı ve karşı tarafı vuracak hamlesi var...Doğalı budur...Buna karşı çıkmak, demokrasiye karşı çıkmak anlamına gelir...***Muhalefetin demokratik stratejilerine karşı çıkmak, bu oyunları demokrasi içinde oyunlar değilmiş gibi göstermek kimseye yarar sağlamaz...Elbette her türlü ittifak, seçimleri kazanmak, rakibi yıpratmak için, demokrasi çerçevesinde her türlü vuruş serbest olacak...İktidar partisi gelmesi muhtemel bu vuruşlardan memnun olmayabilir...Ancak demokrasi böyle bir işleyiş, böyle bir mekanizma...***Dünyanın bütün demokrasilerinde seçim dönemleri; ekonomideki kontrol edilemeyen harcamalar, siyasi istikrarsızlıklar nedeniyle müphem gelişmelere gebedir...İktidar partisi eğer, bu müphem ortamın devamını uygun görmüyorsa, iki seçimi birleştirip “üç seçimlik dönemi bir miktar kısabilir...”Çoktan sıcak bir seçim atmosferine girdiği anlaşılan Türkiye’yi rahatlatmak için, genel seçimleri öne alabilir...***Biliyorum...Her seçimin farklı sonuçları, farklı etkisi olacağını düşünüp, bütün elmaları aynı sepete koymak istemiyor iktidar partisi...Tek bir seçimle, “çok şeyi yitirmenin” ihtimali de var böyle bir durumda...Fakat ne olursa olsun, bu müphem durumun devamı Türkiye için yararlı sonuç vermez...Türkiye zaten çok sıcak bir seçim atmosferine girdi...Bu atmosfer belli ki Eylül’de artarak devam edecek...Bu şartlarda iktidar için yeni icraatlar ve istikrar hamleleri uygulamak mümkün olmayacak..,.En iyisi mukadderatı yakınlaştırmak...İktidar, muhalefet, yabancı güçler, devletler, Güneydoğu barışı ve millet için bir an önce gerçekleşmeli o mukadderat...
Hayatın bizleri yeniden düşünmeye, kendimizle ve çevremizle duygusal, düşünsel hesaplaşmalara girmeye zorladığı günlerden geçiyoruz...Böyle günlerde, bir şeyler söylemek ve karalamak zorunda olmanın sığ bataklığına esir olmak istemiyorum...Çocukluğumdan beri yaptığım gibi, biraz edebiyata, biraz aforizmalara, bir parça delidolu cesaretiyle hayata yeni fırça izleri bırakmış yazarlara yönelmek, onların sözlerinden “taze” esintiler alma zamanı şimdi...***Belki çocukluğumdan bu yana kendim için yaptığım bu rehabilitasyon, hepimizin ruhuna bir parça tazelik ve gençlik aşılar...Biteviye ve birbirini boğazlamaktan ibaret hayatlarımıza vaha olur...Ölürken Fransa’daki otel odasında “Ya duvar kağıdı gidecek ya da ben...” demişti Oscar Wilde...Dışlandığı katolikliğe, ölürken yeniden kabul edilmişti...Bu sözlere tanık olan rahip de bu görevin ifası için orada bulunuyordu...- “Tüm kadınlar anneleri gibi olurlar..Bu onların trajedisidir...Hiçbir erkek de annesine benzemez...Bu da onların trajedisi...”Bu sözü benim en nadide aforizmalarımdan birisidir hayatımda... Bugün hayata ve bireyselliğe dair aforizmalarından seçtim Oscar Wilde’ın...Bir bakın bakalım...İçinizi yumuşatıyorlar mı?..***“Bencillik kişinin istediği gibi yaşaması değildir...Bencillik, başkalarından sizin istediğiniz gibi yaşamalarını istemektir...***Amerika’da başkan, dört yıl süreyle yönetirken, basın sonsuza kadar hükmeder...Neyse ki Amerika’da basın, yetkisini en iğrenç, en acımasız aşırılıklara taşıdı...Artık basını kimse ciddiye almıyor...***Toplum ara sıra işlenen suçlardan ziyade; düzenli ceza verme sistemiyle iyice vahşileşir ve çığrından çıkabilir...***Peygamber gibi bir hayat yaşayacak insan, mükemmel bir biçimde kendisi olabilen, kendisi gibi davranabilen insandır...Kendisi gibi olabilen insan;Harika bir şair...İyi bir bilim adamı...Üniversitede genç zehir gibi bir öğrenci...Kırlarda koyunları güden, huzurlu bir çoban...Shakespeare gibi bir oyun yazarı...Spinoza gibi Tanrı hakkında düşünen bir düşünür...Bahçede mutlulukla oynayan bir çocuk...Denizde ağını keyifle atan bir balıkçıdır...İçindeki ruhu mükemmelleştirdiği sürece ne olduğu sorun değildir...***Toplumda para hakkında zenginlerden daha fazla düşünen bir sınıf daha vardır...O da fakirlerdir...Fakirler ‘para’yı zenginlerden daha çok düşünürler...Bu da fakir olmanın ıstırabıdır...***Bireysellik kişi üzerinde herhangi bir hak iddia etmez...Çok doğal ve kaçınılmaz olarak kişinin içinden gelir...Bütün gelişimler bireyselliğe doğru yönelir...Bütün organizmaların yöneldiği şey ‘farklılaşmadır...’Bireysel davranma biçimi, kimse üzerinde baskı uygulamaz...Aksine bireysellik, kişiye üzerindeki hiçbir baskıdan dolayı acı çekmemesini söyler...Bireysellik kişileri ‘iyi’ olmaya zorlamaz...Yalnız bırakıldıklarında insanların ‘iyi’ olduğunu bilir...Bireyselliğin uygulanabilir olup olmadığını sorgulamak, evrimin yasasının uygulanabilir olup olmadığını sorgulamaya benzer...Evrim hayatın kanunudur...Ve insanın evrimi bireyselliğe doğru gidecektir...Kaçınılmazdır...***İnsana kendisi dışında hiçbir şey zarar vermemelidir...Hiç kimse insandan bir şey çalmamalıdır...Bir insanın gerçekten sahip oldukları onun içindedir...İnsanın dışında olanların bir önemi yoktur...***İnsanın aradığı, ne acı ne de zevktir...İnsan hayatı arar...İnsanlar, tam ve mükemmel bir yaşam istiyorlar...Bu yaşamı başkaları üzerinde kısıtlama oluşturmadan ve bunun acısını çekmeden yaptığında, insan daha mantıklı, daha medeni ve daha çok kendisi olur...‘Zevk’ duygusu, doğanın bir sınavı ve onay işaretidir...İnsan mutlu olduğunda kendisi ve çevresiyle uyum içerisindedir...***Sanat eseri, eşsiz olan tabiatın eşsiz sonucudur...Sanat eserinin güzelliği yaratıcısının ya da yazarının olduğu gibi olmasından gelir...Yazarın diğer insanların istediklerini istemekle ilgisi, alakası olmaz...Yazar, sanatçı, diğer insanların ne istediğini fark edip, bu talebi karşılamaya çalıştığı anda, sanatçı olmaktan çıkar...Sıkıcı veya eğlenceli bir esnaf, dürüst veya sahtekar bir ticaret adamı olur...Sanat ise dünyanın bildiği en yoğun bireysellik şeklidir...***Modern gazetecilik, kendi varlığını ‘en güçlülerin hayatta kalması ilkesi’ ile açıklar...***Kişi rol yaptığında bir kukladır...Betimleme (Tasvir) yaptığında ise bir şair...***Edebiyat ile gazetecilik arasındaki fark, gazeteciliğin okunaksız olması, edebiyatın ise okunmamasıdır...***Arkadaşlarımı görünüşlerine, tanıdıklarımı karakterlerine, düşmanlarımı ise zekalarına göre seçerim...***Hayat enfes anlardan oluşan, kısa ve tatsız bir dönemdir...***Etkileyici olan sadece iki çeşit insan vardır...Her şeyi bilenler...Ve hiçbir şeyi bilmeyenler...***Kendini sevmek, ömür boyu başlayacak bir aşk hikayesinin başlangıcıdır...”AĞUSTOS’TA ÖZGÜR OLMA UMUTLARI..Cumhuriyet gazetesinin manşetinde fotoğraflarını gördüm...Mustafa’yla (Balbay), Tuncay’ın (Özkan)...Özgür kalma umuduyla, umutsuzluğu arasında gidip gelen kalemlerinden dökülen kelimelerde...Uzun, hem de çok uzun bir zaman oldu onların tutuklu kaldığı zaman...Günler, aylar, yıllar geçti...***5 Ağustos’ta mahkemeleri var...Kim bilir belki bu Ağustos bir umut olacak onların ve onlar gibilerin özgürlüklerine...Ne kadarlık bir mahkumiyete tekabül edecek bilmiyorum, fakat çok uzun zamandır tutuklular onlar...On yıllık tutukluluk süresinin Anayasa Mahkemesi’nce bozulması, beş yıllık eski azami tutukluluk süresini geçerli kılıyor diyor bazı hukukçular...***Hayatı uzun zamandır içerde olan insanlar için, biraz daha umutlu hale getirebilir mi Ağustos acaba?..Kim bilir?..
12Mart ve 12 Eylül’e “ilkesel bazda” karşı olmamın altında, solcu bir gençlik kültüründen gelmem yatıyordu...Askerin siyasete müdahalesine, hukuka karşı olduğunu düşündüğümden değil, kendim solcum olduğum için karşı çıkıyordum...Bana Demirel‘in “12 Eylül’e karşı çıkan sözleri hiç inandırıcı gelmezdi...”Neticede “Partiler anlaşamamış, bir Cumhurbaşkanı’nı seçtirememiş, Türkiye her gün gençlerin öldürüldüğü anarşi nedeniyle bölünmeye gitmiş, ‘asker de İç Hizmet Kanunu’nun kendisine verdiği yetkiye’ dayanarak yönetime el koymuştu...”Ben solcu olduğum için karşı çıkabilirdim 12 Eylül’e...Ülkeyi yöneten ve “O duruma!!! sokan Demirel neden karşı çıkardı” anlamazdım...Yönetememişti ülkeyi ve Türkiye bölünmeye gidiyordu...Öyle deniyordu...Asker de ‘yasal!’ hakkını kullanıp “müdahale” ediyordu...***12 Eylül günü; Demirel‘in çok yakınında bulanan küçük bir azınlık, CHP’nin en yakınındaki mahut bir çember, Türkeş‘in militan çevresi ile bir miktar Milli Görüş sevdalısı ve sosyalist sol dışında kimseciklerin 12 Eylül’e karşı çıkmamasının nedeni buydu...Geniş kitleler 12 Eyül darbesinden yanaydılar...Toplumda “hukuki bir zemini vardı darbelerin ve 12 Eylül’ün...”Hukuki zemin üzerine toplumsal zemin inşa ediliyordu...***28 Şubat da aynıdır...“Türk Ordusunun vatanın bölünmesi, Cumhuriyet’in korunup kollanması gibi temel konularda, inisiyatif alması gerektiği algısı” hukuk ve İç Hizmet kanunu dayanak alınarak topluma aşılanmıştır...Darbelerin yasal dayanağı “İç Hizmet Kanunu’nun 35. maddesidir...”Asker çıkıp; “İç Hizmet Kanunu’nun 35. maddesine göre hareket ediyorum...” dediğinde, kimse “Öyle bir madde sana bu hakkı vermiyor” demedi, diyemedi, dediyse de kalabalıklar arasında sesi kesildi gitti...***Demirel’in 12 Eylül’e karşı çıkması, bende “demokrasi fatihi bir Başbakan’ı değil, iktidar oyuncağı elinden alınan bir politikacının hezeyanı” olarak yankı buldu...Geniş kitlelerin de algısı aynıydı...Müslüman nüfusun ezici çoğunlukta olduğu ülkeler, “askeri darbelerle” aralarına bir kırmızı çizgi çekme mücadelesi veriyorlar...Askerin müdahalesiyle “topluma nizam vermeye kalkması, yeni, çağdaş ve demokratik! bir birey yaratabileceği” algısının dayanağı dün kalktı...İç Hizmet Kanunu ve müdahalelere olanak tanıyan 35. maddeyle geçerliliğini yitirdi...Bu madde kalkınca “askeri darbelerin” hukuki boyutu ortadan kalkıyor...***Çok önemli gelmeyebilir “geniş kitlelere bu değişiklik...”- “Darbeyi yapacak olanlar, İç Hizmet Kanunu mu tanıyacaklar?..” diye düşünebilirler...- “İç Hizmet Kanunu’nun değişiminin, pratikte pek bir şey ifade etmeyeceğini” söyleyebilirler...Yanılıyorlar!..İnsanların “bilerek kanunsuz işlere kalkışma eğilimleri” sanıldığı kadar fazla değildir...Daha önemlisi, bu işe kalkışanların değil, dolaylı ve dolaysız destek olan geniş kitlelerin tavrındaki değişikliktir belirleyici olan...***Demokrasiyi “hep ithal edeceğimizi” düşündük...Oysa demokrasiyi bize “ithal” edeceğini, bizi çağdaşlaştıracağını, medenileştireceğini düşündüğümüz güçler, gerektiğinde darbeleri demokratik bir kılıfla bize sunmaktan çekinmediler...Bugün Mısır’da aynısını yapıyorlar Mursi’ye karşı...Bir yıl önce yüzde 52’yle seçilmiş Cumhurbaşkanı içeri atılıyor kimse sesini çıkarmıyor Batı’da...Tek parti iktidarlarında, demokrasi dengelerinin kurulup kurulamadığı, Müslüman coğrafyalarda çoğulcu demokrasinin nasıl gerçekleşeceği sorusu cevabını bulamadı burası doğru...Hala gündemdedir, Müslüman coğrafyada “Çoğulcu gerçek demokrasinin nasıl geleceği” sorusu...Bu konu çözülmedi...Şu anda çözülen “çoğulcu demokrasinin, askeri müdahalelerin didaktik öğreticiliği eşliğinde gelmeyeceği gerçeğinin hukuki olarak tescil edilmesidir...”İç Hizmet Kanunu’nun 35. maddesi, 12 Mart, 12 Eylül ve 28 Şubat’ın temel dayanağıdır...Bu yasal dayanak Meclis’ten geçmiş haliyle; Cumhurbaşkanı’nın dün onaylamasıyla ortadan kalkmaktadır...Şimdi mesele, demokrasilerin askeri müdahaleler olmadan nasıl ve hangi çoğulcu dengeler üzerinde kurulacağı meselesidir...MÜSLÜMAN ÜLKELERE DEMOKRASİ “DEVRİM”LER DEĞİL EVRİMLER YOLUYLA GELECEK...Demokrasilerin “devrim” yoluyla geleceğine inanmış kuşaklardan ve kültürlerden geliyoruz... Çarlık Rusyası’nın 1917 Sovyet Bolşevik Devrimi’yle yıkılmasının, “demokrasi”yi getireceğine inandık...Nerede ilerici bir “devrim” olursa, orada ileri bir demokrasinin kurulacağını varsaydık...Oysa mesele “devrim” değil, “evrim”dir...***Toplumlar da insanlar gibi “devrim”lerle değil, “evrim”le gelişirler...Hayatınızı gözünüzün önüne getirin...Yaptığınız hamlıkların zaman içinde sizi nasıl olgunlaştırdığını, geçirdiğiniz tecrübelerin sizi nasıl kıvama getirdiğini hemen fark edersiniz...İnsan için geçerli olan “evrim”in, insanların oluşturduğu toplumlar için geçerli olmadığını söylemek aptallıktır...Elbette toplumlar da “ani devrimlerden” çok, geniş zamana yapılmış evrimsel gelişimlerle, olgunlaşır, çoğulcu bir nitelik ve hoşgörülü bir kimlik kazanır... ***Müslüman coğrafyalar, her geçen gün daha fazla demokrasiyle kucaklaşacaklar...Bugün Müslüman coğrafyada “gerçek, çoğulcu ve dengeleri oturmuş bir demokrasinin olmadığı” aşikar...Ancak bu, “didaktik söylemli askeri müdahaleler”le değil, “Müslüman ülke demokrasisinin kendi iç dinamikleriyle geçeceği zor ve meşakkatli” yolun sonunda gerçekleşecek...Sabır, evrim ve demokrasiden vazgeçmeme inancı bizleri, bir gün “ithal edilmek istenen çifte standartlı demokrasilerin“ üzerine taşıyacak...Demokratlığınızdan ve çoğulculuğa olan inancınızdan vazgeçmeyin...Ancak, “didaktik söylemlerin” demokrasi getireceğine inanmayın...Ne Mısır’da...Ne Türkiye’de...
Batı’nın çağdaş olması gereken demokrasi standartlarının, bu standartlara uygun hareket ettiğini öne süren medyasının; kendinden olanla, kendinden olmayan ötekine yönelik çifte standartlı vahşeti ifrit ediyor beni...İslami esaslarla yönetilen ülkelerde “demokrasi” olduğunu hiçbir zaman savunmadım... Batı’nın gelişmiş ülkelerinde, Avrupa Birliği’nde, Avrupa Konseyi’nde, ABD’de ve tüm Batı ülkelerinde ‘demokrasi’nin olduğuna inandım, onları örnek gösterdim, kendime, hayata ve her kesime...Şimdi kağıttan kuleler yıkılıyor Rabiatul Adeviyye Meydanı’nda...***İki yüz kişiyi öldürdüler...Beş bin kişiyi yaraladılar...Kitlesel ölümler ve yaralamalar, bir kutsal Cuma gününde, bir kutsal Ramazan ayında meydana gelmekte...Böyle bir vahşet, Vatikan’da toplanan Katolik Hristiyan yığınlara yapılsaydı, CNN’in, Der Spiegel’in, BBC’nin, Reuters’ın, Times’ın ve dünyanın tepkisi nasıl olurdu acaba?..***“Ama onlar insan Mısırlılar değil!!!” öyle değil mi?..Hayatı medeni!!! insanların dünyası ve dışında yaşayanlar diye ayırırsanız, gelinen nokta “vahşetin medeni dünyaya ayak basmadığı ölçüde vahşet sayılmayacağı” noktasıdır... Hayatı Müslümanlar’dan yana, ya da Mursi’den tarafa okumaktan bahsetmiyorum...Hayatı insandan ve insanlıktan yana okumaktan söz ediyorum... “İslam ülkeleri” demokrasiyle yönetilmeyebilir...Demokrasileri gelişmemiş, özgürlükleri kısıtlı, hayatı çoğulcu yaşamadıkları varsayılabilir... Ancak şu anda Mısır’da gördüğümüz vahşet; inandığımız ve inandırıldığımız demokrasilerin, çağdaş zannettiğimiz kurumların, saygın dediğimiz medyanın, sorumsuz tavırları ve yayınlarıyla, darbeye karşı çıkmadığı insanlık suçuyla, ayıp ettiği ve hunharca katledilmesine müsaade ettiği Adeviyye Meydanı’ndaki Mısırlı Müslüman’la, bu vahşetin sorumlusu olduğunu düşünüyorum...***Gezi Parkı’nda ölen gençlerin acısını ta içimizde, yüreğimizde hissederken, Müslüman, Hristiyan, dinci, laik herkesin hissetmesini istiyorduk...Çok uğraştık olaylar olmasın diye; önden girip, arkadan çıktık; fayda etmedi...Mısır’da ise göz göre göre bir darbe yapıldı...Meydanlarda toplanan milyonlar direnirken, meydanları terk etmeyip ölüme meydan okurken...Her şey başından sonuna kadar kanunsuzdu Adeviyye Meydanı’nda...Fakat kanunsuzluğun bütün çıplaklığına karşın, uluslararası medya, Avrupa Birliği, Avrupa Konseyi, NATO; Birleşmiş Milletler, CNN, Der Spiegel, Reuters falan filan iki yüz kişinin ölümüne beş bin kişinin yaralanmasına giden vahşetin zeminini hazırladılar...***Şimdi Türkiye’de açıktan bir taraf olarak, tavır alan “uluslararası medya ve sivil toplum kuruluşları”nın, bu vahşet karşısında, dünyayı altüst etmeleri beklenir değil mi?.. Hayır göreceksiniz... Doğru düzgün hiçbir şey yapmayacaklar...***Batı’nın demokrasi standartlarının, “çıkar amaçlı” olduğu, duruma, şartlara ve çıkarlara göre, değişik standartları benimsediği deşifre olmuştur artık...İslami esaslara göre yönetilen ülkelerde “demokrasi olmadığını biliyoruz...”Bunu hiçbir zaman iddia etmedik...Daha iyi olsunlar diye Batı’nın gelişmiş demokrasilerini onlara örnek gösterdik...Şimdi gelinen nokta; “Batı’da zannettiğimiz demokrasi müktesebatının, değişmez sandığımız insan hakları standartlarının kağıttan kuleler olduğunun ortaya çıkmasıdır...”Batı medyası deyince “saygın” kelimesi düşerken beynimize, artık düşen “çıkar” kelimesinden ibarettir sadece...Acı ama gerçek...OSCAR WILDE; “BUGÜNLERDE AJANLARIN MESLEĞİNİ ARTIK GAZETECİLER İCRA EDİYORLAR...”Bir kadının bir erkeği değiştirmesinin tek yolu, onu hayata karşı tüm ilgisini kaybedecek kadar usandırmasıdır...***Erkekler tembel oldukları, kadınlar ise meraklı oldukları için evlenirler...Hayal kırıklığı iki taraf için de kaçınılmazdır...***İnsan aşka kendini kandırarak başlar...Diğerlerini kandırarak sonlandırır...Aşk macerası denilen şey budur...***İyi kararların kaderi hep geç alınmalarıdır...***Kırsalda herkes iyi olabilir...Çünkü orada baştan çıkartıcı şeyler yoktur...Bu yüzden şehir dışında yaşayanlar medeniyetsiz sayılır...Medeniyet denilen şeyin iki yolu bulunur...Biri eğitim...Diğeri ise yozlaşmaktır...***Vicdan azabı duymak bir lükstür...Kendimizi suçladığımızda bir başkasının bizi suçlama hakkı olmadığını düşünürüz...***Bir kadın kocasının kendisine karşı ilgisiz olduğunu anladığında, o kadın ya korkunç bir şekilde derbeder olur... Ya da başka kadınlarının kocalarının hediye ettiği zarif şapkalar takmaya başlar...***Güzellik bir zeka şeklidir...Aslında zekadan daha üstündür...Çünkü açıklanmaya ihtiyacı yoktur...***En alelade şey, biri onu saklarsa hoşa giden bir şeye dönüşür...***İyi sanatçılar, bütün yeteneklerini ve yaratıcılıklarını sanatlarına verirler...Bu yüzden de hiç ilginç değillerdir...***Sadık olanlar aşkın zevklerini, sadakatsiz olanlar da aşkın acısını bilirler...***Leylak rengi giyinen, ya da otuz beşin üzerinde ama pembe giyinen bir kadına asla güvenmeyin...Bu onların bir geçmişleri olduğu anlamına gelir...***Çağı ilerleten prensipler değil, kişiliklerdir...***Etkileyici olan sadece iki çeşit insan tipi vardır...Her şeyi bilenler ve hiçbir şeyi bilmeyenler...***Kişi düşmanlarını seçme konusunda çok dikkatli davranmaz...***Sadece duygusal kişiler bir duyguyu bir daha yaşayabilirler...***Ahlak sevmediğiniz kişilere karşı takındığınız tavırdır...***Bugünlerde ajanlar bir işe yaramamaktalar... Onların mesleği sona erdi...Onların mesleğini artık gazeteciler icra ediyorlar...***Uğruna yaşanan tek şey vardır...Zevk...Hiçbir şey eskimez mutluluk kadar...***Dün olduğu gibi Oscar Wilde’ın “Hiçbir şey eskimez mutluluk kadar” kitabından aldım bu aforizmaları...İyi Pazar’lar...
Yirmi yıllık bir aşk hikayesi, kadını mahveder...Fakat yirmi yıllık bir evlilik kadını kamu binası gibi bir harabeye dönüştürebilir...***Kadınlar birer tablo; erkekler de sorundur...Bir kadının gerçekten ne dediğini anlamak istiyorsanız onu dinlemeyin; Ona bakın...***Çocuklar önce anne babalarını severler...Bir süre sonra onları yargılarlar...Nadiren onları affederler...***Zeki insanlar asla dinlemez... Aptal insanlar da asla konuşmazlar...***Kadınlar o kadar eğitimlidirler ki, mutlu bir evlilik dışında hiçbir şey onları şaşırtmamaktadır...***İnsanların iyi olduğunu görene kadar, herkesin kötü olduğuna inanmak daha güvenlidir...***Her skandalın altında mutlaka ahlaksız bir durum yatar...***Basit kadınlar kocalarını her zaman kıskanırken, güzel kadınlar asla kıskanmazlar...Güzel kadınların kendi kocalarını kıskanmaya zamanları yoktur...Başkalarının kocalarını kıskanmakla meşguldürler...***Kötü bir kadın, bir erkeğin asla başından atamadığı kadındır...***Kötü bir erkek, masumiyete hayran olarak erkektir...***Amerika; kadınlar için bir cennettir...Bu yüzden Havva gibi Amerikalı kadınlar da Amerika’dan kurtulmaya çalışırlar...***Ruh yaşlı doğar... Gittikçe gençleşir...Bu hayatın komedisidir...Vücut genç doğar ve gittikçe yaşlanır...Bu da hayatın trajedisidir...***Erkekler iyi bir koca olduklarında korkunç derecede sıkıcıdırlar...İyi bir koca olmadıklarında ise tiksindirici biçimde kibirlidirler...***Erkekler her zaman bir kadının ilk aşkı olmak isterler...Kadınlar ise bir erkeğin son aşkı...***Kadınlar bildiğini okuyan etkileyici bir türdür...Her kadın isyankardır...Genellikle de kendisine karşı...***Bütün erkekler evli kadınların malıdır...***Toplum gereklidir...Hiçbir erkek bir kadın olmadıkça bu dünyada gerçek bir başarıya ulaşamaz...Çünkü kadınlar toplumu yönetir...Bir avukat, borsacı ya da gazeteci olabilirsiniz...Fakat size arka çıkan kadınlar yoksa yenilirsiniz...***Kadınlığın tarihi, dünyanın gördüğü en büyük zorbalığın tarihidir...***İngiliz kadınlar duygularını evleninceye kadar saklayıp, evlendikten sonra gösterirler...***Gerçek yaşını söyleyen bir kadına asla güvenilmemelidir...Bunu söyleyebilen kadın her şeyi söyler...***İnsan hiçbir durumda taraf tutmamalıdır...Taraf tutmak samimiyetin başlangıcıdır...Hemen arkasından içtenlik gelir ve insan sıkıcı birine dönüşür...***Bir aziz ile günahkar arasındaki tek fark;Azizin geçmişinin, günahkarın ise geleceğinin olmasıdır...***Dünya her zaman trajedilere gülmüştür...Zira bu trajedilere dayanmanın tek yoludur...Dünyanın ciddiyetle ele aldığı şeyler olayların komik tarafıdır...***Kadınlar erkekleri kusurlarından dolayı sever...Eğer erkeklerde yeterince kusur varsa, kadınlar erkeklerin her şeyini hatta onların zekasını bile affedebilir...***Ölçülü olmak ölümcüldür...Aşırılık kadar hiçbir şey başarılı olmaz...***Bu düşünceler ahlaksızdır...Düşüncenin özü yıkımdır...Eğer bir şeyi düşünürseniz onu öldürürsünüz...***Bir kadının, kendisini ısrarla mükemmel ve makul biri olarak gösteren erkekle mutlu olması nasıl beklenir?.. ***Oscar Wilde’ın “Hiçbir şey eskimez mutluluk kadar...” isimli kitabından seçtim bu aforizmaları hafta sonu okumanız için...HASAN ABİ MESELESİ İKTİDARA MI YOKSA MUHALEFETE Mİ YARADI?..Bir gazetecinin kaleminin elinden düşmesi, susması, yazmaması kimin işine geliyor acaba?..Cevaplaması hayli ilginç bir sorudur bu...İktidar, eğer muhalif gazetecilerin yazmamasının “kendi yönetiminin sağlamlaşması açısından yararlı görüyorsa” baştan söyleyeyim hiç böyle görmesin...İktidara yaramaz, gazetecilerin yazmaması...İktidarı yıpratır...Bir gazetecinin yazısının engellenmesi, o gazetecinin yazısının yayınlanmış halinden daha etkilidir...***Sevgili Hasan Abi Milliyet’te yazıyordu... Benim de eleştirdiğim İmralı Tutanakları haberi, ortalığı birbirine kattı...Hasan Abi; İmralı Tutanakları haberini yazan gazeteci değildi...O tutanakların yayınlanmasını savunan gazeteciydi...Olabilir...O savunur...Siz savunmazsınız...Fakat o gün durumu eleştiren yazısını gazete yönetimi yayınlamayı uygun görmeyince Hasan Abi; istifa etti...Kendi köşemde “dönmesi için dil döktüm Hasan Abi’ye...”Gazetenin yönetimi de o günkü yazı ötesinde Hasan Abi’yle bir sorun olmadığını söylüyordu...Olmadı...Hasan Abi istemedi ve ayrıldı...***Hasan Abi’nin ayrılması “iktidara mı yaradı?..”Hayır...Muhalefete mi yaradı?..Evet...Nurtopu gibi bir Hasan Abi meselemiz oldu böylece...Hasan Abi gazetede niye yazmıyor?..Hasan Abi gibi gittikçe artan bir gazeteci yazar kesimi, gazetelerinden ayrılıyorlar...***Kimseye hayır getirmez bu süreç... Ne onlar yazmıyor diye, hükümetin inandırıcılığı artar...Ne de “yalan ve çarpıtılmış gazetecilik” bu yolla sona erer...Bir kere, gazetelerdeki temel sorun, köşe yazarları değil, yalan haber manipülasyonlarıdır...Olayları manipüle etmek bir sayfa sekreterliği işidir...Bir yazı işleri meselesidir...Derin odakların “gizli, çarpıtılmış, köpürtülmüş ve algı değiştirmeye konuşlandırılmış haber servisi yapması” meselesidir...Köşe yazarı meselesi değil...Köşe yazarı, yansıtılan olaylar üzerinden görüş bildirir, eleştirir, över...Etkisi okuyucusu ve köşesiyle sınırlıdır...Köşe yazarları eleştirdi diye iktidarlar düşmez...Köşe yazarları çok beğendi diye, kimse iktidar da olmaz...***Medya açık ve şeffaf yayın yaparsa, manipülasyon yapanlar rahat deşifre olurlar...Mesele olayların nerede manipülasyona tabi tutulduğunu görebilme meselesidir...Nasıl değiştiriliyor olaylar ve algılar?..Bunları çözebiliyorsanız “medya meselesi”ni halledersiniz...Gerisi özgürlükler meselesidir...Herkesin dilediğini eleştirmeye ve övmeye hakkı vardır...
1980’lerde Belfast’ta yaşayan Martin Mc Gartland; İngiliz polisi tarafından İrlanda Cumhuriyet Ordusu IRA’nın içine sızdırıldı ve İngiltere için istihbarat toplamakla görevlendirildi...Çok tehlikeli bir görevdi aldığı bu görev Martin‘in...Yıllarca IRA’nın içindeki en gizli bilgileri İngiliz yetkililere ulaştırdı...Sonra yakalandı...1991’de IRA’nın elinden kurtuldu ve otobiyografik romanını yazdı...Hala farklı bir kimlikle hayatını bilinmeyen bir yerde sürdürüyor...***Buram buram “İngiliz istihbaratı kokan bir roman”dı; Martin Mc Gartland’ın otobiyografik romanı...“50 Ölü Adam Yürüyor...”Ben Kingsley oynadı bu filmde...O filmi izleyene kadar çok sevdiğim bir aktördü Ben Kingsley...Gandhi filmindeki inanılmaz performansı, Schindler’s List’te aktörlük harikası performansı, Penelope Cruz’la oynadığı Elegy (Ağıt) filminde muhteşem karizmasıyla gönlümde taht kurmuştu...***Martin Mc Gartland’ın otobiyografik hayatını anlattığı 50 Ölü Adam Yürüyor filminde ise Ben Kingsley’i seyredememiştim...Filmi yıllar sonra DİGİTÜRK’te tesadüfen izledim...Hayal kırıklığına uğradığımı hatırlıyorum...Ben Kingsley gibi “üst düzey uluslararası bir aktörün, bu kadar basit ve kaba bir istihbarat propagandası içeren filmde oynamasını” hazmedememiştim...IRA’yla İngiltere arasındaki savaşta IRA’nın tarafını tuttuğum için değil...Öyle bir tutumum yoktu...Tersine İngiltere’ye “ilginç bir gönül bağım vardı...”Yurt dışına okumaya ilk gittiğim ülke, İngiltere ve Cambridge'di...Çok güzel günlerim geçmişti orada...Fakat kaba propagandayı sevmiyordum...Ben Kingsley gibi dünya çapında bir aktörün “muhbirliği yücelten” böylesi bir filmde İngiliz istihbaratçıyı oynayarak yüceltmesi ve IRA içinden bilgi sızdırılmasını kutsaması “çok tuhaf” gelmişti bana...***Şöyle yazdığımı hatırlıyorum filmi izledikten sonraki ilk hayal kırıklığıyla:- “Majesteleri’nin size neden Sir ünvanı verdiğini şimdi daha iyi anlamaktayım Sir Ben Kingsley...”Belli ki Majesteleri’nin güvenine layık, üstün hizmetleri olan bir sanatçıydı Ben Kingsley...“Sir” ünvanı her iyi sanatçıya verilmiyordu...50 Ölü Adam Yürüyor, İngiltere’nin IRA olayındaki tavrını kutsayan propagandist bir filmdi...Sonra Ben Kingsley’in Gandhi filmini düşündüm...Schindler’s List filmini...Politik ve belirgin bir duruşu olan filmlerdi bunlar...***Majesteleri’ne yakın bir uluslararası aktör olduğu kuşku götürmüyordu Sir Ben Kingsley’in...Dün uluslararası sanatçıların imzaladığı Tayyip Erdoğan’ı eleştiren bildirinin altında Sir Ben Kingsley’in ismini görünce yüzümde hafif bir tebessüm belirdi...Majesteleri’nin “Sir” ünvanıyla taçlandırdığı ünlü sanatçı da “imza” kervanına katılmıştı demek ki...***Hayatı böyle detaylarda okumak anlamlı geliyor bana...Çünkü Fransızların dediği gibi “hayatın gerçekleri ayrıntılarda gizli...”Times gazetesine verilen tam sayfa ilanda, sanatçıları ve yakın olduğu mihrakları bilmek; o güçlerin muhtemel tavırları hakkında da bilgi sahibi yapıyor insanı...Barack Obama’nın eşi Michelle Obama İran’a yapılan operasyonu konu alan Arog filminin Oscar ödülünü aldığını açıklamıştı Beyaz Saray’dan yapılan canlı yayında...Amerikan Başkanı’nın İran’a yönelik son duygularını o canlı yayında anlamıştık...***Sanırım İngiliz Majesteleri’nin duygularını da Ben Kingsley üzerinden algılayabileceğiz...Ben Kingsley’in tavrı ve imzası tercüman oluyor o merkezlere...Ben Kingsley eksik oldu Sir Ben Kingsley demem lazımdı elbette...GAZETECİ ÖZGÜRLÜĞÜ...Bir süredir bu köşede, “hayatın görünmeyen yüzünü aydınlatmaya çalışıyorum...”Yaşadığımız şeylerin, aslında bize gösterildiği gibi olmadığını göstermeye gayret ediyorum...Her olayı, perde arkasındaki deşifre edilmemiş gizli kodlarla açıklamaya özen gösteriyorum...Türkiye’de birbirinden çok farklı “imiş” gibi gözüken gazete ve gazetecilerin, aslında “çok değişik potalarda gözükseler de aynı bütünün birer parçası” olduklarını anlatıyorum...***Söylediğim her şeyi, bütün kanıtlarıyla ispatlayabilecek ve ortaya dökebilecek bilgilerim var... Fakat “değişik ve birbirinin zıttı gibi görünen gazetecilerin tek bir potadan besleniyor olmaları”, bir gerçeği değiştirmiyor...Medyada farklı çıkar çevrelerinin bulunması...Bu çevrelerin kendi durumları ve pozisyonlarına göre tavır alması, zaman zaman gazetecilikle, siyasi mücadeleyi karıştırması da demokrasilerin bir parçası...Gerçeklerin ortaya çıkmasının tek yolunun yine basın özgürlüğünden geçtiğini söylememe bile gerek yok...Gazetecilerin “aslında ne söylemek istediğiyle, ne söylediği arasındaki farkı deşifre etmek” bir basın özgürlüğü meselesi...***Ancak bu basın özgürlüğünü kullanabilmek için, gazetecilerin istediklerini yazma hakkına sahip olmaları gerekiyor...Basının özgür olması, iktidarları güçlendirir... Güçlendirmez gibi gözükse de güçlendirir...En önemlisi de şu...Demokrasiyi güçlendirir...Gerçeklerin daha rahat ortaya çıkmasını sağlar... YALIKAVAK’TA MUHTEŞEM MARİNA...Çok yakın olmama rağmen, uzun zaman gitmedim...Yalıkavak Marina’yı görenler anlata anlata bitiremedikleri halde, ben Bodrum’un uzun zamandır gitmediğim yerlerinde dolaştım...Yalıkavak Marina’nın olduğu dünya çapındaki lüks yatların demirlediği bölgede değil, Tuzla yapımı ahşap teknelerin olduğu, balıkçı motorlarıyla ve balıkçı meyhaneleriyle kaplı gerçek Yalıkavak Marinası’nda gezindim, çarşıda dolaştım...***Nihayet birkaç akşam önce, Yalıkavak’ın muhteşem marinasını ziyaret etme fırsatı buldum, arka arkaya iki gece...Söylemeliyim ki Bodrum Yalıkavak Marina, Saint Tropez’yi, Monaco’yu yakalamış hatta geçmiş...Süzülmüş bir lüksün, estetik bir cazibeyle birleştiği, akşam esintisinin ihtişamla bütünleştiği bir yer Yalıkavak Marina...Bütün ünlü restoranlar ve mağazalar oradalar...Fakat esas olan onlar değil...Gece esintisinin, o muhteşem teknelerin dizaynıyla, sarı ışıkların ise ahşap mobilyalarla evliliğinden oluşan silüet insanı çarpmakta...Böyle bir Bodrum böyle bir Yalıkavak olduğuna ve böylesi bir ülkede yaşadığına şükrediyor insan...
Bir ay önce Anadolu Ajansı Kahire’den şöyle bir haber geçti: - “İsrail ablukası ve sınır kapısının Mursi’den önce Mübarek tarafından kapatılması nedeniyle, Filistinliler temel ihtiyaçlarını giderebilmek için tünellere yöneldiler...Gazze ile Mısır arasında Filistinliler’e yardım amacıyla kullanılan bine yakın tünel var...Bu tünellerden, akaryakıt geçiyor...Otomobil geçiyor...Canlı hayvan geçiyor...Temel gıda maddeleri geçiyor...Gazze’nin, Filistin’in İsrail ablukasını, deldiği yer bu tüneller...Mısırlılar şimdi bu tünellerin yeni darbe yönetimi tarafından kapatılmasından endişeli...”***O günlerde Mısır’daki darbenin şifrelerinin “Filistinliler’in temel ihtiyaç maddelerinin geçişini sağlayan bu tünellerde ve Refah Sınır Kapısı’nda aranması gerektiğini” yazıyordum...İlginç tesadüf; Refah Sınır Kapısı’nın aynı zamanda Tayyip Erdoğan’ın Gazze gezisinin yapılacağı kapı olması idi...Amerikalılar, Erdoğan‘a bastırıyordu Gazze ziyareti olmasın diye...Obama ile Erdoğan arasındaki görüşmede bile bu konu konuşulmuştu...***Arkasından Türkiye’de olaylar patladı...Gezi Parkı olayları bir anda bütün Türkiye’yi sardı...Parktaki ağaçlar yerinde kaldı, fakat olaylar bir türlü bitmek bilmedi...Daha enteresan bir gelişme oldu...Mısır’da patlak veren olaylar, bu süre zarfında bir “darbeyle” sonuçlandı...Mısır’da hükümet düştü...Anadolu Ajansı’nın haberi şöyle diyordu:- “Mısır karadan, denizden ve havadan İsrail ablukası altındaki Gazze’nin tek çıkış kapısı...Mısırlılar yeni hükümetin sınır kapısının yanı sıra tünelleri kapatmasından endişeliler...”***Ve dün beklenen haber geldi:- “Mısır ordusu Gazze sınırında yer alan, yakıt ve mal geçişlerinin sağlandığı birçok tünele sabahın erken saatinde operasyon gerçekleştirdi...Kaçak mallara el koydu...Mısır ordusunun bu ay yaptığı operasyonlarda şimdiye kadar onlarca tünel yıkıldı... Kahire’de ise dün 15 kişi daha öldü...Mursi yanlılarıyla, darbe hükümetine bağlı güçler arasındaki çatışmalar devam ediyor...”***Ne enteresan değil mi?..Mısır’da darbe olduğunda, Türkiye’de geniş bir yelpaze hemen Mursi’nin “demokratik olmadığından, demokrasiye uygun davranmadığından, muhalefeti dinlemediğinden, konsensusu sağlamadığından” söz etmeye başladı ve darbenin bu yüzden yapıldığını söyledi...Kimsecikler bu adamalara kalkıp da sormadı ki;- “Mursi iktidara geleli daha bir yıl oldu muhteremler!.. Darbe planlanalı ise sekiz ay... Dört ayda nasıl oldu da Mısır ordusunun tepesindeki generaller anladılar Mursi’nin demokratik davranmayacağını?..”Elbette bu soruya kimse cevap aramadı bu zevatın içinden...***Onun yerine şöyle söylemeye devam ettiler:- “Ama Mursi de hata yapıyordu... Demokrat davranmıyordu... Müdahale gerekliydi...”Yerse!..Bu arada tüneller birer birer kapatılmaya devam etti...Filistinliler üzerindeki abluka yeniden etkinleşti...Gazze’nin dünyayla bağlantıları kesilmeye başlandı...Fakat onlar devam ediyordu:- “Mursi de hata yapıyordu ama!.. Demokrat davranmıyordu...”***Bu gerçeklerin kurnazca üstünü örtmeye ve gizlemeye çalışanlar, Mısır darbesini “Mursi’nin demokrasiye uygun davranıp davranmadığı” sorusuyla geçiştirmeye çalıştılar uzun bir süre...Kurnazca...Halkı hep olanla değil, olmayanla aldatacak şekilde...Boş ve zırva tartışmalarla zaman öldürterek...Mesele “ideolojik“miş süsü vererek...Müslüman Kardeşler, Hıristiyan Başbakan, laiklik, dincilik falan tartışmalarıyla bam telimize basıp, bizi en hassas yerimizden vurmaya çalışarak!..***Sanki “Batı” Mursi yeterince demokratik olmadığı için darbeyi desteklemişti...Bütün meseleleri, Mısır’ın geri kalan yüzde 49’unun haklarını korumaktı...Onun için ayağa kalkmışlardı!..Çocukların yemeyeceği bu numaraları bize yedirmeyi düşündüler...***Doğrusu Mursi demokratik mi değil mi bilmem...Bildiğim, Mursi’nin demokratik olmadığı için değil, Gazze’nin çıkış kapısı olan bin adet tüneli açık tuttuğu ve sınır kapısından Gazze’nin tecritini kırdığı için gönderildiğidir...Mursi’nin darbeyle düşürüldüğü sırada, “Gazze’ye Mısır üzerinden gidecek olan Tayyip Erdoğan’a da yönelik de önü kesilmez eylemler başlamıştır...”***Soru şu;- “Mısır darbesinden sonra tünellere ne oldu?..”Cevabı;- “Tüneller kapandı...” diyecekler...O zaman ikinci soru olarak şöyle sorun:- “Mısır darbesinden sonra Tayyip Erdoğan Gazze’ye gidebilecek mi?... Gazze’ye yönelik uluslararası ambargoyu kırabilecek mi?..”Bu sorunun cevabı;- “Hayır”dır...O zaman şöyle sorabilirsiniz, bizi bir buçuk aydır binbir demagojiyle aldatmaya çalışan zevata;.- “Mısır’da darbe... Filistin Gazze ablukasını kıran tünellerin kapatılması... Tayyip Erdoğan... Gazze’ye yapacağı seyahat... Gezi Parkı’nın ardından patlayan ve bitmek bilmeyen olaylar...Reuters, Der Spiegel, CNN, Dolmabahçe... Christian Amanpour...Acaba bunlar arasında bir korelasyon olduğunu düşünüyor musunuz?..”***Size; “Çocuklar, hayat tarzımız, bilgisayar çağı, tweeter modası...” falan diyebilirler...O zaman en iyisi Reha Muhtar’ın “kült” olmuş bir televizyon sorusunu sorup dalga geçiverin onlarla;- “Tüneli kaçmak için mi kazdınız?..”HANGİ ALDATMA BOŞANMA NEDENİ?..Feryal Gülman, zengin eşi Kemal Gülman’ın kendisini çok genç yaşta bir kadınla aldattığı için boşanma davası açıyor...200 milyon lira da tazminat istiyor...İki tarafa da geçmiş olsun...İstikbal iki taraf için de hayırlara vesile olur umarım...***Benim bu konularla ilgili söyleyeceğim şey başka;Şöyle ki;Bu aldatma işleri çok karışık işlerdir...Kimin kimi ne zaman aldattığı belli olmaz çoğu durumda...Aldattığınızı zannederken, aldatılırsınız...Aldatıldığınızı zannederken, bir de bakarsınız ki siz onu aldatmışınız...Evliliklerde en karışık, en grift, cevabı en bulunamayan soru “aldatma” sorusudur... ***Kimin kimi ne zaman aldattığı, hangisinin önce hangisininki sonra olduğu hiçbir zaman tam belli olmaz...Boşanmalarda “eşler arasında hangi aldatmanın” esas alınacağı nikah esnasında “ayağına basma” eylemine benzer...Dava açmak için kim daha önce davranırsa, o kazanmış görünür başlarda...Sonra, kontr aldatmalar da gündeme gelir...İşler içinden çıkılmaz hale bürünür...Böyle durumlarda kazanan tek kurum “avukatlık müessesesidir...”***Evlenecek çiftlere şunu hatırlatmam gerekiyor;- “Evlilik bir aşk değil... Bir sözleşme...”Sözgelimi ben aşık olduğum nice kadınla evlenmedim...Evlendiğinizde bir sözleşmeye imza atıyorsunuz...- ‘Karımı ya da kocamı başkasıyla aldatmayacağım’ diyorsunuz...Aldatırsanız, bu eyleminizin maddi bedelini KDV’siyle ödüyorsunuz...Bu şartlarda hala evlenmek istiyorsanız evlilik sizin...Mutluluklar dilerim...Allah bir yastıkta kocatır inşallah...