Yedi nesil torunların bu ayıbı temizleyemezler Ünal Başkan...

26 Eylül 2013

Hayatın oluşturduğu büyük resmi görmeyenler, günlük egoların, bilinmeyen planların gizli dehlizlerinde Galatasaray’ı bir “meçhul“e sürüklemek isteyenler, kafalarını ve ruhlarını gömdükleri kumda hayatı altüst ediyorlar...“Galatasaray ananelerinin ‘eleman’ların başkanlara tabi olması gerektirdiğini” söyleyip, eleman istedikleri kıvama tabi olmayınca, onu haber vermeden atıveriyorlar...Galatasaray’ın deklare ettikleri ananelerine ne zaman vakıf oldular acaba?..Lise’de okurken, yatakhane muhabbetlerinde mi, UEFA Şampiyonu yapacak teknik direktörü, sorgusuz sualsiz atma ananesine sahip oldular?..Dersleri asıp Beyoğlu’nun arka sokaklarında dolaşırken mi, çalıştırdığı dünya çapındaki teknik direktöre “elemanım” demesini öğrendiler?..RAM Dış Ticaret’te çalışıp, tartışmalı bir şekilde ayrılırken mi, istikbalde her şeyi başarmış isimlere “ne oldu” diye sormadan onları göndermeyi kafalarına koydular?..Belçika’da, uluslararası lobilerin göbeğinde onların ritüellerinden mi öğrendiler, istedikleri düzene uymayan kellelerin gönderilmesi gerektiğini?..Liseli arkadaşlarıyla gece sohbetleri yaparken mi, gizli planlarına ve amaçlarına uymayan starları, apar topar bir bahaneyle gönderilme provası yaptılar?..***Yönetim Kurulu üyeliği yapma gereği bile duymadan, Başkanlığa paraşütle gelmeyi planladıklarında mı; 19 yaşından 59 yaşına kadar tam 40 sene Galatasaray’da hem diz hem dirsek çürütmüş, forma ve eşofman eskitmiş, terini, emeğini, hayatını Galatasaray’a vakfetmiş adamlara “Güle güle” demesini öğrendiler...Ulusal, uluslararası derin lobi desteğini sağlarken mi, Galatasaray’a ve Türkiye’ye en büyük uluslararası onuru yaşatmış teknik adama “onursuzca kovma tebligatı” yapmaya karar verdiler?..Nereden vakıf oldular acaba Galatasaray’da, “antrenör atma usullerine ve ananelerine acaba?..”***Hangi usul ve ananeden bahsettiklerini bilmiyorum...Galatasaray’ın tarihinde “bu şekilde gönderilen bir teknik direktör yok...”Birkaç haftalığına Galatasaray’a Hoca olan eski kaptanları Bülent Korkmaz bile, Fatih Terim’den çok daha onurlu bir şekilde, Galatasaray’dan gönderildi...Ayıptır kelimesi yetersizdir yapılanlara...Haber bile vermeden gönderilen “antrenör”, Galatasaray tarihinin, Fenerbahçe’yi ve Beşiktaş’ı sportif başarılarda arka arkaya geçen teknik adam olduğunu bilir mi paraşütçü Başkan acaba?..Galatasaray’ın sportif tarihine o kadar hakim midir?..Hiç sanmıyorum...TARİHE; GALATASARAY’I FENERBAHÇE’NİN ÖNÜNE GEÇİREN ADAM OLARAK GEÇTİ FATİH TERİMGerçek şudur;Galatasaray tarihinin ezeli iki dev rakibi, Beşiktaş ve Fenerbahçe’yi sırasıyla geçip, Galatasaray’ı üç büyükler arasında sportif anlamda en başarılı takım yapan adam önceki gün, haber verme gereği bile duymadan Florya’dan kovulan adamdır...Fatih Terim dört yıl üst üste Galatasaray’ı şampiyon yapmasa ve o seriyi başlatmasa, Beşiktaş şampiyonluk sayısında Galatasaray’ın önünde kalacaktı...Terim’in dört yıllık şampiyonluğu, Galatasaray’ı Beşiktaş’ın önüne geçirdi...Bu ezeli rekabetin Beşiktaş tarafıydı...***Galatasaray, diğer ezeli rakibi Fenerbahçe’ye karşı tarihinde ilk kez, Fatih Terim’li yıllarda ve onun antrenörlüğünde öne geçti...Bu yıllara kadar, “Avrupa’da Galatasaray, Türkiye liglerinde ise Fenerbahçe en başarılı takım” gerçeği vardı...Fatih Terim tarafından bu neredeyse yüz yıllık gerçek değiştirildi...Galatasaray tarihinde ilk kez Fenerbahçe’den çok daha fazla şampiyonluk sahibi oldu... 19 şampiyonluğun sahibi olarak dördüncü yıldıza ulaşmak üzere son noktaya geldi...***Avrupa’da daha başarılıydı Galatasaray... “Eleman” diye aşağılanan teknik direktörle, Türkiye liglerinde de en büyük ezeli iki rakibini fersah fersah geride bırakarak birinciliğe oturdu...Türkiye Lig’inde şampiyonluk sayısı, belirgin bir şekilde Fenerbahçe’nin önünde artık Galatasaray’ın... Bu başarının altındaki imza Terim’dir...***Galatasaray tarihine bu başarıyı yazdıran adamı, sorgusuz sualsiz atanlar, bu sportif gerçeğin farkında bile değiller...İddia ediyorum, bugün bunu okuyana kadar, paraşütle Galatasaray’a Başkan olan adam, bu gerçeğin farkında bile değildi...Ezeli rakipler; Beşiktaş’ı ve Fenerbahçe’yi arka arkaya geride bırakıp, sportif anlamda Galatasaray’ı tartışmasız en başarılı takım yapan teknik direktörü, haber vermeden kovmuş olduğunu bilmiyordu...“Galatasaray ananeleri”ymiş...Galatasaray değil, Katar Gençlik Spor diye bir takım varsa ve onun böyle bir ananesi varsa, ben futbolu bugünden itibaren bırakırım...Herkes tarihe bir şekilde geçer...Ünal Aysal da şöyle geçecek...- “Galatasaray’ı ezeli rakiplerinin önüne geçiren adamı, iki sene üst üste şampiyon yaptığı, derbi maçı kazandığı ve Milli Takım’da mucize yarattığı bir sırada, sorgusuz sualsiz, habersiz ve muhabbetsiz kovuverdi...”Yedi nesil torunların bu ayıbını temizleyemezler Ünal Aysal...GALATASARAY’IN ANANELERİ, BAŞKAN’IN GÖNDERİLİP, TERİM’İN GERİ GETİRİLMESİNİ ÖNGÖRÜYOR...Galatasaray taraftarının, camiasının bu saatten sonra yapacağı tek bir şey var...Böyle bir rezalete Galatasaray’ı daha fazla ortak etmemek ve Galatasaray’ın maçlarını protesto ederek, Ünal Aysal’ı istifaya zorlamaktır...Galatasaray Başkanı ve yönetimi, bu ayıpla Galatasaray’ı yönetemez...Camianın yapması gereken, bizce “Galatasaray’ın ananelerini Galatasaray yönetimine ve Başkanı’na göstermek” ve onları demokratik yollardan istifaya zorlayarak, “haksız yere atılan Fatih Terim’i Galatasaray’a geri getirmektir...”***Galatasaray’ın ananeleri; Fatih Terim’in bu şekilde gönderilmesini değil, Terim’i bu şekilde gönderenlerin gönderilmesini ve Fatih Terim’in geri çağrılmasını gerektiriyor...Galatasaray camiası bunu yaparsa bir kez daha dosta düşmana “ne büyük bir camia olduğunu” gösterecektir...

Devamını Oku

Amaç Galatasaray’ı meçhul bir mecraya götürmek...

25 Eylül 2013

Kendinizi bir an Galatasaray’ın Başkanı olarak düşünün...Başkanlık koltuğuna iki yıl önce oturuyorsunuz...Göreve geldiğiniz yıl, tarihi başarıları olan, ünlü bir teknik direktörle anlaşıyorsunuz...Detayları bir kalem geçelim...Teknik direktör futbol takımınızı görevde bulunduğu iki yılın ikisinde de Türkiye Ligi Şampiyonu yapıyor...İkinci yılında şampiyonlar liginde çeyrek finale kalıyor...Real Madrid’i iki maçtan birinde yenmesine rağmen averajla eleniyor...Üçüncü yılınızdasınız ve takımınız, lig lideriyle yaptığı derbiden galip ayrılıyor...Bu sezon da ligin en büyük favorisi sizsiniz...***“Çok başarılı” teknik direktörünüz, yoğun istek üzerine Milli Takım’da görev alıyor ve iki maçı üst üste kazanarak bir mucizenin ilk işaret fişeğini fırlatıyor...Hiç kimsenin tahmin etmediği biçimde, Milli Takım’ın Kaf Dağı’nın arkasında kalan Dünya Kupası ihtimali mucize olmaktan çıkıyor ve güçleniyor...Dünya Kupası Haziran’da oynanacak...Kupa oynandıktan sonra, teknik direktör yine sadece sizin takımınız Galatasaray’ı çalıştıracak...***Bütün bu gerçekleri düşünün...Başarılı olan teknik direktörünüzün, sizi ikinci defa Galatasaray kulübüne sorunsuz olarak Başkan seçtirdiğini, aklınıza getirin...Bu teknik direktöre, ortada başarıdan başka hiçbir şey bulunmazken yol verir misiniz?..“Milli Takım’ı aynı anda çalıştıramaz” der misiniz?.....Sezonun başından onun gitmesini kolaylaştırmak için, bir sezon sonrasına şamil iki yıllık sözleşmeyi önüne koyar mısınız?.. “Ya imzala, ya git” diyerek...Teknik direktör, sizin bu tavrınıza sinirleniyor ve derbi maç öncesi telefonlarınıza çıkmıyor...Sonra da çıkmıyor... Şimdi bir karar verin...Size bunca başarıyı sağlayan, ikinci defa sorunsuz Başkan seçilmenizin gizli mimarı olan böyle bir teknik direktörle yollarınızı ayırır mısınız?..Eğer ayırıyorsanız, bunu “egonuzu tatmin için değil”, Galatasaray’ın ali çıkarları için yaptığınızı milyonlarca insana izah edebilir misiniz?..***Galatasaray’ı nereye götürmek istiyorsunuz?..Fatih Terim’i niye istemiyorsunuz?..Fatih Terim’le alıp veremediğiniz nedir?..Gizli gündeminiz mi var?..Ne yapmak istiyorsunuz?..MEHMET EMİN KARAMEHMET TARAFINDAN ODAYA KİLİTLENDİĞİM AN...Zor günlerden geçiyoruz...Vicdan muhasebesiyle, tarihi gerçeklerin arasında sıkışıp kaldığımız günlerin göbeğindeyiz...Vicdanımızı sızlatan şey; söylediğimiz ve açıkladığımız gerçeklerden ötürü, bu saatten sonra kimselerin mağdur olmasını istemememiz...Üzerinden on bir yıl geçmiş tarihi olaylarla ilgili, “yeni hesap sormaların” olmasını, vicdanlarımız kabul etmiyor...Çünkü geçmiş olayların geçmişte kalması gerektiğine inanmasak da; onlardan yeni mahkumiyetler çıkmasından vicdanen rahatsız oluyoruz...Belki de Yunanistan’da uzun yıllar kaldığım için, o ülkeyi Albaylar Cuntası’nın elinden kurtarıp demokrasiye döndüren tarihi lider Konstantin Karamanlis’in bir sözü aklımdan çıkmıyor...Şöyle derdi Karamanlis;“Demokrasi maziden düşmanlık çıkarmaz... Onları hatırlatır...”***Ben de düşmanlık yaratmadan, başka mağduriyetlere yol açmadan, hatırlatmayı deniyorum... Hayatı geçmiş yalanlar üzerine kuramayız...Geleceği yalanlar üzerine inşa edemeyiz...Geçmişteki “oyunların” müsebbibi arkadaşlar farkında olmalılar ki; “hayatla hesaplaşmak zorundalar...”Hayatla hesaplaşmadıkları müddetçe, olaylar onları peşleri sıra takip edecek, “acılar onların yakalarını bırakmayacak, yaptıkları haksızlıklar onların vicdanlarını rahatsız etmeye devam edecek...”Onun için “en ağır kelimelerle saldırıyorlar...”Rahatsız olan vicdanları, “kullandıkları sokak ağzı ifadelerle” üzerindeki manevi yükten kurtulmayı amaçlıyor... Yalanın üzerine hayat inşa edilmez...Hiçbir zaman...Bundan vazgeçsinler...Bana güvenip; “yalan söylemeye devam etmesinler...”***Türkiye’de siyaset mühendisliği “elinde güç bulunduranların” vazgeçemediği bir haslettir...Siyaset dizayn edilir...2002 yılında da SHOW darbesi esnasında böyle yapıldı...Bir siyasi mühendislikle oluşturulmaya çalışılan üçlü koalisyonun “Türkiye’yi yönetmesi için master bir medya planlaması” yapıldı...MHP lideri Devlet Bahçeli, oyunu son onda fark edip “erken seçim istemeseydi”, seçimler 2002 Kasım’ı yerine, 2004 yılının baharında yapılacaktı...2002 yılının mayıs haziran aylarında batan bankaların arkasından banka sahibi medya patronlarına operasyonlar yürürlüğe kondu...Amaç seçimlere giderken, “büyük medya kuruluşlarının, aynı siyasi ittifakı desteklemeleri ve bu ittifakın oyların çoğunluğunu alarak bir koalisyon halinde iktidara gelmesiydi...”Bu oyunların içinde ben ve haber merkezim yoktuk...Hiçbir zaman hiçbir siyasi mühendisliğin içinde olmadık...***Bu seçimlere iki yıldan az bir süre vardı...Bu süre zarfında bütün büyük kanallar ile gazeteler, tek bir ses ve siyaset üzerinde yayınlarını sürdüreceklerdi...Bunun için de “açık açık söylenen” plan yürürlüğe konacaktı...Biz bu plan yürürlüğe konmasına rağmen, Show TV’den ayrılmak zorunda kalmadık...Şimdi detaylarına girmek istemediğim bir “yayın budanmasıyla” karşı karşıya kaldık...Niye kaldığımız da, birileri tarafından açıktan ifade edildi bize...Buna karşın; 2002 Haziran’ında; Çukurova grubunun patronu Mehmet Emin Karamehmet bana, “hayatımda görebileceğim en astronomik televizyon teklifini yaptı...”Ne o güne kadar ne de o günden sonra, bir daha bu kadar astronomik bir teklif almadım meslek hayatımda...Bana SHOW’da üç televizyon programının yanı sıra, reklam bütçesini grubun karşılayacağı bir televizyon kanalı kurmayı teklif etti...Kanalın ismi, benim ismim olacaktı...ODANIN KİLİTLENDİĞİ AN... Bu teklifi yaptığı odada o sırada bulunan en tepe yöneticilerine; “ben teklifi kabul etmezsem, odadan çıkartılmamamı istedi ve odanın kapısını kendisi kilitledi...”Oda yeğeni Zeynep Karamehmet’in odasıydı...Odadan, “bir süre düşünüp öyle cevap vereceğimi, ancak ‘evet’ deme ihtimalimin çok ağır bastığını söyleyerek çıkabildim” ancak...Fakat; o odada bulunan bir üst düzey kişinin söylediği sözler “televizyon tarihinin önemli yayın darbelerinden birine neden olacak” sözlerdir...O kişinin kim olduğu, ne söylediği, daha sonra ne yaptığı ve hangi operasyonların merkezinde olduğu, orada bulunan ve bu olayların yıllardır çevresinde bulunan herkes tarafından yakından biliniyor...Minare çok büyük...Buna kimse kılıf geçiremez...Mümkün değil...O gün işlenen cinayetin anatomisi öylece ortada durdu kaldı...Tarih orada, o odada, o anda dondu kaldı...***Bugün bir adli süreç var, o yılları da kapsayan...Başından beri şunu söyledim...O süreçte yapılan “yayıncılık katlini” çocuklarıma aktarmadan, ben bu dünyadan gitmem...Fakat bunu aktaracağım diye, “zor durumda bulunan insanları daha güç duruma düşürmem...”Bunları zaman zaman yazmamdaki amaç, “bir pazarlık, bir manevi işkence, bir azap süreci yaşatmak değil kimseciklere...”Müsterih olabilirler...Çocuklarıma ve gelecek kuşaklara, tarihi tertemiz nakletmekten başka hiçbir amacım yok ve olmayacak...Fakat beni kışkırtmayı denemesinler...Kimsenin Mc Carthy’si olmaya niyetim olmasa da;Bilsinler ki iftira atarak beni kışkırtmaya çalışmak onlara hiç yarar sağlamaz...Vicdanıma güvensinler, benim sınırlarımı zorlamasınlar...Hayatın bir bedeli var...Ve benim inandığım demokrasi “sadece hatırlatır” onlara...Hatırlamayı unutmasınlar!..

Devamını Oku

Beşiktaş tribünlerine sızma var!..

24 Eylül 2013

Beşiktaş’ın iş dünyasının zirvelerinde duayen ve güçlü konumda bulunan, üç değişik kulvarda üç farklı ismiyle konuşuyorum...İlk görüşmem Beşiktaş’ın Norveç Tromsö takımını elediği maçın birkaç gün sonrasına denk düşüyor...Beşiktaş’ın 2-0 galip geldiği o maçta, Olimpiyat Stadı, Beşiktaş tarihinin “en büyük taraftar kitlesiyle” kucaklaşıyor...Maçın başında 40 bin olan taraftar sayısı, maçın sonlarında 55 bin taraftara ulaşıyor...Böyle bir rakam Beşiktaş tribünlerinin tarihinde görmediği bir rakam...***Neredeyse yarım yüzyıldır, 47 yıldır Beşiktaşlı’yım...Bu kulübün televizyonunu kurdum, sözcülüğünü yaptım, yöneticisi oldum...Taraftarını, tribünlerini, kapalısını, açığını, ‘sosyete ayağa’ ironisi yapılan numaralısını, illere göre yaygınlığını, bölgelere göre siyah beyaz dağılımını biliyorum...Beşiktaş’ın; rakip seyircinin alınmadığı bir sezon başı derbisinde “Yetmiş beş bin kişilik bir tribün seyircisi” yok...Geçen seneki 3-3’lük Beşiktaş-Galatasaray derbisini 15 bin kişi zor izledi...Kapalı tribünün ortası hariç her yanı boştu...Beşiktaş tarihinin Galatasaray’la en önemli şampiyonluk derbisi olan 100. yıldaki derbinin seyirci sayısı 33 bindir...O tıklım tıklım tribünlerin olduğu maçta bile, tribün köşelerinde 20-30 santimlik küçük boşluklar göze çarpıyordu, maç başlamadan önce...***Öyleyse “Nereden geliyor, Galatasaray seyircisinin alınmadığı Olimpiyat Stadı’ndaki maça 75 bin kişi?..”Olimpiyat Stadı, şehre çok uzak bir stat...Gidiş geliş çift istikametten yapılıyor...Gidiş iki saati, dönüş maç çıkışları dört saati buluyor?..Bu kadar elverişsiz bir stadı “şimdiye kadar maçlara gelmeyen bir Beşiktaş seyircisi, neden ve nasıl aniden doldurma kararı alıyor?..”Derbi maçta Beşiktaşlı görünen seyirci sadece Beşiktaş seyircisi değildi...Beşiktaş taraftarının arasına sızıntı vardı...Bu sızıntı bir provokasyonun zeminidir...İki kere iki dört bu denli açıktır bu konu...İNFİAL EDEN TARAFTAR SAHAYA ÖYLE GİRMEZ...Gelelim can alıcı meseleye...Beşiktaş taraftarının infialini kim bilir kaç kez yaşadım o statlarda?..Tribünden atlayan taraftara kaç kez tanık oldum kim bilir?..Hiç böylesine bir “tribünden atlama şekli, böylesine bir tepki tezahürü görmedim?..”İnfial halindeki taraftar tribünden nasıl atlar?..Tribünlerin herhangi bir yerinden bir kişi, iki kişi, yüreği burnunda kendini sahaya atar ve koşarak “hedefindeki kişiye ya da yere saldırmaya çalışır...”Aynı anda organize bir şekilde stadın değişik yerlerinden yüzlerce kişi niye sahaya girer?..Sahaya girenlere dikkat!..Koşarak ellerinde plastik sandalyelerle, karşı taç çizgisine kadar koşup geri dönüyorlar?..Tepki duyan, infial gösteren seyirci böyle mi davranır?..Önceki gece stadın değişik yerlerinden organize yüz kişi sahaya atlasa, zaten o atmosferde, normal Beşiktaş taraftarı da kendisini sahaya atar?..Toplum ve taraftar psikolojisi böyledir... SİYASİ TEPKİLERİN VASITASI MIDIR BEŞİKTAŞ?..Türkiye siyasi bir gerginlik ve türbülans yaşıyor...Doğaldır...Demokrasilerde; tepkiler olur, tepkiler oluşur, insanlar bunu seslendirir...Beşiktaşlı’nın, Çarşı’nın; Gezi Parkı’ndan Ağaçlara, hayat tarzından, demokrasiye birçok konuda farklı görüşleri, duruşları, siyasi tandansları var...En Cumhuriyetçi ve laik Cumhurbaşkanı diye bilinen Ahmet NecdetSezer Beşiktaşlı’dır...Karısı başörtülü diye, Çankaya’ya çıkartılmak istenmeyen Abdullah Gül de Beşiktaşlı...Reha Muhtar da Beşiktaşlı’dır...Akit yazarı Hasan Karakaya da...Beşiktaş bir spor kulübüdür bir siyasi parti değil...Gezi Parkı’ndaki ağaçların sökülmesine, “toplumsal duyarlılığın sesi olan Çarşı”, tepki gösterir...Olay Taksim’dedir; Beşiktaş ilçesinin merkezinde, semtinin yanı başındadır...***Fakat Çarşı’nın Gezi Parkı duruşu; “Beşiktaş camiasının Türkiye’deki siyasi olaylara karşı bir duruşu, bir pozisyonu, bir siyasal tavrı” olduğunu göstermez...Beşiktaş bir spor kulübüdür...Amacı faaliyet gösterdiği tüm branşlarda başarılı olmak olan bir büyük kulüp...Kimse kendi siyasi mücadelesine “Beşiktaş’ı maşa edemez, alet olarak kullanamaz...”Buna Beşiktaşlılar izin vermez...Gezi Parkı’ndaki ilk protestoları ben doğru gördüm, sempatik yaklaştım...Sonrası hakkında farklı düşüncelerim olsa da...Ancak benim fikrim ne olursa olsun, tavrım ve fikrim Beşiktaş’ı bağlamaz...Beşiktaş bir spor kulübü...Bir siyasi parti değil... Kimsenin mücadelesinin maşası ve aleti değil...Önceki gece Beşiktaş tribünlerinde sızıntı vardı...Sahaya girenler, kenardan indiler...Çarşı’nın yeri; üst tribündür...Olayların Çarşı tribünleriyle ilgisi yok...Müsebbiplere ve olaylara “gizli eller” merceğinden bakmalı polis...Federasyonun vereceği saha kapatma cezası Beşiktaş’a nasıl olsa işlemez...Sahası yok ki sahası kapatılsın...Fakat seyircisiz oynama cezasını Beşiktaş hak etmiyor...Beşiktaş seyircisi ve taraftarı çıkarmadı o olayları çünkü...GALATASARAY’A TEBRİK; FIRAT AYDINUS’A BERAAT!..- “Galatasaray’ın ikinci golünde Burak topu elle mi alıp, Drogba’ya gollük pası verdi?..”- “Evet...”- “Bu maçın kaderini etkileyen bir hakem hatası değil mi?..”- “Evet öyle...”- “Bu durumda Fırat Aydınus’a maçın kaderini değiştiren adam diyebilir miyiz?..”- “Hayır diyemeyiz... Aydınus’un yaptığı her maçta onlarcası görülen hakem hatalarından biri...Fırat Aydınus hakkında ‘Beşiktaşlı’dır’ ifadeleri bilinçli olarak kullanıldığından beri ‘Beşiktaşlı gibi davranmadığını göstermek için olmadık hatalar yapıyor zaman zaman...’ Fakat bu gerçek; maçı Fırat Aydınus’un katlettiği anlamına hiç gelmez...Maçın kaderini değiştiren olay, Beşiktaş takımının ikinci yarı, üstünlüğü bütünüyle Galatasaray’a kaptırmasıydı... Galatasaray’ın kadro zenginliği, bireysel hataları affetmedi... Ne Veli’nin ne Serdar’ın savunma hatalarının sorumlusu Fırat Aydınus değil... Galatasaray’ın ikinci yarıdaki futbolu galibiyeti zaten hak ediyordu...Melo berbat bir karakter...Bugüne kadar birçok maçı bozduğu gibi, bu maçı da berbat etti... Melo’ya ceza ağır kesilmeli... Fakat Galatasaray’ın galibiyetine gölge düşmemeli...”FIRAT AYDINUS MESELESİ...Fırat Aydınus meselesinin şifrelerini çözmek gerekirse;“Türkiye’de Aziz Yıldırım’a çok yakın spor yorumcuları ile bazı derin Galatasaraylı oldukları bilinen şahsiyetler; uzun zamandır Fırat Aydınus’u sahalardan silmeye uğraşıyorlar...”Fırat Aydınus’la uğraşanların kimliklerine iyi bakıldığında, Aydınus operasyonunu esas kimlerin hedefe koyduğunu anlarız...Aydınus, hatalar da yapan bir hakem...Beşiktaş’ı kayırmadığını göstermek için, zaman zaman zorlama hatalar yaptığı da aşikar...Fakat bu gerçekler, Aydınus’u “çiğ çiğ yemek isteyenler”in ekmeklerine yağ sürmemeli... Beşiktaş kulübünün en son söyleyeceği şey; “Bu mağlubiyetin sorumlusunuFırat Aydınus olarak deklare etmektir...”Çok büyük yanlış yaparlar...

Devamını Oku

Hayatla didişme ve barışma

22 Eylül 2013

Arzu Kaprol, (modacı olanı değil, onun aynı isim ve soyadını taşıyan kuzeni) televizyondayken benim yanımda muhabir olarak çalışırdı...Yengeç burcuydu...Balık burcu ve akrep burcu iki kıdemli muhabirle birlikte “yaşam haberleri”ni yaparlardı...Su burcu muhabirleri “duygusal ve sezgileri güçlü olduğundan” yaşam haberlerine verirdim...Büyük işler çıkartırlardı...Gel zaman git zaman, Psikeart diye bir psikiyatri dergisinde çalışmaya başladı...İnanılmaz yazıların olduğu bir dergiydi bu...***Derginin bu ayki kapak sayısında “Hayatla didişme ve barışma” üzerine Doğan Şahin tarafından kaleme alınan inanılmaz güzellikte bir yazı var...Yazının geniş bir bölümünü bu Pazar günü sizler için, özet halinde veriyorum...Hayatla didişmenizi, barışmanın yollarını bu yazıdan öğreneceksiniz...Fakat daha önemlisi, hep merak ederiz...Neden bazı toplumlar “Kendi içlerinde sürekli didişmezler... Daha rahat ve barış içinde yaşarlar?..” diye...Bunun tek tek bireyler olarak “yaşamın çocukluktan öğrenmemiz gereken 3 temel uzlaşmasını beceremediğimizden kaynaklandığını” biliyor muydunuz?..İşte hayatla neden didiştiğimizin çocukluktan gelen kodları:***“Uzlaşarak insanlaşır ve olgunlaşırız”...Başkaları ile yaptığımızı sandığımız uzlaşma ve kavgaları aslında kendi parçalarımızla ve ebeveyn temsillerimizle yaparız...Şeytan da dost da düşman da kendi içimizdedir...DÜNYA BİZİM ETRAFIMIZDA DÖNMÜYORHayatla yaptığımız ilk uzlaşma, “her şeyin istediğimiz gibi olmayacağı gerçeği” ile yapmak zorunda olduğumuz uzlaşmadır...Her istediğimize anında ulaşamayabileceğimizi anlamaya başladığımızda şaşırırız...Anlarız ki dünya bizim isteklerimizi gerçekleştirmek üzere şekillenmemiştir...Anlarız ki annemiz bizim arzularımıza göre hareket eden bir Anka Kuşu değildir...Ve dünya bizim etrafımızda dönmemektedir...Dünyanın bizim istediğimiz gibi olmadığı gerçeğiyle, kendinizin de istediğimiz kadar zeki, yetenekli ve güzel olmadığını kabul etmek ve bu sınırlılıklarla yaşamak zorunda olduğumuz gerçeğini kabul etmek zorunda kalırız...İÇİMİZDEKİ İYİ VE KÖTÜBu gerçekle yüzleştikten sonra, ikinci büyük uzlaşma ile imtihan ediliriz...1-3 yaşları arasında daha önce birbirinden ayrı tutulan “iyi ve kötü” bir araya gelmeye başlar...İçimizdeki iyi ile kötünün birbirini fark etmesi ve bütünleşmesi ile gerçekleşen uzlaşma o denli önemlidir ki, kişilik örgütlenmemizin temelini oluşturur...Bu uzlaşmanın temel niteliklerinden biri, başta ebeveynlerimiz ve kardeşlerimiz olmak üzere, sevdiklerimize karşı kötü duygu ve düşüncelerimizin olabileceğini idrak etmektir...Yani kötü yanlarımızla, başkalarına kötülük yapma arzularımızın olabileceği fikri ile uzlaşmaktır...Bu uzlaşmayı yapabilmek için; kendi öfkemize, hasetimize, kıskançlıklarımıza rağmen, iyi olduğumuzu hissedebilecek kadar sağlam, olumlu ve kendililik imgelerine gereksinimiz vardır...ANNE BABANIN YETERSİZLİKLERİÜçüncü büyük uzlaşma, ebeveynlerimizi yetersizlikleri ve kusurları ile kabul etmemizi sağlayan uzlaşmadır...Bu süreci başlatan şey anne babaya duyulan hayal kırıklıklarıdır...Çocuk kendisini güvende hissedebilmek için, koruyucularınızı sadece “iyi” yanlarıyla algılamak eğilimindedir...Annesini sevgi dolu ve şevkatli, babasını da güçlü ve koruyucu olarak algılayan bir çocuk huzurlu olur... Çocuk büyüdükçe, kendine güveni arttıkça, anne ve babasının o kadar da mükemmel olmadıklarını fark eder... Yalan söyleyebildiklerini, iki yüzlü olduklarını, kendisinin önemsediği bazı insani değerleri önemsemediklerini, bencil olduklarını fark eder...Ergenlik krizindeki isyanlardan biri, gözden düşen anne babaya duyulan hınçtır...Kendileri böyle ‘bencil, yalancı, iki yüzlü’ iken, hala kendisine öğüt vermelerine duyulan öfkedir... Anne babayı eksiklikleri ve kusurları ile kabul edip sevmek, hayli zaman alacak bir süreçtir...Anne babanın tam istediğimiz gibi olmadığı gerçeği ile uzlaşmak, kişiyi bağımsızlaştırır, kendi dünyasını kurma olanağı sağlar...Bunu başaramayanlar, kendi hayatlarını değil, ya anne babalarını memnun etmek, ya da onlara karşı çıkmak üzere yaşarlar...”ETNİK DÜŞMANLIKLARIN NEDENLERİ...Doğan Şahin’in Psikeart dergisinin kapak konusu olan yazısı, çocukluk yıllarında kendisiyle bu üç büyük uzlaşmayı gerçekleştiremeyenlerin, kendinden farklı kültürlere, dinlere, etnisitelere ve yaşamlara düşmanca baktığını anlatıyor...Şöyle:“İlk uzlaşmayı, yani ‘dünyanın bizim isteklerimizi karşılamak için var olmadığı’ gerçeğini sindiremeyenler, talepkar ve bağımlı olurlar... Sürekli kendilerini koruyan, besleyen nesnelere yapışır ve çeşitli yollarla insanları kendisine bakım vermeye zorlarlar...***İkinci uzlaşmanın tamamlanmaması, yani kendi içindeki “iyi ve kötüyle barışamayan bir tutum alınması”, ise “düşmanlıkları” körükler...Kendi içindeki “farklı” kötü olanı görmeyen kişi, onu sürekli dışarı yansıtacak, başkalarında bu kötülükleri görecek ve onlara karşı ne kadar hasmane tutum içinde olursa, karşı olduğu şeylerden o kadar uzak olduğunu hissedecektir...Kendini temiz ve kötülüklerden uzak hissedebilmek için, hep birilerini kötü olarak görüp, onlara düşmanlık gösterecektir...Düşmanlığın ölçüsü ve şiddeti oranında da kendisini kötülüklerden uzak biri olarak algılayabilecektir...DIŞIMIZDAKİ ŞEYTANBu dönemdeki uzlaşmayı tamamlayamayanlar, kendi içlerindeki kötü ile uzlaşamayanlar, hep şeytanlarla yaşar, şeytanlar yaratır ve onlardan nefret ederler...Onları küçümseyerek, hor görerek, onlara kötülük ederek kendi iyiliklerini kanıtlamış olurlar...Etnik düşmanlıklar, çoğunlukla bu uzlaşmayı başaramayanların, kendi içlerindeki kötülükleri yansıtmasına bağlıgelişir...Sürekli dışarda hata görme, kusur arama çabaları bundandır...***Kişi kendi içindeki iyi ve kötü yanları bir arada görmez...Kötülükleri mümkün olduğu kadar inkar ederek, diğer insanları da ‘bütünlüklü’ olarak algılayamaz...Düşmanlık beslediği veya rekabet ettiği insanları ‘şeytan gibi’, kendisini destekleyenleri ise tamamen ‘iyi’ imiş gibi algılar...ANNE BABA PSİKOZUÜçüncü uzlaşmayı yani ebeveynleri yetersizlikleri ve kusurlarıyla kabul etmeyi beceremeyenler, “ya sürekli ebeveynlerini memnun etmek için, ya da onları hüsrana uğratmak için” yaşarlar...Kendi hayatlarını ve dünyalarını kuramazlar...Bir kısmı otoriteye boyun eğer, itaat eder ve otoritenin beklediği gibi bir yaşam sürmeye başlar...Bir kısım ise otoriteyi hayal kırıklığına ve hüsrana uğratmak için, başarısız ve isyankar olur...UZLAŞAMAYAN TOPLUMLARDA BÖLÜNME VE DÜŞMANLIKBu tür kişi ve gruplardan oluşan toplumlar, gerçekle bağı zayıflamış bir dünyada yaşarlar...Ruhsal olarak olgunlaşmayan bu tür toplumlarda, azınlıkta mesela -Kürt, Alevi, Hristiyan, Ermeni, Çingene- olmak nefretin yöneltilmesi için yeterlidir...”KİŞİSEL YORUMLARYazının son bölümünde, yazarın değişik olaylarla ilgili kişisel analizleri yorumları var...O yorumlar, kendi içinde bir sübjektivite içeriyor...Onun için “sübjektif” olduğuna inandığım bölümleri, objektif bölümlerin arasına almadım...Yorumlara katılan da olur katılmayan da... Fakat özetlediğim bölümler, objektif bir bilimsellik içeriyorlar...Böyle okunmalılar...İMLA HATALARI...Yazıları gençler okumasa ve bu hata defalarca tekrarlanmasa, burada bir yazı konusu yapmayacaktım...Fakat aylardır, haftalardır fark ediyorum ki, yazılarımı bilgisayarda dizen arkadaş, “Türkçe’deki heceleri” bilmiyor...Kelimeleri sürekli olarak yanlış yerden kesiyor...Dünkü yazıda iki kez televizyon kelimesindeki hecelemeyi “tel-evizyon” şeklinde yaparak satırı kesmişti...Oysa televizyon kelimesinin heceleri “te-le-viz-yon” şeklinde...Bunun gibi çok hata var, kelimelerin hece kesimlerinde...O yanlış yapmayacak ki yanlışlar yuvarlana yuvarlana bir çığ halini almasın...Yeni kuşaklar, hecelemeyi doğru öğrensin, yanlış yapmasın...

Devamını Oku

Show TV’nin gecesine niye gitmedim?..

21 Eylül 2013

SHOW TV’nin satışıyla ilgili haberler yer alıyor bir süredir medyada...İki hafta önceydi;Bir akşam telefonum çaldı...Arayan kanalın eski bir yöneticisiydi...İnsan kaynakları seksiyonunun başındaki arkadaştı...- “Reha Bey...” dedi;- “SHOW TV’ye yıllar yılı emek verenler bir gecede buluşuyoruz... Sizsiz Show TV gecesi olmaz... Yarın gece, Levent’teki Spor Yazarları Derneği’nde; SHOW’un ruhunu yaratmış olanlar toplanacaklar... Geceye katılanların hiçbiri artık SHOW’da çalışmıyorlar... Hepimiz ayrıldık... O ruhu yaşatmış olanlar toplanıyoruz...”***Güzel sözlerdi bunlar...Etkileyici...Söylediği televizyonu; yedi yıl boyunca her gün birinci yapan bir haber merkezinin başındaki gazetecinin duygularına damardan dokunacak sözlerdi...Ne ki, kalbimden yansıyan ses, çok sıcak ve sevecen çıkmadı nedense...- “Bir bakayım...” dedim;- “Yarın bir yemeğim var... Gelebileceğimi pek sanmıyorum...”- “Sizsiz olmaz ama...” dedi; “Mutlaka bekliyoruz...”***SHOW TV’de bu üçüncü patron değişikliğiydi...Kurucusu Erol Aksoy’du kanalın...Serpilip gelişmesine büyük katkıda bulunmuştu...Sonra Çukurova Grubu, Mehmet Emin Karamehmet’in başkanlığında SHOW’u almış ve yıllarca yönetmişti...Onlar da bir süre önce Ciner grubuna satmışlardı...Her medya kuruluşunda zaman içinde patronlar değişir, yenileri gelirdi; bu doğaldı...Koskoca Hürriyet gazetesinin “mümkün değil değişmez” denilen patronları değişmemiş miydi?..“Dünya değişir, Simaviler değişmez” denirken önce ağabey Haldun Simavi Hürriyet’i kardeş Erol Simavi’ye bırakmamış mıydı?..Erol Simavi, çocuğunun yapamayacağını anladıktan sonra, aniden ve apar topar, Hürriyet’i Aydın Doğan’a satıp yurt dışına yerleşmemiş miydi?..***Milliyet’in kurucusu ve sahibi Ali Naci Karacan değil miydi?..Gazeteyi devrettiği oğlu Ercüment Karacan Milliyet’i Aydın Doğan’a satmamış mıydı?..Aydın Doğan yıllar sonra Erdoğan Demirören’e Milliyet’i, Vatan’la birlikte satıvermemiş miydi?..***Bu olayların en enteresan örneklerden biri Star televizyonunda yaşanmamış mıydı?..Uzan’lar yıllarca en kavgalı oldukları medya patronu olan Doğan grubuna; STAR televizyonunu bırakmak zorunda kalmamışlar mıydı?..Kurdukları, ismini koydukları, logolarını kendi elleriyle yaptıkları, yıldızını koydukları, STAR televizyonunun, gün gelip, en büyük kavgayı yaptıkları Doğan grubuna geçişini televizyonlardan canlı yayında izlememişler miydi?..Bu satışı o sırada her biri yurt dışında “uzak ve bilinmeyen şehirlerdeki evlerinden izlemiyorlar mıydı?..”Doğan Grubu Star’ı Doğuş Grubu’na Ferit Şahenk’e satmamış mıydı?..Gazeteler, televizyonlar ticari müesseselerdi...Patronların durumlarına, ülkenin şartlarına göre, alınır satılırlardı...Her patronun aldığı gazete ve televizyon üzerinde bir tasarrufu olurdu...Ancak gazetelere ve televizyonlara esas damgasını vuran, “ruhunu” yansıtan şey, onların yaptığı yayınlardı...O yayınların halk üzerinde buldukları duygusal karşılıktı...Televizyon ve gazete “yayın” demekti...Gazetelerin ve televizyonların halktaki karşılığı “yayın”dı...***O “yayınlar” meşreplerine, minvallerine, çizgilerine muhteviyatlarına göre, gazetelere ve televizyonlara damgalarını vururlardı...Televizyonların ve gazetelerin “ruhu”nu tanımlayan şey yaptıkları yayınlar, ortaya koydukları ürünlerdi...Onların içerikleri, şekilleri, şemalleri, görselleri ve renkleriydi...İnsanlar değil...Sahipleri ne patronlardı ne de çalışan olarak bizler...Ürünlerimizdi; yarattıklarımız ve yaratılanlar...Yayınlardı...Halkta karşılık bulan...Duygulardı...Ağlatan, güldüren, sevindiren, düşündüren...Atmosferdi...Renkli camdan ya da gazete sayfasından evlerimize giren...Auraydı...Bizleri kanalın veya gazetenin çevresinde gezdiren...Soluktu...Onunla nefes almamızı sağlayan...Bu gerçeği biliyordum...Bu gerçeği bildiğim için, “o ruhun yayıncılık dışı bir darbeyle 11 yıl önce zaten yok edilmiş olduğunun” farkındaydım...11 yıl sonra hangi “SHOW’un Ruh”unu yaşatmak için gidecektim ki o geceye?..Gitmeyecektim!..YAYINCILIĞA DARBE YAPTIKTAN SONRA “BU SHOW BAŞKA SHOW” DİYORLARDI!..Gazetelerde ve televizyonlarda, ne patronlar ne ünlü gazeteciler, ne de kahraman emekçiler hiçbiri baki değillerdir...“Bir hoş sadadan, bir mütevazı yansımadan ibarettir, gök kubbenin altında, gazete editoryalinde, matbaa makinesinde, televizyon stüdyosunda ya da rejisindeki silüetlerimiz...” Bu böyledir ama; bir de yayınlara; yayıncılık dışı darbelerin vurulduğu anlar vardır...11 yıl önce bir Haziran gününde;“Yayıncılık dışı tasarlanmış, taammüden işlenmesi kararlaştırılmış, geniş kapsamlı, komplike, derin ve öldürücü” bir darbe SHOW TV’ye televizyon dışı güçler tarafından vurulmaya karar verildi... ***O televizyon darbesi, o yayıncılık suikasti, bir televizyonunun “ruhuna el-Fatiha okuyan ölüm fermanı” gözlerimin önünde, gözlerimin içine baka baka yapıldı...Katle tanık olurken, ölümü kalbinde hissederken, ruh lincini lime lime yaşarken, insan etkilenmemeye, yıkılıp gitmemeye çalışıyor...Öyle anlarda yaşamakta olduğu zulmün “gadr”ine yabancılaşmaya çalışıyor...O anlardan biriydi...Allah’ın insanı sınadığı anlardan biri...Üstüne almamaya çalışıyor insan...Yeni bir hayata, toplayabildiği sağ kalan güçlerle, yaraları sarmaya, hayatı idame ettirmeye çalışıyor ademoğlu...Ben de öyle yapmaya çalıştım...Ancak “yayıncılığın ruhunu öldüren, katleden televizyon dışı bir darbenin”, gelecek kuşaklara aktarılacak, kollektif hafızasını, belleğimde saklamaya gayret ederek...***Ayrılıp başka yollara gitmiştim o günlerde...Bir süre sonra gözüme bir yayın çarpmıştı...- “Bu SHOW başka SHOW...” diyordu o yayın...Televizyon dışı darbeyi gerçekleştirdikten sonra; öyle bir ibretlik tanıtım yapmışlardı ki...Sanki o yayıncılık katlini saklamak istercesine...- “Bu SHOW başka SHOW...” diyorlardı 2002 yılındaki o meşum darbeyi yapanlar...Elhak doğruydu...“Bu SHOW başka SHOW’du...”Yayınının değil, darbenin SHOW’uydu...***2002 yılının 30 Haziran’ında “SHOW televizyonunun ruhuna televizyon dışı bir bankacılık darbesi yapılmış ve yayın ruhu gitmişti...”Biz ayrılıp gittiğimiz için değil, “yayının özgür ruhu yayın dışı çetrefil gerçeklerle yok olup gittiği için...”***İki hafta önce, çağrıldığım “SHOW Ruh”u gecesine katılmamaya karar verdim...“SHOW Ruh”una gerçek darbenin vurulduğu 11 yıl önce, ortada kimsecikler yoktu çünkü...Anlaşılabilir bir durumdu elbet...Eleştirmeyecek kadar insani bir durumdu...Herkesin bir işi gücü, yürütmek zorunda olduğu ekmek teknesi vardı...Zaten hiç kimseye kızmamış gönül koymamıştım...Fakat;Şimdi yıllar sonra; “katledilen ruhu; sanki katledilmemiş de bugüne kadar aynı şekilde yaşamış gibi onlarla yaşatmaya çalışamazdım...”“SHOW’un ruhu gitti” dedikleri şey, yayıncılık dışı çetrefil ilişkilerde 11 yıl önce bir darbeyle çoktan gitmişti... El-Fatiha’yı o zaman acı içinde okumuş, üstüne bir de “Amin” demiştik...

Devamını Oku

İşte Fatih Terim-Milli Takım-Galatasaray formülü!..

20 Eylül 2013

Gazetecilikte yazdıkça bilgi gelir, bu iş böyledir... O kadar uzun zamandır gerçek gazetecilik yapılmıyor ki Türk basınında; millet “haber”in ne olduğunu unuttu gitti...Haber diye önümüze konulan şeyler “bilinçli olarak sızdırılıp, tüketime sokulan mamuller...”İyi bir gazeteci; “Sızdırılan gündemlerin peşinde koşmaz... Kendi önemsediği gündemin gizli gerçeklerini bulup haberleştirmeye çalışır...”***Zamanında haber merkezinde en yüksek maaşları “iyi haber getiren muhabir ile en farklı görüntüleri getiren kameramanlara” öderdim...Gazetelerde editörlükten gelenler gönül koyarlardı bana:- “Reha Bey, sizin sisteminiz gazetelerle hiç uyumlu değil... Gazetelerde editörler, müdürler; muhabirlerden çok daha fazla maaş alırlar... Siz muhabirleri ve kameramanları kayırıyorsunuz...”Çalıştığım televizyon kanalının insan kaynakları müdiresini de “ayarlamıştı” bazı uyanıklar; Müdire zaman zaman gelip bana sorardı;- “Reha Bey... Bizim kanaldaki sistemimizde, düz muhabirlikten editörlüğe, müdürlüğe çıktıkça maaşlar artıyor... Sizin haber merkezinde bir sürü düz muhabir; editör ve müdürden daha çok maaş alıyor... Burada bir sakat yok mu?..”- “Hayır yok...” derdim...- “O editörlerden bazılarını her yerde bulabilirim... Ama o düz muhabir dediğin bazılarını, kırk yıl arasam bulamam... Onların getirdiği tek bir haber, tek bir görüntü, bütün bir haber bültenini kurtarır... Bazen bir ayı... Bazen de haber merkezinin prestijini... Haber bülteni demek haber demektir... Haber demek ise, özel haber ve görüntü...Sen televizyonun insan kaynaklarını yönetmeye devam et...Haber merkezinin insan kaynakları ezberle olmaz...‘Gazetecilik’ esastır...”***Anlar mıydı bu sözlerimi bilmiyorum...Pek heyecanlanmazdı sözlerimden...Muhtemeldir ki; “bazı elemanlara torpil geçtiğimi” zannederdi...Oysa yıllar sonra Can Dündar biraz da kinayeli bir ifadeyle benim durumumu anlatmıştı;- “Konu haberse bir arkadaşımız babası gelse tanımayacağını söylerdi...” demişti benim için...Serzenişte bulunurcasına; kendisinin böyle olmadığını müjdelercesine! söyleyivermişti bu sözleri...Can’ın serzenişte bulunup, aksini kendisi için müjdelediği konu, benim hayatımın en önemli gurur vesilesiydi...Bir habercinin eğer konu haberse “babasını bile tanımayacağını” öğretmişlerdi bana...O yıllarda bu gazetecilik onuru saydığım yöntemle gazetecilik yapıyordum...***Haber önemliydi!..Kamuoyu esasen “haber”i merak ederdi...Üzerine kesilen “ahkam”ı değil...Gazeteler ve televizyonlar haber vermekten çok ahkam kesmeyi çıkarlarına daha uygun görürlerdi...Kamuoyunun “algı”sını bu yolla daha iyi yönettiklerini bildiklerinden “haber“i küçümserlerdi...“Bilinçli algı yönetimini” benimserlerdi...Türkiye’de her dönem “salt habercilik” değil, salt kamuoyu algısı yönetme hastalığı sarmalamıştır gazetecileri...“Habercilik” küçümsenir, muhabir, kameraman sıradan elemandan sayılır...Amaç “belirlenmiş gündemin, planlı sızdırılmış haberleriyle algıyı etkilemek” ve böylece kamuoyunu yönetmektir...***Son günlerde yaşanan Fatih Terim, Milli Takım ve Galatasaray haberinde de tıpkısının aynısı oldu...Önemli bir kesim gazeteci-yazar, Galatasaray Başkanı Ünal Aysal ve yakın çevresinin suflelerinden beslendiğinden olayın “haber” boyutunu görmediler...“Fatih Terim’in aynı anda hem Milli Takım’ı hem de Galatasaray’ı çalıştırmasının mümkün olamayacağını, bunun Galatasaray’a ağır zarar vereceğini” söylediler...Oysa kulaklarına sufle verildiği gibi bağcı dövmek yerine üzüm yemeyi amaçlasalar ve habercilik yapmayı deneseler; ortada iki ayrı tez olmadığını göreceklerdi...***Haber şuydu;Fatih Terim “gruptaki dört maçta ve sürpriz yapılarak geçilirse iki eleme maçında daha görev yapacaktı...”Bu arada Milli Takım’ı yeniden yapılandıracaktı...Buraya kadar bir sorun yok gözüküyordu...Galatasaray ile zaten anlaşma sağlanmıştı...Peki sorun neydi?..Diyelim ki Terim bu dört maçı kazandı, elemeleri de geçerek, Milli Takım’ı Dünya Kupası’na götürdü...- “Ne zaman oynanacaktı Brezilya’da Dünya Kupası?..”- “Haziran’da...”- “Haziran’da lig var mıydı?..”- “Hayır yoktu...”- “Terim diyelim ki başardı; Milli Takım’ı Dünya Kupası’na götürüp, orada oynattıktan sonra, Milli Takım görevini bırakırsa sorun olur muydu?..”- “Hayır olmazdı...”- “Bu durum Galatasaray için bir konsantrasyon sorunu yaratır mıydı?..”- “Hayır yaratmazdı...”O zaman neydi bir bardak suda kopartılan fırtına?..***Galatasaray veya Galatasaray’ın tepelerine iliştirilmiş gazeteciler niye;“Terim Milli Takım’ı Dünya Kupası’na katılırsak da çalıştırsın... Sonra da Galatasaray’a dönsün... Kupa nasıl olsa Haziran’da... Bir sorun olmaz...” niye demediler...Amaç Terim‘i çiğ çiğ yemek mi, yoksa yaratılan kargaşadan bir çıkar sağlamak mıydı?..Bir lafım da kendini “haberci” zannedenlere;- “Kulaklarınıza fısıldananlar üzerine ahkam kesmeyi gazetecilik sayıyorsunuz... Çok mu zordu bu formüldeki “makul”ü seslendirip haberleştirmek?..”Ama biliyorum; bunun için gazeteci ve haberci olmalı insan;Müsveddesi değil!.. BEŞİK GİBİ SALLANAN BOĞAZ KÖPRÜLERİ VE YAPILMAKTA OLAN ÜÇÜNCÜSÜ...Dün onlarca harfiyat kamyonu Anadolu yakasında eylem yapıyor...TEM bağlantı yolunda iki şeridi kapatarak Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’ne doğru ilerleyen kamyoncular yoğunluğa neden oluyorlar...Hafriyat yüklü yüzlerce kamyonun köprüye girmesiyle, “köprünün beşik gibi sallandığı” görülüyor...***Geçmişte bu tür haberleri “abartılı” bulurdum...Koskoca köprüleri yapan firmalar, müteahhitler, mühendisler “hiç hata yapacak kadar sorumsuz olurlar mı?..” derdim...O köprülerin Allah korusun bir tanesinin yıkılmasının yaratacağı facianın tüyler ürperten görüntüsü bile caydırıcılık açısından “yeter artar” diye düşünürdüm...***Ne yazık ki; yeni alınan üçüncü köprü projesiyle ilgili kulağıma gelen “fısıltılar”, beni ciddi endişelere sevk etmiş durumda...Köprünün beton kalitesinin çok iyi olması ve dünya standartlarının altına düşmemesi, köprünün ayaklarıyla aynı standartta yapılmasının zaruretinden söz ediliyor... Şu an için pek bir şey söylemek istemiyorum, fakat “kulaklara fısıldanan haberler” köprüde çok iyi bir standart tutturacakmış gibi gözükmüyor...Ben böyle felaket haberleri vermesini hiç sevmem...Fakat bu haberleri yazmazsam; “ilerde önüne geçemeyeceğimiz bir felaketin kapımızı çalabileceği” tehlikesi belirdi içimde...Çoluğumuzun, çocuğumuzun hayatı için, “bir felakete zemin hazırlayanlar varsa” onları şimdiden uyarayım dedim...Bu olayı yakından takip edeceğim... Ne demek istediğimi anladılar...Bu gerçeği bilerek davransınlar...

Devamını Oku

Kelebek etkisi: Tarihte tek bir değişiklik,

19 Eylül 2013

Edvard Lorenz 1960’lı yıllarda bilgisayar simülasyonu ile hava tahmini üzerinde çalışırken başlangıç şartlarındaki çok ufak değişikliklerin, çok kısa sürede sistemi tahmin edilemeyecek ölçülerde değiştirebileceğini fark etti...“Kelebek Etkisi” deyiminin kullanılması ve aynı isimli filme konu olması bu olaydan sonradır...Real Madrid’in teknik direktörü Carlo Ancelotti’yle, Fatih Terim’in hayatlarını kesiştiği ve dramatik olarak çarpıştığı anlarla ortaya çıkartırken, bir anda gözümün önüne geldi “Kelebek Etkisi...”Tek bir olay farklı olsa; bir rahmetli kıyı kaptanı “Hayır” yerine “Evet” dese, bugün Fatih Terim’in Galatasaray’da oturduğu teknik direktörlük koltuğunun, tıpa tıp benzerini Fenerbahçe kulübesinde de bir Recep Tayyip yaşıyor olacaktı...Hiç kuşku yok ki;1976 yılında Reis Kaptan “olmaz” yerine “olur” deseydi, Fenerbahçe’nin ve Türkiye’nin tarihi tamamen değişecekti......***Tomislav Kaloperoviç’i hatırlıyorum...Hırslı bir Sırp teknik direktördü...Galatasaray’ı şampiyon yapmış, sonra yıllarca Bursaspor’u çalıştırmıştı...1976 yılında Fenerbahçe’nin başına teknik direktör olarak geldiğinde çok iyi bir kadro kurarak, Fenerbahçe’yi şampiyon yapmaya çalışıyordu...O yıl İstanbul şampiyonu olan İETT takımında oynayan 22 yaşındaki genç Tayyip’i transfer etmek istediğini o günlerde bilmiyordum...Genç Tayyip çok istiyordu tuttuğu Fenerbahçe’ye futbolcu olarak transfer olmayı...Babası Ahmet Erdoğan “evet” deseydi elbette çok istediği renklerine aşık olduğu Fenerbahçe formasını seve seve giyecekti...Reis Kaptan “Fenerbahçe’nin bu transfer teklifine olur vermedi...”***“Çocuk okusun futbolcu olmasın” dedi...Oysa İstanbul şampiyonu İETT’de oynayan genç Tayyip‘ten sadece 5 ay arayla dünyaya gelen ve Adana Demirspor’u birinci lige çıkartan kadronun genç liberosu Fatih üç yıl önce, çetrefilli bir transfer hikayesinin ardından Galatasaray’a gelmişti...Karakter yapıları birbirine çok benzeyen futbolculardı genç Tayyip ile genç Fatih...Futboldan öteye, kişilikleri, karizmaları, çevrelerini yönetme becerileri ve lider özellikleri birbirinin aynıydı...Genç Fatih Beşiktaş’la Galatasaray arasında kıran kırana süren bir transfer pazarlığının ardından, Galatasaray tarafından biraz da kaçırılarak sarı kırmızılı formayı giymişti...O sırada gönlünde tuttuğu takım Beşiktaş’tı Fatih‘in...19 yaşında Galatasaray’a geldi ve bir daha Beşiktaş’ı anmadan Galatasaray’ın tarihini yazdı...***Genç Tayyip ise Kaloperoviç yönetimindeki Fenerbahçe’ye gelmek üzereydi...Kaloperoviç’le o yıl Fenerbahçe şampiyonluk yaşayacaktı...Kişilik özellikleri Fatih Terim’le çok benzer olan Tayyip de, muhtemelen yıllarca Fenerbahçe’de kalacak, kaptanlığa yükselecek ve futbola veda ettikten bir süre sonra Fenerbahçe’ye teknik direktör olarak gelecekti...Ancelotti’nin orta sahasında oynadığı Milan’a teknik direktör olarak geldiği gibi...Quardiola’nın Barcelona’ya döndüğü gibi...Fatih Terim’in Galatasaray’a teknik direktör olduğu gibi...Aykut Kocaman ve Rıdvan Dilmen’in Fenerbahçe’ye;Samet Aybaba, Rasim Kara, Rıza Çalımbay, Tayfur Havutçu’nun Beşiktaş’a Hoca olduğu gibi...Mustafa Denizli’nin Galatasaray’da başladığı, Franz Beckenbauer’ın Bayern Münih’i sırtladığı gibi...***Bir takımda uzun yıllar futbol oynamak, sadece yetenek değil, bir kişilik göstergesidir...Takımıyla bütünleşen futbolcu bir süre sonra, o takımın teknik direktörü olur...Fatih Terim’li Galatasaray 14 yıl boyunca hiç Türkiye şampiyonu olamadı...Fakat bu başarısızlık Fatih Terim’in Galatasaray’daki futbolculuk ve teknik direktörlük kariyerini olumsuz etkilemedi...Kaloperoviç’in teklifini kabul edebilseydi eğer, genç Tayyip, “Kelebek Etkisi” gerçekleşecek belli ki o da benzer kişilik özellikleriyle Fenerbahçe’de uzun yıllar oynayacak, sonra da teknik direktörü olacaktı sarı lacivertli kulübenin...***Tarih;Tek bir fırça darbesiyle, tek bir “karar”da yapılacak değişiklikle tamamen farklı yazılabilir...Kelebek Etkisi deyimi bunu anlatır...Recep Tayyip, futbolcu yerine genç yaşında siyasetle meşgul olunca, Gençlik Teşkilatı, Beyoğlu, İstanbul İl Başkanlığı, Belediye Başkanlığı görevlerinde bulundu...Futbolcu kalsaydı, aynı kişilik özellikleri onu Fenerbahçe’de kaptan, daha sonra da teknik direktör yapacaktı...Muhtemelen bir Galatasaray-Fenerbahçe derbisindeFatih Terim’le Tayyip Erdoğan iki kulübenin teknik adamı olarak takımlarının başında sahaya çıkacaktı...Türkiye ne kaybederdi, ne kazanırdı, Fenerbahçe ne kazanırdı ne kaybederdi?..Bu soruların cevapları bu yazının konusu değil...Kelebek Etkisi’yle sınırlı bu yazı...Öyleyse bu etkinin geçerli olacağı bir değişikliği daha söyleyelim tabloda...Fatih Terim, son anda çetrefil transferle Galatasaray’a değil, o günlerde tuttuğu takım olan Beşiktaş’a gitseydi, şimdi Beşiktaş’ın başında teknik direktör olarak sahaya çıkacaktı...Tayyip Erdoğan Başbakan değil, Fenerbahçe’nin teknik direktörü...Fatih Terim Galatasaray değil, Beşiktaş’ın teknik direktörü...Galatasaray Kulübü Başkanı Ünal Aysal’ın “bütün içinden geçen istekler” bir Kelebek Etkisi’nin altındaymış meğer!..

Devamını Oku

Carlo Ancelotti; Fatih Terim’e mesleki trajediyi yaşatan adam!..

18 Eylül 2013

Bazı insanlar şanslı doğarlar... Carlo Ancelotti de öyle birisi... Dünyanın dört bir yanında bolca yetişen, iyi ve yetenekli futbolculardan biriydi...Onun şansı İtalyan olması, bu futbol yeteneğini İtalya gibi dünyanın efsanevi futbol ülkesinde egzersiz edebilme şansıydı...1987-92 yılları arasında Milan takımının orta sahasında oynarken, iki yıl üst üste Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası’nı kazanan efsanevi kadronun bir parçasıydı...Bu futbolculuk kariyeri ona, karada, denizde ve havada kolay kolay ölümü görmeyeceği bir teknik direktörlük kariyeri açacaktı...1996 yılında teknik direktörlüğe başladığında, kısa bir sürede teknik direktörlük başarısı, futbolculuk kariyerindeki efsaneyle birleşip onu Juventus’un başına getirdi...1999-2001 yılları arasında iki yıl Juventus’u çalıştırdı...***Juventus iki yılda da İtalya şampiyonu olamadı...Fakat az farkla kaybettiği şampiyonluklar, futbolcuyken efsane kadrosunda yer aldığı Milan’ın sahibi Berlusconi’nin oğlu veliaht Berlusconi ile ikinci Başkan Galliani’nin ilgisini çekiyordu...Ne yapıp edip efsanevi orta saha oyuncularını, Milan’ın başına teknik direktör olarak getirmek istiyorlardı...O kadar ki Fatih Terim Milan’ı çalıştırırken, oğul Berlusconi “Bir gün takımın başında Ancelotti’yi görmek isterim” demekten çekinmiyordu...***O günlerde Fatih Terim’le aramızda garip bir kariyer ortaklığı vardı...O her yıl Galatasaray’ı şampiyon yapıyordu...Biz ise televizyon liginde her yıl Show Haber’i zirveye çıkarıyorduk...96-2000 arası Galatasaray dört yıl şampiyon olmuş, Show Haber de dört yıl zirvedeki yerini kimseye kaptırmamıştı...Haber toplantılarında dört yıl arka arkaya şampiyonluk yaşayan Galatasaray’la, Show Haber arasında çarpıcı benzerlikleri editör arkadaşlar anlatır dururlardı...Terim’in o yıllarda en sevdiği hit parça Candan Erçetin’in “Elbette... Bugün gidiyorsam yarın döneceğim...” isimli şarkısıydı...Galatasaray’dan “veda”sına çerçeve olan şarkıydı “Elbette“ şarkısı...Terim’in Galatasaray’dan gittiği gün, haber merkezinde onun çok sevdiği Candan Erçetin’in “Elbette bugün ağlıyorsam, yarın güleceğim” şarkısı çalıyordu...***Kasım 2001 tarihi Fatih Terim’in esas en büyük mesleki trajedisini yaşadığı tarihtir...Hayatın en önemli kariyer depremini o gün yaşadı Terim...Memleketine; İstanbul’a çok “önemli bir başarı konferansında zirveyi yaşayan konuşmacı olarak” davet edilmemiş olsa, belki bu kadar derinden çarpmayabilirdi o sırada işinden olması...O gün başarı zirvesinde büyük paralarla onun konferansını dinlemeye gelen izleyicilere “başarıyı ve zirveyi” anlatırken, “Milan’da görevine son verildi” Fatih Terim’in...Tanrı’nın mesaj verdiği günlerden birisiydi...Hayatta başarının sırları üzerine konuşma yaptığı saatlerde, işine son veriliyordu Terim‘in...İstanbul’da başarı konferansında konuşurken, “sen yeterince başarılı değilsin” dercesine, İtalyan ayak oyunlarıyla Milano’da görevden uzaklaştırdılar...Hayatı boyunca unutamayacağı bir dersti bu Fatih Terim’in...***Terim Milan’a geldiği günden beri, Milan takımı içinde Fatih Terim’in kuyusunu kazan Carlo Ancelotti bu operasyonun bir numaralı mimarıydı...Oğul veliaht Berlusconi ve ikinci Başkan Galliani üzerinde lobi yapmış, takım içindeki futbolculara kazan kaldırtmış ve sonunda Başbakan Berlusconi; “Terim’i gönderin” talimatını vermişti...Dün gece Real Madrid’in başında çıkıp, Fatih Terim’in Galatasaray’ına karşı Arena’da mücadele eden İtalyan teknik adam o Ancelotti’ydi işte...Bizansvari ve ince bir operasyonla Terim‘i gönderen Ancelotti, geldiği gün bir de futbolcuğuna ve teknik kariyerine hiç yakışmayacak bir demeç verecekti:- “Fatih Terim idmanları erken bitirip odasında, Biri Bizi Gözetliyor evindeki aşk ve seks ilişkilerini seyrediyordu... Bu dönem bitti...”***Hiç yakışmayacak bir ifadeyle görevi devraldı Fatih Terim’den Ancelotti...Tam sekiz yıl Milan’da görev yaptı...O günden sonra Fatih Terim hayatı boyunca kendisine gelen antrenörlük tekliflerine, hep şu cevabı verdi:- “Takımın başında bir teknik adam varken, bana teklif yapılmasını kabul etmem...”Hep Milan’da başına gelenlere referanstı bu sözleri...Daha ligin henüz başında Kasım ayında görevine son verilmişti Milano’da...Ancelotti’nin kendisi için yapmaktan çekinmediği o kirli operasyonla...Dün gece bu satırları yazıp maçı izlemeye koyuldum...Bu maç, geçen yılki gibi bir Galatasaray-Real Madrid maçı değildi...Bu maç bir Ancelotti-Fatih Terim maçıydı...Öyle seyredilmeliydi... ANCELOTTİ, FATİH TERİM’İN İKİNCİ DEFA CELLADI MI OLACAK?..Dün gece maçı izliyorum...İlk yarıda Galatasaray arka arkaya dört net gol pozisyonuna giriyor...İki takımın topla oynama süreleri birbirine neredeyse eşit...Galatasaray ilk yarı boyunca hem daha etkili, hem daha arzulu...Ancak Real Madrid girdiği ikinci pozisyonda golü bulup, devre arasında soyunma odasına galip gitmeyi başarıyor...***İkinci yarı ise sahada bambaşka bir Madrid var...Galatasaray beraberlik için rakibinin üzerine gittikçe, savunmasında verdiği açıklar, Real Madrid’in çabuk ve usta kramponları tarafından gole çevriliyor...Tam bir Real Madrid şov var ikinci yarı Arena’da...Bir süredir, Ünal Aysal ne yapıp edip göndermek istiyor Fatih Terim’i...Milli maçtan önce sözleşme hazırlayıp önüne koyması, iki takımı birden çalıştıramayacağını açıklaması, Terim‘i çıkmaza sokan davranışları hep bu planın parçaları...Dün kader ikinci kez garip bir şekilde tecelli ediyor ve Fatih Terim’in 12 yıl önce Milan’dan ayrılmasına neden olan Carlo Ancelotti Galatasaray’ı 6-1 yenerek, Terim‘i bir kez daha çıkmaza sokuyor...***Real Madrid yaklaşık 450 milyon euro’luk bir takım...Galatasaray futbol takımı 150 milyon euro civarında bir rakam ediyor...Arada neredeyse üç misli bir fark var...Yine de, 6-1’lik sonuç, Terim‘i bir şekilde Galatasaray’dan göndermek isteyen yöneticilerin arayıp da bulamadıkları tarihi bir fırsat yaratıyor...Galatasaray Başkanı bu sonucu önümüzdeki günlerde mutlaka Fatih Terim’e karşı kullanacak...Ancelotti sanki bir kez daha Terim‘in celladı kesiliyor...

Devamını Oku