Fatih Terim “Galatasaray ve Milli Takım’ı birlikte çalıştırsın fikri” ilk çıktığında, arkasına hiç bakmadan; “Evet” diyorum “böyle olsun...”Aklın yolu bir çünkü...Terim istim üstünde bir teknik direktör...Dünyanın sayılı teknik direktörlerinden birisi olarak sayılıyor dünyada şu anda...Futbol bilgisi ve tecrübesi, diğer güçlü aday Mustafa Denizli’yle kıyaslanabilir...Fakat isminin futbolcular üzerinde şu anda yarattığı etki “Mustafa Hoca’nın ilerisindedir...”***Milli Takım’ın önünde dört hayati maçı var...Brezilya’daki dünya kupasına katılabilmek için Andora’yla içerde oynayacağız...Romanya’yla deplasmanda...Estonya’ya deplasmana gideceğiz...Grup lideri Hollanda’yla evimizde oynayıp bitireceğiz...Abdullah Avcı aşısı tutmadı Milli Takım’a...Brezilya’ya gidebilmemiz mucizelere bağlı...Maçların hepsini kazanmamız gerekiyor...Bu bile yetmiyor...Romanya-Macaristan maçının da bize yarar şekilde bitmesi gerekiyor...***Bu dört maçı, bir dörtlü maraton şeklinde değil, ancak her bir maç için teker teker sağlanacak yüksek bir konsantrasyonla kazanabiliriz...Futbolcunun çok fazla saygı duyacağı bir teknik direktör o da belki başarabilir bunu...O teknik direktör şu an için Fatih Terim’dir...Bunu bildiğimden Fatih Terim adını; Federasyon Başkanı Yıldırım Demirören seslendirince “aklın yolu birdir” diyerek destekliyorum...Bu desteği verdiğim sırada, “olayın nasıl pişirildiği”ni henüz bilmiyorum...Fakat bunun bir önemi yok...Fikir doğru ve Milli Takım’a uygun...İşin kotarılmasında rol alan kişileri bilmemem yararıma, çünkü istemediğim kişilerse onlar, güzelim fikre duygusal davranıp karşı çıkmam doğru olmayacak...***Türk Milli Takımı’nın, Dünya Kupası elemelerinde başarılı sonuç alması ve yeniden yapılandırılması şart çünkü...Fatih Terim’le olur veya olmaz amaFatih Terim bu görev için düşünülecek ilk isim... Bu kesin...AZİZ YILDIRIM MI İSTEDİ?..Daha ilk günden, Galatasaray cenahının etkin isimleri harekete geçiyor...- “Fatih Terim’in Milli Takım Teknik Direktörlüğünü Aziz Yıldırım istedi” diyorlar;- “Göksel Gümüşdağ da yaptı...” diye ekliyorlar...Türk futbolunda Fenerbahçe camiasının dışında bir şeyin yapılmasını istemiyorsanız, “Aziz Yıldırım’ın böyle istiyor” dersiniz; o iş olmaz.... - “Madem Aziz Yıldırım Galatasaray’ın içini karıştırmak istiyor... Öyleyse olmasın bu iş...” der herkes ve başlamadan biter bu iş...***Nitekim öyle bir hava esiyor ilk günlerde...Bu yorumlardan destek alan Ünal Aysal da; “Terim’in ya Galatasaray’ı ya da Milli Takım’ı seçmesi gerektiği” yolunda sözler sarf ediyor...Oysa Fatih Terim’in Milli Takım Teknik Direktörlüğü konusunun Aziz Yıldırım’la uzaktan yakından bir alakası yok...Konunun arabulucuları Fenerbahçeli ama Aziz Yıldırım’la ilgili değiller bu operasyonda...Tersine, konu Terim ailesiyle bir görüşme esnasında ortaya çıkıyor...***Konu şu;Acun ve Rıdvan; Terim ailesinin yakın dostları...Acun Ilıcalı’yla, Rıdvan Dilmen’in Fulya Terim’le yaptığı bir sohbet esnasında bu konu ortaya geliyor...Aklın yolu bir...Sohbette ortaya çıkan fikir, bir süre sonra “neden olmasın” noktasında konuşuluyor...Acun ve Rıdvan, Başbakan Tayyip Erdoğan’a bire bir aksesi olan iki isim...Başbakan’a bu konuyu aktarmayı uygun ve doğru buluyorlar...Olay böyle cereyan ediyor...Başbakan’a çıkıyorlar ve akıllarındaki fikri söylüyorlar...Fatih Terim konusunu Başbakan’la konuşan isimler bizzat Acun Ilıcalı’yla, Rıdvan Dilmen...***Başbakan; Futbol Federasyonu Başkanı Demirören’le görüşüyor...Bu ihtimalin gerçekleşecek olmasından mutluluk duyacağını söylüyor...Hatta Terim’le bir görüşme yapıyor...Sonra da Federasyon Başkanı olayı nihayetlendiriyor...Bu olaylarda Aziz Yıldırım’ın hiçbir dahli yok...Bunu hem Galatasaraylılar’a, hem Fenerbahçeliler’e, hem Beşiktaşlılar’a hem de tüm futbolseverlere aktarmak zorundayım...EFSANE GALATASARAYLI...Ancak iki akşam önce, Galatasaray’ın efsanevi bir yöneticisiyle yemekte yan yana oturuyorum...Ona;- “Fatih Terim’in Milli Takım Teknik Direktörlüğü’nü nasıl karşıladığını” soruyorum...- “İyi olmadı...” diyor...- “Anlamadım” diyorum- “Nasıl iyi olmadı?..”- “Galatasaray için iyi olmadı...” diyor...- “Milli Takımı son dört maçında Fatih Terim’in hazırlaması doğru değil mi?.. Başbakan ve Federasyon Başkanı yanlış mı yapıyorlar?..”- “Hayır onlar doğru yapıyorlar...” diyor...- “Galatasaray için iyi olmadı bu durum... İki işe birden konsantre olmak kolay değil Fatih Terim için...”***Kendisine aynı kanıda olmadığımı söylüyorum...O benden en azından Galatasaray açısından çok daha tecrübeli...Çoğu kişi;- “Sen Beşiktaşlı olduğun için böyle rahatsın...” diye düşünebilir...Oysa beni tanıyanlar kendim için istemeyeceğim şeyi başkası için de istemeyeceğimi bilirler...Terim olayı olduğunda hemen empati yapıyorum...- “Beşiktaş’ı çalıştıran bir Hoca aynı zamanda Milli Takım Teknik Direktörlüğü’ne çağrılsaydı ne düşünürdüm diye?..”- “Tereddütsüz evet derdim...” cevabını veriyorum...Salt Milli Takım’ın başarısı açısından değil...İşleyen demirin parlayacağına inandığımdan...Fatih Terim’in, Milli Takım Hocalığı bence Galatasaray’daki Hocalığını bozmaz, tersine güçlendirir...Bu işler futbolcu üzerinde psikolojik etki işi...Milli Takım’ı ve Galatasaray’ı çalıştıran Fatih Terim Galatasaray futbolcusu üzerinde daha etkili olur... Aynı şekilde Milli Takım futbolcusu üzerinde de...***Rıdvan Dilmen’in geçmişte Beşiktaş’ın Hoca işlerine, uluorta karışmasından, elaleme etkide bulunmaya çalışmasından hiç haz etmemiş bir kişiyim... Çok ağır eleştirilerde de bulundum Rıdvan Hoca’ya bu konuda...Fakat Fatih Terim konusu, bunun gibi bir konu değil... Bence Galatasaray’a zarar verecek bir olay değil...Milli Takım için müteşekkirim Rıdvan Dilmen’e de Acun‘a da...Elbette işin mimarlarına da...MERYEM’E YAPTIKLARINIZDAN UTANIYOR MUSUNUZ?..Meryem’in “tükenmişlik sendromu” diyerek, diziden ayrılıp gittiği günleri hatırlıyorum...Bir insana yapılmayacak linci gerçekleştirdiler...Ne şımarıklığı kaldı genç kadının, ne yediği önünde yemediği arkasındayken, kadir bilmezliği...***Diyebilirler ki;- “Biz nereden bilelim genç kadının sevgilisinden ayrıldığını?.. Hamile kaldığını?.. Olayların bu boyutta olduğunu?..”Doğru; hiç kimse bilemez zaten bir başkasının neler yaşadığını, hangi belalarla baş etmek zorunda kaldığını...Mesele, bilmeden böylesine yargılama hakkına sahip hissetmekte zaten kendini...Hayatın en temel yanılgısı “başkalarını yargılama hastalığı”mızdır...Kahvede otururuz, başkalarını yargılarız...Akşam beş çayında “dışımızdakileri yargılarız...”Kendimizle ilgilenmez, başkalarını yargılar “neyi nasıl yapmamaları gerektiğini” söyler dururuz...***Oysa herkesin kendince bir aklı, kendine göre gerçekleri ve o gerçekler karşısında yapmak zorunda oldukları vardır...Tıpkı bizim olduğu gibi...Eğer birisi sizi yargılıyorsa, hemen uzaklaşın oradan...Sizi yargılayan kişinin “size hiçbir yararı yoktur...”Yargılama karşısındakini “iyileştirme amacıyla olmaz çünkü... Kendi eksikliklerini aksettirme biçimidir yargılamanın nedeni...”***Meryem’le ilgili bunca lafı edenler, onu şımarıklık, kadir bilmezlik, vefasızlıkla suçlayanların hepsi şimdi sus pus oturmuş, kadının başından geçenleri okumak zorunda kalıyorlar...Kendilerini akıllı, kendileri dışındakileri ise akılsız ve iş göremez düşünüyorlar...Oysa herkes iyi kötü kendi çıkarını kollamasını bilir...Aklını kullanır...Eğer akılları fazla geliyorsa, Meryem için kullandıkları akıllarını biraz daha kendilerine kullansalar da bir işe yarasa...İyi ki, o günlerde genç kız için, en ufak bir “yargılamada bulunmadım...”Bugünlerini geçirecektir...Ona küçük bir önerim olabilir...Bugünlerde arkasında duruyor gibi görünen insanlara da fazla aldanmasın...Yarın bir başka olayda, yine anlamaz hemen karşısına geçerler...Meryem ya da herhangi birimiz “başkalarının onayına bağlı olarak yaşamaktan vazgeçmeliyiz...”Referansınız dışarıda değil içeride olmalı...İçinizin sesini dinleyin...Dışarısıyla mutlu olmayı denerseniz, dışarısıyla mutsuz olursunuz...Hiç değişmez bu gerçek...
Sabah haberlerini yapan Fatih Portakal’ın yeni dönemde Fox TV’nin Ana Haber yüzü olacağını öğrendiğimde, geçmiş ezberimden gelen bir tepkiyle karşıladım durumu;- “Çocuk iyi bir anchorman olma yolunda...” dedim...- “Nazlı Tolga’nın ayrılmasından sonra, başarılı sabah programcısını ana habere kaydırmaları doğal...”Gazetecilik mecram birbirinden oldukça farklı iki döneme ayrılıyor benim...İlk otuz yıl, gazetecilikle ilgili ezberimi, 80 yıllarının başında “Çetin Altan’ın Milliyet’teki köşesi Şeytan’ın Gör Dediği” sütunu belirlemişti...Şöyle diyordu Çetin Altan;- “Dünyada insanlar gerçekte ikiye ayrılırlar... Mesleği olanlar ve mesleksizler... Mesleksiz olanlar her işi yaparım diyenlerdir... Bir mesleği iyi yapabilmek ise, o meslekte evrensel standartları benimsemekle mümkün olur... Mesleğinizi dünyada iyi yapabilecek bir donanıma kavuştuysanız, çağdaş bir insansınız... Mesleğinizi iyi yapmak yerine ‘başka şeyleri iyi yapmayı’ tercih ediyorsanız çağdaşlıktan nasibinizi almamışsınız demektir...”***Terörün 78 kuşağını ezip geçtiği günlerden geliyordum...Kendime hayata düzgün katkılar sağlayabileceğim bir yol, bir ışık bulmaya çabalıyordum...Genç kalbime “usta”nın sözleri ilaç gibi gelmişti...Hayatımı “gazeteciliğe adadığım” ve bütün hayatımı “delicesine bir habercilik üzerine inşa ettiğim” yıllar, o Çetin Altan’ın o yazıların yayınlandığı yıllardır...Siyasi ve ticari etkilerden uzak, iyi yapılacak bir gazeteciliğin, çağdaşlığın, demokrasinin ve özgürlüğün mesleki kıstası olduğuna inanmıştım...Otuz yıl, bu ezberle sürdürdüm meslek hayatımı...Yaptığım hiçbir haberin arkasına bakmadım...Kime yararmış bu haber o benim işim değildi...Ben haberi yapar geçerdim...Beni “haber” ilgilendirirdi, başka bir şey değil... Yapmadığım haberler ise “kurgu” olduğunu, özellikle servis edildiğini düşündüğüm haberlerdi...Öyle haberler olduğunu hissedince, “irkilirdim...”Gerisi “haber haberdi”, gazeteci kimseleri memnun edebilen bir meslek erbabı değildi...***Gazetecilikte “Siyasi duruşları hiç önemsemedim... Siyasi duruşları olanların da, gazetecilik duruşları benim için çok daha önemliydi... Benim görüşüme göre, siyaset de gazeteciliğin emrindeydi...Gazeteciliğin türlü türlü siyasetlerin emrinde olduğunu anladığımda çok geç olmuştu...”Fatih Portakal, iyi bir anchorman olma yolunda genç bir gazeteci...Fox TV’nin sabah programlarını başarıyla yapıyor...Onun ana haber bülteni yüzü olması doğal bir mesleki yükseliş...30 yıllık gazetecilik ezberim böyle diyordu haberi duyduğumda...***Ancak konu gazetecilikse ve medyayı “ulusal ve uluslararası büyük sermaye yönetiyorsa,” ‘sermaye’nin politik duruşları çok önemlidir medya organlarındaki kararlarda...Medya; “tiraj ve rating alınarak, karşılığında reklam pastasından aynı oranda pay sahibi olunarak, kazanç sağlayan bir mecra” olmaktan çok, “ulusal ve uluslararası büyük sermayenin politik duruşlarının anlamlı bir ifade tarzı bulduğu” siyasi bir mecradır...Sadece Türkiye’de değil, uluslararası medya sermayeleri de, “bu politik duruşların bir yansımasıdır...”Rupert Murdoch, Avustralya kökenli uluslararası bir medya patronu...***Amerika’da muhafazakar politikaların sesi olmakla biliniyor...Irak’taki Amerikan müdahalesini, Amerikan FOX TV o kadar “çarpıcı bir yayıncılık”la destekledi ki, bir kesimin yoğun eleştirilerini aldı..Ortalama Amerikalı’nın gözünde ise kahraman bir hüviyete büründü...Murdoch’un dünya çapında 175 gazetesinin hepsi, Irak savaşının yanında bir politika izledi...Murdoch’la ilgili çok değişik iddialar ve tartışmalar var, fakat konumuz onlar değil...Önemli bir ayrıntı şudur;Murdoch grubu 1981 yılında İngilizlerin ünlü gazetesi The Times’ı satın aldı...***The Times gazetesi tanıdık bir gazete...Geçtiğimiz günlerde, “dünyadaki bazı ünlü sanatçıların gazeteye tam sayfa verilen bir ilanla” Gezi olaylarını eleştirdiği ve Başbakan’ı ağır biçimde suçladıkları gazete The Times gazetesi...“Gezi olaylarındaki orantısız güç kullanımının” uluslararası yargıya gidebileceğinden söz eden bir ilan yayınladılar...Bazı Oscar’lı sanatçılar da imzaladı bu ilanı ve Ankara’da büyük tepkiye yol açtı ilanın The Times gazetesinde yayınlanması...Aynı gazeteye bir süre sonra, Türkiye’den bazı yazar ve sanatçılar, cevabi bir ilan verdiler...***FOX grubu The Times gazetesinin sahibi olan grup...Amerika’daki “muhafazakar” çevrelerin de görüşmelerini temsil eden bir yayın organı...Aynı zamanda Wall Street Journal’ı da aldı bu grup ve Amerikan sermayesi ile finans merkezlerini etkileyen en önemli gazetelerden birisinin sahibi oldu...Fatih Portakal, genç ve umut vaat eden bir ahchorman...Ancak Fox TV’deki tek özelliği bu değil Fatih Portakal’ın... Fox TV’nin “iktidarın uygulamalarına en muhalif sesi ve yüzü aynı zamanda Fatih Portakal...”Bir halk adamı kimliğindeki anchorman’liğine karşın; eski spikerleri Nazlı Tolga gibi “rengini ve tavrını belli etmeyen bir sunucu” modunda hiç değil...Çalar Saat programında “iktidarın uygulamalarına yönelik lafını sakınmayan eleştiriler getirmekle ünlü” bir sunucu...***Bir anchorman’in iktidar yanlısı veya muhalifi olması demokrasilerde bir sorun teşkil etmez... Her medya grubu, kendi durumuna, pozisyonuna ve tavrına göre, bir yayın politikası izler...Ona uygun kimlikleri yayın politikasının ana unsuru yapar...Bu haliyle “demokratik, hakkaniyetli ve medya müktesebatına tamamen uygun bir atamadır Fatih Portakal ataması...”Umuyorum Radyo Televizyon Üst Kurulu’ndan da bu demokratik anlayışı görür, “Çalar Saat” programında başına çok geldiği gibi, “fazla uyarı” yemez...***Bu demokratik gerçekle birlikte, bizlerin de bilmesi gereken bazı olgular var ulusal ve uluslararası medyayla ilgili...Amerika’da lobiler seçimler esnasında istedikleri siyasi partiyi desteklerler... Hangi partiye isterlerse o partiye para yardımında bulunurlar...Bu yasaldır...Tek bir şartla fakat...Şeffaf olması koşuluyla...Herkesin kimin kime yardım ettiğini, parasal destek sağladığını bilmesi şartıyla...Bu yazının esas amacı kimin ne yaptığının bilinmesidir...Demokrasilerde şeffaflık ilkesinin sağlanmasıdır...Murdoch ve Fox grubu, medyada hareketli gireceğimiz Eylül ayına, sürpriz bir siyasi atakla başlıyor...Bu atağın ne olduğunu açıklamak bir yazarın demokrasi borcudur...Bunun “ulusal ve uluslararası medya grupları açısından” doğal olduğunu belirtmeyi unutmadan elbette...Amerikan ve İngiliz medyasının muhafazakar (conservative) sermayesi, Türkiye’de kendisini Eylül için yeniden konumlandırıyor...BU YAZIDAN SONRA...Fox Haber’de geçmişte benimle çalışmış, haber müdürlüklerimi editörlüklerimi yapmış bir çok genç arkadaşım çalışıyor...Bugün bu yazıyı okuduklarında çok şaşıracaklarını biliyorum...Hiçbiriyle konuşmadan, hiçbirinden hiçbir bilgi kırıntısı almadan böyle bir yazı yazmamı hiç beklemezlerdi benden...Muhtemelen şöyle diyecekler okuduklarında yazıyı;- “Ne ilgisi var... Bizim haber politikamız aynı kalacak... Tarafsız, objektif ve herkese aynı uzaklıkta...”***Elbette benim yetiştirdiğim gazeteciler olarak gazeteciliğin ve yayıncılığın temel ilkelerinden vazgeçmeyecekler, bunu biliyorum...Bu konuda bir kuşkum da yok...Ne var ki; yazarlık günlerim ve görevim artık televizyon haberciliği günlerimin ötesindeki anlamları yazmamı gerekli kılıyor...Ulusal ve uluslararası sermayeyi, onların konumlarını, pozisyonlamalarını ve tavırlarını okuyuculara aktarmak bir kamu görevi...Otuz yıldan sonra bu meslekte “bilinmeyen ve anlatılmayan şifreleri” okuyucuya aktarmazsam, bütün bu yılları boşuna geçirmiş olurum... Bir dönem onların “usta”sı olma onuruna erişmiş mütevazı bir köşe yazarının böylesine bir zaafı bünyesinde barındıramayacağını onlar da bilirler...
Türkiye’de ne olduğunu anlayabilmek için, “kimin çıkarlarının neyi istediğini” bilmek gerekiyor...PKK lideri Abdullah Öcalan, bulunduğu İmralı cezaevinde, AKP öncesi de, devletin “derin” yetkilileriyle görüşüyordu...Öcalan o günlerde Türkiye’deki güç dengelerine göre, “Askerin istemediği hiçbir çözümün, çözüm olmayacağını biliyor ve ona göre davranıyordu...”PKK sorununun uzun süre çözülmemesinin arkasında uluslararası odaklarla ulusal iştiraklerin kesiştiği bir “irade” vardı...Öcalan bu “irade” karşısında ateşkese yanaşmıyordu...***Askeri vesayetin kalkması ve sivil otoritenin tartışmasız gücü; “Abdullah Öcalan’ı Türkiye’deki hakim güç haline gelen sivil otoriteyle ateşkes meselesini çözebileceği” noktasına getirdi...MİT Müsteşarı’yla başlayan görüşmeler, bu sürecin başlangıcıdır...Öcalan, AKP’nin gücüne bakarak “Bu iktidar sırasında ateşkes sürecinin akamete uğramayacağını” düşündü ve “sürece evet” dedi...Abdullah Öcalan böylece geçmişte “askerlerin tavrını kutup yıldızı olarak alan bakışını, hükümetle değiştiriyordu...”Öcalan için “karşı taraf dediği irade sivil otoriteydi artık...”TÜRKİYE’NİN DÖNÜM NOKTASIBu nokta tarihidir...Türkiye’nin “yeni bir döneme kanatlanmasının dönüm noktasıdır...”Eğer başarılabilirse, Türkiye “başka bir yere gidecek...”Başarılamazsa eski yerine dönecek ve kendi içinde debelenecek...Türkiye’deki olayların zincirleme patlamaları, “barış sürecinin hemen sonrasıdır...”Derin uluslararası merkezler ve ülke içi iştirakleri; ilk günlerde “bölgesel milliyetçilik duygularını” körükleyerek engel olma yoluna gittiler...Fark ettiler ki, böyle bir sonuç alamayacaklar...Yapamıyorlar!..Barış kelimesi insanlar üzerinde çok etkili...Ne yapılsa, ne edilse fayda etmiyor...Kamuoyu yoklamaları barış sürecinin durmayacağına işaret ediyor... Acil olarak yeni bir “mecraya ve maceraya yöneldiler...”***Mesele Güneydoğu’da Kürt sorununu çözme ve barışı sağlama meselesi...“Barış“ın sağlanması, terörün bitmesi, Türkiye’yi yeni, önüne geçilemeyecek bir kimliğe kavuşturuyor...Kuzey Irak’taki Kürt yönetiminin kontrolündeki petrollerin geçiş yolu Türkiye...“PKK’yla sorunları bitiren ve kalıcı barışı sağlayan Türkiye” petrol üzerinde çok etkin bir konuma geçiyor böylece...60 milyar dolar olan doğal gaz harcamalarında, önemli bir eksilme meydana geliyor...Türkiye bu olursa, dış mihrakların istediği zaman “ekonomik operasyonlar“ yapamayacağı bir ülke haline gelecek...Bu durumun önüne geçmek istiyorlar!..Ne yapıp edip “Güneydoğu’daki barışın torpillenmesi“ işte bunun için amaçlanıyor...PKK diye bir enstrümanı Türkiye üzerinde “sallandıramayacak olmalarının“ yaratacağı güç kaybı da cabası...PARİS SUİKASTLERİParis’te Kürt Enstitüsü’nün özel şifreli kapılarını zorlamadan açıp, Abdullah Öcalan’a yakın üç kadın militanı öldüren “irade” bu irade...Karadeniz’e BDP heyetini gönderip, “Sinop’ta, Samsun’da, Trabzon’da ellerini ovuşturarak halk tepkisinin oluşmasını bekleyen irade” de aynı irade...“İmralı Zabıtları“nda Abdullah Öcalan’ın kendi örgütü PKK’yı ikna etmek için “Türk yetkilileri küçümseyici ifadelerinden,” infial bekleyen iradenin de aynı irade olması gibi...***Bu irade; “akil adam” diye köprü olmaya soyunan ünlü sanatçıları, “analarından doğduklarına bin pişman eden iradedir...”Evlerinden çıkamaz hale getiren iradedir...O derece güçlüdür...Güneydoğu’da sağlanacak “barış“ın “Ortadoğu’da bütün taşları oynatacağını” bilen ve ne pahasına olursa olsun önüne geçmeye çalışan bir irade bu...HATABöyle bir irade karşısında kamuoyunu yanlış algılamalara yöneltmeyecek, çok hassas bir kantar gerekiyor...Ancak bu “kantar“da geçtiğimiz dönem “topuz kaçmıştır...”PKK’yla ateşkes sürecinin işlemesi için, terör örgütüne “bazı tavizler” verilmesi sürecin doğasıydı...Silahlı PKK militanlarının ülkeyi terk etmesi, “zamanında suç işlediği kesinleşmiş militan unsurların, nisbi rahatlatılmaları” kamuoyunda zor “sindirilebilecek” kararlardı...“Barış” her ne kadar bazı önlemleri gerektirse de, bunu yaparken, bir taraftan ülkenin “darbe davalarından tutuklu komutan ve sivil sayısındaki yoğunluk”, vicdanlarda “sızı”ntıya yol açan bir algı sorunu yaratıyordu... - “Komutanlar içeride, PKK dışarıda” algısı böyle ortaya çıktı kamuoyunda...Algı “AKP’ye karşı olan Beyaz Türk’leri ve barış sürecine karşı olanları konsolide etti...”“Neler oluyordu?..”- “PKK’yla savaşan komutanlar içerdeyken, PKK’lılara özgürlük sağlamak nasıl olabilirdi?..”***Oysa Türkiye’nin, 76 milyonluk insanı için, ülkesinin ve milletinin refahı ve özgürlüğü için barış ve kardeşliğe ihtiyacı var...Barış ve kardeşliği sağlamak büyük fedakarlıklar ve cesur hamleler gerektiriyor...Ancak bu hamleleri yaparken, “yanlış algılamalara” neden olacak uygulamalar, toplumun “sindirim sistemini” bozmakta...Başbakan’ın birlikte görev yaptığı Genelkurmay Başkanı müebbetten içerdeyken, terörle mücadelede madalya almış onlarca komutan hapisteyken, “PKK’lıları silahlarıyla sınır dışına gönderen barış sürecini toplumun büyük kentlerinde yaşayan orta sınıf burjuvazisine anlatabilmek” zordur...“Barış” sihirli bir kelime olsa bile...İnsan ne olursa olsun barışı tercih etse bile...ADİL YAKLAŞIMKorumak zorunda olduğumuz barış “bu ülkenin PKK’yla savaşmış kesimlerini de kapsayacak toplumsal barışa yönelik bir afla demokratik sindirim sistemine uygun” bir şekilde topluma sunulmalı...Toplumsal barış, karşı tarafın da konsolide olmamasıyla oluşabiliyor...Uluslararası derin odakların bütün meselesi, “Güneydoğu’da başlayan barış süreci”ni sabote etmek...Bu sabote edilirse, “Türkiye yeniden yönetilemez hale gelir...”İstenen budur...Bu haliyle mesele bir AKP meselesi değil...Türkiye darbecilikten hüküm giyen, aynı zamanda yıllarca PKK’ya karşı savaşmış komutanlarını, sivillerini ve ‘milli’ olan her kesimi yeni barış sürecinde içine katacağı bir formülün bulunmasıdır...Devlete karşı işlenmiş suçları afla sonlandıracak bir formül ile sunulacak yeni Anayasa paketi barış isteyen ‘milli güçler’i rahatlatır...Darbe tartışmaları bir yana İlker Başbuğ da diğer bazı komutanlar da Türkiye’nin artık barış sürecinde kazanması gereken “milli güçleri”nin parçaları... SON OYUNUluslararası derin odaklar ve iştirakleri önümüzdeki günlerde bütün güçleriyle PKK’nın içini karıştırmaya çalışacaklar...Bu bellidir...PKK’yı silahlı mücadeleye yeniden çekebilmek ve sağlanan “barış ittifakını bozabilmek için her yolu deneyecekler...”Meseleleri “barış için kurulan bu ittifaktır...”Amaç Abdullah Öcalan ve PKK’ya “Kurduğunuz ittifak sizi istediğiniz yere götürmeyecek” deyip onların aklını çelmektir...Bu ihtimal olsun istemem...Yazıyı da bu ihtimal engellenebilir umuduyla yazıyorum...Ancak yakın zamanda PKK adına “hareketlenmeler görürseniz” beni ve bu yazıyı hatırlarsınız...O zaman zincirleme patlayan olayların ardındaki görünmeyen amaçları da deşifre etmiş olacaksınız...O zaman çok geç olacak...İnşallah o gün hiç gelmez...
Hayatımda kaderimin hiç kesişmediği, hiç oy vermediğim, hiçbir kadrosunun içinde yer almadığım, Tayyip Erdoğan’a yapılan derin uluslararası operasyonu deşifre edip anlatmak da bana düşüyor ya, artık ne söylesem bilmem...Turgut Özal’a ve Bülent Ecevit’e de aynısını yapmışlardı...Ne enteresan ki; Turgut Özal’la yolum hiç kesişmedi...Bülent Ecevit’le de...Ecevit’le bana eş zamanlı operasyon yapılması dışında...Muhtemelen kişiliklerimizdeki ortak bir “gurur” duygusu yüzünden...Yüzde 99’u aynı olan koro, aynı şekilde, aynı şiddette, aynı minvalde, aniden ve topyekün bir biçimde karalama ve itibarsızlaştırma harekatına başladılar Türk Başbakanı’nı...***Uluslararası psikolojik merkezlerin kullandığı derin stratejiler ve taktikler var...Önce “hedefi” arkadaşlarından ve yoldaşlarından ayırıyorsunuz...Tecrit ediyorsunuz...Yalnızlaştırıyorsunuz...“Çankaya’nın Şişmanı”, “Diktatör”, “Karısından Başka Kimseyi Dinlemeyen Adam” gibi ifadelerle, ustaca bir kırmızı çizgi çekiyorsunuz yol arkadaşlarıyla arasına...Tekleştirilme ve yalnızlaştırma sağlanırken, “arka arkaya” darbeler de gelmeye başlıyor...Ne kadar hakaret edilirse o kadar karizmanın çizileceği ve ismin kitleler üzerindeki etkisinin azaltılacağı düşünülüyor...***Özal için “Çankaya’nın Şişmanı” algısı yaratmak derin psikolojik harekatın bir parçasıydı...“Diktatörlüğe soyundu” başlıklarıyla bir arada servis edilen “Çankaya’nın Şişmanı” betimlemesi; Özal’ı kamuoyunda bitirmeye yönelik zincirleme darbeydi...Çankaya’nın Şişmanı deyimi kamuoyunca benimsendikten sonra, Özal‘a artık Cumhurbaşkanı muamelesi yapılamazdı...Kamuoyu buna hazırlandı...Özal siyasi olarak “buharlaştırıldı...”***Ecevit için; “Hasta”, “Ölüyor”, “Sürmenaj Oldu” “Günlük Hayatını Sürdüremiyor” manşetleri gazeteleri süsledi...Ekonomideki çıkmaz dolar operasyonlarıyla derinleştirilerek, “Ecevit’in Hasta Adamlığı algısıyla” bir zamanlar Avrupa’nın Osmanlı için söylediği “Hasta Adam” algısı örtüştürüldü...“Ecevit’in Başbakanlığı sürerse, Türkiye’nin Hasta Adamlığı da Ecevit‘le birlikte sürecek“ algısı ustaca zihinlere kazındı...***Ulusal ve uluslararası operasyonlar, “karizmatik liderleri” itibarsızlaştırmak için, siyasi ve psikolojik olarak şu ifadeleri arka arkaya kullanarak beyinlere zerk ediyorlar;“Karısından başka kimseyi dinlemeyen adam...”“Diktatör...”“Otokrat kişilik...”“Zor ve kimseyi dinlemeyen uyumsuz karakter...”Bülent Ecevit‘i sadece Başbakan’ken değil...12 Eylül 1980 darbesi sırasında da, “kendisini yönetmeye çalışan çevresindeki CHP yönetiminden ‘İllallah’ demiş ve tek başına DSP’yi kurmak zorunda kalmıştı...”O günlerde de operasyonu yapmak için Eevit’e “Geçimsiz ve huysuz biri” imajı ustaca şırıngalanmıştı...***“Huysuz”, “uyumsuz”, “otokrat”, “diktatör”, “aksi”, “geçimsiz” ifadeleriyle “hedef” uzun bir süre dövüldükten sonra ikinci aşamaya geçiyor ulusal ve uluslararası derin psikolojik harekat...İkinci aşama “hastalık aşamasıdır...”Turgut Özal “By-pass oldu ve kafayı yedi” ifadelerini hatırlar mısınız?..Özal sevecen bir kişilikti...Kamuoyunda öyle biliniyordu...Bu durumda “psikolojik harekat için başka bir formül bulmak zorundaydılar...”By-pass ameliyatı geçirenlerde “radikal kişilik değişimleri olduğunu sürmanşetlere taşıdılar!..”By-pass’dan sonra hastanın kişiliğinin 180 derece değiştiği, “sevecense, zorba, zorbaysa sevecen olduğu”nu yazdılar... Kısa bir sürede “Özal’ın sevecen kişiliğinin, by-pass ameliyatı sonrası 180 derece değişerek zorbalığa dönüştüğüne” inandırıldı kamuoyu...***By-pass olanlara soruyorduk o günlerde;- “Sende de 180 derecelik kişilik değişimi vaki oldu mu?..”Bu manşetler hep aynı mecradan sürülüyordu piyasaya nedense...***Ecevit için ise “huysuz ve aksi kişilikle” başlatılan, “kimseyi dinlemeyen içinde bir otokrat var” biçimindeki psikolojik harekat “hastalık” aşamasında;- “Öldü, ölüyor, yürüyemiyor, evde yürürken kemikleri kırılıyor, yakınmıyor...” şekline dönüştürüldü...***Tayyip Erdoğan için de aynıdır...İlk aşamada “diktatör” algısı ve arkasından “ağır hasta saklıyor, ölecek” algısı yaratıldı...Geçtiğimiz günlerde, nedense “Tayyip Erdoğan’ın bir anda yine hastaneye yattığı, neler olduğunun bilinmediği” söylendi...- “Otokrat, diktatör, huysuz, kimseyi dinlemeyen aksi kişilik” bir süre sonra ciddi! şekilde hastalanmalıydı...Psikolojik savaşın “doğal mecrası” buydu...Tayyip Erdoğan kendisi de bilmeden “hastaneye yattı...”Bir Başbakan’ın hastaneye yatmadan, hastaneye yatmış gözükmesi şaka gibi bir şeydi...***Fakat zamanında Bülent Ecevit, sapasağlamken, kemikleri kırılmış, yürüyememiş ve sürmenaj olmamış mıydı?..Yıkanamaz hale gelmemiş miydi?..Turgut Özal’a gelelim...Ölümünden birkaç ay önce, Süleyman Demirel, Turgut Özal için “O gidici” dememiş miydi...Süleyman Demirel’in o sözü sonradan başına iş açtı...“Demirel Özal’ın öleceğini biliyordu; öyleyse Özal’ı öldürmüşler” haline geldi o söz...Oysa muhtemelen Demirel de aynı psikolojik savaşı yapmakta, Özal’ı ölmeden “ölüyor” intibaıyla “yok”luğa yolcu ediyordu... ***Ulusal ve uluslararası derin psikolojik harekatın üçüncü aşaması, “hedef“e, dış etkin lobilerden “güçlü ve prestijli görünen alemlerden, sanatçılardan ve medyadan”, “itibarsızlaştıracak hakaretamiz sözler” sarf etmektir... Dün Financial Times’ın etkili olduğu söylenen yazarı Gideon Rachman’ın “Yavaş yavaş Başbakan’ın aptal olduğunu düşünmeye başlıyorum” yolundaki, aşağılayıcı sözleri “özel bir amaca” matuftur...Yazar neyin hakaret olduğunu bilemeyecek kadar aptal değildir...Amacı, “uluslararası karizmasını çizmeye çalışmaktır...” Tayyip Erdoğan’ın...Özellikle de Ortadoğu’da...Bu ifadeler basın özgürlüğü anlamında kullanılıyor, kullandırtılıyor...Derin çıkar örgütlerinin, istihbarat birimlerinin, lobilerin ve dezenformasyon çalışmalarının, bir kolu bu faaliyetler...Bunlar isteseniz de istemeseniz de zaten özgürce çalışıyor ve hizmet veriyorlar...Biz sadece “iktidarların medya üzerindeki baskılarını” görüyoruz ve sadece onlara karşı çıkmanın “basın özgürlüğü olduğunu” zannediyoruz...***Bu kişilerin ve faaliyetlerin “bağımsız gazetecilikle, basınla, özgür medyayla” bir ilgisi yok...Derin operasyonlar bunlar...Hayret!..Ne Ecevit‘le, ne Özal‘la, ne Tayyip Erdoğan’la hayatta hiç yolum kesişmedi...Bir satırlık bir “ikbal” sahibi olmadım onlarla...Ne ki; onlara yapılan derin operasyonu deşifre etmek ve anlatmak da bana düşüyor; daha artık ne söyleyeyim...Bu adamların yanında yıllarca ikbal sahibi olanlar mı ne yapıyorlar şimdi?..***Bülent Ecevit, Turgut Özal, Tayyip Erdoğan...Hepsini ipe göndermeye çalışan koro aynı korodur...İsimlerine, şemallerine, mecralarına kadar...Aynı madalyonun değişik yüzüdürler onlar...Başlarken en yakınlarında görünürler...Bir süre sonra, en acımasız bıçağı saplayacak bir uzaklığa çekilirler...Basın özgür olmalı...Bağımsız olmalı...İktidarlar etkilerinden uzak kalmalı...Bunların altına imza atıyoruz da...Bu derin operasyonları “basın özgürlüğünden mi sayacağız?..”Amaçları “muhteşem yalnızlık” falan değil...“Karanlık bir tecrit...”
BU ZULMÜ YAPANLAR CEZASIZ KALMAYACAK...DÜNYADA İKEN BU ZULMÜN CEZASINI GÖRECEK;AHİRETTE ELİM BİR AZAPLA CEZALANDIRILACAKLAR...MASUM ÇOCUKLARIN KATLİNİ GÖRMEYİP, GÖSTERMEYENLER VİCDANLARINDAKİ AZAPLA YAŞAYACAKLAR...SABREDEREK BEKLEMEKTİR MAZLUMA DÜŞEN...
İyi kalpli ve herkesi memnun etmeye çalışan bir dostum o...Uzun zamandır fark ediyorum...Arkadaşları ve dostlarıyla ilişkilerinde gerçek duygularını hep geri plana atıyor...Eğer duygular veya çıkarlar çatışıyorsa, o kendisi duygusunu gizliyor...Yok farz ediyor...Göstermiyor...***Zaman zaman “hatırı sayılır oranda içki içiyor...”İçtiği içkinin kendisi için zararlı olmadığını söylüyor...Olabilir fakat; bu tarafı beni çok ilgilendirmiyor...Beni ve bu yazıyı ilgilendiren tarafı, içtiği zaman aldığı yoğun alkol miktarının, kişiliğinin yukarıdaki özellikleriyle, direkt bir “ilişki” içerisinde olması...Kişiliğinin saydığım özellikleri gerçekte onun içki içmesini tetikliyor...***Dün sabah kendisiyle konuşuyordum...- “Kendisini ifade etmekten çekinen, yanlış anlaşılmaktan korkan, gücünü kullanmak istemeyen” kişiliğinin “alkol kullanımıyla bire bir bağlantılı olduğunu” söyledim ona...- “Bunları değiştirirsen artık içki içme isteği duymazsın...” dedim...İçki, sigara ve kilo konusunda sorular soran yüzlerce insan hep bana şunu soruyorlardı;- “Bunları bırakmak için, irade mi gerekli?.. Yoksa bir ilaç ya da insan desteği şart mı?..”Oysa esasen ne ilaç, ne sakız, ne de başka ek desteklerle terk edilecek şeyler bunlar...***Hayatın her alanında olduğu gibi, “şifreleri çözmeniz” gerekiyor, içkide de, sigarada da, kilo konusunda da...Şifreleri bulur çıkartırsanız, yeni ve taze duygularınıza uygun davranış modelleriyle hepsine “elveda” der, hayatı rahat ve keyifli yaşarsınız...BÜYÜMEKTEN KORKMAYINR. Şanal’ın Kuantum İyileşme kitabı elime geçeli çok olmadı...Alkol kullanan kişilerdeki duyguları şöyle açıklıyor R. Şanal;- “Kimse beni anlamıyor... Ben de kendimi anlatmak istemiyorum...Nedeni;Kendini ifade edememek...Güvensizlik...Yanlış anlaşılmaktan çekinmek...Gücünü kullanmaktan korkmak...***Düğümün şifreleri;Kimse beni anlamıyor...Gücümü kullanmak istemiyorum...Büyümek olgunlaşmak istemiyorum...Beni herkes yanlış anlıyor...Çok kızgınım...Kendimden utanıyorum...”***Telefonda konuştuğum arkadaşıma; “Gerçek duygularını hep içine atıyorsun... Farkında değil misin?..” diye sordum;- “Onları ifade etmekten utanıyorsun... Onları ifade ettiğin zaman oluşması muhtemel sıkıntılı durumlardan geriliyorsun... Çıkacak olası tartışmalardan kaçıyorsun... Yanlış anlaşılmaktan korkuyorsun...Bunları hissettiğin için, alkol alarak kendine dönüyorsun...Bir kısım açılır; içtikten sonra kendini ifade etmeye başlar...Sense çatışmadan kaçıyor ve içkinin seni gerginlikten uzaklaştıran sanal kaçamağının yarattığı iç dünyanda rahatlıyorsun...” dedim;Ahizenin öbür ucundan “Aynen böyle oluyor... Yeter, yeter!.. Anladım...” diyen sesini işittim...***Üstelemedim...Biliyordum ki yıllar önce; duygularımı “yanlış anlaşılır” diye ifade etmekten çekindiğim, “ne pahasına olursa olsun duygularımı ifade edecek cesareti gösterdiğimde” canım bir daha hiç içki içmek istemez olmuştu...Buradaki temel sorun; “duyguları ifade etme durumunda yaşanacağını sandığınız bedelin çok ağır olmasıydı...”Duygusal olarak buna hazır hissetmeyebiliyordunuz kendinizi...Onun için sürekli “kaçıyor”, kendinizle başbaşa kalarak, durumu idare ediyordunuz...O günden sonra dikkat ettim, ne zaman ki, birilerine karşı duygularımı ifade etmenin yanlış anlaşılacağından ürküyorum, öyle zamanlarda canım bir kadeh şarap içmek istiyor...İçimde kalanı ne pahasına olursa olsun muhatabıma anlattığımda ise, “tadımlık niyetine bile şarap arzu etmez” hale geliyorum...***Hayatta ruhumuzu ve kendimizi korumamız o kadar kolay değil...Bunları korumak için, çocuklukta bize bazı davranış kalıpları öğretiliyor...Bu davranış kalıplarının bir sürüsü yalan yanlış, hiçbir geçerliliği olmayan, tam tersi berbat sonuçlar veren kalıplar...Ebeveynler ya o anda; “Çocuğa bir cevap vereyim de başımdan gitsin“ mantığıyla “ağızlarında bir şeyler gevelemiş oluyorlar...”Ya da;Bizzat ebeveynler çocuğun hayatını bloke ediyorlar...Bazen de “hayata bakışlarının ve okuyuşlarının sorunlu olması çocuklarına geçiyor...”O sorunlar, yadigar olarak bizlere intikal ediyorlar...Şişman ebeveynlerin çocuklarının da şişman olması buna örnek...***Anne baba alkol kullanmayabilir...Ancak, onlar da “yanlış anlaşılmaktan korktukları için, kendilerini ifade etmekten çekinmişlerse...”Ya da yarattıkları baskılar, “kendinizi ifadenizin önüne set çekmiş, tıkamışsa”, içkiden uzak durmanız, kafanızın içindeki bu blokajı ortadan kaldırmanızla mümkün...Kendinizi rahat ifade etmeye başladığınızda sorununuz kalmayacak...Bu yazıyı aslında arkadaşım için yazdım...Onun bir an önce rahatlamasını istiyorum...Fakat bu söylediklerimin çok kişiye şamil olacağının farkındayım elbet...BATI’NIN KURNAZLARI VE İŞTİRAKLERİ...Diyelim ki;Mısır Cumhurbaşkanı Mursi “gerçek bir demokrat lider değil...”Bir yılda mı anladınız adamın gerçek bir demokrat olmadığını?..Bu kadar zamanda ne yapmış olabilir ki bu “adam demokrattan sayılmayıp, diktatör damgası yedirilerek darbeye maruz kaldı?..”Bitmedi...- “Seçilen Mursi’nin bir yıllık iktidarını demokratik bulmayan Batı’nın yüksek demokrasi standartı!!!...Nasıl olup da Suudi Krallığı’nın demokrasisini demokrasiye uygun buluyor?..Öyle ya; hiç demokrasiyi kurtaracak, ülkeye ayar verecek askeri darbeden falan bahsedilmiyor oralarda?..”***Hiç seçim olmayan bir ülke mi daha demokrattır?..Yoksa seçim yapmış ve yönetimini seçmiş bir ülke mi?..***Diyelim ki;Sandık demokraside her şey değil...Benim açımdan bunda bir tartışma yok...Peki; “Sandık olmadığı zaman mı demokrasi oluyor?..”Mısır’da demokrasiyi sağlamak için, darbelere bile yeten gücünüzü niye “demokratik açılımlar için” kullanmıyorsunuz?..Darbe yapmaya yeten mali ve siyasi etkiniz, “seçilmiş bir iktidara daha demokrat davranması için yetmiyor mu?..”***Yoksa sizin meseleniz gerçekte demokrasi falan değil mi?..Siz “petrolün satışıyla mı ilgilisiniz?..”Çıkan petrollerinkaç paradan kime gideceği, hangi geçiş yolundan geçeceği, kimlerin Ortadoğu’yu yöneteceği ve Gazze’ye açılan kapıların nasıl imha edileceğiyle mi?..Doğru söyleyin...Kurnazlık yapmayın...Suudi Kralı için kılını kıpırdatmayan demokrasi standartınız nasıl olup da Mursi için ayağa kalkıveriyor?..***Soruları cevaplayamayacaksınız belli...Zaten ben de size değil, ihale ettiğiniz kişilere soruyorum...Türkiye’deki iştiraklerinize!..