Birkaç yıl önce, CNN’de yaptığım bir televizyon programına, o günlerde henüz “televizyon yıldızı” olmayan genç bir televizyoncu da yardımcılarımdan biri olmuştu...Birkaç aylık çalışması esnasında, siyasi konulara ilgisi ve ilginç konuklar getirmesiyle yakında yıldızının parlayacağını anlamıştım...Ancak bir gün hiç beklemediğim bir şey yaptı...Televizyon programında değil ama, gazetedeki yazısında Apo hakkında “kalbimin ve ruhumun kolay kolay kabul edemeyeceği” sözler yazdı...Çok kızmıştım...Kızgınlığımın nedeni; “düşünce özgürlüğüne saygı duymamam değildi...”Teröre ve insanların öldürülmesine saygı duymuyordum; düşünceye değil...Apo denilen adam, terörü temel araç olarak seçmiş silahlı bir örgütün lideriydi...Terör Mehmetçiğin ve onbinlerce vatan evladının kanıyla serpilip gelişiyordu...Siyasi duruşu ne olursa olsun; terörden beslenen, siyasi mücadelesini kanlı saldırılarla yürüten bir örgütün lideri için “kullanılacak kelimeler” çok dikkatli sarf edilmeliydi...Ekstremlerde dolaşmayacak genç bir televizyoncu adayı için bu böyle olmalıydı...***Ona bu tavrını değiştirene kadar programın künyesinde ismini yazamayacağımı söyledim...Ağır “suçlara” bulaşan insanları olumlamaması gerektiğini ona öğütleyerek...Onu olumlamaktan ne kadar vazgeçti bilmiyorum ama en azından Apo silahları bıraktırınca, “ona küfür etme” şeklindeki insanlık suçuna iştirak etmedi...Hayatın hiçbir döneminde “Apo”yu kutsayan, ya da olumlayan ifadeler kullanmadım...Apo; terörü kendisine en önemli araç gören örgütün lideriydi...Biz öldürülen vatan evlatlarına ve bu topraklara yönelik saygımızla böyle davranırken, derin siyasal ve finansal merkezlerin tetiklediği bazı gazeteciler, hiç oralı olmuyorlardı...Apo’yla röportaj üstüne röportaj yaptılar...Apo Türkiye ile savaşırken, onlara göre Apo’dan iyisi yoktu...“O Ortadoğu’yu çok iyi bilen bir lider, halkı arkasına alan bir önder” idi...Öyle tanımlamaktan geri durmadılar...***Gün geldi hayat değişti...Uluslararası konjonktür, iç siyasal dengeler, zorunlu taktikler, hayatın dayattığı stratejiler değişti...Apo PKK’nın silahı bırakmasından yana bir tutum izlemeye başladı...Bunu “Türkiye’nin kara kaşı kara gözü” için yapmıyordu...Yüzlerce hesabı, uluslararası konjonktürün dayattığı sayısız nedeni vardı...Ne ki bunlar beni fazla ilgilendirmiyorlardı...Değil mi ki; daha fazla kan dökülmeyecekti...Türkiye bölünmeyecekti...En azından savaş duracaktı...Kendi adıma “ateşkes ve barış için örgütü üzerinde çalıştığını gördüğüm Apo’yla ilgili berbat ve kötü sıfatlar kullanmamaya karar verdim...”Geçmişi unutmayacaktım...Ne ki; barış rüzgarları eserken, geçmişi sürekli tekrarlayarak, yarını kuramayacağımızın da farkındaydım...Apo’yu hiçbir ifademde kutsayıp, olumlayarak sıfatlamadım...Ancak “ateşkes“e uygun olarak, hakkındaki geçmiş ifadeleri kullanmayı bir kenara bıraktım...Barış isteyen bir vatan evladı ne yaparsa onu yapmaya gayret ettim...***Heyhat!..Barış rüzgarının hafiften serpiştirmesi, silahların birazcık susmasıyla beraber; yıllarca karşımızda, “Apo’yu yere göğe sığdıramayan”, ondan “Ortadoğu’da bir lider, otonomi mücadelesi veren bir önder, bulunduğu coğrafyadan çıkan efsanevi bir heykel” yaratmaya çalışan aydın ve entellektüel çevre, bir anda onu, rezilleştirmeye ve itibarsızlaştırmaya başladı...Apo’yu “Sıradan bir kişi, halkının isteklerini hiçe sayan bir devlet memuru” muamelesine tabi tuttular...PKK’nın bulunduğu mevzilere üşenmeyip seyahat ettiler;“Apo’nun isteklerine sırt çevirip, fos çıkartılması için tahriklere, söyleşilere, sırt sıvazlamalara başladılar...”Utanmıyorlardı...Hizmet ettikleri şeyin “alçaklığına” aldırmıyorlardı...***Apo Türkiye’ye karşı silahlı mücadele verir, örgütü ülkeyi kana bularken, “Apo’yla röportaj yapıyor, onun ne denli insancıl, sevecen ve halk önderi bir kimlik” taşıdığını söyleyip yazıyorlardı...Onun Galatasaray’ı ne kadar çok sevdiğini, o ülkeyi kıpkırmızı bir kana bularken öğrendik...Apo ne zaman ki ateşkese “evet” dedi, “barış olabilir, artık yeni bir formatla yürüyelim” diye konuştu;Apo o andan itibaren, ‘devletin elinde bir esir’, sıradan bir memur kisvesine, itibarsız ve piyon bir ağır ceza mahkumu silüetine büründürüldü...Önder Apo, kişiliksiz Apo’ya dönüştürüldü...PKK milislerine “Onun dediklerini dinlemeyin” diyecek kadar rezilleşerek yürütüldü bu süreç...Bunu yapanların “vatan evladı” olmadıkları aşikardır;Merakım “Dinlemeyin Apo’yu... Durdurmayın savaşı... Yoksa durduracak mısınız, yoksa devletle savaşmayacak mısınız artık?..” diye sorabilecek cürette, insanlık suçu işleyecek kadar “haram” mıdır hayatları?..HANGİ UZAK GÜÇLERİN MÜSVEDDESİDİR ONLAR ACABA?..Daha önce de söyledim...Gazetecilik hayatım boyunca “derin işlerin, istihbarat servisleriyle grift ilişkilerin, finansal merkezlerle içli dışlı halvetlerin” hiçbirinin içinde bulunmadım...Bazı meslektaş gözükenlerin yaptığı gibi, bunların “rant”larını da yemedim...Buna karşın, Ankara’da diplomasi muhabirliği yaptığım günlerden beri, Atina’daki gazetecilik yıllarımda, TRT’de ve özel kanallardaki binlerce haber programımda, hiçbir günden bir güne “milli” bir çizgiden ayrılmadım...***Ben bu vatan topraklarında doğdum, büyüdüm ve geliştim... Dedemin soyu Misak’ı Milli’nin içinde olup dışında kalan Kerkük’ten, anne soyum son durak Trabzon’dan geliyor...Aile genlerim “bir gün gelip bu memleketten çoluğumla çocuğumla gitmeyi düşünsem bile”, dibine kadar bu memleketin genetiğinden geliyor...Kısaca bana yazılan genetiğimin bir ölçüde kader mahkumuyum ben...***Bu memleketin insanlarının, yabancı devletlerin, uluslararası merkezlerin “Türkiye’deki çıkarlarından, nemalanarak yaşamayı nasıl içlerine sindirirler” anlamam mümkün değil...Derin ve gizli kapaklı ilişkilere girmemek başka, “milli çizgiden sapmamak” başka bu hayatta...Apo Türkiye ile savaşırken, Apo’yu göklere çıkartıyorlar...Apo Türkiye ile savaşı kesmişken, Apo’yu yerin dibine batırıyorlar...Bu Türkiye’nin çıkarına olmadığına göre, kimin çıkarına acaba?..Hangi gizli çıkara hizmet ediyorlar?..Bir vatan evladı, yatağına yattığında kendisine bunu nasıl izah edebilir?..Hiç mi vicdanı sızlamaz?..Hadi demagoji yaptı diyelim;“İşlediği insanlık suçunu millete entellektüel bir tez niyetine yutturdu!..”***Ben o vicdanı merak ediyorum...Hani kafasını yastığa koyduğu an var ya onu...Hani o vicdan dediği şey hiç mi sızlamaz onda?..Hiroşima’da ölen çocukların şarkısı söylenirken, hiç mi aklına gelmez bu memlekette ölen çocukların feryatları?..Hangi uzak güçlerin müsveddesidir onlar?..Hangi derin merkezlerin karanlık silüeti?..
Hayatın psikolojik savaş, provokasyon ve gazetecilik kavramlarını derinden sorguladığı günleri yaşıyoruz...Gazetecilik; gazetecilik gibi yapılmıyor...Bu birinci nokta...Olaylar ağır bir biçimde çarpıtılıyor...Psikolojik harbin etkin ve vazgeçilmez bir parçası haline getiriliyor...Gazetecilik üzerinden algı yönetimi yapılıyor...***Gazetecilikte “haber objektiftir”, “yorum ise subjektif...”Yani haberin unsurları değiştirilmez...Olaylar gerçek yüzüyle verilir, saptırılmaz, çarpıtılmaz, ters yüz edilmez...Bir haber eğer dört başı mamur gerçekleri içeriyorsa ‘neden verdin’ diye insanlar sorgulanmaz...Fakat aynı zamanda her haberin bir perde arkası vardır...Haberi sızdıranlar, siyasi bir amaç, psikolojik bir hedef, rakibi vurmaya yönelik darbe mantığından yola çıkarak, o haberi fısıldarlar...Bu ayıp değildir...Ayıp olan; “Bunu başka bir amaçmış gibi göstermektir...”***Örnekleyecek olursak;Son aylarda çok tartışılan “İmralı Zabıtları” haberini sızdıranlar; “bu haberi barış sürecini torpillemek amacıyla sızdırırlar...”Neden?..Çünkü PKK lideri Apo bu süreci kendi tabanının kanaat önderlerine anlatırken, onları etkilemek amacıyla karşı tarafı güçsüz gösteren, kendine aşırı güç şırıngalayan, herkes hakkında o anda etkili olacağını düşündüğü şeyleri, bir konuşma üslubunda söylüyor ve zaman zaman ağır ifadeler kullanıyor...Bir süre sonra bu görüşme notlarını haber olarak sızdırmak ve milyonlara ‘vay anasına Apo da neler söylüyor böyle’ dedirtmek ve onun ‘dopingli gücüne’ tepki duydurmak amaçlanıyordu...Barış süreci yeni başlıyordu...Apo’nun ettiği her söz, “yeni provokasyonlara zemin hazırlayacaktı...”Haber yayınlandı...Sızdıranların amacı barış sürecini engellemekti...***Haberin perde arkası buydu...Fakat haber aynı zamanda “varolan bir gerçeği” yansıtıyordu...Apo gerçekten cezaevinde bu kişilerle konuşmuştu...Yani yalan değildi...Doğruydu...Apo cezaevinde kendi kanaat önderlerine, bu minvalde bir konuşma yapmıştı...Olayı, bugünlerde birbirine karıştırılan gazetecilik, psikolojik harp ve provokasyon kavramları ışığında değerlendirdiğimizde, “haberi yayınlamak; yayınlayanlar açısından bir gazetecilik faaliyetiydi...”Haberi sızdıranlar ise, “Barış sürecini engellemek ve torpillemek için, psikolojik harekat yapıyorlardı...”Gazeteci bu haberi yayınladığı için, “gazetecilik yapmamakla suçlanamazdı...”Ancak gazeteci bu haberi yayınlamakla “barış”a değil, “barış“ı torpilleyenlere hizmet etmiş olurdu...Demokrasilerde “barış“ı isteyenler olabileceği gibi, PKK’yla savaşın devamını isteyenler de olabilirdi...Yeter ki; kimin nerede durduğu anlaşılsın, net anlaşılsın, kodları çözülsün...Hayat yalanla tersyüz edilmesin...***Bu noktada bir gazetecilik faaliyeti olarak;“İmralı zabıtlarının yayınlanmasını” savunmak basın özgürlüğü kapsamındadır...Haberin “savaşın sürmesini isteyenlerin bir komplosu olduğunu söylemek” ise bir gazetecilik faaliyetinin okumasıdır...Bu haberi yapanları “gazetecilik yapmıyorlar” diye suçlamak abestir...Bu haberi, “Kamuoyunu aydınlatmak ve bilgilendirmek amacıyla yayınladık” demek ise demagoji...Gerçek bu haberi yaparak “barış sürecinin torpillenmesini isteyenlerle kol kola girmektir...”Bunun da demokraside yeri var...Kavramları bilirsek, “kimin ne yaptığını ve ne yapmakta olduğunu anlarız...”***Gazetecilikte haberi gerçek ve tüm unsurlarıyla yayınlamak demokrasilerin vazgeçilmez unsuru...Bu anlamda, bu gerçeği kaale alan her haber yayınlanır, yayınlamalı...Haber üzerine doğru, yanlış, eksik, fazla, anlamlı, anlamsız her türlü yorumu yapma hakkına sahip olmak da demokrasilerin gereği...Bu yorumların neyi amaçladığını söyleyenlerin; yorumlarını seslendirme hakkının olduğu gibi...Önümüzdeki süreçte, “gazetecilik nedir ne değildir“ çok sorgulanacak...Bu yazı bir başlangıçtır...PROVOKASYON VE KARAKTER SUİKASTİNİ GAZETECİLİK FAALİYETİ GİBİ GÖSTERMEK...Birkaç gün önce; bir gazeteci kardeşime geçmiş bir olaydaki yanlışı anlatırken, söylemiştim;Bir zamanlar ellerinde asalarla acayip gösteriler yapan Aczimendiler’in “derin bir operasyonun ürünü olduğunu” o günlerde sadece gazetecilik yapan hiçbir gazeteci bilemezdi...Görünen “Ellerinde asalarıyla birtakım garip hareketler yapan adamların, İslami bir kimliği temsil ettiklerini” söylemeleriydi...***Aczimendiler’i eleştirebilirdiniz...Yaptıklarıyla amaçladıkları üzerine “doğru, yanlış” bir sürü fikir üretebilirdiniz...Fakat Aczimendiler’e polis saldırınca onlar için “süt dökmüş kediye döndüler” ifadesini kullanamazdınız...Bunu kullanırsanız bir gazeteci eleştirisinin, yorum özgürlüğünün ötesine geçer, karakter suikastine doğru yönelirdiniz...Bir karakter suikasti örneğidir “süt dökmüş kediye döndüler” cümleleri...Kendi yorumu ve ifadesiyle aşağılamayı amaçlar...Olayı veriyor gibi görünürken, karşısındakini bilinçli bir itibarsızlaştırmaya ve değersizleştirmeye tabi tutar, o ifadeler...- “Ne olmuş ellerinde asalarıyla garip hareketler yapan bir Aczimendi’ye bu ifade kullanıldıysa?..” diyebilirsiniz...Oysa karakter suikasti, toplumda “karakter infazına karar verilen” herkes için geçerlidir...***Toplumda, bilinçli bir biçimde “itibarsızlaştırılan” tüm ünlü karakterleri gözünüzün önüne getirin...Bir dönem Başbakan Tansu Çiller’in arka arkaya yaptığı “gaflar” gündeme gelir ya da getirilirdi...Her lider yaptığı yüzlerce konuşma esnasında, cımbızla çekildiğinde defalarca gaf yapar...Fakat “karakter suikastine” tabi tutulmak istenen kişiler veya liderlerde “gaf meselesi” karakter infazının, itibarsızlaştırmanın, hafifleştirmenin ve değersizleştirmenin en can alıcı noktasıdır...***Geçenlerde Tansu Çiller’e “Neden zamanında sizin arka arkaya gaf yaptığınız haberlerinin yayınlandığını biliyor musunuz” dedim...Duraksadı...Ya hiç düşünmemişti ya da düşündüğünü belli etmek istemiyordu...- “Şöyle mi zannediyorsunuz” diye üstüne gittim,- “Sizden başka hiç kimselerin dilinin sürçmediğini mi düşünüyorsunuz?.. Konuşmasını hiç beceremeyenler üstü örtülerek geçiştirilirken, ‘sizin gaflarınız neden ülkenin bir numaralı gündem maddesi olmuştu biliyor musunuz...’Size karakter suikasti planlanıyordu da ondan...”***Karakter suikastleri Türkiye’de ve dünyada bir gazetecilik faaliyeti olarak sunmaya çalışılır...Hiçbir alakası yoktur...Karakter suikastleri, bilinçli ve planlı yapılan, rakibi bitirmeye yönelik öldürücü darbenin gelmesi öncesi zemini hazırlayan psikolojik savaş yöntemleridir...Bu faaliyetlerin gazetecilikle ilgisi yoktur...Maddi manevi cezai yaptırımları bulunur...Sistematiktirler, amaçlıdırlar ve kamuoyunu bilgilendirme, aydınlatma amacına değil, karşısındaki suikast yoluyla bitirme amacına matufturlar...Bu faaliyetlerden “ağır cezalık suç” çıkmaz...Fakat bu faaliyetleri “basın özgürlüğü diye sunmak” büyük sahtekarlıktır...
17 ŞUBAT 2012Bugün bir yazı yazdım...Gazetecilik için bir umut yolculuğu diye...Beni aldattılar mı acaba zamanında?..Yanlış mı öğrettiler gazeteciliği?..İktidara, muhalefete, polise, askere, yargıya, sisteme, cemaate eşit uzaklıkta bir gazetecilik yapmak artık mümkün değil mi?..Yoksa hiçbir zaman mı değildi?..***Bir gazeteci bunlardan herhangi birisinin gayrı resmi sözcüsü olacak sanki...Olayları bir tarafa aidiyet duymadan önyargısız yorumlayamıyorsunuz...Bildiğimiz ve inandığımız gazetecilik bu değildi ki...Ne kadar yalnız korumasızız şimdi...Üzerimizde bir şemsiye yoksa, sırtımızı yasladığımız birileri bulunmuyorsa, “hiçbir basın özgürlüğümüz yok” sanki...***Birkaç yıl önce son yıllarda samimi olduğum bir gazeteci büyüğüm söylemişti;- “Oğlum; Bu meslekte ve bu ülkede yalnız kalırsan, seni yaşatmazlar...”İnat ettim kimseleri almayacağım şemsiye diye üzerime...Kimselere dayanmayacağım basın özgürlüğünün kendisi dışında...Hiçbir aidiyete sığınmayacağım, bir başka aidiyeti mahkum etmek uğruna...Sonuna kadar demokrasinin saf Peter Sellers haliyle gitmeye uğraşacağım...Hep öyle gazetecilik yapmaya çalıştım ki ben...***Ne enteresan...Olumlu bir cümlede “ki” ekini İzmirliler kullanırlar...İzmirli eşimle evlenene kadar bilmezdim böyle olduğunu...Bir gece vakti arabada, romantik bir anımızda söylemişti eski eşim bana bunu...Acayip bir ifade olarak gelmişti ilk duyduğumda bunu...Sonra aşkın sempatisi galebe çaldı sanırım...“Ki” ekini arada bir çocukluk yapmak için olumlu cümlelerde kullanıyorum şimdi...Evlilikten arta kalan küçük bir parantez olarak kaldı bu alışkanlık...Daha ne parantezler var o evlilikten arta kalan kim bilir?..***11 EYLÜL 2013 (2 GÜN ÖNCE...)Evlilikten arta kalan parantezlerden birini fark ediverdim aniden birkaç gün önce...Bir arkadaşımla konuşuyordum...Şimdi yazarlık yapan eski eşimin gazetecilikten nasıl koptuğunu anlattı bana...Yurt dışında muhabirken “aniden ayrılıveriyor” gazetecilikten...Detaylarını anlattı inanamadım...Ağzımdan şu sözcükler dökülüverdi bilmeden;- “Bizim aile genetiğimiz böyleymiş demek... Yapacak bir şey yok... Genetik adına gururlandım... Hüzün verici gözükse bile nihayeti...”***Ne kadar da çok gazeteci, ben farkına varmadan ne kadar ilginç desteklerle ayakta kalıveriyormuş, korunuyormuş meğerse...Tek başına desteksiz, korunaksız pek ayakta kalabilen yok gibi sanki...Aynaya baktığımda kendi kendime şaşıyorum...Bu kadar değişik yapılanmanın ve sistematiğin içinde, tek başına nasıl ayakta kalabildim bu gazetecilikle diye?..Sanıyorum Peter Sellers gibi, kendi vicdanın ve kalbinle yürürsen, sana bütün çarpmaya çalışanlar, birbirlerine çarpıyorlar...Aile geleneğimiz böyleymiş bizim meğerse!..TERİM’İ ASLANLARIN ÖNÜNE ATANLAR... GALATASARAY’IN KAYBETTİĞİ PUANLAR...Bütün bir haftayı futbolcunun enerjisini alan, dağıtan, konsantrasyonunu bozan anlamsız bir tartışmayla geçiriyor Galatasaray Başkanı...Kurulan inanılmaz takım, Medikal Park Antalyaspor karşısında beraberliği zar zor elde ediyor...Sporting Lizbon’dan alınan Bruma diye öyle bir sol kanat futbolcusu var ki, Galatasaray takımı zaten Drogba’yla, Burak‘la, Sneijder’le, Mello’yla, Selçuk‘la ve Bruma’yla rakiplerini toz duman eder...Böyle bir takımın Hoca’sı Fatih Terim ve siz bir hafta boyunca, “Terim olsun mu olmasın mı” diye gündem oluşturup, futbolcunun lige konsantrasyonunu bozuyorsunuz...***Futbolcuların kafasında “Fatih Terim’le ilgili soru işaretleri uyandırıyorsunuz...”Ünal Aysal’a bir sır vereyim...Milli Takım’a Romanya’da mucize yaratan sihir, dün Galatasaray’a Medikal Park Antalyaspor karşısında puan kaybettiriyor...Şöyle;Abdullah Avcı’nın gidip Fatih Terim’in gelmesiyle, Milli Takım futbolcusu Hoca’nın büyüklüğün ve tartışılmazlığından kaynaklanan bir motivasyonla oynuyor Andora ve Romanya maçlarını...Kalesinde gol görmeden rakip kalelerde 7 golü böyle buluyor...Bu Milli Takım’ın başarısında Fatih Terim sihri...***Aynı sihir tersten Galatasaray için işliyor hafta boyunca...Galatasaray Başkanı hiç zamanı olmadığı halde “Terim üzerinde anlamsız bir Galatasaray tartışması başlatıyor...”Hoca’yı futbolcuların nezdinde deyim yerindeyse “aslanların önüne atıyor...”En ufak bir olaydan “kendisine vazife çıkaran” futbolcu, Hoca’sı üzerinde Galatasaray camiasındaki tartışmanın farkında maça çıkıyor...Galatasaray futbolcusunun bilinçaltı anlamsız bir tartışmanın beyinsel yüküyle 90 dakikayı tamamlıyor...Sonuç açık farkla galip gelinebilecek bir maçtan 1 puanla ayrılarak tecelli ediyor...Milli Takım’da ne yapılıyorsa, geçen hafta Galatasaray’da tam tersi yapılıyor...Fatih Terim’in çalıştırdığı Milli Takım geçen hafta mucizeye imza atıyor...Aynı Terim’in çalıştırdığı Galatasaray ise rakibine bir mucize sunuyor...Galatasaray Başkanı haklı!!!Fatih Terim bu şekilde iki takımı birden çalıştıramaz!..
Ahmet‘in görüntülerini izliyorum...Protestolarını, taşkınlıklarını, polisle karşı karşıya geldiği meydandaki kızgın ve nahif anlarını...Sonra o, muzip gülümsemenin verildiği duvar fotoğrafı geliyor bilgisayar ekranına...- “Ne oldu lan...Büyük adam olamadıysak...Hayallerimizi de satmadık ya...”Duvar yazısının önünde çektirdiği ‘bilgece gülümseyen’ o fotoğrafı...Ahmet’in “çatıdan düşerek” ölümü içimde derin şüpheler yaratan bir ölüm...78’lerde bu ölümlerin nicesinden gelen birisiyim ben...“Kuşkuya yer bırakmayacak derecede şüpheli bir ölüm...” olduğunun farkındayım Ahmet‘in ölümünün, daha doğrusu öldürülmesinin...***On “görgü tanığı” çıkıyor ortaya...Hepsi “polisin attığı gaz kapsülünün başına isabet etmesiyle“ öldüğünü söylüyorlar...Bir süre sonra kamera kayıtlarından Ahmet‘in çatıdan düşerek veya düşürülerek öldüğü ortaya çıkıyor...Ahmet’in çatıda ne işi var?..Çatıdaki 50 santimlik duvardan dengesini kaybedip nasıl düşüyor?..Çatıdan düşerek ölümler, trafik kazaları gibidir...Cinayeti kamufle etme amaçlı olması çok muhtemel...Ne ilginç bir tesadüf oluyor ki; bir süre önce yine Hatay’da ölen Abdullah Cömert de arkasından aldığı darbeyle yüksek bir yerden düşerek ölüyor...İki gencin ikisi de Alevi...Hatay gibi provokasyona en açık olan ilde, arka arkaya iki Alevi genci, polisle birebir çatışma esnasında değil de, yükseklerden bir yerlerden aldıkları darbeyle dengelerini kaybederek düşüp ölüyorlar...***Hayat, gösterilmek istendiği biçimiyle değil, gerçekte olduğu şekliyle okumaya çalışılacak bir olgu...Böyle okumaya çalışmak, birilerini aklamaya çalışmak değil...Tersine kör noktalarda kuşkulu bir durum varsa bunun “kamu görevlilerinden bir kısmının desteği olmadan yapılamayacağını” da biliyorum...Bu ölümler “çok şüpheli ölümler...”Ahmet’i çatıdan itmesi muhtemel olanlar üniformalı mıydı üniformasız mı bilmiyorum ama bu çok önemli değil...Önemli olan “Ahmet’in ölümüyle neyin amaçlandığı” ve ne yapılmaya çalışıldığı?..***Abdi İpekçi’nin öldürüldüğü o uğursuz Şubat akşamını hatırlıyorum...Hiç birimizin aklının ucundan geçmiyordu; 12 Eylül tezgahına doğru gitmekte olduğumuz...“Katil sağcı mı solcu mu?..” onun tartışmasını yapıyor, o tartışmadan da yeni bölünmeler çıkarıyorduk...Oysa katilin sağcı mı solcu mu olduğu önemli değildi ki...Katilin esas sol ve sağ kisvesi altında amaçladığı şey önemliydi...Nitekim sağcı görünen Mehmet Ali Ağca, bir süre sonra yakalandı ve Bayrampaşa cezaevinden “mucizevi bir operasyonla kaçırıldı...”Gitti Vatikan Meydanı’nın ortasında Papa’yı vurdu...***Abdullah ve Ahmet...İkisi de Hataylı...İkisi de Alevi...İlginç benzerlikleri, ikisi de bire bir polisle yaşanan bir çatışmanın ortasında öldürülmüyorlar...Yukarılardan bir yerlerden, set üstünden veya çatıdan düşüyor ya da düşürttürülüyorlar...Tam da bu zamanda...En ufak bir kıvılcımın, alev topu haline gelip bütün toplumu sarmaladığı anlarda...Ahmet’in ölümü de Abdullah’ta olduğu gibi, yüreklerimizi tarifsiz acılara boğuyor...Doğal tepkilerimiz bizi bir yerlerden hesap sormaya götürüyor...Sokak kendi “vahşi ve derin gündemini” bize dayatıyor...O gündem, bizim ya da devletin bilinen güçlerinin kontrolünde değil...Başkalarının elinde...Gencecik insanlar, yürekleri kanatan bir biçimde ölüyor ve öldürülüyorlar...Ölümler infiale yol açıyor...İnfialle birlikte ölümlere “görünen nedenler” monteleniyor...Görünen nedenlerden gürül gürül akan tepkiler, nehir olup taşıyor...Akıntıya kapılmış hızla gitmekteyiz... Nehir zaman zaman sanki bir şelaleye çıkacakmış hissi uyandırıyor...***İlerde bir gün mutlaka birileri bugünlerin objektif bir belgeselini yapacak...Bu ölümler ve olaylar için “Vay anasına böyle mi olmuştu gerçekten” diyeceğimizi biliyorum...Bütün amacım, o sözü bugünden diyebilmek, dedirtebilmek...Belgesel yapıldığında hem çok dramatik, hem de vakit çok geç oluyor çünkü!..BAŞBAKAN’I YEDİRMEYEN CHP’LİLER!..CHP’den iki emekli büyükelçi milletvekili Faruk Loğoğlu ile Osman Korutürk Mısır’a gidiyorlar...Mısır’da yeni yapılmış bir askeri darbe sonucu kurulan hükümetin temsilcileri ile görüşüyorlar...Mısır’da darbeyle gelen hükümetin temsilcileri, Başbakan Tayyip Erdoğan hakkında “olur olmaz laflar söylüyor, ifadeler kullanıyorlar...”İki diplomat milletvekili, “Türkiye’nin Başbakanı’na bu sözleri söyletmeyiz... Bizim önümüzde bu sözleri söyleyemezsiniz...” yolunda laflar ediyor, tavır koyuyorlar...Belli ki çok gururlandıkları bu tavırlarını geziye katılan gazeteci arkadaşlara da aktarıyorlar...Meslektaşlarımız da bunu haberleştirip yazıyorlar...***Eminim ki muhalefet milletvekili olmalarına karşın; Mısır’ın bizimle diplomatik ilişkisi kesilen hükümetinin önünde Türkiye Başbakanı’yla ilgili kötü bir söz söylettirmemiş olmaktan ötürü kendileriyle gurur duyuyorlar...Bu tavrın mazrufa değil, zarfa bakan, içeriğe değil, biçime önem veren tipik bir diplomat tavrı olduğunu söylemeliyim...Ben muhalefet milletvekilinden Tayyip Erdoğan’a laf söylettirip söylettirmemeyi değil, ilkeli davranmayı beklerim...Mısır’daki hükümet askeri bir darbe sonucu iktidara geldi...Üstelik bu olay yeni oldu...CHP’nin sosyal demokrat milletvekilleri mal bulmuş mağribi gibi, başkaca bir işleri yokmuşçasına darbeyle gelmiş bir iktidara, acilen meşruiyet sağlamayı niye görev edinirler?..Bu onların misyonu mu?..Bu görevi edinmeleri yetmiyor gibi, bir de siyasi rakibi olan Başbakan hakkında laf ettirmemekle övünüyorlar...***Bence tam tersini yapmalıydılar...Darbeyle gelmiş bir hükümeti hemen ziyaret edip, onu meşrulaştırmayacaklardı...Buna karşın, demokrasi mücadelesi veren uluslararası siyasetçiler Başbakan hakkında laf ederlerse, terbiye sınırlarını aşmıyorsa hiç karışmayacaklardı...Demokrasiyi içselleştirmiş sosyalist bir partinin politikacısı böyle davranır...Demokrasi dışı güçleri acilen meşrulaştırıp, “Ama Başbakan’a laf söylettirmedim” demek, şık bir ilkeli duruş değil. Beni Başbakan’a söylenen laflara CHP’lilerin ne cevap verdiği değil; CHP’lilerin demokrasiyle ilgili durumlara ne cevap verdiği ilgilendiriyor...TARİHTEN HAYATA DAİR BİR DERS!..Emevi devletinin yıkılışı ile Abbasi devletinin kuruluşunda önemli roller üslenen Ebu Müslim Horasani’ye, Emevi Devleti’nin niye yıkıldığını sordular;- “Emeviler...” dedi, Ebu Müslim Horasani;- “Zarar vermeyeceklerinden emin oldukları için, dostlarını kendilerinden uzak tuttular...Kendilerine bağlamak ve kazanmak için de düşmanlarını yakınlaştırdılar...Yakınlaştırılan düşman dost olmadı...Düşmanı yakına almak için uzaklaştırılan dost ise düşman oldu...Herkes düşman safında birleşince yıkılmaları mukadder oldu...”
Ünal Aysal’ı izliyorum dün öğleden sonra...Televizyon muhabirleri, gazeteciler, kameramanlar etrafını sarmışlar soruyorlar;- “Fatih Terim konusu ne olacak?..”- “Ne yapacağına Hoca karar verecek...”- “Galatasaray’ın yanı sıra Milli Takım’ı da çalıştırmak isterse, tavrınız ne olur?..”- “Bu mümkün değil... Biz Hoca’ya 4 maça izin verdik... Sezon sonuna kadar da danışmanlığa ‘evet’ dedik... Başka bir şey olmaz... Bu saatten sonra Hoca ne istediğine kendisi karar verir...” ***Konuşma aynen böyle gerçekleşiyor...Sanki Ünal Aysal’ın konuştuğu kişi, 6-7 yaşlarında bir çocuktur...- “Anlaşma Galatasaray için geçerliymiş, Milli Takım’ı da çalıştırmak isterse Hoca karar vermek zorundaymış...”Ünal Aysal gibi bir başarılı bir işadamı nasıl olup da bu konuşmadan “Galatasaray için hayırlı bir sonuç bekler” anlamak mümkün değil...Başkan’ın; “Şöyle çalıştırırsa olmaz, böyle çalıştırırsa olur” dediği kişi, Galatasaray’a 8 sezonda 6 şampiyonluk kazandırmış, UEFA kupasını getirmiş, üçüncü kez geldiği Galatasaray’da arka arkaya iki kez şampiyon olmuş, Milli Takım’ı Avrupa üçüncüsü yapmış, Milan ve Fiorentina’da teknik direktörlük kariyeri olan bir Hoca’dır...***Fatih Terim’in başarı kariyerini yakalamış, “usta” statüsündeki Hoca’lara isimlerinin marka yönetimleriyle ilgili asgari bir saygı duyulur...Yani,Fatih Terim gibi bir Hoca, Milli Takım’ı çalıştırırsa Galatasaray’da başarılı olamayacağını düşünüyorsa, zaten Milli Takım’ı düşünmez...Bu düzeydeki insanlar, iki kuruş daha fazla kazanacaklar diye, yıllar içinde alın teriyle kazandıkları isimlerini çöpe atmazlar...Saygın bir Başkan şöyle der:- “Bu konuda kararı Fatih Terim’e bırakıyoruz... Hocamız Galatasaray’ın yanı sıra Milli görevi yapmak istiyorsa ve bunun Galatasaray’daki çalışmalarını etkilemeyeceğini düşünüyorsa, yapabilir... En doğru kararı Hoca’nın kendisi verir... Fatih Terim Galatasaraylı’dır... Üstelik bu kulübe tarihi başarılar kazandırmış çok iyi bir Galatasaraylı’dır... Galatasaray’a zarar verecek bir şeyi yapmaz... Karar kendisinindir...”***Böyle derseniz Galatasaray kulübü başkanı olarak şık davranmış olursunuz...Yok böyle demez, 40 yıllık Fatih Terim’e çocuk muamelesi çekerseniz; “Orayı çalıştırırsa Galatasaray’ı çalıştıramaz” gibi şartlar koyarsanız en hafif deyimiyle ayıp edersiniz...Elbette Galatasaray’ın Başkanı “kulübünün şartlarını ortaya koymak hakkına” sahip...Fatih Terim’in önüne istediği sözleşmeyi koyma hakkına sahip...Ancak size 8 yılda 6 şampiyonluk ve UEFA kupası kazandırmış bir teknik direktöre bir inisiyatif hakkı tanımamak ayıptır...Diyelim ki Terim 2014-2015 sezonunda Galatasaray’ı ve Milli Takım’ı birlikte çalıştırdı...Hadi diyelim ki; konsantrasyon kaybı yaşadı ve Galatasaray o sezon şampiyon olamadı...Sizi iki ya da üç yıl arka arkaya şampiyon yapmış bir teknik direktörün bir sezon şampiyon yapmama kredisi yok mudur Galatasaray’da?..Böyle mi düşünüyorsunuz?..Böyle mi başarı bekliyorsunuz?..En kötü ihtimal Terim başarısız olursa sözleşmeyi sona erdirirsiniz...Baştan bunu önşart olarak koymak, “üzüm yemek değil, bağcı dövmektir...”SURİYE VE MISIR’DAN GÜÇ ALIP, “BARIŞ”I SABOTE EDECEKLER...Haftalar önce yazdım “Şimdiki hedef ateşkes ve barış sürecini yok etmek” diye...Son aylarda benim yazılarımdaki “derin operasyon” bağlantılarına referans verenler şöyle diyorlar;- “Farklı ve ezber bozan türde yazıyorsun... Komplolar ve derin operasyonlardan bahsediyorsun... Bu kadarı oluyor mu gerçekten?..”- “Oluyor...” diyorum onlara...Olmasaydı, “olacakları önceden bilmem, mümkün olmazdı...”Söz gelimi, Gezi olaylarının doğal mecrasının bitiminden, yani Gezi’de amaçlanan sağlandıktan sonra devam eden olayların ardından, şimdiki amacın Güneydoğu’daki barışı bitirmek olduğunu yazıyorum...Yazının mürekkebi kurumadan, birkaç gün içinde Kandil’den “geri çekilmeyi durduruyoruz” yollu açıklamalar geliyor...***Müneccim miyim?..Hayır...Doğal tepki diye lanse edilmeye çalışılan olayların uluslararası bağlantılarını ve arkasındaki güçleri biliyorum...Onları deşifre edince, bir sonraki eylemde neyi nasıl yapacakları da kendiliğinden belli oluyor...Uluslararası lobiler ve Türkiye’deki iştirakleri, bir süredir Türkiye’yi “yönetilmez bir ülke haline getirmeye” çalışıyorlar...Sandık ve milletvekili sayısı şimdilik değişmeyeceğine göre, nasıl yönetilmez bir ülke haline gelecek Türkiye?..Şöyle;Toplumdaki çatışma damarları tespit edilecek ve bunların üzerine gidilerek, su kaynatılacak...Örneğin Beyaz Türkler’de ve şehir küçük burjuvazisinde; “yaşam tarzına müdahale edildiği inancı” var...Bu yönde Gezi Parkı’na kanalize olan tepkileri, “bitmek bilmeyen bir polisle çatışma maratonuna” çevirirseniz, Türkiye’yi bu alanda yönetilmez hale getirirsiniz...***Beyaz Türk ve şehir küçük burjuvazisinin “yaşam tarzı” tepkisi yetmez...Eğer bunu Güneydoğu’daki barışı sabote ederek sürdüremezseniz, çatışmalar yerel kalır...Olayları bir Türk-Kürt kavgasına dökmek, BDP’yi harekete geçirmek, Gezi Parkı eylemleriyle, Kürt aktivist eylemleri müttefik kılmak mümkün olursa, Türkiye daha fazla yönetilmez olur...Bunu bildiğim için Gezi Parkı olaylarının devamından sonra, Güneydoğu barışını torpilleyecekler diyorum...Hiç yanıltmıyorlar sağolsunlar beni...Yeni bir müneccimlik de yapmanın zamanıdır şimdi...Bundan sonra Alevi meselesini iyice kaşıyacaklar...Reyhanlı gibi hassas alanlar bu işin merkezi olacak...Üçüncü aşama Alevi meselesini hareketlendirmeye çalışmaktır...***Ahmet Atakan gibi gencecik insanların trajik ölümleri, “bu yolda döşenmeye çalışılan cehennem taşlarının uğursuz taneleri gibidir...”Dikkatli ve uyanık olma zamanı...Türkiye’yi yönetilmez kılmak için, ateşle oynuyor ve yangın çıkartıyorlar...Bütün devlet birimleri çok uyanık ve anlayışlı olmazsa, yangın ha çıktı ha çıkıyor...
Akşam üstü ani bir karar veriyorum...Yarım sayfalık köşemin bütününü, Türk Milli Takımı’nın Romanya karşısında yaratacağı bir sürprize ayırmayı planlıyorum...Romanya-Türkiye maçı saat 21’de başlıyor...Romanya karşısında kaybeder, hatta berabere kalırsak, gecenin o saatinden sonra boş kalan köşeye yazabileceğim pek bir şey yok...2014’te Brezilya’da yapılacak Dünya Kupası’na katılma ihtimalimiz tamamen suya düşüyor çünkü...Tek bir ihtimal var...Abdullah Avcı’nın yönetimindeki Milli Takım’ı kendi sahasında yenen Romanya’yı Bükreş’te yenebilmek...***Yüzde 90 gibi görünüyor beraberlik ya da mağlubiyet ihtimali...Tınmıyorum bile...Galibiyet gelecek ve yazacağım çok şey olacak diye, bembeyaz sayfayı bomboş bırakıyorum gecenin ta 23’üne kadar...Niye?..Çünkü Fatih Terim’in yaratacağı mucizeye inanıyorum...Abdullah Avcı ya da başka bir teknik direktör bu takımı çalıştırsa, ben yüzde on ihtimali hesaba katarak gecenin 23’üne kadar bu gazetedeki yarım sayfamı hiçbir şey yazmadan boş bırakıp beklemem...Bende bu duyguyu uyandıracak tek dürtü, bir mucizeye inanma duygusudur...Fatih Terim ve talebeleri bende bu duyguyu uyandırıyor işte...***Fatih Terim’in Milli Takım’ı çalıştıracağı ihtimali belirdiğinde, “Mutlaka Terim olmalı” dememin nedeni bu...Şu anda benim ve milyonlarca Türk vatandaşının gözünde, Terim‘in yaratacağı mucize ihtimalini yaratacak, yerli ve yabancı dünyada hiçbir teknik direktör yok...***Bu on bir oynamıyor muydu Türk Milli Takımı’nda?..Alaska’dan, Antarktika’dan mı seçti Fatih Terim dün Romanya karşısındaki Milli Takım’ı?..Aynı futbolcular, aynı forma, aynı duygular, aynı amaç, aynı dünya kupası elemesi değil mi mücadele ettiğimiz?..İki Milli Takım arasındaki fark, “Hoca’nın futbolcular üzerindeki etkisinin” farkıdır...Terim, Milli Takım futbolcusuna motivasyon verecek, ince taktikler aktaracak, rakip sahada basmasını, golü bulduktan sonra topu kendisinde tutmasını sağlayacak diye düşündüm...Hiç yanıltmadı Terim ve futbolcular beni...Muhteşem bir ilk yarı oynadılar...4-5 net gol pozisyonuna girerek...Birini de gol yaparak...***İkinci yarı, üçgenler kurup, topu kendisinde saklayarak oynadı...Berbat başladığı dünya kupası elemelerinde arka arkaya aldığı iki maçla, Milli Takım’ı mucizevi şekilde potaya soktu Fatih Terim...Dün Galatasaray Başkanı Ünal Aysal, Fatih Terim’e iki yıl için 5’er milyon euroluk teklif götüreceklerini söyledi...Hiç lafım yok...Götürsünler...Fatih Terim Galatasaray’ın Hocası’dır...5 milyon değil daha fazlası da hakkıdır... Ancak tek bir şartla...Ünal Aysal bilmeli ve anlamalı ki;Fatih Terim Galatasaray’ı çalıştırırken, Milli Takım’ı da çalıştıracak!.. Çalıştırmalı...Eğer Galatasaray’ın teklifinin içeriği “Milli Takım’la çalışmasına müsade etmiyorsa” Ünal Aysal ayıp ediyor...Bu Fatih Terim Milli Takım’a yakışıyor...Galatasaray’a yakıştığı gibi...Onu Milli Takım’dan kopartacak teklifler sunmak, önce bu ülkeye ayıp olacak...Bu Galatasaray’a yakışmaz...Dolayısıyla Galatasaray Başkanı’na...MİLLİ TAKIM-GALATASARAY KARARINI TERİM VERMELİ... FATİH TERİM ÇOCUK DEĞİL!..Nihayet gerçek ortaya çıkıyor...Fatih Terim’in, Galatasaray’ı çalıştırıyor olması, Milli Takım için dezavantaj değil, bir avantaj...İstim üzerinde bir teknik direktör, Milli Takım’a daha iyi konsantre oluyor...Milli Takım Hoca’ları, senede birkaç maç oynayacaklarından, uzun aralıklı programlar yapmak zorunda kalıyorlar...Lig maçlarının arasına sıkıştıklarından, Milli Takım’a lig ve Avrupa yorgunu gelen futbolculara, yeni bir motivasyon vermekte zorlanıyorlar...***Milli Takım kamplarında, aylardır hazırlık yaparak kafasında maçı oynayan teknik direktörle, lig ve kupa yorgunu futbolcular arasında ten uyumu kolay gerçekleşmiyor...Futbolcunun kafası ligde oluyor...Onun konsantrasyonunu lig veya Avrupa Kupası maçlarından çıkartıp, Milli maça çevirmek, aylardır bu maçı bekleyen teknik direktör için çok zor bir mesele haline geliyor...Fatih Terim de sadece Milli Takım’ı çalıştırdığı zamanlarda, bu dezavantajı yaşadı...Uzun zaman “milli maçlarda futbolcuları kulübünde oynadığı mevkilerde değil, başka yerlerde denemesi eleştirildi...”Terim Milli maçlarda hep şapkadan tavşan çıkarma sihrine girmek zorunda hissediyordu kendini...O yüzden böyle davranıyordu...***Buna karşın, Milli Takım’ın başında Avrupa Şampiyonası gibi uzun süreli turnuvalara katıldığında Terim‘in Hoca’lık performansı gün geçtikçe artıyordu...Milli Takım turnuvada her geçen gün açılıyor, Avrupa üçüncülüğünü kazanıyordu...Bugün için de Fatih Terim’in Galatasaray’ı çalıştırması hiçbir kulüp takımı çalıştırmamasından daha iyidir...Galatasaray, Milli Takım için bir avantajdır...Milli Takım’ın da Galatasaray için bir avantaj olduğunu düşünüyorum...Ünal Aysal Galatasaray’ın Başkanı olarak kulübünün menfaatlerini koruyacak elbette...Ancak Fatih Terim çocuk değil!..Tecrübeli Hoca iki takımı birden idare edebileceğini düşünüyorsa, eder...Edemiyorsa etmez...Kendi ipini çekecek bir adam değil o...Kendi başarısızlığı için imza atmayacak Fatih Terim...En doğru karar inisiyatifin Terim‘e bırakılmasıdır...Hem Federasyon hem de Galatasaray tarafından...
Türkiye’ye derin operasyonların nasıl yapıldığını anlamak için, “hangi tip projelere neden karşı çıkıldığına” iyi bakmak gerekiyor...Bu ülkede Aleviler ve Sünniler bir arada yaşıyorlar...Yaşadığımız Ortadoğu, Alevi-Sünni çatışmalarının merkezi...Komşumuz olan bütün ülkelerde, Suriye’de, Irak’ta, İran’da bu ayrılığın çatışmaya sürüklenen izlerinin “derin” bağlantılarını görüyoruz...Otuz yıl PKK ve derin yapılar aracılığıyla bir Türk-Kürt savaşı çıkarmak için uğraşıldı bu ülkede...“Barış gelsin” dendiğinde, “başlatılan kirli ve gizli oyunlardan, kimin ne olduğunu deşifre etmeye başladık...”Bir takım güçler “Anadolu’ya ne olursa olsun barışın gelmesini istemiyor ve bunu engellemek için her oyunu deniyorlardı...”***Bu ülkenin “daha fazla vatan evladını şehit vermemesini kim neden istemezdi” bunu anlamak mümkün değildi...Zaman içinde ipleri elinde tutan dışarıdaki ellerle, oltanın ucunda bulunan içerdekiler; karartılı silüetlerinden kopup, aydınlık projektörlerin önünde beliriverdiler...İrtibatta ve iştirakte oldukları yabancı merkezler “barış”ı istemiyorlardı Anadolu’da...Onlar da istemiyorlardı barışı dolayısıyla...***O kadar basit ve belli ki aslında oynadıkları oyun...Anadolu’da etnik ve dini ne kadar farklılık varsa, bunlardan “kendi hesaplarına bir bölünme yaratmaya çalışıyorlar...”Ankara’da “yan yana Cami ile Cemevi inşa etme” projesi mi var?..“Emperyalizmin oyunu” deyip buna karşı çıkacaksın!..Güneydoğu’da “barış” mı gelecek?..“Büyük devletler böyle istiyor” deyip, antiemperyalist kimliğe bürünüp “barışa hayır” diyeceksin...Cami ile Cemevinin bir arada olmasına, Sünni Müslümanla, Alevi Müslümanın bu memlekette yan yana oluşturulmuş bir ibadethanede, birkaç adım arayla ibadet etmelerine “kim niye itiraz eder?..”Nasıl edebilir?..Bunu emperyalizm istese ne gam istemese ne?..***Alevi ve Sünnilerin birkaç metre arayla kendi inançlarının ibadethanelerinde; dostça ve kardeşçe ibadet etmelerine karşı çıkabilecek argümanın, abesliği ve absürdlüğünügizleyebilecek bir ideolojikkılıf var mı?..Türkiye üzerinde oynanan derin operasyonların kodlarını çözmek istiyorsanız, basit olaylara bir göz şöyle bir bakacaksınız...O olaylara, kimin ne tepki verdiğine gözlemleyeceksiniz...Barış projelerine niye karşı çıkıyorlar?..Ortadoğu’da Şii-Sünni çatışmaları dört bir yanı sarmışken, Cemevi ile Cami’nin birlikteliğine hangi tezle itiraz ediyorlar?..Bunlar Sivas’ı, Çorum’u, Kahramanmaraş’ı mağdur olarak mı yaşadılar?..Gizli tetikleyicileri olarak mı?.. Türkiye’de kimin ne yapmak istediğini anlamanın basit bir yolu var...Basit ve sıradan olaylara, kim nasıl tepki veriyor...Dikkatlice bakın...Kimlerin gerçekte ne istediğini şıp diye anlayıverirsiniz...ACZİMENDİLER VE ERHAN ÇELİK...Türkiye’de gazetecilik adı altında derin “psikolojik operasyonlar” yapılır...Gazetecilik “her eylemin kamuflajı olabilecek bir meslektir”, onun için herkesin kullanımına açıktır...Geçenlerde SHOW Ana Haber’i başarılı bir şekilde sunmaya başlayan Erhan Çelik kardeşim Habertürk gazetesine bir demeç verdi...28 Şubat günlerinde Ankara’da SHOW Ankara bürosunda yeni çalışmaya başlayan bir muhabir Erhan o sıralarda...Bir gün, kendisinin yazmadığını söylediği, üzerinde imzası bulunan ve perforesi kendisi tarafından seslendirilen bir haberi yayınlanıyor...Erhan’ın yıllar sonra dürüstçe açıkladığı haberin metnindeki bir cümle mealen şöyle:-“Aczimendiler büyük bir gösterişle eyleme başladılar... Bir süre sonra eylemlerine polis müdahale etti... Polisin müdahalesinden sonra Aczimendiler süt dökmüş kediye döndüler...”***O günü sanki bugün gibi hatırlıyorum...Haberi canlı yayında duyduğumda beynimden vurulmuşa dönmüştüm...Bir insan topluluğuna ne yapmış olursa olsun, “polisin müdahalesinden sonra süt dökmüş kediye döndüler” denmesi çok ağrıma gitmişti...Dönem 28 Şubat dönemiydi...Aczimendiler kırılan gururunu onarmak bir kenara, “islamcı gibi görünen” herkesin üzerine gidilmesinin “moda” sayıldığı günlerdi...Ben, farklı fikirlerdeki insanlara en ağır eleştirileri yapsam bile, “insanlara psikolojik harekat yapmazdım... Onları polisin karşısında süt dökmüş kedi konumu”na düşürtmezdim...Habercilik ve insanlık anlayışım buna müsait değildi...Psikolojik savaş tekniklerinden, derin operasyonlardan anlamazdım ben...***Dönem 28 Şubat dönemiydi...Herkesin siyah giymiş İslamcılar olarak bildiği Aczimendiler polis tarafından gözaltına alınmış ve dayak yemişlerdi...Kimsenin bu haberden dolayı o günlerde bize bir şey demesi, söylemesi mümkün değildi...Tersine o günkü şartlarda, “takdirlerini” sunardı bazı çevreler haberin bu şekilde yayınlanmış olmasına...Bense içimden şöyle dediğimi hatırlıyorum...-“Allahım ne yapacağım ben şimdi?.. Adamları polis şiddetinden sonra süt dökmüş kediye çevirmişler haberde... Ben bunu nasıl izah ederim, kendime ve mesleğime?.. Haberin bandı yayınlandı... Yanlış yapmışlar desem fayda etmez... Haber bittikten sonra yapanları fırçalasam bunun da bir anlamı yok... Adamlar bütün Türkiye’nin önünde polisten dayak yeyip, süt dökmüş kediye dönmüş olarak görülüyorlar...” Telefonu açtıklarında “Haberim yoktu... muhabir yaptı desem” inanmayacaklar... ‘Biliriz biz bu numaraları’ diyecekler... Habercilik adı altında psikolojik harekatın ifadeleri yer alıyor bizim haber metninde...***Kısa sürede bu düşünceler hızla akıp geçti canlı yayında kafamdan...Bandın bitmesine birkaç saniye vardı, o anda karar verdim...Bant bitip anons için kameralar bana geldiğinde, hiç tereddüt etmeden şu sözler döküldü ağzımdan: -“Sevgili seyirciler... Biraz önce yayınlanan haberde, polis tarafından müdahale edilerek gözaltına alınan Aczimendi grubu üyeleri, ‘Süt dökmüş kediye döndüler’ şeklinde aşağılayıcı bir ifadeyle tanımlandılar... Bu ifade SHOW Ana Haber bülteninin ifadesine uygun düşmüyor... Böyle bir haber ve ifade SHOW Haber’de yayınlandığı için özür dilerim... Bu haberi yapan ve yazan muhabir arkadaş bundan böyle Show Haber’de çalışmayacak... Bunu ilan etmek zorundayım...”***Yayın bitti...Hiç olmazsa hiç tanımadığım Aczimendi denilen adamların kırılan onurlarını bir parça onarmışımdır diye düşünüyordum...Haberin üzerinde imzası bulunan muhabirin Erhan olduğunu Erhan geçen hafta açıklayana kadar bilmiyordum...Diyor ki Erhan;-“O haberi ben yazmamıştım... Başkaları yazmış, ben seslendirmiştim... Reha Bey’i aramama rağmen, telefonlara çıkmadı ve bu gerçeği söyleyemedim ona...”Şimdi Show Haber’i yönetiyor...Bilmediği bir şeyi söyleyeyim o zaman Erhan kardeşime;Haber müdürleri Erhan’ın o haberi yazmadığını söylediğini ilettiler bana...Ne ki, haberde imzası vardı...Yanlış hatırlamıyorsam haberin perforesini de o okumuştu...O adamlar ise milyonlarca insanın önünde çok ağır biçimde süt dökmüş kediye benzetilerek rencide edilmişlerdi... Canlı yayında “özür dilemiş ve o muhabirin çalışmayacağını” deklare etmiştim...“Haberi yapan muhabir Show Haber’de olmayacaktı...”***Ne mutlu bana ki; o gün o haber yüzünden Show’dan ayrılan Erhan Çelik, bugün benim yerimde Show Ana Haber’i yönetiyor ve sunuyor...Onu o günlerde dinleyemediğim için kusuruma bakmasın...Dinlersem, yine yüreğim elvermez Erhan’ı göreve başlatır, onuru kırılan insanlara karşı üstüne üstlük bir de yalan söylemiş durumuna düşerim dedim... Erhan kardeşime bir abi tavsiyesi...Çok dikkat etsin...Haberler nasıl yazılıyor, kimler yazıyor?.. O gün birileri onun adının arkasına saklanmışlardı...Şimdi tek bir haber değil, koskoca bir haber bülteni yapıyor...Birçok kişi onun görüntüsünün arkasına saklanacak ve oradan operasyon yapmak isteyecektir... Psikolojik operasyonları artık biliyor ve nasıl yapıldığı hakkında fikir sahibi...Seneler sonra geldiği yerde, içten başarı dileklerimi iletiyorum ona...
İstanbul, Madrit’i 49-45’le tie break’te geçtikten sonra, Madrit’e giden oyların İstanbul’u tercih etmesi kesin gibiydi...Nedeni açık...Tokyo kenti, olimpiyatların yapılması için bir tercihse, Madrit veya İstanbul da o tercihi isteyenlerin tercihi...İstanbul da Madrit de Avrupa’da...Amerika kıtasıyla Afrika, Avrupa ve Asya’nın bir bölümünün saat farkının en az olduğu noktada bu iki ülke...Olimpiyatların televizyon canlı yayınları ve milyarlarca insanın olimpiyatları izleyebilmesi uğruna ilk turda Madrit’i tercih eden ülkelerin, ikinci turda İstanbul’u tercih etmeleri hayatın doğal mecrasıydı...***Fakat hayatın doğal mecrası, yatağından saptırıldı...Birkaç aydır Türkiye’yi Avrupa’da ve Amerika’da “yalnızlaştırmaya çalışan” uluslararası derin lobi bütün gücüyle devreye girdi ve İstanbul’a Olimpiyatları aldırtmamak için elinden gelen her şeyi yaptı...Dün gece, Madrit elendikten sonra, iki şehrin İstanbul ve Tokyo’nun tanıtımını kime gösterseniz, “Bu olimpiyatları tartışmasız İstanbul alır” derdi...İki kıtayı, değişik kültürleri ve dünyanın renklerini, köprülerle birleştiren tarihi dokusu görüntülerine sinmiş İstanbul silüeti üzerine taşıyan bir prezentasyonla, ‘geleceğin teknolojik şehri’ mealinde yeknesak bir tatla sunulan Tokyo arasında dağlar vardı...Üstelik birkaç yıl önce Tokyo olimpiyatlara ev sahipliği yapmıştı...Bu olimpiyatları yeniden Tokyo’ya vermek saçmalıktır...Ne ticari (televizyonların canlı yayınları, ürün satmak ve sponsorluklar için daha geniş kitlenin izlemesi imkanı), ne sosyal, ne psikolojik hiçbir geçerli nedeni bulunmuyor...Olimpiyat kültürünün yaygınlaşması ilkesi bile hiçe sayılıyor...***Fakat spor hiçbir zaman sadece spordan ibaret değil...İstanbul’un olimpiyatları alamaması, son aylarda Türkiye üzerinde “yalnızlaştırma kampanyası yürüten uluslararası derin lobilerin açık bilek güreşi gösterisidir...”Olimpiyatları İstanbul’un almaması için ellerinden geleni yaptılar ve başardılar...Türk yetkililer ilk anda ve ilk ağızdan bunu söylemeyecekler...Gelecek olimpiyatları ve aynı kalacak komiteyi ters etkilememeye çalışacaklar...Fakat gerçek değişmiyor...Son birkaç ayda ayağa kalkan “Avrupa ve Amerika merkezli lobi”, olimpiyatları İstanbul’a vermeyen güçlerin derin tetikleyicisidir...***Buenos Aires’te yaşanan oylamanın ilginç mecrası bu olayı kendiliğinden deşifre ediyor...Tokyo’ya olimpiyat kazandıran oylar, Tokyo’nun oyları değil, Madrit’in oyları...Son ikiliye kalamayan Madrit’e verilen oylar ağırlıklı olarak İstanbul’a gitseydi, olimpiyatlar İstanbul’da olacaktı...Ancak ilk turda Madrit’e giden oylar, ikinci turda garip bir şekilde aynı kıtada bulunan, benzer kültürel, coğrafi, sosyal özellikleri taşıyan aynı iklim ve saat kuşağında olan İstanbul’a değil, ne coğrafi, ne kültürel ne sosyal hiçbir alakası olmayan Tokyo’ya gitti...Saat ve hava koşulları bile tamamen zıt o iki şehrin...Tokyo’nun şehir dokusu birbirine benzeyen İstanbul ve Madrit’le taban tabana...Madrit’in kültürel mozaiğini seçen bir akıl ve ruh ikinci turda, Tokyo’yu seçmez...Aklın işleyişi, ruhun biçimi, kalbin şekli, ilk turda Madrit’e veriyorsa, ikinci turda İstanbul’a verir...***“Türkiye artık muteber bir ülke değil” şiarını aylardır kimler seslendiriyorsa, onlar bu oylamada bire bir etkili oldular...Üstelik bir bilek güreşi yaptıklarını deklare edercesine...Dünyanın etkin çevrelerinde, derin ve güçlü lobiler, Türkiye algısını değiştirmek için gaza basıyorlar...Farkındalar ki, olimpiyatları İstanbul alırsa, “son zamanlarda olumludan olumsuza doğru değişmeye yüz tutan Türkiye algısı altüst olabilir... Türkiye, yeniden uluslararası rüzgarlarla yelkenlerini şişirebilir...”Ne yapıp edip yelkenlerin olimpiyat rüzgarıyla şişmesini engellemeye çalıştılar...Bu sonucun son zamanlarda Economist dergisinde yayınlanmaya başlayan olumsuz yorumlarla, uluslararası kredi şirketlerinin düşürdüğü notlarla, Amerika’daki etkin gazetelerde arka arkaya çıkan makalelerle derin ilgisi var... ***Dün akşam saatlerinde, beni görenler hep aynı soruyu sordular:-”Ne dersiniz İstanbul kazanabilecek mi?..”Onlara hep aynı cevabı verdim:-”Hayır vermeyecekler olimpiyatları İstanbul’a...”Spor ve olimpiyatlar hakkındaki derin bilgilerimden kaynaklanmıyordu bu öngörüm...Uluslararası medyayı ve siyaseti biliyordum...Neleri ne zaman yapacaklarını ve nelere kadir olduklarını da... Muhtemelen UEFA’nın son “ağır kararlarını” da, sadece şike olaylarına bağlıyorsunuz değil mi?..Kusura bakmayın çok safsınız eğer öyle düşünüyorsanız...Farkında değilsiniz adamların ne yaptıklarının...Veya ne söylediklerini işitmiyorsunuz...Uluslararası derin lobiler bilek güreşi yapmaya devam ediyorlar İstanbul’la ve Türkiye’yle...