Deniz Baykal, Mustafa Sarıgül’den hiç haz etmiyor...Onu CHP’ye yeniden sokmamak için elinden gelenden de fazlasını yapıyor...Dün Talat Atilla imzalı bir haber düşüyor internet sitelerine...Meclis’teki odasında parlamento muhabirlerini, kayıt dışı bir sohbette (off the record) kabul ediyor Deniz Baykal...Mustafa Sarıgül için o sohbette o kadar gazetecinin önünde “CHP’ye katılırsa, CHP’yi bozar” diyor...Yetmiyor “CHP çapulcu partisine döner” ifadesini kullanıyor...Gazeteciler sözlere heyecanlanınca “bu sohbet kayıt dışıdır hatırlatırım...” şerhini düşüyor...***Oysa ben Deniz Baykal’la çok defa, çok uzun sohbetler yaptım...Baykal, kendi düzeyindeki bir politikacıdan beklenmeyecek kadar “açık sözlü, çarpıcı” laflar eder kayıt dışı konuşmalarında...Fakat Baykal‘ın konuşmaları kayıt içi de, kayıt dışı da, olsa “sert ve kırıcı üslup” içermez...- “CHP çapulcular partisine döner“ gibi laflar Baykal‘ın lafları değildir...Kayıtla ilgili değil bu mesele...Birisi hakkındaki konuşma üslubu bu değildir Baykal‘ın...Lafın nereye gideceğini bilecek kadar tecrübeli, boş bulunmayacak kadar tedbirlidir...Tanıdığım Deniz Baykal bu sözleri “taammüden, bilinçli, hesaplı, planlı ve amaçlı” söylemiştir...Lafların “çarpıcı etkisi de, kayıt dışı ifade edilmiyor gözükmesi de” planlanmıştır... ***AKP; Mustafa Sarıgül’ün “CHP’ye katılıp İstanbul Belediye Başkanı adayı olmasını istemiyor...”Seçimlerde İstanbul çok önemli ve İstanbul’da bir “sürpriz” en son isteyeceği şey AKP’nin...CHP’ye gelince;Gönlünde İstanbul aslanı yatan bir sürü politikacı var bu partide...Fakat hepsinden öte, Sarıgül‘ü “büyük bir mesele yapan” bir Deniz Baykal var...Gürsel Tekin’in İstanbul adaylığının arkasında Deniz Baykal’ın yüreklendirici konuşmalarının olduğunu düşünüyorum...Herkes Deniz Baykal’ın; Mustafa Sarıgül’ün önünü kesme nedeninin, kendisiyle girdiği ve sonra ihraç ettiği genel başkanlık yarışı olduğunu zannediyor...Oysa kazın ayağı öyle değil...Deniz Baykal; Sarıgül üzerinden kendisini CHP Genel Başkanlığı’ndan düşürdüğünü düşündüğü çevrelere karşı ölümüne bir savaş açıyor...O çevreler Baykal‘a göre, kendisini düşüren çevreler...Baykal o çevrelerin kendine operasyon yaptıktan sonra şimdi de “yeni bir dizayn” peşinde olduklarını düşünüyor...Dışarıya söylemiyor...İçinden geçen haykırış şu;- “CHP’yi size yedirtmem...”SARIGÜL’Ü KİMLER İSTİYOR?.. BAYKAL’IN ONLARLA ALIP VEREMEDİĞİ NE VAR?..Deniz Baykal’ı CHP Genel Başkanlığı’ndan eden seks kaseti yayınlandığında “tecrübeli bir politikacı” olarak Baykal kimseleri açıktan suçlamadı...Kimseleri isim vererek “sorumludurlar” diye ilan etmedi...Baykal başlarda bu işin sorumlularını bilmiyor gözüküyordu...Oysa bu ihtimal akıl dışıydı ve mantıksızdı...Baykal gibi, 50 yıldır CHP politikasının içinde olan bir “kurt”un bunu “bilmemesi, anlamaması, çözememesi, deşifre edememesi” mümkün değildi...Aslında kimlerin olmayacağını söyleyerek, kimlerin olabileceğini işaret etmişti Deniz Baykal...Hakkındaki kuşkuları dağıtırcasına Fethullah Gülen ve cemaatini olumlu taraftan işaretledi...Onlara teşekkür etti ve onların olmadığını ima etti...***Konu; CHP Genel Başkanı’nın “seks kasetiyle” düşürülmesi olayı olunca şüpheler ister istemez, AKP iktidarını, istihbaratı ve bu dünyaların etkilediği çevreleri akla getiriyordu... Şüpheler, bir şekilde AKP bağlantılı çevreler üzerinde yoğunlaştı durdu...Baykal bunlara ses çıkarmadı...- “Hayır onlar da değil” deseydi, kontrpiyede kalacağının farkındaydı...“Kendi partisine yakın çevreler tarafından düşürülen lider” imajı ve şayiası, Baykal’ın karizmasını hepten çizecekti...Biraz konuştu, ama fazla girmedi bu topa...Oysa bal gibi biliyordu ki Baykal;AKP ve hükümete yakın çevreler “kendisine mümkün değil böyle bir komplo hazırlamazlardı...”***Deniz Baykal hiç zorunlu olmadığı halde, anayasayı değiştirmiş ve Türkiye’nin yeni Başbakanı’nı belirlemişti...“Milletvekili seçilemeyen Tayyip Erdoğan’ın seçilmesini sağlayarak, Başbakanlığı’nın önünü açmıştı...”Politikada böyle anlar hayatta sadece bir kez olurdu...O “bir kez”lik favörü tereddüt etmeden Tayyip Erdoğan’a yapmıştı Deniz Baykal...Rakibi de olsa Tayyip Erdoğan’ın bunu hiçbir zaman unutmayacağını, “onu; gururunu böylesine kıracak bir hamleyle düşürecek bir operasyonu, yakın çevresine hiçbir şekilde yaptırtmayacağını, buna zinhar izin vermeyeceğini” adı gibi biliyordu...“Mahkum olmuş Tayyip Erdoğan’ı milletvekili seçtirmemek demokrasiye ayıptır” demişti Baykal...Tayyip Erdoğan’la Baykal arasında sadece iki kişinin bilebileceği, zımni bir gönül köprüsü vardı...Hayat böyleydi çünkü...Siyasi değil; insaniydi...***Peki o zaman ne?..Hükümet yapmadıysa, Fethullah Gülen cemaati değilse, kim yapmıştı; Deniz Baykal’ı CHP liderliğinden düşüren seks kaseti operasyonunu?..Bir gazeteci elinde “açık belgeleri” olmadan bilse de, hukuki nedenlerle bu cevabı yazmaz...Baykal’ın politikacılığı 55 yıla yaklaşıyorsa, benim gazeteciliğim de 35 yıla yaklaşıyor...“Kesin kanıtlarını elimde açık açık tutmadığım bir olayda” ne bilirsem bileyim, ben “şunlar yaptı bu kaset operasyonunu” demem...Ama şöyle söyleyebilirim...“Deniz Baykal kendisine o kaset operasyonunu yapanların, bugün Mustafa Sarıgül’ü CHP’nin başına monte etmeye çalıştıklarını düşünüyor...Onların aynı kişiler olduğu inancını taşıyor...”***Baykal’ın Sarıgül‘le kavgası, gerçekte Şişli Belediye Başkanı’yla yaptığı bir kavga değil...Savaş; Sarıgül‘ün şimdi arkasında olan ve zamanında Baykal‘a seks kaseti operasyonu yaptığını düşündüğü çevrelerle olan kavgasıdır...O paralı ve pahalı sırtı kalın çevrelerin; seks kaseti operasyonunun bizzat mimarı olduklarını nereden biliyor dersiniz Deniz Baykal?..Tahmin mi ediyor sadece?..İnanabilir misiniz böyle olabileceğine?..Mesela “devletin istihbarat birimlerinin tepeleri, ellerindeki seks kaseti operasyonunun gizli bilgilerini geçmişte Başbakan’a çok iyilikleri dokunmuş eski bir dostla paylaşmış olabilirler mi acaba?..”***Geçmişte yapılmış bir favör, bu olayda kendi çapında mütevazı bir jestle bir miktar karşılanmaya çalışılmış olabilir mi?..Acaba Başbakan Tayyip Erdoğan talimat verip “bu olayı bütün detaylarıyla ortaya çıkartın ve mağduru her konuda bilgilendirin” demiş olabilir mi birilerine?..***- “Mustafa Sarıgül’ün CHP’ye katılması CHP’yi bozar...”Ne demek istiyor acaba Deniz Baykal?..Kaset operasyonu yapanlar “Şimdi de Sarıgül’ü getirmek istiyor...” diyor olabilir mi?..“Bu operasyonlarla dizayn edilen CHP, bozulur, çapulcu partisine döner” demek ne demek?..Çoğu kişi dün Gezi Parkı’ndaki “çapulcu” sıfatını hatırlayarak Baykal’ın sözlerinin “iltifat” olabileceğini söyledi...Oysa acaba; Gezi Parkı’ndaki protestocu “çapulculara!!” mı?..Yoksa “seks kaseti skandalının mimarlarına mı” edilmiş bir söz o?..Ne dersiniz...Sizce hangisi...Kiminle hesaplaşıyor Deniz Baykal?..
Bayram’ın bir hafta öncesiydi...Bir hanım arkadaşımla sohbet ediyordum...- “Antalya’da Maxx Royal var... Ben çocuğumu götürmüştüm... Çocuklar için inanılmaz bir oyun kulübü var... İnsanın aklı hayali almıyor...” dedi...Arkadaşları aradım...Antalya Belek’teki Maxx Royal için yer ayırttım...Çocuklar ve yardımcılarla otel alanına girdiğimde, bir süre kendime gelemedim...Dünyada Disneyland’ler görmüştüm...İsviçre’nin göl kenarında konuşlanmış en lüks otellerde konaklamıştım...Paris, Londra, Moskova, Viyana, Milano’da gezmediğim görmediğim lüks kalmamıştı...Buna rağmen, böylesine zengin bir konsepte çok az rastlamıştım...***Burası sadece bir tatil yeri değildi...Burası her çeşit zevkin en mükemmeline, en rahatına, en konforlusuna göre ayarlanmış bir dünya tatil cennetiydi...Çocuklar için oyun parkına girdim...Git git bitmiyordu...Dinozorlar bire bir orijinal boyutlarıyla, yeşillikler üzerinde duruyorlardı...Çocuklar dinozorların ve kırılmış küçük dinozorların içinden çıktığı kocaman yumurtalarının üzerinde resimler çektiriyorlardı...Oyunlardan oyun beğeniyordunuz...Çocuk restoranı vardı...Tabureler küçük, masalar küçük, tabaklar çatallar küçüktü...Her şey çocuklara göre dizayn edilmişti...Üç tane sinema salonu vardı...Üçü de minikler için “cep sineması büyüklüğünde” inşa edilmişti...Canım çocuklarla sinema salonlarından çıkmak istemiyordu, bir tatil boyu...***Her gece, saat 20.30’da yarım saatlik muhteşem bir dans partisi vardı yine sadece çocuklar için...Hemen arkasından her geceye mahsus değişik bir şov sunuluyordu...Şovlar gece 22 sularında bitiyordu...Oğlum tiyatroda uyuklarken, kızım beni miniklerin cep sinemasına suareye götürüyordu...Filmi izleyip, öyle yatmaya gidiyorduk...Kaldıkları birkaç gün içinde aşçı olup, kurabiye yaptılar...Kızılderili olup, kovboy kovaladılar?..Trenlere mi binip, bütün köyü dolaştılar...Yanlarında kendimi yeniden çocuk hissediyor; onlar yeni şeyleri öğrenirken, ben onları izleyerek gençleşiyordum ve tazeleniyordum...Sabah her gün 9’da başlayan program, her gece 22.30 sularında zar zor bitiyordu...4.5 yaşındaki oğlum Poyraz yaşadıkları şeyi şöyle özetliyordu yatakta uyumaya çalışırken:- “Baba uyurken yoruluyorum...”***Oteldekiler, sabah kahvaltısı ile akşam yemeği için Golf Kulübü’ndeki restoranı denememizi istediler...Ben golfle fazla haşır neşir değilim...Odaların önünde minik bir boğazı andıran havuz boydan boya devam ediyordu...SPA’sı, kapalı havuzu, buhar odası zaten muhteşemdi otelin...Akdeniz uçsuz bucaksız maviliğinde önünüzde uzanıyordu...İster girerdiniz ister seyreder...- “Şimdi bir de golf mü çıkacak başımıza” dercesine bakıyordum ki, bir kere gittim ve arkasından her gün sabah akşam oraya gitmeye başladım...Golf dediniz mi akla dünyanın efsanevi ismi Tiger Woods akla gelir...Her gün golf sahasanın yanındaki parkurda yürüyüş yaparken, olağan bir olaymış gibi bana;“Tiger Woods önümüzdeki günlerde bu sahadaki uluslararası turnuvaya katılacak...” diye fısıldadılar...Önce şaka yapıyorlar zannettim...Sonra baktım gayet ciddiler...Tam 7 milyon dolar ödüllü bir turnuvaya ev sahipliği yapacaktı, benim üzerinde yürümekte olduğum çimenler...Tiger Woods gelecekti ve milyon dolarlık ödülü kazanmaya çalışacaktı...***Bir tatil merkezinde, aynı anda minik bir Disneyland;Elli metre ilerisinde efsanevi dünya şampiyonunun katılacağı dünya çapında bir golf sahası...Önü muhteşem kumsalla bütünleşmiş plaj ve sonsuz bir Akdeniz maviliği... Gitar eşliğindeki İtalyan, keman ve klasik gitar eşliğinde bir steak house, buzuki eşliğindeki Yunan restoranı ve uzakdoğu restoranları...İsterdim ki bu yazı Bayram’ı birkaç günlüğüne geçirdiğim bir otelin sadece reklam metni olsaydı...O zaman bu otelin ayrıcalığı bana ve çocuklarıma kalırdı yine...Rahat rahat gider keyif sürerdik...Oysa biliyorum ki, zaten hiç yer bulunamayan ve tıklım tıklım dolu olan bu tatil merkezinde, bu yazılardan sonra, artık hiç yer bulunmayacak...Bir dahaki tatilde muhtemelen biz açıkta kalacağız...Olsun varsın...Hayatta yaratılan değerlere, hakkını vermezseniz, evrene, insanlığa ve çocuklara katkı sağlamazsanız, siz de önünde sonunda aradığınız mutluluğu yakalayamazsınız...Oraya yolunuz düşerse, gidin bir görün mutlaka...- “Türkiye nasıl bir ülke olmuş?..” diyeceksiniz...Siyasi tartışmalar gözünüzde anlamlarını yitirecek...Ülkenizin parlayan yıldızı olduğunu bir kez daha fark edeceksiniz...Siyasi standart konu dışı...İnsani standart hiç kuşku yok; tam anlattığım gibi...PARİS’TEKİ İLK SEVGİLİ...Çocuklarımla beş muhteşem gün geçirdikten sonra, annelerinin doğum günü için bayram ortası onları İstanbul’a getirdim...Annelerinin doğum günlerini kutlasınlar, birarada eğlensinler diye...Ben de Cuma günü kendimi Paris’e atıverdim...Hüznünü, yalnızlığını, romansını ve yağmurunu, hayatıma katık yaptığım o şehre...33 yıl önce geldiğim varyantlarda dolaştım uzun süre... 20 yaşın parasız, franksız günlerini yeniden hissettim, aynı yollardan ve merdivenlerden geçmekteyken...Paris’te sabaha kadar yanında uyuyabildiğim ilk kadını tanımıştım...İlk gerçek sevgiliyi...Ursula...Onunla konuştum uzun uzun, usul usul...***Birlikte oturduğumuz merdivenler ıslaktı...Dolayısıyla oturamadım oralarda...Onun yerine bir süre durdum o merdivenlerin üzerinde ve sevgiliyle konuşmalarımızı bir kez daha dinledim... Gizli Kalb’in bulunduğu kilise, Pazar sabahının yağmurlu sessizliğinde, dingindi...Eski bir sevgiliyle konuşurken, kilisenin mumları, zamanın sonsuzluğunu, birleştirmekte, anı tekleştirmekteydi...***Polonyalı mutaasıp Katolik sevgili mumların yanıbaşında duruyor, dua ediyor içinden dilek tutuyordu...Ne dilek tuttuğunu sormamıştım...Pazar sabahının yağmurlu sessizliğinde, ne dilek tuttuğunu bilmediğimden, sadece durup duasının bitmesini bekledim...Hayalimdeki dua bitince, ben mekandan ayrıldım...***İlk kaldığım otel, ilk parasızlık günleri, ilk ayrılış, ilk gözyaşı, ilk Paris vedası... Hepsi bir süre sonra son gözyaşı ve son Paris buluşması haline geliverdiler...Sonra hep birlikte Paris’in yağmurunda Jules Jofrin’in parke taşlarının üzerine, damla damla düşüverdiler... Hayatımın yeniden değişmekte olduğunu o anda anlıyordum... Yaşamımı değiştirecek randevuya gitmek üzere adımlarımı sıklaştırmaya...Sonra?..Sonrası “bende saklı...”
Üç yıl önce; 2010 yılının Kasım ayının tam ortalarıydı...Kurban Bayramı o günlere denk düşmüştü...Yine uzun bir Bayram tatili vardı...Bunalmıştım...Hayatın dip noktalarının, ta diplerine vurduğum günlerden geçmekteydim...Minik iki çocuğumun kaderi; güzel başlasın diye; “yaşam bana mücadele edilesi güç bir sınav” veriyordu...***O güne kadar hiç tecrübe etmediğim bir sınavı...Hiç çalışmadığım bir dersi...Hiç tatmadığım bir tecrübeyi...Zor geçen birkaç aydan sonra biraz soluklanabilmek, bir parça nefes alabilmek, bir nebze iç sesimi dinleyebilmek için Paris’e atmıştım kendimi...Öyle anlarda hep yaptığım gibi...***Ruhumun gizli kalmış tapınaklarıyla, kentin gizemli arka sokakları; akortu bozulmamış bir armoniyle dans ederdi içimde...Saine nehrinin iki yakasına kurulan kent, gizemli hüznü; ve ruhumun dalgalı melankolisiyle birlikte, yağmur olur taşardı içimden...Alışılmış hüzünlü sokaklarından, solmuş sarı yapraklı geniş caddelerinden yürür, sokak lambalı dik merdivenlerinden çıkardım...Paris’in en çok “bir Sonbahar kenti” olduğunu o anlarda keşfederdim...Çiseleyen yağmur, üzerimize değil, içimize yağardı Paris’te...***Yaşamımın keskin virajlarıma tanıklık eden şehrin; o seyahatimin gecelerinden birinin, nehrin kenarındaki kuytuluğunda “hayatıma yeni dramlar, hüzünler, varoluşlar, yoksun kalışlar, kalleşlikler ve dirilişler” katacak bir tat vereceğini elbette bilmiyordum...Oysa bilmeliydim ki orası Paris’tir...En hüzünlü mutluluklarımın, en sevinçli huzursuzluklarımın, en emprovize tiradlarımın, en cool dramlarımın şehridir orası...Üç yıl önceki Kurban Bayramı benim üç yıldır çıktığım son yurt dışı seyahatiydi...O günden bugüne, üç yıldır bir kez olsun yurt dışına çıkmamıştım...17 yaşından beri; “gitmezsem oksijensiz kalırım” diye feryat ettiğim “gurbet”, egzistansiyalist bir mecburiyetle beni “kendi memleketime” hapsetmişti... ***Bayram’ın gelişi ve bugün tatilin başlayacak olması yazının izlediği çizgiyle birleşince, okuyucuya “yazar nihayet özlediği gurbete kavuşmakta” intibaını uyandıracak bir noktaya geliyor sanki...Oysa öyle değil...Yazı bir özlem; bir gidiş değil...“Oksijenli gurbet yerine zaruri memleket” tatbikatı devam ediyor hala...Kim bilir kimler gidecek bugün, üç Kurban’dır, üç Ramazan’dır, üç Noel’dir, üç yılbaşıdır, üç Paskalya’dır, üç sömestr’dir gidemediğim “hüzünlü gurbet“e...Çocukları alıp, biraz deniz kıyısına gideyim...Oyunlar oynasınlar, uçurtmalar uçursunlar Akdeniz’in maviliklerinde...Ben de onlarla derin maviliklerde kaybolayım, uçsuz bucaksız kumsallarda yalın ayak koşayım, yeşilliklerden bir tutam soluyayım, mevsimin son güneşinden bir nebze nasipleneyim...Üç yıllık zorunlu memleket ikameti devam ediyor bendenize hala...***Çokça “gurbette kalınır ve memleket özlenir...”Bu yazı ise “memlekette kalınıp gurbetin özlendiği” bir yazı...Çiseleyen yağmurun üstümüze değil de, içimize yağdığı şehir çok uzaklarda şimdi...Loş lambaların, parke taşlı sokaklardan ziyade, içimizi yarı gölgeli aydınlattığı “loş şehir” nehrinin taşkınlıklarını dinliyordur muhtemelen şimdi...Nehrin bu mevsimde hangi şiddette aktığını, kaç yıl geçerse geçsin bilebilecek müktesebattayım şükür...Ne ki; “vaki olacak mı bilememekteyim çocuklarıma anlatabilmek...”Nehre vuran ışıltılı kent silüetinin, babalarının hayatına damga vuran sonsuz izdüşümlerini?..Ünal Aysal bildiği bütün duaları etmeli...Ünal Başkan; Umarım dün geceki Türk Milli Takımı’nın Estonya maçının sonucu sizi bir nebze rahatlattı...Bu maçtan önce, tek kelime laf etmedim...Ne size, ne de yönetiminize...Oysa sırat köprüsünden geçen Milli Takım’ı ve Hocası’nı “yıpratıcı bir dehlizin ortasında dımdızlak” bıraktınız... ***“Fatih Terim’in Milli Takım’ı çalıştırması Galatasaray’daki performansını etkiler...” diyerek, sırat köprüsünde Milli Takım’ı çalıştıran Hoca’yı görülmemiş bir biçimde Galatasaray’dan kovarak, onun ve Milli Takım’daki talebelerinin psikolojilerini mahvettiniz...Hoca’yı Galatasaray’dan gönderecek olsanız bile, bunu Milli maçlardan sonra yapmanız, Milli Takım’ın demoralize olmaması için gerekli şarttı...Bunu düşünmediniz, veya düşündüyseniz “fark etmez” dediniz...Hoca’nın Milli Takım’dan dolayı Galatasaray’daki performansını düşünürken, “Galatasaray’dan kovduğunuz Hoca’nın Milli Takım’daki performansını dikkate bile almadınız...”Onu eleme maçlarının sonuna kadar, Galatasaray’da tutma becerisini bile gösterip, Milli Takım’a karşı o sorumluluğu duymadınız...***Milli Takım dün Estonya’yı geçti ve sıra Hollanda maçına geldi...Sevgili Ünal Başkan...Size tavsiyem şimdi sadece dua etmeniz...Hollanda maçını Fatih Hoca ve talebelerinin geçmesi için, bildiğiniz bütün duaları içinizden etmeniz...Geçemezsek çünkü, Milli Takım’ın Hocası’nı, sırat köprüsündeyken, eline sözleşme vererek kovan bir Başkan olarak, Milli Takım’ın sorumluluğu üzerinizde olacak...Duanız kabul olur mu bilmem...Ama dua etmeniz elzem!..
Enver Aysever’e “babası cezaevinde tutuklu olan oyuncu Burcu Kutluk çıktığında” doğrusu programı pek izlemeyi düşünmüyorum...Balyoz, Ergenekon davalarından tutuklu yakınlarının, “konuşmalarını dinlemeye yüreğim elvermiyor...”Çaresizler...En yakınlarını “savunmaya çalışırken” biçare durumlarıyla yürekleri dağlıyorlar...İzleyemiyorum genelde onları...Fakat tutuklu bulunan Deniz Kutluk’un kızı, oyuncu Burcu Kutluk’u dinlerken zamanın akıp gittiğini hiç fark etmiyorum...***Genç ve güzel bir kadın Burcu...Oyuncu...Galatasaray Lisesi’ni bitirmiş, Fransızca’da yüksek eğitim almış...Enver’in zaman zaman espriyle hatırlattığı gibi “yoga” yapıyor...“Yoga yoluyla insanlar arası sevginin, barışın, tek bir aile gibi huzurun ve birliğin sağlanabileceğini” düşünüyor...“Bütün darbelere karşı...”Babasının suçsuz olduğuna inanıyor...Enver önemli bir soru soruyor Burcu‘ya;- “Devlete karşı işlenen bütün suçları kapsayan bir affın çıkmasını istiyor musun?..”Duraksamadan cevap veriyor bu soruya:- “Evet istiyorum...” diyor...Fakat esas cevabı arkasından geliyor:- “Şu anda cezaevinde bulunan babamın ve birçok arkadaşının bu affı istemediğini biliyorum... Onlar affa tabi olurlarsa, suçlu olduklarının tescil edileceğini düşünüyorlar...Onun için affı istemiyorlar...”***Doğru söylüyor...Bir süre önce, “devlete karşı işlenen suçlarda geniş kapsamlı bir affın çıkması”nın mümkün olabileceğini yazıyorum...Yazıya hiç beklemediğim tepkiler alıyorum, tutuklu yakınlarından...- “Biz böyle bir şeyi istemiyoruz Reha Bey...” diyorlar...- “Yakınlarımız afla çıkarsa, işlenen suçları kabul etmiş olacaklar... Onlar kendilerini suçlu görmüyorlar...”Cevap vermiyorum yazılanlara...Hayatı bir nebze rahatlatmak, gerilen hayatları, insanları, dünyaları bir nebze sevgiye ve huzura sevk etmek amacım...Ben hayatı siyasi değil, insani düşünüyorum...Çünkü hayatın esası; esasen insani...Hayatın temsili, sanatsal olabileceği gibi siyasal da olabiliyor...Fakat esas olan insan ve insan hayatı...***Burcu Kutluk’un “Babamlar istemez affı... Çünkü kendilerini suçlu hissetmek istemezler... Ama ben istiyorum...” dediğini duyunca, bir nebze ümit beliriyor içimde...Bunca yıldır devam eden davalarda, belki gün gelip bir “af” sürecinin kapısı aralanır diye...Kim bilir belki de “insani ve vicdani bir talep” yavaş yavaş galebe çalar ve “af” Kaf dağının arkasındaki bir umut olmaktan çıkar diye...Tutuklu ve hükümlüler; “af istese de istemese de” ben af konusunu yazmaya karar veriyorum...Devlete karşı işlenen suçlara karşı çıkacak bir affın, “toplumdaki huzursuzluğu, gerginliği ve derinleşen fay hatlarını” gidermeye bir nebze yardımcı olacağını biliyorum...***Dün bu satırları yazarken, Balyoz davasında önceki gün ekrana çıkan Burcu Kutluk’un babasının cezasının onanıp onanmadığına bakıyorum...Görüyorum ki cezası onanmış...Burcu’nun babası yarın akşam başlayacak Bayram tatilini ve Bayram’ı cezaevinde geçirecek...Af çıkmadıkça, kim bilir daha kaç bayramı o cezaevinde geçirecek Burcu’nun babası...***Nobel Edebiyat Ödülü sahibi İrlandalı şair Seamus Heaney; “Vicdan Cumhuriyeti” isimli şiirinde şöyle der:“Vicdanı bir ülke olarak tahayyül ettim...Sessiz ve sakin bir yer...İnsanın öz bilinciyle başbaşa kalacağı...Kendisiyle yüzleşmekten kaçamayacağı bir yer...”***Kendiyle yüzleşmekten kaçamayacağım vicdan, “affın” gelmesi gerektiğini söylüyor...Bu bu vatan ve bu insanların arasında barışın azar azar sağlanması için...“Vicdan bazen sırt çevirsek, unutmaya çalışsak da oradadır...Bütün köreltme ve olmadık mazeretlerle göz boyama çabalarımıza rağmen, en olmadık bir sessizlik anında içimizde bir yerdeki bir çekirdekten gelen bir fısıltıyla sesini duyurur...Kaçmamıza izin vermez...Hâlâ orada derinlerde bir yerde durur...Böyle anlar insanlığın en değerli anlarıdır...Vicdan bazen sızlar...”GECCE’NİN GECESİ VE BALYOZ KARARLARI...Kenan’ın (Erçetingöz) ismini cep telefonunda gördüğümde içimden “hayırdır” diyorum...- “Sabah saatlerinde pek aramaz... Ne oldu acaba?..”Balyoz davasında Yargıtay tarafından onanan kararları izliyorum pür dikkat...Bir sürü hapis cezası, bir miktar tahliye, hatırı sayılır oranda da beraat var...O kadar çok onama var ki, tahliye ve beraatlerin mutluluğunu duyamıyorum...İnsan böyle duygusal bir varlık...Davanın ilk başladığı günlerde, “askeri darbe süreçlerinin sonlanması için” umutla bekliyordum davayı...***Aradan geçen zaman içinde, tutukluluk ve cezaevi süreleri uzadı...Tutuklu ve yakınlarının “dramları, gözyaşları yavaş yavaş insanın kalbini derinden yumuşatmaya başladı...İnsan ister istemez hüküm giymiş olsalar da olmasalar da, daha fazla sayıda tutuklunun cezaevinden çıkmasını arzular hale geldi...”Bu duygular içinde televizyon izliyorum...Kenan’dan gelen telefon başka bir dünyanın yaşanmakta olduğunu da hatırlatıyor bana...- “Bu gece, biliyorsun 12’ncisini yapacağız GECCE COM Ödüllerinin” diyor...- “Kaçta geleceksin?..”Kem küm ediyorum...İçimden de aradığına şükrediyorum...Bu ağır gündemin hayhuyu içinde Gecce Com’un gecesi çoktan kafamdan uçmuş...- “Geleceğim” diyorum, “Geç de olsa geleceğim...”Türkiye’de hayat bunca badireden geçerken, 12 yıldır Mekan Oscar’larını yapabilen bir Gecce Com başarısı...Gül ve Kenan Erçetingöz çiftinin gurur tabloları ve geceleri...Yazıyı bitirebilirsem gideceğim...Onun için burada keseyim bari...
Bugün Türkiye’nin lider kadrolarının yeni konumlarını, siyasetin ortaya yeni çıkan derin oluşumlarını ve labirentlerini vereceğim size...Önce en fazla merak edilen konu;SORU:- “Tayyip Erdoğan önümüzdeki Ağustos’ta halkın oylarıyla Cumhurbaşkanı seçilirse AKP’nin başına kim gelecek?..Yeni Başbakan kim olacak?..”CEVAP:- “Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanlığı’na çıkarsa izleyen birkaç hafta içinde AKP olağanüstü kongre yapacak...AKP; partinin genel başkanını, hükümet ise yeni Başbakan’ı seçecek...AKP’nin başına kimin geleceği, Başbakanlığı kimin üsleneceği, uzun zamandır konuşuluyor...AKP bu noktada “parti için en rahatlatıcı ve hayırlı olacak, en güvenli formülü” benimseme kararına doğru gidiyor...‘Türkiye’de Cumhurbaşkanı kim olsun?..’ sorusuna verilen cevapların yüzde 67’si ‘iki aday üzerinde’ toplanıyor...Abdullah Gül ve Tayyip Erdoğan...Durum böyle olduğuna göre, AKP kadroları 2015 genel seçimlerine giderken ‘yeni bir macera’ aramayacaklar...Abdullah Gül AKP Genel Başkanlığı’nı eşbaşkanlık sistemi içinde bir diğer başkanla birlikte üstlenecek...Başbakan olabilmesi için AKP içinden bir milletvekili istifa edecek ve onun yerine garantili bir yerden Abdullah Gül milletvekili seçilerek, hemen Başbakan olması sağlanacak...”***SORU:- “AKP Genel Başkanı, bir başkası mı olacak?..”CEVAP:- “AKP Genel Başkanlığı’nda eş başkanlık sistemi olacak...Abdullah Gül Başbakanlık görevini yürüteceği ve Cumhurbaşkanlığı gibi çok tepe bir görevden geldiği için, parti, teşkilat gibi işlerde kendisine bir eş başkan verilecek...Parti içi seçimlere hazırlama işleriyle teşkilattan gelen eş başkan ilgilenecek... ‘Abdullah Gül 2015 genel seçim kampanyasında AKP’yi sürükleyen lider’ konumunda olacak... Tayyip Erdoğan seçilmiş Cumhurbaşkanı, Abdullah Gül Başbakan formülüyle ‘AKP 2015 seçimlerini aynı farkla tek başına çoğunluğa sahip birinci parti konumuyla’ kazanmaya çalışacak...”***SORU:- “Abdullah Gül’le Tayyip Erdoğan arasında bir soğukluk var mı?..Uzun zamandır siyasi kulisler, bu ikilinin arasında farklılıklar oluşmaya başladığını fısıldıyordu...”CEVAP:- “Evet farklılıklar var... Fakat bu farklılıklar, beraber yola çıkan iki adamın kurdukları parti için ‘makulde’ buluşmayacakları anlamına gelmiyor...İkisi de, bu formülün 2015 seçimlerinde AKP’yi en yüksek oranda ayakta tutacak formül olduğunu biliyorlar...Başbakan Tayyip Erdoğan’ın dünkü grup toplantısında ‘Bizim siyasi geleneğimizde ben değil biz varız... Amaçlarımız, ideallerimiz var’ sözü bu yeni durumu anlatmak için söylendi...”***SORU:- “Cumhurbaşkanı seçilen Tayyip Erdoğan’la, Başbakan olması düşünülen Abdullah Gül arasında genel seçimlere kadar gidecek bir yıl içinde yetki ve yönetim seçimi nasıl olacak?..CEVAP:- “Tayyip Erdoğan ilk kez halk oylarıyla seçilecek Cumhurbaşkanı olacağından, Cumhurbaşkanı’nın hali hazırdaki tüm yetkilerini kullanacak...Yürütmeye başkanlık edecek...Dış politika ve ana iç politika meseleleri ele alınırken Bakanlar Kurulu’na başkanlık edecek...En az ayda bir Bakanlar Kurulu’na seçilmiş Cumhurbaşkanı sıfatıyla başkanlık edecek...İki adam çok uzun zamandır birbirleriyle değişimli ve dönüşümlü olarak çalışıyorlar... Genel Başkan (Tayyip Erdoğan)-Başbakan (Abdullah Gül),Dışişleri Bakanı (Abdullah Gül)-Başbakan (Tayyip Erdoğan),Başbakan (Tayyip Erdoğan)-Cumhurbaşkanı (Abdullah Gül), şeklinde birlikte çalıştıklarından, yeni formül; Cumhurbaşkanı (Tayyip Erdoğan)-Başbakan (Abdullah Gül) formülüne yabancılık çekmezler...”***SORU:- “ikisi arasındaki yetki sorunlarını nasıl çözecekler?..”CEVAP:- “Bu iki adamın ilişkisi, aldıkları sıfatlarla değişmiyor...Hangi sıfatlara sahip olurlarsa olsunlar, aralarında bir özel bir ilişki ve o ilişkinin kendi içinde farklı bir gerçeği ve dengesi var...Bütün bu görevlerde biri üste diğeri bir altta görev yaparken, hiç değişmeyen ikili dengeleri yine aynen devam eder...”***SORU:- “AKP’nin eş genel başkanı kim olacak?..”CEVAP:- “Bu belli değil... Parti içi dengeler gözetilecek... Parti teşkilatını kim seçimlere daha iyi hazırlar ona bakılacak...Bu karar, Gül-Erdoğan dengesi ve görevlendirmesini sağlamaktan daha zor bir karar...SORU:- “Kesin midir bu plan?..CEVAP:- “Evet... Fakat demokrasi çerçevesinde ‘evet...’Demokraside ne olacağını tek belirleyen yer, alınan kararlar değil, sandıktaki oylardır...Yerel seçimler, Cumhurbaşkanlığı seçimi bu kararların uygulanıp uygulanamayacağını ortaya koyar...Anketler sandığa yansırsa durum böyle olacak...Ancak demokrasilerde bir gün çok kısa, bir hafta çok uzun bir süredir...Önümüzde dört ay sonra yerel, on ay sonra da Cumhurbaşkanlığı için halk seçimi var...Çok uzun bir süre...Ancak plan bu...Dünden itibaren işlemeye başladı...”MUSTAFA SARIGÜL İSTANBUL ADAYI OLMAYACAK MI?..Önümüzdeki bir yıllık siyasi dönemde, CHP; Mustafa Sarıgül ve İstanbul Belediye Başkanlığı cephesinde neler olur?..Bu sorunun cevabını çok ilginç siyasi analizler yapan DYP Manisa eski milletvekili Tevfik Diker‘in analizlerinden yararlanarak cevaplamaya çalışayım...***SORU:- “Mustafa Sarıgül CHP İstanbul Belediye Başkan adayı olacak mı?..”CEVAP:- “CHP son anda ani bir manevra yapmazsa ‘hayır’... Mustafa Sarıgül CHP’den İstanbul Belediye Başkanlığı seçimine girmek istemiyor...Şişli’den, kendi bağımsız hareketinden belediye başkanı seçilmek istiyor...2014 Mart’ındaki yerel seçimleri görmek istiyor...Bu seçimlerde CHP oylarını büyük oranda artıramazsa, sonuçların yaratacağı baskıyla CHP Genel Başkanlığı yarışına girmeyi düşünüyor 2014 Nisan veya Mayıs olağanüstü CHP kurultayında...O sırada CHP dışından seçilmiş Şişli Belediye Başkanı olmak ona daha doğru bir konumlama geliyor...Çünkü CHP’den İstanbul Belediye Başkanlığı çantada keklik değil...”***SORU:- “Sarıgül’ün bu planının gerçekleşme şansı ne?..”CEVAP:- “Gürsel Tekin’in İstanbul adaylığını açıklaması, CHP’nin ‘hala açıktan teklif yapıp çağırmaması’ Sarıgül’ü istediği gibi onu kendi başına Şişli’ye doğru yönlendiriyor...Yerel seçimlerin sonuçları çok önemli...Fakat yerel seçim sonuçları çok tartışmalı olacak...AKP’nin oyları yüzde 40-41 bandajında çıkabilir...CHP’nin oyları da son genel seçimlerden yüksek çıkacak...Bunu Kemal Kılıçdaroğlu ve arkadaşları “Seçim başarıları” olarak gösterecek...Ancak geçtiğimiz genel seçimler değil yerel seçimler baz alındığında durum aynı çıkabilir...Partilerin yerel seçimlerdeki oy oranıyla, genel seçimdeki oy oranı aynı değil... Kim başarılı kim başarısız karışacak...Yine de Sarıgül, CHP’nin başına gelecek, ana muhalefette büyük bir oy patlaması olmazsa...”***SORU:- “Bu durumda genel seçimlere doğru tablo nasıl şekillenir?..”CEVAP:- “CHP Mustafa Sarıgül’le...AKP halkın seçtiği Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan destekli, Abdullah Gül’ün liderliğinde genel seçimlere gider...”
Erhan Kardeş; bana saydırıp duruyor...17 yıl önce haberde insanları hakir gören “Süt dökmüş kediye döndüler ifadesini ben yazmadım...” diyor...Önceleri kimin yazdığını söylemiyordu...Şimdi kimin yazdığını söylemeye başlamış...Neden bugüne kadar açıklamadı, 17 yıl bekledi hiç anlamadım...Neyse...***Olayı daha açık anlatayım;İnsanları hakir gören, haberci gibi yazılmamış, haber gibi çıkmamış bir metindi o metin...Antalya’da kendi açıklamış bir söyleşide haberin metnini;- “Molla kılıklı kişiler eylem öncesi asker kesildiler... Eylem bitince süt dökmüş kediye döndüler...”Savunulacak, ‘yanlışlıkla oldu’ denilecek, bir ifade değil bu ifade...Canlı yayında bu ifadeyi vtr’de dinleyince, beynimden vurulmuşa döndüm...Herhangi bir kelime yanlış kullanılsa, ‘kelimeyi yanlış kullandık özür diliyoruz’ derdik...Fakat bu cümle bir “haberci”nin kullanabileceği ve düzeltebileceği bir cümle değildi...- “Molla kılıklı adamlar asker kesildiler, polisi görünce süt dökmüş kediye döndüler”, cümlesi “çok kötü anlamlara çekilebilecek bir ifadeyi çağrıştırıyordu...”“Molla kılıklı adamlar...”Ne demekti molla kılıklı adamlar?..Molla mıydılar değil miydiler?..“Molla kılıklı adam” benzetmesi ne demekti?..Bir haberci, molla kıyafeti giyen kişilerin molla olmadığını düşünüyorsa, “molla kıyafeti giymiş insanlar” ifadesi kullanırdı...“Molla kılıklı adamlar” diye “aşağılayıcı” ifadeler kullanmazdı...***Erhan önceki gün haberin şöyle devam ettiğini söylüyordu;- “Molla kılıklı adamlar, eylem öncesi asker kesildiler... Eylem bitince süt dökmüş kediye döndüler...”Eksik hatırlıyordu...“Eylem bitince” değildi o ifade...Mealen;- “Eylemleri polis tarafından dağıtılarak bittiğinde...”Böyleydi haber;Eylem kendi kendine bitse, neden süt dökmüş kediye dönsünlerdi, kendi eylemlerinde adamlar?..***Bir haberci Aczimendilerden yana veya Aczimendilere karşı olabilirdi;Bir haberci o sırada onların temsil ettiği “İslamcı profil”den yana veya onlara karşı da olabilirdi; fark etmezdi...Ancak haberci kimselere “süt dökmüş kediye döndü” ifadesi kullanmazdı...Bu ifade bir yorum belirtmiyordu...“Haberle ilgisi olmayan bir tasvir” içeriyor ve hiç hoş durmuyordu...***O metni başkasının yazdığını ve bürodaki sorumlu diğer arkadaşın da onaylayıp, İstanbul’a gönderdiğini söylemeye iki gün önce başladı ilk kez Erhan Kardeş...17 yıldan farklı olarak haber metnini birisinin daha okuduğunu söylüyor ve onun da ismini seslendirmeye başlıyordu...Erhan Kardeş’e göre, kendisi sadece montaj yapmış, buna karşın iki farklı kişi haberi yazmış ve onaylamıştı...- “Haberi ben yazmadım, biri yazdı, öteki onayladı sadece montajını ben yaptım...” diyordu...Sonra ise ondan hiç beklemediğim bir davranış geliyordu...- “Haberin seslendirmesi benim değil... Haberin üzerinde imzam yok...” demeye başlıyordu aniden...Oysa öyle demiyordu nedense bugüne kadar...Haberi başkalarının yaptığını söylüyor fakat imzasının olmadığını söylemiyordu...Ne değişmişti acaba?..Şimdi SHOW Haber’in bütün arşivleri elindeydi...O haberler de elinde...Bir şey mi olmuştu acaba haberlere?..KJ’li yayın bandını,yani isimlerin yüklendiği esas yayın bandını açıp niye göstermiyordu bizlere?..SHOW Haber onun elinde değil miydi?..Arşivleri her şeyi?..Ne güzel bir tesadüf her şey onun elindeydi?..***Bir şey mi olmuştu da “haberde bir anda imza”sının olmadığını hatırlayıvermişti bilmiyorum?..Oysa; 10 Eylül 2013’de; olayları bütün yaşananlarıyla anlatan bir yazı yazmıştım...Hiç itiraz etmemişti söylediklerime...Tweet atmıştı üstelik...- “Bu kadar yıl sonra bu yere gelince sesimi duyurabildim... Kovulana kadar ekmeğini yedim... Sağol varol...” diye...Yazıyı doğru yazmış insanlara bu tweet atılırdı, yanlış yazanlara değil...13 Eylül’de attığı tweette, “nihayet sesimi duyurabildim ekmeğini yedim sağol varol” diye bitiyordu...Sesini yanlış duyurmuş olsam, niye “sesimi nihayet duyurdum, ekmeğini yedim sağol varol“ ifadesini kullanıyordu da, şimdi o ifadeler yanlışmış gibi bir değişikliğe gidiyordu?..***Bir ay sonra ne oluyordu da aniden değişiyordu?..Ben haber 28 Şubat’ta mağdur olduklarını söyleyenleri taa o gün “mağdur” bıraktığı için, “haberden dolayı yayında özür diliyordum milyonlarca insandan SHOW Haber adına...”Üzerinden 17 yıl geçtikten sonra bugün değil, o gün o insanların mağdur edildiği günlerde...Bugün o mağduriyetlerin hesabı soruluyor...O gün sorulmuyordu...O gün kimsenin “yapmadığını, ya da yapmak istemediğini, cesaret etmediğini ya da etmek istemediği bir şeyi” yapıyordum...Sırf “habercilik ve insanlık ilkesine uygun görmediğim için...”Ne İslamcı’ydım...Ne İslamcılar’dan ya da “İslamcı gibi gösterilen Aczimendiler’den yana...”***Oysa Erhan; çelişkili şeyler söylüyordu:- “Böyle bir haberin yayınlanmış olmasından dolayı özür dilediğimi söylerken, haberi yapan Erhan Çelik’in artık çalışamayacağını” ifade ettiğimi belirtiyordu...Oysa ben Erhan Çelik ismini kullanmazdım ki normal şartlarda...“Yapan muhabir” diyebilirdim ancak...Çünkü ben onu tanımıyordum...Onun yaptığını o sırada iki saniye içinde canlı yayında bilemezdim ki...Onu tanımıyordum ki onunla alıp veremediğim bir şey olsun ya da durup dururken onu sorumlu tutayım?..Ankara’da, uzağımda olan, fazla bir çalışma süresi geçmemiş bir arkadaş hakkında ne bilebilirdim ki?..Ben o haberin o sırada onun tarafından yazıldığını ya da montajlandığını bile bilmiyorum...Canlı yayındaydım...Bant bitiyor ve biter bitmez konuşuyordum...Doğru söylemiyordu...Söylediklerin pratik olarak doğru olması değildi...***Bir taraftan yeni haberin anonsunu okumaya hazırlanıyor; bir taraftan da, muhabirini bilmediğim haberden dolayı özür dilemeye çalışıyordum...Onun adını öğrenip de kullanmaya vaktim bile yoktu...Yayının “KJ’li isimler bindirilmiş olan yayın bandı” bunu açıkça gösterirdi...Ne büyük bir şans ki bantların hepsi bir süredir onun elindeydi...SENİN İÇİN İSTİKBAL OLAN BENİM İÇİN MAZİDİR KARDEŞ...Bu tartışma Erhan Çelik kardeş tarafından nedense tam da bugünlere denk düşüyor...Erhan Kardeş’in sanırım görmediği bir şey var...1) Benim 17 yıl önce mağdur oldukları için, “yayında insanlardan özür dilediğim olay”, o günlerde mağdur edildikleri için, bugün hakkını arayanların olayı...2) 17 yıl sonra değil, her şey o insanların temsil ettiği şeye karşıyken dilenen bir özür olayı...3) O gün o şartlarda, “haber merkezimdeki bir hatayı canlı yayında gördüğümde” bu tepkiyi veriyorum...Konjonktür o günlerde hiç gerektirmediği, tam tersine elverişli kıldığı halde...4) O gün “milyonlarca insandan yayın adına dilediğim özür” benim “yayıncılık onurum ve gururum...”5) Erhan Kardeş ise ilginç bir şekilde;Haberi kendisinin yazmadığını söylüyor;Haberi yazıp, eline tutuşturduğunu söylediği kişilere değil, veya aynı haberi onaylayan kişilerle de değil, “haberin SHOW Haber’de yayınlanmasından canlı yayında özür dileyen kişiye” hesap sormaya çalışıyor...Niye acaba?..İnsan önce kendisinin yazmadığını söylediği haberi; kimin yazdığını anlatmak için bir çaba gösterir...Bu “etik dışı” haberi “senin haberin olduğunu söyleyen kişilere değil” haberin yayınlanmasının özrünü dileyen kişiye yönelik hale getirmek bir hedef saptırarak “iftira” girişimi değil mi?..***6) Eğer bir sorun ve dava varsa, KJ’siz olan yayın bandı değil; KJ’li canlı yayın bandında onun imzası olan haberin bir davası sözkonusu olabilir...Ortada “hiçbir habercinin kaleme almayacağı” ifadelerin yazıldığı bir haber var çünkü?..Bu haber sadece yazılmamış, üstelik yayınlanmış...İnsanca davranılmaya çalışılarak, o gün “izleyicilerden özür dilenmiş, bugün değil...”7) Bu 28 Şubat mağdurları davası değil ki... Tam tersi o gün mağdur edilenlerin, canlı yayında mağduriyetini önleme çabası...Madem Erhan Kardeş mağdurdu, 17 yıl niye bekledi, “gerçek sorumluları söyleyip, hesap sormak için?..”Niye hiç bir şey yapmadı?..***8) O günlerde her şey müsaitti, o günkü rüzgarlar “benim özrümden yana değil, haberin o halinden yana esiyordu...” 9) Neyse Erhan;- “Haberciliğin a’sını Ufuk Güldemir’den öğrendim, z’sini ise Reha Muhtar’dan” diyor...Ufuk benim hayatta çok yakın bir meslektaşım ve kardeşimdi...En yakınları vasiyetinde beni “hayatta en çok güvendiği birkaç meslektaşından” biri olarak söz ettiğini söylediler...“Ölümünün acısı bunu duyunca daha katmerlenmişti içimde...”- “Bunu da mı yazdı vasiyetine?..” diye geçirmiştim içimden...Onunla Erhan ne zaman çalıştı bilmiyorum...Ufuk’un yakınları da bilmiyor...Ama söyledikleri doğruysa, gerçekten çalıştıysa; Ufuk’la aynı alfabede a ve z’de olmak benim için hiç fark etmezdi ki...Aynı alfabede olmak yeter de artardı bize...Kaldı ki ben Erhan’a, mesleki hiçbir katkıda bulunamadım maalesef...Alfabeye koyması bile jesti olmuş...O geçmişinde benim yüzümden mağdur olduğunu düşünen bir küçüğüm...Doğru veya yanlış fark etmez...Benim bıraktığım haber merkezinde başarılı olsun dilerim...Onun için istikbal olan, benim için mazidir çünkü...
Erhan Çelik kardeş, yıllar önce olmuş her şeyiyle açık bir olayı “yanlış ve saptırılmış ifadelerle” çok kötü yerlere taşımaya başladı...“Polisi gören Aczimendiler süt dökmüş kediye döndüler...” diye bir haber metni yazılmıştı...Haberleri yayından önce göremediğimden, canlı yayında önümdeki monitörden izlemiştim haberi...Haberinin üstünde hem imzası hem perforesi yani seslendirmesi vardı Erhan Çelik kardeşin...Haber yayınlandıktan sonra “haberde böyle bir ifade kullanıldığı için” canlı yayında SHOW Haber adına özür dilemiştim...***Erhan kardeşin bugün geldiği yerde kendisine başarılar dilerken, “haber merkezini yönetirken böyle olaylara çok dikkat etmesi gerektiğini” belirtmiştim...Dün benim kendisinden “özür dilediğimi” söylemiş bir demecinde...Böyle söylemesi -eğer doğruysa- ikinci defa yaptığı bir ayıp...Birincisinde haberde imzası vardı...İkincisinde ise “benim kendisinden dilemediğim bir özrü” varmış gibi göstererek yapıyor...Ben senden özür dilemedim Erhan kardeş...Ben senin üzerinde imzan bulunan haberin; SHOW TV’de yayınlanmasından dolayı canlı yayında milyonlarca insandan özür diledim...Senden değil!..***- “Polisi görünce süt dökmüş kediye döndüler” ifadesi ayıp, insanları aşağılayıcı ve hakir gören bir ifade...O haberin üstünde senin imzan var...Hem imzan var hem sesin...- “Ben yapmadım” diyorsun...Peki sen yapmadın!..O zaman kim yaptı Erhan kardeş haberi?..Bu haberi yapan kişinin ismi cismi yok mu?..Ankara bürosu o sıralarda topu topu 7-8 gazetecinin bulunduğu bir büro...Bir temsilci bir haber müdürü iki tane yöneticiniz var...Dört beş tane muhabirsiniz orada...Hangi muhabir arkadaşın haberinin üstüne kendi imzanı koyuyorsun?..Başka bir arkadaşının yaptığı haberin üstüne kendi imzanı koymak doğru bir davranış mı?..Ayıp değil mi?..***Bu kadar “aşağılayıcı” ifadeler kullanan, psikolojik harp teknikleri içeren bir haberde imzan varken, niye bu haberin “kim olduğunu bir türlü açıklamadığın gerçek sahiplerinden” hesap sormuyorsun?..Onun yerine “sanki benim özür dilememi gerektiren bir durum varmış gibi, saçma sapan ifadelere başvuruyorsun?..”Hayata ve gerçeklere karşı kurnazlık yapılmaz Erhan kardeş...Koskoca bir haber merkezini yönetiyorsun...Umarım çok başarılı olacaksın...O talihsiz olayın “hayatın bundan sonraki merhalelerinde senin için bir hayırlı bir kılavuz olmasına dikkat et...”En önemlisi ise şu Erhan kardeş;- “O haberi kim yaptı?..”O habere senin imzan nasıl atıldı?..Kim attı?..Sen attıysan niye attın?..Başkası attıysa, niye senin imzanı “o rezil ifadelerin olduğu böylesi bir haberin” üstüne atıp seni yaktı?..Kim o başkası?..Onun izini takip et Erhan kardeş...Kendi olayın hakkında gazetecilik yapmak istiyorsan eğer!..PARA İLE SİYASİ İKTİDAR KAVGASINDA, BASIN ÖZGÜRLÜĞÜ...Medya bağımsız, basın özgür olmalıdır...Gazeteciler inandıklarını, düşündüklerini özgürce yazabilmeli...Siyasi iktidar baskısı, medya üzerinde etkin olmamalı...Bağımsız, vicdan sahibi, özgür gazeteciler, olayları çarpıtmadan, tersyüz etmeden vermeli...Olayları çarpıtmadan verdikten sonra, isteyen istediği biçimde yorum yapmalı...Gazeteciler, yazarlar, sanatçılar, aydınlar, düşündükleri ve yazdıkları hiçbir şeyden dolayı ceza almamalı...Hapsi boylamamalı, otosansür haline gelecek uygulamalar yürürlüğe konmamalı...Basın sansür edilmemeli...Sanat özgürce yaratılmalı...***Bu saydıklarım Avrupa’da 19. yüzyılda geçerli olan “özgürlük anlayışı”dır...Bugün gelinen nokta, basının siyasi iktidarlar karşısındaki bağımsızlığının ötesine geçiyor...Gazetecinin özgürlüğü, sadece iktidar karşısında değil, esasen bir o kadar da “parayı kontrol eden güçler” karşısındaki bağımsızlığıdır...Dünyadaki en büyük güç “siyasi iktidarlar değil paradır...”Parayı eden kontrol eden güç medyayı da kontrol eder...Siyasi iktidar kadar, hatta daha fazla...***Muhalif yazarların kim olduğunu bilirsiniz...Korunaksızlıklarının farkındasınızdır...Özgür kalma uğraşlarının, kalemini kırarken, satmamaya yönelik didinmelerinin tanığısınızdır...Basın özgürlüğü denince “hep iktidarlara karşı muhalefet etmenin ezası ve cefası gelir...”Oysa basının özgürlüğü siyasi erke karşı “bağımsız ve özgür kalabilme” çabasından ibaret değildir...Gazetecinin özgürlüğü bir o kadar da “medyayı kontrol eden güç odaklarına karşı” özgürlük mücadelesidir...“Para”nın hayatı kontrol ettiği yerde “medyanın özgürlüğünden söz edilemez...”Paranın ve para sahiplerinin özgürlüğünden söz edilir sadece...***Gazeteci; parasal gücün istemlerinin dışında hareket ettiğinde, işinden, gücünden, maaşından mahrum kalacağını biliyorsa; Paranınkontrol ettiği “güç”lerin istedikleri oyunu oynamadığında, belalardan bela beğenmek zorunda kalacağının farkındaysa esaret altındadır...Siyasi iktidarlar karşısında, muhalif olmanın ağır bedelini ödeyen gazeteci, “okuyucu desteği”yle nisbi bir huzur duyar...Hiç olmazsa bir kesim okuyucu, kendi sesi olan “yazar”a sahip çıkar, onu kutsar...“Medyayı kontrol eden paranın ve gücün merkezlerine muhalif olan gazetecinin ise muhalefeti bile değişik yollarla sindirilir...”Medyayı kontrol eden parasal güç sahipleri, muhalif medyayı da kontrol ederler...Medya kartelleri oluştururlar...“Para”nın gücü bütün medyaları; iktidar yanlısı medyayı, muhalefet yanlısı medyayı, muhafazakar medyayı, liberal medyayı, “istihdam olanağı ve mesleki gelecek kaygısıyla” kontrol eder...***Siyasi iktidarlar, parasal güce de tamamen hakim olurlarsa, hem siyasi erki hem parayı kontrol edebildikleri için durum katmerleşir...Siyasi iktidarlar parayı, para ise siyasi iktidarları kontrol etmeye çalışır...Medya bu oyunun içinde pinpon topu gibi gider gelir...Siyasi iktidara karşı çıkarken, farkında olmadan “para”nın oyununu oynar...“Para”ya karşı çıkarken, siyasi iktidarın oyununu...Oysa gazetecinin özgürlüğü paraya ve siyasi iktidara eşit oranda uzak kalabilmesidir...***Bu iyi niyetli bir ütopyadır...Gazeteci “ekmek parası peşinde koşar” mesleğini yaparken...Mesleğini yapabilmesi için medya kartellerinden birinin parçası olma seçeneğine zorlanır...Değişik görüşleri savunmasına ses çıkartılmaz...Tam tersine; liberal olması, muhafazakarlığı benimsemesi, solcu sesler çıkarması teşvik edilir, cesaret verilir...Bunlar çok daha büyük bir oyunda “madalyonun gerçekte aynı olan, aynı amaca ve çıkara hizmet eden değişik yüzleri ve çehreleridir...”“Para”, hayatı ve medyayı kontrol edebilmek için, “kendi çıkarlarını merkez alarak, farklı ses ve renkteki her görüşü tek bir madalyonda toplar...”“Para”sal merkezlerden güç alan gazeteciler, “siyasi iktidarlara vurmalarını, basın özgürlüğü” zannederler...Oysa bu “para”nın özgürlüğüdür...Siyasi iktidarı arkasına alıp, “para”ya saldıranlar ise, “paranın oligarşisini” yıkmakta oldukları sanısına kapılırlar...Oysa ‘para’, yeni oligarkların çehrelerinde çoktan örgütlenmeye başlamıştır bile...“Para”ya karşı özgürlük sağlanmadan, basın özgürlüğü sağlanamaz...Böyle olduğunu bilmeyenler; hoş bir illüzyonda, iyi niyetli ütopyalarla, hafif meşrep bir şizofreniyle yaşayıp giderler...Bu kısa ömürlerinde...