Sahte Tweet hesabımda işlenen suçlar...

11 Ağustos 2013

On beş gün kadar önce, tweeter hesabımda yirmi otuz kişilik bir azalma meydana geldi...Anlayan arkadaşlara sordum “Beni tweeter’da izleyenler mi azalıyor?..” diye...- “Hayır” dediler...- “Tweeter merkezinde sahte tweeter hesaplarını kaldırıyorlar... Yüz binlerce sahte tweeter hesabı kaldırıldı... Bir milyon izleyici kaybetmiş görünenler var... Sahte izleyiciler onlar... Sende 2O-30 kişilik azalma bu sahte tweet hesaplarının kaldırılmasıyla ilgili... İzleyici sayın falan düşmüyor... Merak etme...”- “İyi...” dedim, “bilgilendim rahatladım...”***Hayatın hiçbir alanında üçkağıdı sevmediğimden, sahte tweet gibi işlerle alakam olmuyor doğal olarak...Benim olmuyor ama benim üzerimde “iğrenç suçlar işleyen” tweet hesapları öylece duruyorlar...Kim olduğunu tahmin ettiğim “derin psikolojik savaş merkezlerine mensup” birileri, “Reha Muhtar Atina” diye bir tweeter hesabı almışlar...Hesapta şöyle yazıyor;- “Ben gerçek Reha Muhtar değilim... Bana küfretmeyin...”Adınızı girdiğinizde kendi hesabınızla birlikte bu hesap görünüyor...Akılları sıra, “tweet atanlarınaklına Reha Muhtar’a küfür etmeyi sokacaklar...”- “Bana küfür etmeyin ben gerçek Reha Muhtar değilim...” diyerek...***Böylesine pis ve iğrenç yöntemlerle, akılları sıra psikolojik savaş yapıyorlar...Mafyanın belaltı yöntemleri, soğuk savaş taktikleriyle, muhataplarını itibarsızlaştırma çabasındalar...Reha Muhtar Atina hesabını alan suç şebekesinin çalışması, sadece bundan ibaret değil...Çocuklarımdan ayrı kaldığım, o berbat günlerde, bu tweeter hesabı inanılmaz bir tesadüfle!!! sahte hesaptan, benim SHOW TV ve Akşam gazetelerinin o günkü patronu Mehmet Emin Karamehmet’e küfür eden tweetler attığım intibaını yarattı...Bu hesap, aniden benim adıma; Mehmet Emin Karamehmet’e saydırmaya başladı...O günlerde SKY Türk’e ve Akşam gazetesine çöreklenmiş “derin işlerle uğraşan” bir klik vardı...***Bir yandan; Reha Muhtar Atina tweeti Mehmet Emin Karamehmet’e ben yazıyormuşum gibi saydırıyor!!, diğer yandan Akşam gazetesinde ilginç bir şekilde aleyhime haberler çıkıyordu...Ben “Mehmet Emin Karamehmet için, berbat şeyler söylemiş gibi gösteriliyordum...”- “Akşam gazetesindeki bu haberler neyin nesidir?..” diye sorulursa, “o da eski patronuna saydırıyor” cevabı veriliyordu... Bunun adına “basın özgürlüğü” deniyordu...Durumu belgeyle tespit ettirdim...Grubun o günkü CEO’su Serdar Çalaoğlu’na haber verdim...Burası Türkiye’ydi elbette...İlginç bir ülkeydi...İşlenen suçlar “basın özgürlüğü”-ne, suçları işleyenler de kafalar karıştırılarak “gazeteci” sıfatına layık görülürdü...“Gazetecilik adı altında öyle suçlar işlenirdi ki” siz gerçek gazeteciliğe yönelik baskıları protesto edebilmek, gerçek gazetecilerin özgürlüğünü savunabilmek için atla karayı seçerdiniz...***Güç ve iktidar sahipleri, “psikolojik savaş yöntemleriyle, sosyal medyada sahte tweet hesaplarından yönetilen pislik saldırılarla, ayyuka çıkmış suç unsurlarını” gösterip, “biz gazetecilere bir şey yapmıyoruz ki” derlerdi...At iziyle it izinin birbirine karıştığı yerlerde, “Atları da vurmak” adettendi...Bugün Türkiye’ye getirmek için bütün kulüplerin yarıştığı Mircea Lucescu isimli dünya çapındaki futbol adamı zamanında bu ülkeyi niye terk etmek zorunda kalmıştı bilir misiniz?...Bir Romen atasözünü söylediği için...O atasözünü söyledi diye, o günlerde Futbol Federasyonu, Mircea Lucescu’nun Türkiye’de aylarca ceza alacağını söyledi...Kulübü çok istemesine rağmen, bu ceza karşısında teknik direktörüyle yola devam edemeyeceğini düşündü...Neydi biliyor musunuz o söz;- “Köpekler istedi diye atlar ölmez...”Türkiye’de birileri o günlerde bu sözü hiç hazmedememişti...ÇOCUĞUN OLDUĞU ZAMAN UYUŞTURUCU MESELESİ...Kendi hayatımda, çocukluk yıllarının ve tecrübelerinin önemini bildiğimden, çocuklar konusunda oldum olası çok hassastım...Ayşe Nazlı hayatıma girdikten sonra, hayatım daha da değişti...Bir çocuğa yapılacak en büyük kötülüğün onu “baş edemeyeceği tecrübeler”in altında ezmek olduğunu biliyordum...Yarası bir ömür boyu sürerdi...***Önceki gece bir dost sofrasında sohbet ediyordum...Kolej yıllarımdan beri New York hayatımın önemli duraklarından biriydi...New York renkti...New York çeşitti...New York dünyanın ulaştığı medeniyetin düzeyiydi...New York sanattı...New York bilimdi...New York özgürlüktü...Sohbet devam ederken New York’ta iki çocuğunu büyütmek durumunda olan bir anne söz aldı:- “New York mu?..” dedi...- “Allah korusun... 13 yaşındaki çocuğumu uyuşturucu batağından kurtarabilmek için ne çektiğimi bir Allah bilir bir de ben... Bir arkadaşı eve oynamaya gelmişti... Onlar oynarken gizlice eşyalarını kontrol ettim misafir çocuğun... Uyuşturucu çıktı... O sinirle üzerlerine yürüdüm... Çocuğun babasını telefonla aradım, evine ziyarete gittim... İranlı Amerikalı zengin bir adamdı... Beni dinledi dinledi... ‘Siz ne karışıyorsunuz benim çocuğumun ne kullandığına’ dedi... O an sözün bittiği yerdi... ‘O zaman çocuğunuz benim çocuğumu bir daha görmeyecek...’ deyip evden kaçarcasına uzaklaştım... Böyle bir yer New York... Çocuk yetiştirilmez orada...”***Uyuşturucu haberleri çıktığında çok dikkatli ve hassas davranırdım televizyonda haber yaparken... Erol Aksoy’un bir sözünü unutmam;- “Sen...” derdi, “Bazı haberleri yaparken çok dikkatlisin... Bir de çocuğun olsa daha da farklı davranacaksın...”Tam anlamazdım ne demek istediğini...Şimdi uyuşturucuyla ilgili haber çıktı mı, olaya gazetecilik habercilik ve özgürlükler açısından değil, çocuklar açısından bakıyorum...Ünlü sanatçıların “rol model” olduğu bir toplumda, uyuşturucu haberlerine dikkat kesiliyorum...***Konservatuvarda okumuş bir arkadaşım şöyle demişti;- “Konservatuvarda yeniydik... Üst sınıflardan bir genç çocuk piyano çalıyordu... Ot içiyormuş o sırada sigara tütününe karıştırmış bir şekilde... Bizi gördüğünde sigarasını bize uzattı... ‘İster misiniz?’ diye... Hiç unutmam o görüntüyü... Bu kadar doğaldı...”Onu dinlerken, “bu tip rol modellerin olduğu bir konservatuvara çocuğumu öğrenci olarak göndermek istemeyeceğimi” düşünmüştüm...***Bu işlere hiç bulaşmadım...Fakat yeterince içki ve sigara tükettim...Bunların yaratıcılığı tetiklediği, performansı güçlendirdiği ve sanat icra ederken doping etkisi yaptığı tamamen bir safsatadır...Bana da öyle gelirdi...Biraz içki, duyguları daha iyi çıkartır ve sanatçı performansını artırır diye düşünürdüm...Hiç içki içmediğim son yıllarda, yaşam performansıma bakıyorum, aradaki fark, içki içmediğim yıllar lehine inanılmaz...Kafamın ve belleğimin işleyiş biçimi bir mucize gibi...Her şey taze...Her şey yeni...***İçki, sigara veya uyuşturucunun yaratıcılığı artırdığı koskoca bir yalan...Yalanlar üzerine kurdurulmuş hayat bize...Yalanlardan kurtulurken, çocuklara yük bindirmemek için, ne yapılabilir onu düşünüyorum?..Uyuşturucu kullanan ve rol model olanlar da bunu düşünseler iyi edecekler...

Devamını Oku

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan formülü...

10 Ağustos 2013

- HALK OYUYLA CUMHURBAŞKANI SEÇİLECEK...- BUGÜNKÜ CUMHURBAŞKANI GÜL’ÜN YETKİLERİNDE OLACAK...- HALK OYUYLA SEÇİLMİŞ OLMANIN GÜCÜNÜ KULLANACAK...- DIŞ POLİTİKADA AKTİF OLACAK...- İÇ POLİTİKAYI YENİ BAŞBAKAN’A DEVREDECEK...- BAKANLAR KURULU’NA ARA SIRA BAŞKANLIK EDECEK...9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel “Türkiye’nin bir türlü çözülemeyen meselesi Cumhurbaşkanlığı meselesidir... 864 rakımlı tepeye yani Çankaya’ya kimin çıkacağı sorusudur?..” demişti, 12 Eylül darbesine giden yolu anlatırken...Bugünden tam bir yıl sonra Türkiye yeni Cumhurbaşkanı’nı seçiyor...Yaz başından bu yana çıkan olaylar sıcakları kıskandırırcasına hararetli...Çankaya meselesinin rejim ve onu etkilemeye çalışan derin güçler açısından taşıdığı önemi bilmeyenler, “sokak olaylarından gündelik rutin ibretler çıkartmaya çalışıyorlar...”Oysa olayların ilk haftasının sonundan itibaren “bütün derin büyük güçlerin meselesi Çankaya’nın adresinin kim olacağı ve o kişinin hangi koşullarla oraya oturacağıdır...”Çankaya’ya oturacak kişinin, kim olacağı ve hangi yetkililerle görev yapacağı belirlendiğinde, yeni Başbakan’ın durumu da açıklığa kavuşacak çünkü...Türkiye’nin nasıl idare edileceği de böyle ortaya çıkacak...BAŞKANLIK SİSTEMİNDEN VAZGEÇMETayyip Erdoğan bu sıcak sürecin ilk başlarında Başkanlık sistemini arzu ediyordu...Halk oyuyla seçileceğinden, Amerikan Başkanlık sistemi tipi bir rejimle, kendisinin rahatlamış bir elle ülke yönetebileceğini, sistemin istikrarını kaybetmeyeceğini düşünüyordu...Bir süre sonra Erdoğan anayasayı bu şekilde değiştirmenin pek de mümkün olmadığını anladı...BDP ile yapılacak anayasa ittifakında, hem AKP hem de BDP içinden firenin olacağını hesapladı...Ayrıca salt AKP-BDP ittifakıyla bir büyük çaplı bir anayasa değişikliğine gitmeyi uygun görmedi...***Başbakanlık’ta yeni fikir, 2014 Ağustos’undaki Cumhurbaşkanlığı seçimlerine, bugünkü mevzuatla gidilmesidir...Tayyip Erdoğan bugün Cumhurbaşkanı olan Abdullah Gül’ün elinde olan yetkilerden fazlasını istememeyi düşünüyor...Abdullah Gül ve diğer Cumhurbaşkanlarından farkı halk oyuyla seçilmiş olacağıdır...Bu güçle, “Cumhurbaşkanı’nın halihazırda anayasayla belirlenmiş yetkilerini daha güçlü kullanmayı planlıyor...”Halk oyuyla Cumhurbaşkanı seçileceğinden, tüm yetkilerini aktif olarak kullanacağı bir tür fiili yarı-başkanlık sistemine geçecek Türkiye...CUMHURBAŞKANLIĞI SÜRECİNİN İLK KONUŞMASITayyip Erdoğan bugünden itibaren Çankaya’ya, 864 rakımlı tepeye çıkma sürecinin düğmesine basıyor...Önceki gün demem lazım aslında...O konuşma 2014 Cumhurbaşkanlığı sürecinin ilk konuşmasıdır...Tarihe böyle geçecek...Yerel seçimlerin hemen arkasına eklemlenmiş Cumhurbaşkanlığı seçim kampanyası, yeni bir Tayyip Erdoğan modeline doğru gidişi başlatıyor...Erdoğan’ın önceki günkü konuşmasındaki “ılımlı mesajlar” yeni Tayyip Erdoğan figürünün ilk işaret fişekleridir...Tayyip Erdoğan, büyük bir değişiklik olmaz ise, bugünden yaklaşık bir yıl sonra, Eylül 2014’te halk oyuyla seçilmiş bir Cumhurbaşkanı olarak Çankaya’da oturacak...DIŞ POLİTİKADA ETKİLİ CUMHURBAŞKANIBaşkanlık sisteminin olmadığı demokrasilerde, Cumhurbaşkanları zaman zaman Bakanlar Kurulu’na başkanlık ederler...Fakat esas inisiyatiflerini Türkiye’nin dış politikasında kullanırlar...Cumhurbaşkanları Türkiye Cumhuriyeti’nin başıdırlar...Tayyip Erdoğan Ortadoğu coğrafyasının Türkiye açısından kördüğüm olmuş sorunlarından, Avrupa Birliği’yle açılamayan “fasıl”lara, Amerika ile griftleşen ilişkilerden; Rusya ve İran’la hassas dengelere kadar; geniş bir coğrafyada at oynatacak...Büyük bir demokratikleşme paketi hazırlanıyor...Amaç yerel seçimlerle birlikte, yeni Cumhurbaşkanı modeli ve imajının hazırlanmasıdır...***Türkiye 2002 yılında Abdullah Gül’ün kısa bir Başbakanlık dönemi hariç, 11 yıldır Tayyip Erdoğan’ın Başbakanlığıyla yönetildi...2014 Ağustos’unda Tayyip Erdoğan’ın fiili Başbakan olarak Türkiye’yi yönettiği süre 12 yılı bulacak...Uzun ve siyasi alışkanlıklar yaratan bir süredir bu süre...YENİ BİR CUMHURBAŞKANI MODELİ12 yıldan sonra önümüzdeki Eylül Cumhurbaşkanlığı’yla yeni bir Tayyip Erdoğan portresinin ortaya çıkması söz konusudur...Tayyip Erdoğan’a yakınları, “Başkanlık sisteminden vazgeçmemesini” tavsiye ettiler, uzunca bir süre...Turgut Özal’ın Cumhurbaşkanı seçildikten sonra ANAP’la yaşadığı kopuşun benzerini kendisinin de yaşayabileceğini aktardılar...Fakat Tayyip Erdoğan, “bu dönem için Başkanlık sisteminde ısrar etmenin” doğru olmayacağını yakın çevresine söyledi...Halk oyuyla seçilmiş bugünkü Cumhurbaşkanı yetkileriyle “istediği ve arzuladığı şeyleri yapabileceğini” belirtti...***Bugünden itibaren önümüzdeki bir yılın sonunda nasıl bir Türkiye’ye uyanacağımız hakkında, ilk bilgiler netleşiyor...Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanı seçilirse, Bakanlar Kurulu’nun her toplantısına başkanlık etmeyecek...Arada bir fakat mümkün olduğunca periyodik aralarla Başkanlık etmeye gayret edecek...Seçilmiş bir Cumhurbaşkanı olarak, ülkenin yönetiminin bütün iplerini Bakanlar Kurulu’na ve yeni Başbakan’a vermeyecek...Ancak, ülkenin özellikle iç meselelerinin yönetimi, artık daha genç ellere teslim ediliyor bir yıl sonra...Güneydoğu’da başlatılan barış sürecine gelince...O birebir Tayyip Erdoğan’ın ukdesinde... ERDOĞAN’DAN ALMAN VE İNGİLİZ BAŞBAKANLARA; “MISIR DARBESİNE BİR TÜRLÜ DARBE DİYEMEDİNİZ...”Mısır’daki olaylar büyük bir kırılma yaratıyor Batı’nın demokrasiyi ön plana almakla övünen dünyasında...Mursi’nin devrilmesi ve General Sisi’nin yönetimi ele alması, siyasi literatür açısından hiç kimsenin reddedemeyeceği türden bir “darbe...”Zaten Amerikan Dışişleri Bakanlığı “Bazen darbelere darbe dememek zorunda kalabiliriz...” gibi acayip bir diplomatik formülle Mısır olayını izaha girişti...***Mısır darbesinin en önemli uluslararası destekçileri ise Almanya ve İngiltere’nin başını çektiği Avrupa Birliği ülkeleri...Mursi’nin “Müslüman Kardeşler” siyasetinden gelmesi, Avrupa’nın İslam’a karşı mesafeli tavrı, “Mısır darbesini terminolojik olarak muğlaklaşmasına yol açtı...”Tayyip Erdoğan için, Mısır ve Mursi bir doğal ittifak olmanın ötesinde bir örnek olay haline getirilebileceği için çok önemli...Aslında Tayyip Erdoğan’a ve AKP’ye yönelik siyasi hesaplaşmayı sandık dışına çekmek isteyenler de Mısır’ı fazlaca önemsiyorlar...- “Mursi demokratik davranmadı, dolayısıyla darbe haklı zemin kazandı...” tezini bir kez daha Ortadoğu müktesebatı haline getirmeye uğraş veriyorlar...***Tayyip Erdoğan’ın Mısır “darbe”sini önemsemesindeki ana neden bu...İki gün önce Erdoğan’ın arka arkaya Alman ve İngiliz Başbakanlarını telefonla arayarak Mısır konusunu konuştuğunu öğreniyorum...Tayyip Erdoğan gerek Angela Merkel’i gerekse David Cameron’u oldukça sert bir tonla “Mısır darbesini görmezden gelen tutumları” nedeniyle eleştiriyor...- “Mısır darbesine bir türlü darbe diyemediniz gitti...” diyor...Edindiğim bilgiler, Tayyip Erdoğan’ın bu telefon görüşmelerinden sonra Barack Obama’yla da bir görüşme yaptığı yolunda...Obama’yla görüşme aynı konular minvalinde sürüyor, ancak sert bir ton taşımıyor...Daha çok bir görüş alışverişi biçiminde...Hayat devam ediyor...Mısır bitmiş gibi görünse de bitmiyor...

Devamını Oku

Ünlülere uyuşturucu operasyonunun arkasındaki gerçekler...

9 Ağustos 2013

Ergenekon davasının mahkumiyetlerinin açıklanacağı gün, hepimizin televizyon dizilerinden tanıdığı ünlüler “uyuşturucu kullanmaktan, temin etmekten...” gözaltına alınıyor...Birçok ünlü isim var gözaltına alınanlar arasında...Sanatçılar gözaltına alındıkları tatil beldelerinden birbirinin peşi sıra narkotik şubeye getirilirken, “fısıltı gazetesi de çalışmaya başlıyor...”- “Gezi Parkı’nda protestolara katılan sanatçılara gözdağı veriliyor!.. ‘Siz protesto ederseniz, biz de uyuşturucu kullanmaktan size hayatı dar ederiz...’ mesajı veriliyor” deniyor...***Akla yakın bir ihtimal ilk bakışta, ünlü sanatçılara uyuşturucu operasyonuyla Gezi Parkı protestolarının birbirine eklemlenmesi...Ünlülere aba altından sopa gösterildiği intibaı ilk bakışta geçerli görünüyor kamuoyu algısında...O sırada kabul gören diğer yorum da ünlü sanatçıların gözaltı haberleriyle, Ergenekon’dan gelecek mahkumiyet haberlerinin etkisini azaltmak...Gündemi paylaştırarak ve serpiştirerek, Ergenekon davası mahkumiyetlerinin etkisini azaltmak...Olabilecek ihtimaller bunlar...***Ancak sanatçılara uyuşturucu operasyonunda Gezi Parkı olaylarına misillemeden çok daha önemli ve derin çevrelere mesajlar var...Şöyle ki;17 Temmuz’da Lice’de kenevir tarlalarına bir operasyon yapıyor güvenlik güçleri...Bu operasyonda kenevir tarlaları imha ediliyor...Lice’deki kenevir tarlalarına yapılan operasyonun amacı açık:- “PKK’nın bir zamanlar bir kolu haline gelen ve büyük maddi güç sağlayan uyuşturucu çemberine darbe vurmak...”***Devlet, PKK’nın silahlı eylemlerinin para kaynağı olan uyuşturucu çemberini etkisiz kılmazsa, Güneydoğu’da yeni barış sürecini kuramayacağını ve barışı sağlayamayacağını biliyor...Tepki çekeceğini bile bile Lice’deki kenevir tarlalarına operasyon yapıyor...Operasyon devletin beklediği sonucu veriyor...Bölgede uyuşturucu trafiğini kontrol eden güçlerin tetiklediği topluluklar bunun üzerine kalekol basıyorlar...Bir süre yatıştırılamayan ve ölümle sonuçlanan olaylar yaşanıyor Lice’de...***Güneydoğu barışının önündeki engel uyuşturucu ticareti ve onun sağladığı büyük para...PKK’nın parasal gücünün esas kaynağı uyuşturucu ticareti değil miydi?..Bu ticareti ve üretimi kesmek isteyen, devlet üç aşamalı bir planı yapıyor...Kenevir tarlalarının imhası...Uyuşturucu madde naklinin kesilmesi...Satışının engellenmesi...***Sanatçılara yapılan operasyon “satışın engelleneceği” mesajının verilmesiyle ilgili...- “PKK’ya maddi destek sağlayan uyuşturucu işine bundan böyle izin vermeyeceğiz... Bu işi bırakın... Barış sürecini kesintiye uğratmak istemiyoruz...” diyorlar...Bunu da ünlülere uyuşturucu temin etmelerine yönelik bir operasyon yaparak söylüyor devlet...Bu gözaltıların; sanatçıların Gezi Parkı eylemlerindeki tavırlarıyla bir bağlantısı var mı?..Ergenekon davasının mahkumiyetlerinin açıklanacağı gün, bu gözaltılarla gündem serpiştirilmeye ve paylaştırılmaya çalışılıyor mu?..Bu sorulara da “evet” cevabı vermek abes olmayabilir...***Fakat bu operasyon esasen PKK’ya yıllarca finansal destek sağlayan uyuşturucu paralarının “kesilmesiyle” ilgili...Bu paralar ne oldu?..Şimdi nerelere gidiyor?..Hangi eylemleri finanse edecek bir yapıya sahip?..Ulusal ve uluslararası bağlantıları ne durumda?..Bu soruların gizli cevapları kamuoyunun nezdinde muallakta...Perde arkasında büyük bir savaş var aslında...Gezi Parkı olaylarından dolayı gözaltına alındıklarını zanneden bazı ünlü sanatçıların bu durumdan haberdar olmalarını beklemiyorsunuz herhalde...BAYRAM’DA BODRUM...İğne atsan yere düşmez dedikleri türden bir kalabalık geldi anidenBodrum’un tatil beldelerine...Neredeyse bütün Temmuz’u içine alan bir Ramazan...Gezi Parkı olaylarıyla iyice gerilen ve bir ara tüm tatil rezervasyonlarını iptal eden bir şehir burjuvazisi...Sıcak olaylar, tartışmalar, protestoların sıcaklığında süren bir yaz gündemi...Tatilden başka her şeyi çağrıştıran bir Temmuz ve Ağustos başı yaşadı Türkiye...***Dün sular seller gibi akarcasına, Bodrum’a akın etti insanlar...Sabah kahvaltısından itibaren, gürül gürül akan bir kalabalık, ne plaj, ne kafe, ne restoranlarda tek bir koltuğu boş bırakmadı...Yaz nihayet Bayram’da geliverdi Türkiye’ye...Fakat yine de, ben insanlarda bir gerginlik, bir tedirginlik, yaz rehavetini yaşayamaz bir ürkeklik sezdim...En azından yazın sonsuz özgürlüklerinden, çılgınlıklarından, deli dolu taşkınlıklarından eser yoktu, onca kalabalıkta...***Eksik olan bir şeyler var bu havalarda...Rahatlık desem tam değil...Yarınlara dönük güven desem tam değil...Vur patlasın çal oynasın desem hiç değil...Bir ağırlık var bu havalarda, fakat ne desem anlamlı değil...

Devamını Oku

Bayram günü affın çıkması için Allah’a dua ediyorum...

8 Ağustos 2013

Bugün Ramazan Bayramı...Dün son iftarlarını açtılar çevremdekiler...Sabah çocuklarımla birlikte aynı yatakta uyanacağız kısmetse...Bana “Bayramın kutlu olsun” diyebilecekler mi bilmiyorum...Ama demeseler de olur...Onlarla birlikte uyanabilmek bir Bayram zaten...Büyükanneleri ile büyükbabalarını ararlar...Anneleri de gelecek...Büyük kızım da annesinin yanından arayacak... Daha ne ister ki insan Allah’tan...***Çocuklarıma sarılarak uyanacağım bu Bayram sabahı Allah’a dua edeceğim...Cezaevindeki mahkum ve tutukluların özgürlüklerine kavuşmaları için kalbi dualar göndereceğim...Çolukları çocukları, anaları, babaları, sevgilileri, yavukluları, eşleri dostlarıyla bundan sonraki Bayram’ları bir arada geçirebilmeleri için içimden geçen duaları evrene göndereceğim...Bu sabah onlar için niyet edeceğim...***Bu bir Bayram yazısı...İçinde siyaset barındıran bir mesaj yazısı değil...“Niyet” ifade etmeye yönelik, bir sevgi ve dua yazısı...Hayat yordu bizi...Hesaplaşmalar bitmek bilmiyor ülkemde...Yenileri geliyor, daha fazla daha yenileri de gelecek belli ki...Oysa Bayram’lar azalıyor gün geçtikçe önümüzdeki...Her Bayram bir Bayram daha eksiliyor yaşarken görebileceğimiz...Sevdiklerimize sarılacağımız,çocuklarımızı seveceğimiz, eşimizle dostumuzla helalleşeceğimiz...***En azından devlete yönelik suçlarda genel bir affın çıkması için dua ve tüm kalbimle niyet ediyorum bu Bayram sabahı...Cezaevinde koğuşlarında “bir parça ümitle” Bayram sabahına uyananların, ailelerine, eşlerine, çoluklarına çocuklarına kavuşmalarını diliyorum... Bugün, yarın derken, “önümüzde Bayram’lar kalmayacak görüp görebileceğimiz...”Bu gerçek unutulmasın istiyorum...BAYRAM SABAHI TUNCAY’LA HELALLEŞME...Tuncay’la (Özkan) hiç iyi günlerim geçmemişti, mesleğimizi yaparken...Derin sandığım acılardan, geçmez bitmez sandığım üzüntülerden geçmiştim o günlerde...Oysa şimdi onun ve kızı Nazlıcan’ın yaşadıklarına baktığımda, “benim üzüntülerimin üzüntü olmadığını fark ediyorum...”Bu Bayram sabahı, Tuncay‘la kendi adıma “helalleşiyorum...”Onun ve elbette dostum kardeşim Mustafa ile diğer hükümlülerin, “devletle helalleşmesini” niyaz ediyorum...Onların “mahkumiyet kararlarını duydukları anda üzüntü ve çaresizlik içinde ettikleri lafların” gerçekte hiçbir anlamlarının olmadığını “sevgi barındıran kalplerin” hissedeceğini biliyorum...Hesaplaşmaların nihayete ermesini, helalleşmelerin gelmesini,Ramazan Bayramı’nın bu kutsal gününde Allah’tan niyaz ediyorum...Bu yazıyı bir yazar olarak değil, bir insan olarak dua niyetine yazıyorum...NİYET VE MİNA’NIN GELİŞİ...Yıllar önce, böyle bir yaz günüydü...İçinden geçtiğim aşkların, birlikte olduğum kadınların yaşattıklarından arta kalan tortular beni hayal kırıklığına uğratmış, yormuştu...Tek kişilik hüzünlerden besleniyor, mazoşist duygulardan ilham alıyordum yaşayabilmek için...***Mina’ya Mektuplar kitabını o günlerde yazılarıma eklemeler yaparak yazıp bitirmiştim...Aşkı yaşadığım kadınlar hakkında, kadınlara yazılan bir sürü yazıdan oluşan bir demetti o kitaptakiler...Bir ad bulmam gerekiyordu kitaba...Mina’ya Mektuplar olsun dedim kitabın adı...Mina diye bir kadın var mıydı hayatımda?..Yoktu...“Mina” kadınların hepsiydi...Mina kadınların aynı zamanda birisiydi...Mina kadınların gün gelip bazılarıydı...***Kitap çıktı...İstanbul’a bir saat uzaklıkta bir AVM’deki kitapçıya imza gününe davet ettiler beni...Kadınlar toplanmıştı...Uzun uzun soruyor, kitap ve benim hakkımda bir sürü şey öğrenmek istiyorlardı...Ünlü bir sanatçıyla yeni bir aşka yelken açtığım günlerdi...Kitabı yazarken, öylesine bir aşka başlayacağımın hiçbir işareti yoktu ufukta...Ne ki, “planlanmış kariyerler” açısından yine uygun olmayan bir zamanlamayla, bir aşka yelken açmıştım...***Gazetelerde, televizyonlarda yaşamakta olduğum aşkın mazideki ilişkisinden kaynaklanan, berbat bir“saldırının” hedefi haline getirilmiştim...Orta yaşlı bir kadın elini kaldırdı söyleşi esnasında...Soru sormak istediğini söyledi...Belli ki, hakkımda yürütülen infazdan etkilenmişti...- “Siz...” dedi, “kitabınız satsın diye mi, yeni bir aşk yaşıyorsunuz ünlü bir hanımla?..”Bu türden suçlamalara, yargısız infazlara alışkındım...- “Hanımefendiciğim...” dedim;- “Ben kalbimi reklama alet edecek kadar ucuzlatamam ki... Üstelik, bir aşk ilişkisi kitap sattırmaz, tersine satılacak kitabın satışını engeller... Ancak bu gerçek de beni bu aşkı yaşamaktan geri koymaz...”Kalakalmıştı kadıncağız...***Kitap “hayatımdaki kadınların bir rezumesi gibiydi...” Önceki gece Bodrum Gündoğan’da deniz üzerinde bir mekanda oturmuş arkadaşlarla sohbet ediyordum...Mina’ya Mektuplar kitabının çıktığı o günlerden tam üç yıl sonra, hayatıma “Mina” isimli bir kızın girdiğini söylüyordum...Kitap yoluyla farkında olmadan evrene mesaj göndermiştim...O mesaj bana “Mina isminde bir kız çocuğu olarak geri dönmüştü...”Mina benim yeni doğan dört yaşındaki kızımın adıydı...***Genç bir kadın okuyucum, “Mina aslında, kitaptaki kadınların hepsi... Kızınız olarak size geldiler...” deyiverdi...Kitaptaki Babasız Kadınlar yazısını wall-paper yapmış bir okuyucumdu o genç kadın... Mina’yı düşündüm...Küçük kızımın, hayatımdaki kadınların bir bileşkesi olarak karşıma geldiği fikri beni heyecanlandırdı...Tavrı ve davranışlarıyla, hayatımdaki kadınların yerini tutmaya çoktan adaydı zaten ablasıyla...Fikri beğendim...Heyecanlandım...Bu Bayram sabahı, bu ülkedeki mahkumların sevdiklerine kavuşabilmesi için, edeceğim duaya ve niyete ilham oldu bu heyecan...Çocuklarımın, tüm çocukların analarına babalarına kavuşması için bir ilham olmasını arzu ettim...Bir sonraki Bayram çocukların daha mutlu uyanacağı bir Türkiye’de oluruz inşallah...

Devamını Oku

Fethullah Gülen için “müslümanların soros”u diyen Rus kadın gazeteciyle yarıda kestiğim röportaj!..

7 Ağustos 2013

İnsanın dertsiz başına “dert açacağını” genç kadını gördüğümün ikinci dakikasında anlayıvermiştim...Rahat ve güzel bir kadındı...Benimle röportaj yapmak istemiş defalarca aramıştı...O günlerde çok yoğundum...Birkaç randevumun arasına sıkıştırıvermiştim onunla görüşmeyi...Kısa bir görüşme olmasını bekliyordum...Yirmi dakika civarında...Kanyon’da her zaman gittiğim restoranda, başka masada arkadaşlarım ve görüşmelerim vardı...Onlara “bana biraz müsaade” deyip, içerdeki bir masaya geçtim genç kadınla röportajı yapmak için...***Öğleden sonra saatleriydi...Şık ve albenili bir kıyafetle gelen konuğuma “Ne alırsınız?..” diye sordum...- “Beyaz şarap...” dedi, “Biraz da peynir...”Ona şarap söyledim, kendime de kahve...Konuşmaya başladık...Gezi Parkı olaylarının bütün hızıyla devam ettiği günlerdi...Her şey çok hassastı...Etrafta her türlü tezvirat, spekülasyon ve suçlama gırla gidiyordu...Söylenecek her sözün gideceği ve başınıza hiç istemeyeceğiniz sonuçlar doğuracağı günlerdi...Genç kadın ise durumu “umursamaz” görünüyordu ve almak istediği mesajı almaya fikslenmiş görünüyordu...Amacı ne olduğunu öğrenmek, ülke içinde isim yapmış bir gazeteciden durum hakkında bilgi edinmek değildi...Hatta hiç oralı değildi...Bunu ilk dakikada fark etmiştim...En hassas konuları “leblebi çekirdek” gibi soruyordu...ŞARABIN ETKİSİ İlk kadeh şarabını beş dakika içinde bitirdi...- “Ben bir şarap daha alabilir miyim?..” dedi...Ne de olsa Rus’tu...Yine de bir gazetecinin röportaj yapma biçimine pek benzemiyordu...Röportaja gittiği misafirinden “şarap vepeynir isteyerek başlayan bir uvertür”, “Ben bir şarap ve sonrasında bir şarap daha alabilir miyim” diye devam eden bir güzergah, bana “röportajın sağlıklı gitmeyeceğini” düşündürtüyordu...Elbette Ruslar içki konusunda antrenmanlıydılar...Ben de içki konusunda pek tecrübesiz sayılmazdım...Neyin nereye gidebileceğini bilecek kadar tecrübeli en azından...Kendim kahve içsem de, “bu kadar içkiyle bir röportajın nereye gidebileceğini” anlayabilecek kıvamdaydım...***Atina günlerim gelmişti aklıma...Yunan başkentini o yıllarda merkez üssüyapan yabancı gazetecilerle, arka arkaya viskileri devirdiğimiz ilk gazetecilik günleri gelmişti gözümün önüne...İçkili gazeteci muhabbetlerinden, pek hayırlı sonuçlar çıkmayacağını bildiğimden, röportaj başladığında kendimi belli belirsiz bir korumaya aldım...MİNİ KAMERALI KAYIT CİHAZIDarya Aslamova oturur oturmaz önüme mini kameralı bir kayıt cihazı kurmuştu...- “İsterseniz mini kamerayı kaldırayım...” dedi...- “Hayır” dedim, “Kalsın kamera; benim için bir sakıncası yok...”Kameranın kalmasının bir sakıncası yoktu fakat genç kadının Türkiye’nin en hassas konularına şaraba meze leblebi çekirdek mantağıyla yaklaşması sorunluydu...İçtiği şarabın etkisiyle aklına gelen kimseler hakkında olur olmaz “cüretkar suçlamalar” yapılmasını istiyordu...Olmayınca da, “istediğini alamamış bir gazeteci edasıyla mutsuz ve tatminsiz bir ifade takınıyordu...”FETHULLAH GÜLEN SORUSU Gezi Pakı olaylarının henüz ilk günleriydi...- “Polisin Gülen cemaatinin etkisi altındaolduğu için, hükümeti zorda bırakmak amacıyla orantısız güç kullandığı söyleniyor... Siz de böyle olduğunu düşünüyor musunuz?..”Dakika bir gol bir...Hiç tanımadığın bir yabancı kadın gazeteci, karşına gelecek, bir soru içinde “on tane herbiri birbirinden ağır iddiayı” hiçbir şey olmamış gibi soracak, senden de onaylamanı bekleyecek...Ben onun gibi şarap içmiyordum...Cezbeden güzelliği ise hiç umurumun teki değildi...Sonradan bu kadın gazeteciden dolayı büyük bir tartışmanın ortasında kalan Mehmet Barlas gibi böyle durumlarda “nezaket” kurallarını önemseyen bir gazeteci hiç değildim...- “Bu ne biçim soru” gibisinden baktım genç kadına...- “Bu söylediğiniz ihtimalin belgesi olan bir kanıtı yok elimde... Onun için söyleyemem böyle bir şey...” dedim...Kendim bile verdiğim cevaba sinirlenmiştim...Ne o öyle “diplomat gibi bir cevap” vermek zorunda kalmıştım...***Ancak daha ilk sorudan öylesine provokatif yaklaşmıştı ki, tanımadığım genç Rus kadın gazeteci konusunda “kendimi korumaya almamın” dışında refleks gelmemişti içimden... Bir taraftan da gözlemlemeye başlamıştım genç kadını...Leblebi çekirdek gibi sorduğu ve cevap beklediği sorulardaki cüreti sinirlendirmişti beni...Bu tipten yabancı gazetecilere yıllar önce Atina’da sık sık rastlardım...Sonraları onların yalnızca gazeteci olmadığını fark etmiştim...Gazeteciliğin onlara her soruyu uluorta ve cüretkarca sorma hakkını verdiğini sanırlardı...“YOKSA SİZ DE?..”Genç kadın gazeteci benden istediği cevabı alamayınca, eski bir gazetecilik numarasına başvurdu:- “Sizin cevap vermediğiniz soruya, konuştuğum birçok kişi cevap verdi... ‘Evet öyle’ dedi... Ben onlardan duydum, onun için size soruyorum... Dün Mehmet Barlas’la görüşmüştüm... Çok önemli şeyler söyledi... Önemli bir röportajdı...”Aklınca, beni tahrik ediyordu...- “Aaa öyle mi madem öyle söylediler ben de açıklayayım bari” diye bülbül kesilecektim...- “Hanımefendi” dedim; “Ben bir gazeteciyim... Elimde belge ve somut kanıt olmadan konuşmam... Bu söylediğiniz iddianın olduğunu gösteren bir kanıt yok elimde... Kusura bakmayın...”Minik kamera çalışmaya devam ediyordu...Sinir katsayım ise yükselmekteydi...Kadın o anda “tahrik etmekteki cüretinin son sınırına dayanıverdi aniden...”Sanki portakal fiyatını soruyormuş gibi bir aleladelikte; - “Yoksa siz Fethullahçı mısınız?..” deyiverdi...Sinirden deliye dönmüştüm...Tersten tahrik ederek beni konuşturacağını sanıyordu...İstihbaratçı ya da polis taktikleriydi bunlar...YARIDA KESİLEN RÖPORTAJ- “Siz kim olarak böyle bir soruyu kendinizde sorma hakkını buluyorsunuz?..” dedim...Patlama anlarımdaki zaptedilmez tepkilerim birer birer fışkırıyordu içimden...- “Siz röportaj yaptığınız bir gazeteciye nasıl böyle bir soru sorabiliyorsunuz?.. Sizinle röportaj falan yapmam ben hanımefendi... Bitmiştir bu röportaj...”***Hiç böyle bir tepki almamış olduğunu fark etmiştim...- “Gazeteci gazeteciye konuşuyoruz ne var bunda alınacak?..” gibisinden ucuz bir formüle başvurdu...- “Gazeteci gazeteciyle böyle röportaj yapmaz...” dedim;- “33 yıllık gazetecilik hayatımda böyle bir tavır ve röportaj görmedim...”Gülümseyerek ve alttan alarak durumu düzeltmeye çalışıyordu...Arada üçüncü şarap masaya gelmiş, daha kaçıncıya doğru gideceğimiz belli değildi...Geldiği andan itibaren, tavırlar, davranışlar, şaraplar, peynirler, sorulardaki sınır tanımaz cüretkarlıklar...Buna bir gazeteci röportajı demeye bin şahit isterdi...Bir şeyler söyletmek ve bunları kullanmak istiyordu...Anladığım kadarıyla görüştüğü kişilere ilk aşamadan itibaren “Fethullah Gülen’le ilgili suçlayıcı bir şeyler söyletmeye” çalışıyordu...***Olabilir çalışabilirdi de...Tavrı, cüretkarlığı ve yabancı bir ülkeyle ilgili olayları bir gazeteciden öğrenmeyi değil, suçlamaları talep eden soruları ile irite ediciydi...Genç kadında kabul edilmez bulduğum, bir röportajcı olarak hangi görüşü savunduğu değil, röportaj yapmasındaki amacın “birilerini suçlayacak malzeme bulmaktan ibaret” olduğunu anlamamdı... Kendi düşüncelerini yoğurmuş, şimdi kendisine bunları onaylatacak “adam” arıyordu...Sonradan öğrendim ki; Mehmet Barlas evinde konuk etmiş kadın gazeteciyi...Konyak içerken, bir punduna getirmiş “Fethullah Gülen için Müslümanların Soros’u deniyor, doğru mu?..” demişti...Mehmet Barlas’la, Ekrem Dumanlı arasında bu sözden kaynaklanan ve günlerdir devam eden tartışmayı izlerken, KomsomolskayaPravda muhabiri aynı Darya Aslamova’yla yaşadığım bu olay geldi gözlerimin önüne...Kadın gazetecinin “başıma dert olacağını ikinci dakikada anladığım o yarım kalan söyleşiye...”***Ekrem Dumanlı, Mehmet Barlas’ı Fethullah Gülen için bu ifadeleri kullanmakla eleştiriyor ve üzüntülerini bildiriyordu...Barlas ise, “Bu sözü kendisinin söylemediğini, ifadenin kadın gazeteciye ait olduğunu” ifade ediyordu...Ekrem Dumanlı ikna olmuyordu...Şöyle düşünüyordu;- “Kadın gazeteci etmiş, fakat üstat da onaylamış...”***Bana gelince;Darya Aslamova’yla röportajı, sorusu üzerine yarıda kestim...- “Sizinle röportaj yapamayacağım...” dedim...Bir kadına, böylesine bir davranışta bulunmanın, çok da nazik bir şey olmadığının farkındaydım...Fakat o kadar sinirliydim ki, öteki masada beni beklemekte olan başka gazeteci arkadaşlara “isterseniz siz yapın... Ben yapmayacağım...” dedim ve genç kadının o ana kadar içtiği içkilerin hesabını ödeyip masadan kalktım...Kadın gazeteciyi evinde ağırlayan ve sinirlendi mi benim gibi tepesi atmayıp, nezaketi elden bırakmayan Mehmet Barlas’la aramızda böyle bir fark olması doğaldı... O bir kadın gazeteciye nezaketinden ötürü kendi evinde konyak içerken yaptığı tanımlamalar karşısında “Hayır öyle değil şöyle” diyememişti...Bense Atina’nın arka sokaklarındaki gazetecilikten geliyordum...Çok görmüştüm böylelerini...Yunan başkenti “kaynardı” bir zamanlar böyle gazetecilerle!..Atina’dan kalan bir yadigar tecrübe işte!..Hayatımı böyle etkileyiverdi...

Devamını Oku

Barış için çok uzun bir yol var daha...

6 Ağustos 2013

Ağır mahkumiyetler geldi dün...Ergenekon örgütünün var olduğuna inanmayanlar, kararları bütün güçleriyle protesto ediyorlar...Ergenekon örgütünün varlığı ihtimalini baştan ciddiye alanlar, uzun yargı sürecindeki “hataların” oluşturduğu mağduriyetlerden sonra şimdi şaşkın vaziyetteler...Bu kadar büyük cezaların haklı olup olmadığı konusunda müteredditler...Mahkumiyetlere sempatiyle yaklaşmıyorlar...***Üçüncü kesim;Ergenekon davasını baştan itibaren destekleyen, varlığına ve hükümete yönelik darbe girişimine inanan kesim ise; mahkemenin mahkumiyet kararlarını tartışmıyor... Onlar ‘Ergenekon terör örgütü’ kavramının mahkemece tescil edilmesini önemsiyor...- “Böyle bir örgütün varlığının mahkemece kabul edilmesi, örgütün geçmişe ve geleceğe yönelik eylemlerini de tescil eder...” diyorlar;- “Onu bundan böyle övmek terörörgütünü övmek anlamında suç kapsamına girer... Örgütün varlığı mahkemece kabul edilince, soruşturma açısından polis ve yargı nefes alır...” ***Ergenekon kelimesini, gazetelerde 2007 Haziran ayındaki “evde patlayıcılar bulundu” haberinde görmüştüm ilk kez...Sonraki 6 yılımıza egemen olacağını o sırada bilmiyordum elbette...Bir sürü gazeteci, asker, siyasetçi gözaltına alındı ve tutuklandı...AKP’nin iktidara geldiği 2002-2007 arasında ilk beş yılda, siyasi niteliği olan böylesi büyük davalar gündeme gelmemişti...Böyle davaların gelmesi pek de beklenmiyordu...Sistemin böyle bir makas değiştireceğini, tahmin etmiyorduk, bilmiyorduk...Oysa Ergenekon, Balyoz ve sonrasında 28 Şubat ile Özal’ın zehirlenmesi gibi davalar arka arkaya açılmaya başlandı bu süreçte... Hepsinin tarihi 2007 sonrasıdır...İlk beş yılda görünmeyen bu davaların AKP’nin ikinci iktidar döneminde açılmaya başlaması, önemli şeylere işaret eder...***Türkiye’de bir türlü kurulmayan“demokratik, sivil, barışçıl bir düzen ve anayasa” olmayınca, rejim ağır mahkumiyetlerle “toplumsal asayişi” sağlama uğraşına giriyor...Davanın sonunda çıkan mahkumiyetler, “Bayram’ın huzur ve barış getirmesini bekleyen” kesimler için bir hayal kırıklığıdır...Barış için önümüzde daha uzun ve çetrefilli bir yol var...Bazı tespitleri bıkmadan usanmadan yapmak lazım...Gezi Parkı eyleminin hemen akabinde, “radikal” bir mecraya sürüklenen olaylar, Türkiye’yi yeniden ve hızla kutuplaştırıyor... Elbette bu kutuplaşmada 28 Şubat soruşturmalarının yeni dalgalarının geleceği haberleri de tetikleyici bir rol oynadı ilk günlerde...***Ağır mahkumiyetler çıkan Ergenekon davasının psikolojik alt yapısı ve açık gerekçesi “darbe yoluyla hükümetin düşürülmesi iddiası” değil midir?..Bunca olaydan ve bunca davadan sonra, Gezi Parkı eylemlerinin altında da aynı gerekçenin olduğu varsayılmıyor mu, iktidar çevrelerinde?..Duyguların yeni olaylarla katmerlenmesi, davaların psikolojik zemini ve kaderini de belirliyor...İlk gençlik yıllarımda ezberimize aldığımız bir söz yeniden geçerli oluyor:- “Aksiyon reaksiyonu doğuruyor...”***Uğraşıyorum ki; “Birbirimizi bel altı yöntemlerle düşürmeye ve yok etmeye çalışmadan bir toplumsal uzlaşı sisteminde demokratik sistemde anlaşalım” diye... Heyhat!..Kimse burnundan kıl aldırmıyor...Barışın egemen olduğu bir atmosferde yaşamak isteyenlerin; sesi gün geçtikçe duyulmaz hale geliyor...Hep bir hesap sorma, daha fazla hesap sonra, daha çok hesap sorma!..Oysa dünkü mahkumiyetler, bir çok evde dünyaları kararttı...Umutsuz günlere gebe bıraktı eşleri, çocukları, anneleri, babaları...Mahkumlar en yakınlarının hüznüyle, iki kez mahkum oldular haklarındaki cezaları dinlerken...Yakınların duyguları katmerli etki bırakıyor insanda...Ateş düştüğü yeri yakıyor çünkü...ANA MUHALEFET VE DEVLETE KARŞI SUÇLARDA AF...Belli oldu ki, arka arkaya açılan büyük davalar devam edecek... Sırada 28Şubat, daha sonra Özal’ın zehirlenmesi davaları var...Mahkumiyetler arka arkaya gelir ve yeni davalar açılırken, siyasi partileriniktidar ve muhalefet olarak yeni sivil arayışlara ve formüllere yönelmesi beklenir...***Bu davalar ve mahkumiyetler, hangisiyasi partiye yeni oy ve rant sağlar bilmem... İktidar partisi mi güçlenir bu polarizasyondan?..Yoksa muhalefet mi “mağdur” durumdan yeni oylara yönelir?...Kimse bu soruya tam cevap veremez...Fakat bir konuya açık cevap verilebilir;- “Bu ağır süreç Türkiye’yi genel olarak rahatlatmaz, sıkıntıya sokar...”Siyasi partiler, iktidarda ve muhalefette alacakları oylar kadar, toplumu rahatlatmayı da düşünmeliler...***Tayyip Erdoğan geçtiğimiz dönemde değişik konuşmalarında “İnsanlara karşı değil, ancak devlete karşı işlenen suçlarda affın olabileceğini” içeren konuşmalar yaptı... Bu konuşmaların geçerli olabilmesi için, yeni ve sivil bir anayasanın yapılması şart...AKP anayasa konusunda çok ısrarlı...Muhalefet “anayasa konusunda daha geniş kapsamlı bir uzlaşı için el verirse”yeni anayasanın kabulüyle, yeni anayasal sistem “Devlete karşı işlenen suçlarda” affı da gündeme alabilir...***Hayatı kolaylaştırmak, rahatlatmak, blokajları kaldırmak, birbirinden sürekli hesap sormakla olmaz...Hatta hesap sormaktan ziyade, herkesi rahatlatacak formülleri bulup, çıkartmak ve uzlaşmayla mümkün olur...Muhalefet anayasa konusunda inisiyatif alırsa, iktidarla yeni bir anayasa üzerinde daha geniş kapsamlı bir uzlaşının kapısını açar... Yeni ve sivil bir anayasadaki uzlaşı, iktidar ve muhalefeti genel bir af konusunda daha rahat uzlaşmaya götürür...Yoksa...Herkes yolunda berdevam...Hesap sormaya!!! devam...İNAL BATU VE FENERBAHÇE...Valide hanım gençliğinde okumak için gittiği yurt dışında sefaretleri ve orada görev yapan diplomatları görüp, özenmiş “diplomatlığa...”Siyasal Bilgiler Fakültesi civarlarında dolaşmaya başlayınca, “propaganda mekanizmasını çalıştırıvermişti hemen...”- “Oğlum sen diplomat olsan... Sana da ne yakışırdı diplomatlık...”***O kadar çok boza pişirdi kafamda, bir ara “Acaba diplomat mı olsam” diye aklımdan geçirmeye başlamıştım...Gazetecilik yapıyordum...Meslekteki şefler beni “diplomasi” muhabirliğine uygun görmüşlerdi...- “Kolej’lisin... Bu ukala diplomatların dilinden sen anlarsın...” diye...Değişik bir kültürdü diplomatlar...Havalıydılar...Tepeden bakarlardı çevredekilere...Yurt dışında görev yaptıklarından, incelmiş ve süzülmüş zevklerin imbiğinden geçtiklerinin farkındaydılar...Bu durumda olmayanlarla aralarına kırmızıçizgiler çekerdiler...***İnal Batu’yu o günlerde tanıdım...Kaliteli, tavırları ölçülü, Batılı, bildiğimiz türden ağırbaşlı bir diplomattı...Ancak İnal Batu’nun başka diplomatlarda fazlaca görülmeyen “çok yerli bir tavrı” vardı...İnal Batu hasta derecede bir futbol takımının taraftarıydı...Ölçülü, dengeci, uzlaşmacı ve duygularını belli etmeyen Türk diplomatlarına inat, hasta derecede fanı olduğu Fenerbahçe’den söz eder, sarı lacivert kıyafetler giyer, bir diplomatın snobluğunun çok uzaklarında kalan bir tavırla ve keyifle, bildiğimiz taraftar portresi çizerdi...***Bu haliyle gazetecilerle arasında “olağandışı” bir dostluk oluşturmuştu...Fenerbahçeli’si de, Beşiktaşlı’sı da, Galatasaraylı’sı da onunla sohbet ederdi...Diğer diplomatlarla kurulmayan bir iletişim kurmuştu gazetecilerle...Dışişleri sözcülüğü yaptı, Roma’da, İslamabad’da, Birleşmiş Milletler’de büyükelçilikler...Dün vefat ettiğini duydum...Onu gördüğümde, hep annemin “Oğlum diplomat ol... Sana da ne çok yakışır...” dediğini hatırlardım...Sadece bir diplomat değil, Fenerbahçeli bir diplomat olarak hatırlanmak isterdi o...Öyle hatırlanmalı...

Devamını Oku

Tavrındaki değişikliğin hikmet-i sebebi ne oluyor ki çakma liberal?..

4 Ağustos 2013

Aynaya bakıyorum son günlerde,“Allah Allah...” diyorum içimden;- “Bu mangalda kül bırakmayan, demokrasi mağduru ızdırap yüklü adamlar, benim tanıdığım adamlar mıdır acaba?..”Hani yıllardır “medyanın bütün, altın köşelerine onlar doluşmuşlardı...”Söyledikleri her söz, yumurtladıkları her inci, bir gülle ağırlığı taşıyordu...“Demokrat” olan onlardı...“Liberal” olan onlar...Faşizme karşı olan onlar...İleri demokrat, global teknokrat, barış havarisi birer güvercindi her bir üstat...Türkiye’yi onlar bize anlatıyor, karşılığında da demokrasi ve liberalizm çerçevesinde onlar “medyanın altın köşelerine yerleşiyordu...”Gözüm varsa gözüm çıksın...Tam on yıl böyle devam etti dile kolay!..***Gazetelerin birinden diğerine okkalı transferler yaptılar...Onların hakkıydı ya her şey!..Televizyonlarda star-yorumcu olarak büyük transferler yaptılar, entelektüel fikirlerinden mahrum bırakmadılar bizleri...Televizyonda yorumculuğun böylesine para getirdiği bir düzeni elleriyle kurdular, elleriyle beslediler, kağıttan kuleler inşa ettiler...Rejimin, düzenin, hayatın son on yıldaki bütün parsasını onlar topladılar...Hem maddi hem manevi... Yedikleri önlerinde, yemedikleri arkalarındaydı...***Oysa siyasi fikir satarak “büyük paralar kazanmak” hiçbir ekonomiye uymazdı...Hiçbir fikir, “o kadar pahalı değildi televizyon ve medya dünyasında...”Karşılığı yoktu...Ratingi yoktu...Reklamı yoktu...Ratingi, reklamı, karşılığı olmadığı için ekonomik getirisi de sınırlıydı...Fakat her ne hikmetse, ekonominin bu temel kuralları onlara işlemedi...Ekonomik getirisi olmayan “süslü liberal fikirlerini! sattıkları programlar” büyük paralarla sübvanse edildiler...On yıl bitti...Dünyanın değişik merkezlerinde bir de baktık bir şeyler oldu...Sanki işaret fişekleri atıldı bir yerlerden...Arkadaşlar her ne hikmetse bir anda toptan değiştiler...***Neden değiştiler?..Nasıl değiştiler?..Kim onlara ‘değişin’ dedi?..Kim ve hangi mihraklar her şey aynen devam ederken “haydi artık değişiyoruz” dedi?..Kim onlara ‘hayatı bundan böyle tersten okuyacaksınız’ dedi?..Nasıl bir dünyaydı bu?..Nasıl bir algı yönetimiydi?..Nasıl olup da aynı adamı, bir gün dünyanın en demokrat adamı, sonra da “diktatör” olarak tanımlayabiliyorlardı?..Dünle bugün arasında ne fark vardı ki?..***Onlar hangi çıkarlara göre, bugüne kadar her şeyi “beyaz” gösteriyorlardı...Bugün hangi çıkarlara göre her şeyi “kapkara” gösteriyorlar?..Üstelik şimdi onlar mağdur oluverdiler...On yıldır sessiz köşesinde oturanlar ise ayıplı...Onlar “demokrasi kahramanı” şimdi...Onlar “medya mağduru...”Onlar “gazetecilik mesleği elinden alınan muzdaripler...”***Bir düzen bu kadar sahtekarca değiştirilip, el altından yalan ve yanlış dizayn edilebilir mi?..Arkadaş bana söylesenize ne değişti de siz böyle değişiverdiniz aniden?..Tayyip Erdoğan eskiden “Gezi Parkı’nda gençler sevişsin” mi diyordu da, şimdi “Olmaz sevişmeyin ben oraya AVM yapacağım” diyor..Tayyip Erdoğan “Her yerde tıksırıncaya kadar içebilirsiniz... Bir kadeh de benim için kaldırın” mı diyordu da, şimdi “Olmaz içmeyin... Alkollü araba kullanmayın...” diyor...Erdoğan “İskoç viskisini mi milli içki” kontenjanına almıştı da, “ayran milli içkimiz değince ayranınız kabardı?..”Size ne oldu arkadaş bana bir meramınızı anlatsanıza...***Gerçek şu;Ne Tayyip Erdoğan ne de AKP değişti...İlk günlerde neyse, bugünlerde de o... Arasında bir fark yok...Dün ne söylüyorduysa, ne icraat yapıyorduysa bugün de aynısını yapıyor...2002 yılında ne kadar demokrattıysa, bugün de o kadar demokrat...O gün ne kadar “otokrattıysa” bugün de o kadar otokrat...Değişen Tayyip Erdoğan değil, AKP hiç değil...Değişen 10 yıldır konuşan ve bir yerlerden işaret alanlar...Onları konuşturan mihraklar!!! strateji değiştirdiler...Dışardan beslendiklerinden, “koro” değişiverdi aniden...Düne kadar “demokrat” dediklerinden şimdi “diktatör” yaratacaklar!..Bu arada kendilerini de ustaca “mağdur ve demokrasi kahramanı” gösterecekler...***Dünle, bugün arasında Tayyip Erdoğan açısından tek bir fark var...Güneydoğu’ya silah bıraktıran barış süreci...Çocukların akan kanı ve siyasetin ötesindeki bir konu bu...Onun dışında Tayyip Erdoğan da ilk günkü Tayyip Erdoğan... AKP de ilk günkü AKP...Dün karşıysan bugün de karşı olursun...Yok dün yanındaysan bugün de yanında olacaksın...Değişen o değil...Sensin çünkü...Tavrını tertemiz kalbin, inancın ve doğru bildiğini düşünen beyninin rotası tayin ediyorsa eğer, böyle yaparsın...***Yok eğer “dış mihraklardan besleniyorsan...”Başka işaretlerden, tavır ve düşünce değiştiriyorsan...Parsayı toplayıp yeterince kübü doldurduysan...Ve sırada yeni maceralara yelken açmayı hassas çıkarların açısından doğru bulmaktaysan...Koroya katılıp dün “beyaz” dediğine, bugün kara bir istibdat diyebilirsin...Hatta on yıllık sefahat ve refahtan sonra şimdi de “demokrasi mağduru bile” saydırabilirsin kendini...Mesleği elinden alınmış bir “demokrasi mağduru...”Durum müsait nasılsa... Algı rüzgarını estirenler, şimdi böyle estirecekler belli oldu...***Kararlarınızın ve tavırlarınızın Türkiye’deki demokrasiyle zerrece bir ilgisi yok biliyorum...Bombalanıp havaya uçurulan kapılar ve Filistin ablukasıyla ilgisi var farkındayım bu hassas değişikliğin...Merakıma mucip olan konu şu;Bu hassas dönüşünüzde Güneydoğu’da silah bıraktıran barışın da bir etkisi var mıdır acaba?..Kulağıma fısıldayın yeter...Merak etmeyin söylemeyeceğim kimseciklere...NAMUS...AKP’ye on yıl içinde hiç oy vermedim...AKP’ye önümüzdeki seçimde de oy vermeyeceğim...Bu dönem zarfında, şu anda atıp tutan “demokrasi mağduru, medya sansürü muzdaribi” arkadaşlar gibi, televizyonlarda ısmarlama programlarda boy göstermedim...Bu memlekette televizyonculuk mesleğini en iyi bilen iki üç kişiden biri olmama karşın, bu son on yılda hobilerim dışında neredeyse hiçbir yerde görünmedim...Yedi yıldır Vatan gazetesinde yazıyorum... Bu gazeteye girmemin iktidarlarla, muhalefetlerle bir ilgisi yok...O dönemdeki sahibi istedi benden yazmamı...***Laikliğe inanıyorum...Cumhuriyet’e inanıyorum...Atatürk’ü seviyorum...Demokrasiye inanıyorum...Demokrasiyle ilgili endişelerimi rezerv tutuyorum...Fakat bir iktidarın demokratik olmayan yöntemlerle düşürülmesine karşı çıkıyorum...Bugün mahkeme sürecinde olduğu için konuşmak istemiyorum...Ancak sanılanın ya da “sandırılanın aksine” geçmişte de hiçbir hükümetin demokrasi dışı yollarla düşürülmesine sıcak bakmadım...Laiklik gibi hassasiyetleri sonuna kadar dile getirmenin yanında oldum...Ancak rahmetli Erbakan ile Çiller‘in kurduğu hükümet de dahil kimsenin sandıksız düşürülmesini içime sindiremedim...Bugün de farklı opsiyonlarla “düşürülme işlerinden” haz etmemekteyim...***Ben ne bu iktidar kalsa, ne de başkası gelse, iktidarlara bağlı iş yapmam...Bana kişisel ve mesleki olarak hiçbir yararı yok... Bu ülkede önce sandık, sonra da çoğulcu demokrasinin gerçekleşmesini ve büyütmekte olduğum yavrularımın gerçek ve çağdaş bir demokraside yaşamalarını arzu ediyorum...Müslüman coğrafyalarını değiştirmeden... Böyle davranmaya “namuslu davranmak” diyorum...

Devamını Oku

Erken yaşta babalarını kaybeden kardeşlerin hikayesi...

3 Ağustos 2013

Ölümünden dört yıl önce; annelerinden ayrıldığı için, evine gitmedikleri dışarıda buluştukları babasını protesto etmekte haklı mıydı Can?..- “Babam gibi birini görmedim” dediği kız kardeşi şöyle cevap veriyordu bu soruya;- “Her hafta sonu arabasıyla Eskişehir’den İstanbul’a gelip, beni ve abimi okuldan çıkartır gezdirirdi...İstanbul’un en lüks lokantalarına, operalara, tiyatrolara götürürdü... Ne istiyorsak alırdı... Okula eliyle bırakırdı... İnanılmaz bir sevgi yumağıydı...”***Pişmanlık Can’da da vardı...Ölümünden duyduğu üzüntüden daha fazla üzüntü duyacak kadar... Babası öldüğünde; henüz 23 yaşındaydı...Öldüğü gün, annesine, ablasına, kız kardeşine ve annesini kaybetmiş kuzeni Ayşe’ye;- “Babam yok... Artık ben varım...” dedi...Berlin’de üniversiteyi bitirmek için önünde iki yılı daha vardı... Böyle olmasına rağmen, bu gerçeği o sırada seslendirmekte sakınca görmemişti...***Sonraki yıllarda kız kardeşinin her şeyiyle yakından ilgilendi... En büyük arzusu çok sevdiği kız kardeşinin, İngiltere’ye gidip yüksek lisans okumasıydı...Babalarının da vasiyeti okumaları yönündeydi...Ancak Almanya’dan döndüğü günlerden birinde kız kardeşi, Mehmet isimli bir gençle karşılayacaktı onu...Kız kardeşi, Mehmet’ten bahsetmişti kendisine, fakat Can’ın aklında kız kardeşinin “okuması gerekliliği yönündeki istikbali” vardı...Mehmet’e bir mektup yazdı...- “Bu kız çok iyi bir kızdır... Senden tek isteğim onun okumasıdır... Çünkü yaşı daha çok küçük...”***Bu mektubu yazdığı Mehmet’in bir süre sonra kayınbiraderi olacağını bilmiyordu...Hayatının da en yakınında geçeceğini...En fazla güveneceği insanlardan biri olacağını...Mehmet ise; Cumhuriyet gazetesine girdiği gün tanıştığı kız kardeşi olan genç kıza hemen ertesi günü evlenme teklif etmişti...Can’ın mektubunu dikkate aldılar, genç kızın üniversiteyi bitirmesini beklediler...Kız kardeş üniversiteyi bitirdiği yıl evlendiler...Can da mutluydu artık...***Ben “Can” isimli genci gazetelerde, dergilerde, değişik neviden mevkutede adını defalarca gördükten, hakkında onlarca yazı okuduktan sonra tanıyabildim...Ben tanıdığımda yaşını başını almış, kerli ferli dedikleri türden, durmuş oturmuş bir adamdı...Çok sevdiği, ona babaları öldüğü 23 yaşındayken ‘baba olacağına’ söz verdiği kız kardeşinin evinde tanıdım onu...Kız kardeşi; “Abim benim babam gibidir” demişti bana;- “Hayatta baba nasıl kızına her durumda sahip çıkarsa, o da bana öyle sahip çıkar... Çok genç yaşta kaybettiğim babamın yerine abim var hayatımda... Onsuz yapamam...”***Şaşırmıştım...Değişik bir adamdı...Zekiydi, akıllıydı ve iyi eğitimliydi...Bunlar belli olan özellikleriydi...Ancak nahif bir tarafı vardı...Bu tarafı hemen kendini belli etmiyordu...İngilizler’in straight (doğru, düz) dediği türden bir adamdı...Muhatabının nasıl söylediğine, vücut diline değil, ne söylediğine bakıyordu...Sözler önemliydi onun için...Nasıl söylendiği ve hangi amaca hizmet etmek için söylendiği değil...***O zamana kadar, tam da hatırlayamadığım bir sürü şey okumuştum hakkında...Uluslararası finans çevreleriyle içli dışlı ilişkileri!..Siyasetler ve iktidarlar üzerinde etkin ve yönlendirici konumlamaları...Falan filan...Halbuki hiç öyle biri gibi durmuyordu...Medyanın hakkında yarattığı algıyla karşımda duran adamın üzerimde bıraktığı gerçek izlenim arasında dağlar kadar fark vardı...Bir kez daha yaratılan medya algısının kurbanı oluyordum...Tanıştığımızda bana;- “Sen hiç basında yer alan adama benzemiyorsun...” demişti...Belli belirsiz gülümsemiştim...İçimden;- “Siz de medyada hakkınızda yaratılmış imaja hiç benzemiyorsunuz...” diye geçirmiş, ama söylememiştim...***Medya algısıyla yönetilen bir dünyada yaşıyorduk...Medyanın yarattığı algı üzerinden birbirini ilgisi alakası olmayan imajlar ve görüntülerle tanımak zorunda kalan iki insandık...Hayat bizi birbirimizle fiziksel olarak karşılaştırmasa, böyle tanımaya devam edecektik...Sonra kız kardeşinin hayatında ne kadar önemli olduğunu anlattı bana...Babasını ne kadar çok sevdiklerini...Annesinden sonra bir başka kadınla evlenmesini içlerine bir türlü sindiremediklerini...Babalarının onlar için nasıl her türlü fedakarlığı yaptığını...Gençlik günlerindeki belli belirsiz tepkilerinin üzerlerinde yarattığı pişmanlığı...Bir hayatın acı, tatlı ve gerçek duygularla örtüşmüş dramasını dinlemekteydim...Etten, kemikten yapılma insana has şeylerdi dinlediklerim...Duygulanmış Ege denizinin maviliklerinde dalıp gitmiştim bir süre...***Şimdi onun anlattıklarının kitabı var elimde...Yazı boyunca anlattığım, 23 yaşında Almanya’da üniversitede okurken babasını kaybeden ve ailesi için “baba” olma gö- revini üslenen kişi, Can Paker...“Geriye Bakmak Yok...” onun yeni çıkan kitabı...Çok sevdiği hayat boyu kol kanat gerdiği ve ona ‘baba’ eksikliğini hissettirmediği kız kardeşi ise Canan Barlas...Kız kardeşinin gazetede işe başladığı gün tanışıp bir gün sonra evlilik teklifi aldığı Mehmet isimli genç de Mehmet Barlas...Kitapta, bütün bir tarih var aslında...Oysa ben, aileyi ve insanı anlatan sayfalarını okudum görür görmez...Hayatı “medyanın aksettirdiği sanal algılar üzerinden değil”, kalemin gerçek durduğu yerden okursanız, karşınıza duygu dolu bambaşka bir hayat hikayesi çıkıverir...Can Paker’in, Canan ve Mehmet Barlas’la öyküsü de böyle bir hayat hikayesi işte...(Geriye Bakmak Yok... Fatih Vural... Bir Can Paker kitabı... Alfa Yayınları...)GAZETECİLİK VE ÇİFTE STANDART... Gazetecilere yapılan hiçbir haksızlığı doğru bulmuyorum...Hayatta benim işimden olmamın müsebbibi olan gazetecilerin, meslektaşların mağdur olmamaları için elimden gelen her şeyi yapmaya çalışıyorum...Birçok gazeteci arkadaşım bu dönemde değişik nedenlerle işlerinden ayrılıyor...Allah’tan geçmişe göre, çok önemli bir fark var gazetecilerin işlerinden ayrılmalarında....***Geçmişte işten ayrılmalarda, kendinizi ifade edecek hiçbir mecra bulamazdınız...Bütün kapılar yüzünüze kapanırdı aniden... Haksızlığa isyan edecek bir gazete sayfası değil, bir kesekağıdı bile bulamazdınız...33 yıl içinde en az dört beş kez “iktidarlar, siyasi erkler, derin ulusal ve uluslararası lobiler”in etkisiyle gazetecilik mesleğine ara vermek zorunda kaldığımda, telefonlarımı kapatırdım...Kimselerin sesini duymak istemezdim... Neden sonra bakar ve anlardım ki; “zaten kimsecikler aramadılar...”***O günlerin herhangi birinde “tantanalı destek bir yana, bir mütevazı geçmiş olsun”u bile çok gördü nice meslektaşım bana ve bizlere...Ben öyle olmamaya çalışıyorum... Mutluyum ki, artık gazeteciler için her daim devam eden bir medya mecrası var...Herkes her şekilde görüşünü, düşüncesini aktarıyor, anlatıyor, paylaşıyor...Gazetecilerin hiçbir şekilde susmaları, susturulmaları mümkün değil artık... Keşke bazı dostlar ve meslektaşlar bir zamanlar sesi hiç çıkamayacak durumda olanlardan, bir dost selamını esirgemeselerdi...

Devamını Oku