Pazar günlerini “tek ebeveyn pozisyonunda üç çocuklu bir baba”, “çocuklaşmakta olan yaşlı bir anne babanın yegane evladı” olarak yaşamaya çalışıyorum...Beş yaşını süren çocuklara, hayatı aktarmak için uğraşırken, 85 yaşındaki yaşlı anne babayı hayattan koparmamaya, onlara hayatın kalan mütevazı renklerini sunmaya çabalıyorum...Bazen yoruluyorum...Hangi birine hangi katkıyı vereceğimi şaşırıyorum...Kimin hayatına dokunmam gerektiğini kestiremiyorum bazen...Dört beş parçaya bölünüyorum, umutsuzca çabalıyorum...Önceki gün de böyle bir Pazar gününü yaşıyordum... Çocuklarla kahvaltı, çizgi film, tiyatro, Pazar yemeği, derken, minikleri oyuna verip, kendime bir “film için parantez” açabilir miyim diye düşünüyordum...Hayat böyle anlarda, mucizesini size kendi elleriyle sunar...“Benim Dünyam...” filmi izlenmek üzere orada öyle duruyordu...***- “Gözyaşları sular seller oluyor, bir öykü bu kadar mı acıklı ve dokunaklı olur?..” dendiğini duyuyordum filmle ilgili...Filmin halkla ilişkilercileri günler öncesinden beni aramışlardı...Filmin galasına çağırmak için...Ne ki; uzun zamandır hayatta başkalarının yaptığı programlara uyma şansım kalmamıştı...Ne bir gala, ne bir sergi açılışı, ne bir akşam yemeği, ne bir dost daveti, ne bir eğlence, ne bir doğum günü, hatta ne bir cenaze...Kendi dünyamın medcezirli boforları, dalgaları, fırtınalarının altında, kılı kırk yararak yarattığım anlara göre, hayata kendimi ve çevremdekileri yetiştirmeye çalışıyordum...***Uğur Yücel gibi ustaların ustası oyuncu filmin hem yönetmeni hem başrol oyuncusuydu...Beren Saat gibi, genç ve güzel yetenek de yanı başında başrolde...Benim Hikayem Siyah; “inanılmaz bir hikaye, insanın içindeki bütün nasırları eriten bir dram, almanın değil, vermenin mutluluk olduğunu içinizi yumuşatarak anlatan ibretlik bir öyküydü...”Sahneler duyguyla kurgulanmış, öykü inanılmaz bir sıcaklıkta, insanın içine ağlatarak yumuşatan, gözyaşı dökerek kirlerden temizleyen bir akışla sunulmuştu...Benim Hikayem Siyah’tan çıktığımda; hayata yeniden geldiğimi düşünüyordum...O filmin kahramanı Mahir Hoca’yı oynayabilecek en iyi oyuncu Uğur Yücel’di Türkiye’de...O oynamıştı... Beren Saat kendisini popüler dizi film oyuncusu muamelesiyle itibarsızlaştırmaya çalışanlara inat, yıllanmış tiyatro sanatçısı gibi oynuyordu...Onun âmâ ve sağır çocukluğunu oynayan Melis Mutluç, filme Beren Saat kadar damgasını vuracak ölçüde başarı bir profil çiziyordu...***Akşam eve geldim...Film uğruna Fenerbahçe-Galatasaray derbisinin ilk onbeş dakikasını kaçırmıştım...Fark etmezdi...Böyle bir film için, değil bir derbi on derbiyi kaçırmaya razıydım...Öylesine sıcak ve sevgi dolu bir filmdi izlediğim...Maç biter bitmez, film üzerine eleştirileri okumaya giriştim...- “Bollywood filmi Siyah’ın kopyası Benim Dünyam filmi” türünden eleştiriler vardı...Böyle eserlerde, filmlerde hep yapılırdı senaryonun “alıntı, hatta çalıntı” olduğu söylentileri...Bu kez Hint filmi Siyah’ın yönetmeni de bizzat konuşmuştu...- “Film uyarlama bile değil, bizzat kopya... Belirtilmesi ve iznimizin alınması gerekirdi... Biz de 1962 yapımı bir Amerikan filminden uyarladık... Ancak belirttik... Üstelik bizimki uyarlamaydı, bu bizzat kopyası...” diyordu...2005 yılı Bollywood filmi Siyah’ı bilgisayardan indirdim...İzlemeye koyuldum...Acaba öyle miydi gerçekten; kopyası mıydı Hint filminin Benim Dünyam?..***İlk onbeş dakikayı seyrettim...Yetmişti...“Evet” film direkt olarak 2005 yılı Hint yapımı Bollywood filmi olan Siyah’ın aynısıydı...Sahnelerin genel konsepti, küçük kız, hocası, kız kardeşi, annesi, babası ve öykünün draması...Filmi Hint versiyonundan izlemediyseniz, “muhteşem bir öyküyü, muhteşem bir anlatım ve oyunculukla” izleyecek, yüreğinizin sımsıcak olduğunu fark edecektiniz...Hayatta mutluluğun “vermek” olduğunu bir kez daha anlayıp, bu hayatta niye yaşadığınızı “anlamlandıracaktınız...”Bu katkılar, bir film için yeterdi de artardı...Fakat filmin Hint versiyonunu izlediyseniz zaten, bu film fazla bir tat vermeyecekti çünkü çok benziyordu orijinaline...Öykünün ve karakterlerin orijinalitesi kaybolunca, filmin albenisi de kayboluyordu...Bu gerçeği filmin Hint versiyonunu izlerken fark ettim...Öyküye ve karakterleri bildiğimden ilk onbeş dakikadan sonrasını izlemek gelmedi içimden...Keşke Uğur Yücel Benim Dünyam’ı “Bollywood filmi Siyah’tan uyarladığını hatta direkt filmin Türk versiyonunu yaptığını söyleseydi...”Küçülmezdi gözümde Uğur Yücel gibi muhteşem oyuncu ve yönetmen...Şimdi biraz hazımsızlık yaptı hepsi o...SENİ GÖRDÜM SAVAŞ, ULAŞ’IN BEDENİNDE...Savaş; Öldüğün gün, Atina’daki Plaka gecemizi yazmıştım...Beyrut’tan Atina’ya geldiğin o geceyi...Hayata, ölümlere, yaşadığımız ve aktarmak istediğimiz her şeye tanıklık eden o fotoğraf makineni anlatmıştım...Garsona resmimizi çekmesi için verdiğin anı...Garsonun umursamaz tavırla bizi çekişini...Zamanın içinde ölümsüzleştiğimiz o fotoğraf karesini çeken makineyi...Senin fotoğraf makineni...Yani seni Savaş...***Birkaç gün önce Baba’dan Oğul’a diye bir film izliyordum...Lunaparklarda gösteri yapan mükemmel bir motosikletçinin hayatını anlatıyordu film...Bohem bir hayatın içinde bir gün hiç planlamadığı bir ilişkiden çocuğu olacağını öğreniyordu yaşayan en iyi olarak bilinen motosikletçi...Kendisinden hiç beklenmeyecek şekilde bebeğini iyi yaşatabilmek için, şeytana uyup, kanunsuz yollara sapıyordu...Sonra bir banka soygunu sonucu öldürülüyordu...Öldürülmeden önce polis tam odayı basacakken, oğlunun annesini telefonda arıyor, “çok sevdiği oğluna kendisinden hiç bahsetmemesini” istiyordu...Oğlu onu kanunsuz bir adam olarak bilmesin istemişti ölüme giderken motosikletçi...***Annesi de oğluna babasından bahsetmiyor, yaşadığı adamın manevi babalığını yeterli görüyordu...Onbeş yıl sonra hiç beklenmedik bir tesadüf sonucu oğlu, babasını öğreniyor izini takip ediyor yakın arkadaşını buluyordu...Kanunsuz hayatın içinde ölüp giden babasının, hayatta her şeyi onun için yaptığını o anda fark ediyordu...O gün hayatı değişiyordu genç adamın...Bulduğu aile fotoğrafını annesine postalıyor ve yeni bir hayata yelken açıyordu...“Zamanının en iyi motosikletçisi” olarak bilinen ve hiç tanıma fırsatı bulamadığı babası gibi bir motosiklet satın alıyordu...Ona binerek, onunla giderek, babasının en değerlisi şeyini kendisine kılavuz ederek...***Dün Ulaş’ı gördüm Savaş... Oğlunu...Senin cenazenin başında bekliyordu...Etraftakileri sakinleştiriyordu...Tıpkı senin gibi...Sanki en acılı olan o değilmiş gibi, etraftakiler senin için üzülmesinler diye onları sakinleştirmeye çalışıyordu...Onu Beyoğlu’nda bir gece meyhanede otururken, gururla yanıma getirdiğin ve tanıştırdığın o geceyi hatırladım...Nasıl da gurur duyuyordun oğlunla o gece...Dün senin fotoğraf makinen vardı boynunda Ulaş’ın...Senin en değerli şeylerin oğlun ve fotoğraf makinen aynı bedende yaşıyorlardı...Ne kadar mutlu olduğunu anladım o an kendi cenazende...Seni gördüm Savaş...Kendi cenaze töreninde..Ulaş’ın bedeninde...Onun gözlerinin içinde...Bize gülümsüyordun...
İlla ki, o görüntü geliyor gözlerimin önüne...Yüzlerce binlerce kareden, yaşanmış onca anıdan, paylaşılmış bir meslek, paralel yaşanmış bir hayattan illa ki o tek görüntü, o tek gece...Sanırım Savaş’ın hayatını en basit anlatan, en nahif, en içten an o an...Hayatın amacı orada saklı çünkü...O Atina gecesinde...Plaka’da...Orkestranın Yunan müziğini damarlarımıza şırıngaladığı anlarda, gecenin ve şarabın etkisiyle, amaçlarımızı, hedeflerimizi ve yaşam şifremizi geceyle bütünleştirmiştik...Hayattaki hedeflerimiz şarabın tadında, gazetecilikteki başarılarımız tavernanın müziğinde bir enstantane olup çıkmıştı...Masada resim çekiyordu sürekli; Nikon marka fotoğraf makinesiyle...***Beyrut’ta bombalanarak havaya uçan insanların cesetlerini çekmekten gelen Nikon marka fotoğraf makinesiyle...Aynı parmaklar ölümlerin sekiz dokuz saat ertesinde bir Atina gecesinin eğlencesinde deklanşöre basıyordu...Ortadoğu’nun kan kokan coğrafyalarından fotoğraf makinesine sinen barutun kokusunu değilse de kendisini hissediyordum, masada yemek yerken, şarap içerken... Ölümüne muhabir, ölümüne gazeteci, hayata inat ölümüne bir meslek boheminin içinde yaşadığımız günlerden geçiyorduk...***Atina’da “etrafımda kümelenmiş, görünmez bir psikolojik savaşın, görünmeyen soğuk yüzünü” hissediyordum;Sürekli takipler, telefon dinlemeler, bitmek bilmeyen tecritler arasında...İnsanlar ölüyordu etrafımda...Yakın arkadaşlar, meslektaşlar, bize uzak olmayan tanıdıklar...Su bardaklarına bolca konmuş kırmızı buruk şaraplardan içiyorduk, Yunan ve Ortadoğu mezelerinin serpiştirildiği bohem masada... Ölümle kol kola gazetecilik yapıyor, ölümle dalga geçiyor, yaptığımız gazeteciliği ölüme meydan okuyan bir iksir zannediyorduk...- “Bize bir şey olmaz... Biz ölüm anını ve yaşamın her tadını resimlemek için özel görevle, Tanrı ve evren tarafından görevlendirilmiş gazeteci sıfatlı misyonerleriz...”***Nikon marka fotoğraf makinesini garsona vermişti...- “Resmimizi çeksene...” diye...Sonra ben kendi fotoğraf makinemi vermiştim garsona; bir de benim fotoğraf makinemden “bizi çeksin” diye...Garibime gitmişti durum...Dünyaya servis edilmekte olan “en sansasyonel savaş fotoğrafların” sahipleri, kendi şarap masalarındaki fotoğraflarını, durumdan bihaber alelade bir garson gencin parmaklarındaki hünere bırakıyorlar diye... Garson, hiç oralı olmamıştı...Karşısındaki profesyonellerin “hayat hikayeleri” onu ilgilendirmiyordu...Söylendiği gibi resmi çekti makineleri geri verdi...Kendimizi gerçek birer kahraman, bir gazetecilik misyoneri, Abdi İpekçi ve nice meslek şehidi gazetecinin kanını yerde bırakmayan bir bayrak koşucusu olarak hissediyorduk...***O günlerde ne o A Takımı’nı, ne ben Ateş Hattı’nı ya da haber bültenini yapmaktaydım...A Takımı’nın ismi, Ateş Hattı markası beyinlerimize bile düşmemişti henüz...Ben 28 yaşlarındaydım...O ise 33 falan...İkimiz de biliyorduk;“Böylesine ölümlere meydan okuyan enerji” bir gün bir şekilde patlayacak, nehirleri taşıracak, şelale olup akacaktı...Sanırım Savaş’ın ve kendi hayatımın en nahif, en direkt, en yalın hali o Atina gecesinde vuku bulmuştu...***Sonra...Sonra çok uzun zaman, “insanlardan hep bir fazlasını yapmaya çalışmakla” geçti Savaş’ın ve benim hayatım... Niye insanlardan hep bir fazlasını yapmaya çalışıyorduk acaba?..Hangi öksüz duygularımızı, gazetecilik ve “ele avuca gelmeyen acar muhabirlik” sıfatıyla harmanlayarak tatmin etmeye çalışıyorduk?..Savaş; Ortadoğu’da tehlikeli görevler yapan bir savaş muhabirliğini...Ben Atina’da bilumum gazete, radyo ve televizyonun tehlikeler ortasında gezinen Türk muhabirliğini kendimize kariyer olarak seçmiştik...***Savaşın ve ölümlerin ortasında bizi bu kadar güvende hissettiren acayip bir sihir vardı...Hayatın barut, kan ve ateş dolu çemberlerinden geçen bizler değilmişiz gibi geliyordu...Sanki biz değildik...Fotoğraf ve yazı makinelerimiz o hayatın içindeydi...O gece “ilerde fazla yaşamayız” diye düşündüğümüzü hatırlıyorum...O gün etrafımızdaki ateş çemberinden değil de, ilerde bir gün bu hayatı bünye fazla kaldıramayacağından yaşlanmadan ölecektik...Yaşadığımız hayat kaldırmayacaktı daha fazla mayın dolu hayatın psikolojik yükünü...Bunda da “dipten gelen bir kahramanlık edası” seziliyordu...Fazla yaşamamak da kahramanca bir şeydi...***Dün telefonda çok yakın bir arkadaşımla konuşurken, “son dakika geçiyor” dedi, “Savaş öldü...”59 yaşındaydı Savaş...60’ına basmasına birkaç ay kalmıştı...Çocuklarımla restoranda tiyatro çıkışı yemek yiyorduk...Yanımda dolu dolu üç masa vardı...Ortalarında oturan bir hanımefendi... Tam o sırada “şarkılar eşliğinde doğum günü pastası geldi...”Üzerinde 60 yazıyordu...Alkış, gırla kıyamet gidiyordu...Hanımefendi; eşi olduğunu tahmin ettiğim bey, kardeşleri, akrabaları, onlarca arkadaşı ona muhteşem bir 60. yaşgünü partisi düzenliyorlardı...Atina gecesi geldi gözümün önüne...Ellerinde fotoğraf makineleri, ölüme meydan okuyan kalemleri, hayatta her şeyin bir fazlasını yapmaya şartlanmış beyinleriyle iki adam oturmaktaydı bir Yunan tavernasının ahşap masa ve sandalyelerinde...Müzik ve kırmızı şarap Yunan gecesine sihir katıyordu...Stratos Dionunisou’nun parçasıydı söylenen...“Ego den imouna alitis... (Ben serseri değildim)Aliti me eksanes esi... (Sen beni serseri yaptın)Ego den imouna ksenikstix... (Ben geceleri sabahlamazdım)İmouna kalopedi... (İyi çocuktum ben)”Bu şarkıyla şarabın dibini bulmuş, ölüme meydan okuyan gazeteciliğimize karşılıklı kadeh kaldırmıştık... Tahmin ettiğimiz gibi o zaman ölmedik kardeş...Merak etme; zaten hiç ölmeyeceğiz...
Bülent Arınç aynen şu ifadeleri kullanıyor dün TRT Türk’te yaptığı açıklamada:“Başbakanımıza buradan bir dost, arkadaş, ve onun bir kardeşi olarak seslenmek isterim ki, Hükümet Sözcüsü olarak açıklamam ile kendisinin Başbakan olarak açıklaması arasında apaçık bir çelişki vardır...Bu çelişkinin sorumlusu ben değilim...Bu çelişkiyi en güzel şekilde izah etmesi kendisinden beklenir...”Böyle günlerde yazı yazmak çok zor...Küskünlükleri, kızgınlıkları, araya girenler, gaz verenler, kavga ettirenler, barıştıranlar çok olur...Siz yazdıklarınızla, Erdoğan’la Arınç arasındaki tartışmanın belirli bir anının fotoğrafını çekersiniz...Değişen dengelerde ise ofsaytta kalırsınız...***Huyum kurusun...Böyle anlarda ortadan kaybolan tiplerden hiç olmadım ben...Önce arazi olup, hayat kendi dengesini kendiliğinden bulunca, ‘yaa ben de böyle demiştim’ diye rant için fırsat kollayan oportünistlerden nefret ettim ben...Okuyucuyu bilgilendirecek türden gazetecilik yapıyoruz burada...Kimselerin arasında ne kavga arzuluyorum ne de gürültü...Ancak bunu arzulamamam, “ortada bir şey yok” türü bir eften püften gerçekleri tersyüz etme ve örtme çalışmasını beraberinde getirmiyor...Ortada çok önemli bir şeyler var...Gayet ciddi olaylar arka arkaya cereyan ediyor...Yakında daha büyük kırılmaların ve olayların habercisi olabilirler...***Bülent Arınç bu “hükümetin sözcüsü”...Tayyip Erdoğan ise hükümetin Başbakanı...Ne diyor Bülent Arınç dünkü konuşmasında?..- “Benim Hükümet Sözcüsü olarak açıklamamla, kendisinin Başbakan olarak açıklaması arasında apaçık bir çelişki var...Bu çelişkinin sorumlusu ben değilim...Bu çelişkiyi en güzel şekilde izah etmesi kendisinden beklenir...”***Öyle bir konu ki;Arınç’ın Tayyip Erdoğan’a yönelik kamuoyu önünde kılıç çekişini, ancak kendi başımdan geçen, VATAN gazetesinin şu andaki sahibini de içine alan ve şimdiye kadar hiç anlatmadığım bir olayla anlatmam mümkün...Dokuz yıl önce 2004 yılının son günlerindeydik...Bülent Arınç’ın bugün hükümet sözcüsü olduğu gibi ben de o günlerde Beşiktaş Yönetim Kurulu’nun sözcüsüydüm... Tayyip Erdoğan bugün Başbakan olarak Bülent Arınç’ın sözcüsü olduğu hükümetin başında...Beşiktaş’ta benim sözcüsü olduğum yönetimin başkanı ise o gün Yıldırım Demirören‘dir...***Aynı yönetimde birarada çalışıyoruz...O Başkan...Ben sözcü...Fakat biliyorum ki Beşiktaş’taki sistem “Başkanlık sistemidir...”Seçilen yönetimle aranızda görüş ayrılığı varsa, tartışmanız yakışık almaz, istifa etmeniz gerekir...Namusluca, dürüstçe, kendinizden taviz vermeden...Ve fakat kamuoyunun önünde karşılıklı kılıç çekmeden...Yönettiğiniz kurumun sözcüsü siz olsanız da, kurumun temsilcisi Başkan’dır...Seçim ve sistem böyledir...***Yıldırım Demirören’le o günlerde açıktan birebir görüş ayrılığına düştüğümü hatırlamıyorum...Fakat sözcüsü olduğum yönetim kurulunun bir bütün olarak icraatlarının sözcülüğünü yapmamın doğru olmadığını düşünmeye başlamıştım...Bir süre kendi içimde olayı enine boyuna tarttım, ölçtüm biçtim...- “Hayır; daha fazla sözcülük görevi yapacak bir konumda ve ruh halinde hissetmiyordum kendimi...”Beşiktaş önemliydi benim için...Geçirdiğim seçim süreci, büyük bir mücadele sonucu kazandığımız seçimler, harcadığımız emek, Beşiktaş’a hizmet hepsi çok önemliydi...Fakat önemli olan bir şey daha vardı...Beşiktaş’ta sözcülük yaparken artık kendimi ifade ediyormuş gibi hissetmeyecektim...- “Ben kendimin sözcüsü değil, o günkü Beşiktaş yönetim kurulunun sözcüsüydüm...”Beşiktaş yönetim kurulunun başkanı Beşiktaş Başkanı Yıldırım Demirören‘di...Bugün Bülent Arınç’ın yaptığı gibi bir tartışmaya girmeyi doğru bulmadım...- “Yönetimle aramızda bir çelişki var... Bunu Başkan izah etmeli...” gibi bir çıkışı kendi açımdan hiç doğru bulmadım...Bir sözcü eğer sözcülüğünü yaptığı yönetimin tutumuyla uyum göstermiyorsa, bunu sözcülüğünü yaptığı kurumdan istifa ederek göstermeliydi...Kendimin sözcülüğünü yapmıyordum ki ben...Yönetimin sözcülüğünü yapıyordum...O yönetimin sözcülüğünü uygun görmüyorsam, yönetimden istifa edecektim...Beni kimse tek başıma seçmemişti...Yönetimi bir bütün olarak seçmiş, onu da Başkan’ın nezdinde seçmişti...Bu kadar basitti konu...Öyle yaptım ve istifa ettim...Yönetimle tartışma yaratacak hiçbir polemiğe girmeden...***Üzerinden yıllar geçti...Yıldırım Demirören ve ailesi gün geldi Vatan ve Milliyet gazetelerini satın aldı...Benim yönetici olarak ayrıldığım Başkan’la aramda bir kavga, gürültü, gönül koyma, hesaplaşma türü bir meselem yoktu...İlişkimin yıllar sonra da doğru, düzgün, adil temeller üzerinde kurulmuş olmasının nedenlerinden biri belki de o gün öyle davranmamdı...***Bülent Arınç’ın şike yasası ve Gezi Parkı olaylarından sonra Başbakan’la kamuoyu önünde ters açıklamalar yapması üçüncü kez başına geliyor...Arınç kendi açısından, durduğu pozisyon noktalarında haklı olabilir, haksız da...Ne ki; kamuoyunun önünde Başbakan’a “aradaki çelişkiler üzerinden kılıç çekiyor...”- “Aramızda bir çelişki var ve bu çelişkiyi izah etmek Başbakan’a düşüyor...” diyor Arınç...İlginç bir tesadüf;Gezi Parkı olaylarında yine yurt dışındaydı Tayyip Erdoğan...Gezi Parkı eylemcileriyle görüşmüş, “Biz mesajı aldık, anlaştık...” demişti...Oysa Tayyip Erdoğan öyle düşünmüyordu...Eylemciler, üçüncü köprünün yapılmaması...Kanal İstanbul projesinin askıya alınması...Yeni havaalanının yapımının durdurulmasını isteyip, taleplerinde geri adım atmayınca iki politikacının durdukları yer yine ayrı noktalara düşmüştü...Tayyip Erdoğan, “Bir anlaşma yok” diyerek hükümetin rotasını kendi çizgisinde sürdürmüştü...***O gün “gerilen ilişkiler”, bugün bir kez daha ayrışıyor...Bülent Arınç AKP içinde herhangi bir politikacı değil...AKP’nin dört kurucusundan biri olduğu gibi, Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığı’na çıkışındaki en kilit isim...Abdullah Gül, Bülent Arınç’ın desteğiyle Çankaya’ya çıkabildi yıllar önce...Ufukta bu yıl yine bir Cumhurbaşkanlığı seçimi ve ona bağlı olarak AKP’den Başbakan çıkması süreci var...Ne ilginç ve büyük bir tesadüf...Dün bazı gazetelerin manşetinde görev süresi önümüzdeki Ağustos’ta bitecek olan Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün eşi Hayrünnisa Gül’ün verdiği özel demeç var...Hayrünnisa Gül, New York Times muhabirine şöyle söylüyor: - “Gezi Parkı olaylarında bir an için geriye gittiğimizi düşündüm ve endişelendim...”Elbette bundan ibaret değil Hayrünnisa Hanım’ın açıklamaları:Kendisini “özgürlükçü” olarak tanımlıyor özellikle o demecinde first lady...Gezi Parkı olayları esnasında “zirvelerde bir kırılma yaşanmış mıydı acaba?..”Mesela Çankaya’da?..Ya da şimdi bir kırılma mıdır acaba yaşananlar?..Yoksa ben de vakt-i zamınında Fehmi Koru’nun sıkça yaptığı gibi komplo teorilerine fazlaca mı düştüm?..Bilemiyorum ki...
Türban meselesini özgürlükler çerçevesinde halletmiş bir Türkiye...Türbanlı kadın milletvekillerini parlamento çatısına kavga etmeden sokabilmiş bir ülke...Türbanlı kız öğrencilerin üniversitede eğitim hakkını almasını uzun mücadelelerden sonra kazanmış, bu konuyu gündeminin gerisine getirmeyi başarmış bir Türkiye...Şehirlerinde isteyenin Avrupa’nın metropollerindeki gibi yaşadığı, aynı yiyecekleri, içecekleri, giyimi, kuşamı hiçbir sorgu, sual olmadan keyfinin ve canının istediği şekilde kullandığı bir yaşam modernitesine sahip olabilen coğrafya...Çoğunluğu Müslüman olan bir milletin, her görüşü, her düşünceyi, her inancı, her yaşam tarzını tek ve çoğulcu bir potada birbirine karışmadan, birbirine karıştırmadan, birbirini sorgulamadan, birbirini yargılamadan, birbirini aşağılamadan egzersiz edebildiği bir demokrasi deneyimi...***Devletin kahir çoğunluğun inancı olan Sünnilik’ten, onun kadar çoğunluğu teşkil etmeyen Aleviliğe, hiçbir çoğunluğu temsil etmeyen ve üç bin kişiden ibaret Ortodoks Rum azınlığa kadar her dini, her inancı, aynı özen ve itinayla koruyan, kollayan, aynı mesafeyle eşit duran, inançlara saygılı demokratik ve özgürlükçü bir sistem...Tüm bunları sağlarken, ülkesinde “kendi çıkarlarını koruyan milli bir karakter”den taviz vermeyen bir ülke...Her ülke, her ulus gibi, milletinin görünen ve görünmeyen çıkarlarında başka güçlerin aleti olmayacak bir yönetim biçimi...***Bütün bu atılımları, ekonomik başarıları, zengin insan potansiyeli, genç nüfusu ve birbiriyle savaşı ve kavgayı sona erdirmiş toplumsal bilinciyle “Avrupa’da ve dünyada kendine yeni bir yer ve kimlik arayan bir Türkiye...”Yeni Türkiye’den kast edilen eğer buysa...Bunu bütün Türkiye can-ı gönülden istiyor... Böyle bir Türkiye, 76 milyonun ortak arzusu...Arzu etmiyor gibi görünenler de aslında arzu ediyorlar...***Türkiye’de kimse başı örtülü diye “böcek gibi” sıfatlanmayı, Avrupalı gibi serbest ve özgür yaşıyor diye namussuz ve hafif meşrep kadın sayılmayı, dini bütün gerekleri yerine getiriyor diye şeriatçı olarak adlandırılmayı, yerine getirmiyor diye kafir şeklinde suçlanmayı hak etmiyor...Bu millet bu sıfatları aşarak “özgür ve kardeşçe, kimsenin kimseye karışmayacağı bir düzende yaşamak istiyor...”Çok zor mudur bunu sağlamak?..Avrupa’nın yıllar içinden süzülmüş kültürel, sosyal, toplumsal, demokratik ve özgürlükçü standartlarına sahip ilk Müslüman çoğunluğa sahip ülkesi Türkiye olacak...Tarih bunu böyle yazacak...Mesele bunu kim sağlayacak?..Bir muhafazakar iktidar mı, yoksa bir sosyal demokrat iktidar mı?..Hangisi olursa olsun, her halükarda “demokrat bir iktidar” olması gerekiyor...Bunları sağlamanın ilk ve tek şartı “Muhafazakar ya da sosyal” olmak değil... “Demokrat olmak çünkü...”
Aşıktım... Hayatımın ruh ikizini o günlerde bulduğumu düşünüyordum...Rüyalarımın prensesi Ankara’da kız arkadaşıyla Emek semtinde zemin katta iki odalı mütevazı bir evde yaşıyordu... Ben ise annem ve babamla kalıyordum; büyüdüğüm evde ...Henüz üniversitedeydim...Gazetecilik yapıyor, diğer yandan da üniversiteyi bitirmeye çalışıyordum... ***Bir süre sonra kız arkadaşımla “ortak bir eve taşınmak istedik...”Evlenmeyi düşünüyorduk...İkimiz de gazeteciydik...80’li yılların Ankara’sında beraberce bir eve taşınmamızda hiçbir sorun çıkmayacağını düşünüyorduk...Bu düşünceyle ev aramaya başladık...Çankaya, Kavaklıdere, Ayrancı gibi “kendi dünyamızın semtlerinde” ev arıyorduk... Hiç aklıma gelmemişti, büyüdüğüm şehirde, sokaklarında oynadığım mahallelerde “kiralık bir ev tutmanın” bu denli zor ve meşakkatli olacağını...***Ev sahipleri ve emlakçılar enteresan davranıyorlardı... - “Evli olup olmadığımızı...” soruyorlardı...Önceleri cevap vermeye gerek duymuyordum...Bir süre sonra, sevgilimden dolayı sorular ve sorgulamalar gururuma dokunur, onurumu incitir hale gelmeye başladı... - “Elbette evleneceğiz...” diyordum...Evlenmesine evlenecektik, fakat bunun bir önşart olarak önümüze konmasına içerlemeye başlamıştım...Gururum kırılıyordu...Estirilen hava, genç bir kızı eve kapatıp sanki “gayrımeşru bir ilişki yaşayacakmışım” havasıydı...Yasa dışı bir şey yapmıyorduk...Ahlak dışı bir faaliyet söz konusu değildi... Sonuçta sevgiliydik...Zaten beraberdik...Evlenmeyi düşünüyorduk ve aynı evde yaşamaya karar vermiştik...Ailelerimiz biliyordu, ikimiz de üniversiteyi bitirmek üzereydik...Üstelik birimiz Milliyet’te diğerimiz Yeni Asır’da “gazeteci” olarak çalışıyorduk...***Bu konumdaki iki yetişkin gence, ev vermek istememeleri, işi yokuşa sürmeleri, açıktan evlilik cüzdanı sormaları, beni iyiden iyiye rencide etmiş, gururumu kırmıştı...Sonunda Çankaya’da Alaçam sokakta çok sevdiğimiz bir çatı dairesi bulduk...Bir oda bir salondu çatı dairesi...Koskocaman bir terası vardı...O kadar sevmiştim ki evi ve romantizmini...Apartmanda aşağı komşum, oğluyla ilkokulda aynı sınıfta olduğum bir aile dostuydu...Bunu öğrenince mutluluğum ikiye katlanmıştı...Beni tanıyorlardı nasıl olsa...Ailemi biliyorlardı...Evi başka bir amaçla kullanmayacak kadar temiz bir genç olduğum aşikardı...Bu evde bir sorun çıkmayacaktı...Ya da ben öyle sanıyordum...***Aile dostumuz şöyle dedi:- “Ev sahibi evi size kiraya verecek... Fakat evliliğin bir an önce yapılmasını istiyor... Evinde uzun süre bekar kalmanızı kabul etmeyecek...”Önceleri bunun adetten söylendiğini sanmıştım...Zaman geçince öyle olmadığını anladım...1982 Ekim’inde evi tuttuk...1983 Mart’ında evlendik...Altı ay bile bulmamıştı “evli olmadan kaldığımız süre“, Çankaya Alaçam sokaktaki o evde...Kaç kere eve kadar gelip “ne zaman evleneceksiniz” diye sorduğunu hatırlıyorum komşuların...Sanki kirli bir iş yapıyormuşuz gibi, sanki hırsızmışız, uğursuzmuşuz, fuhuş yapıyormuşuz gibi nasıl kötü, nasıl gururu kırılmış, nasıl derinden yaralanmış hissetmiştim kendimi...Eşim olacak sevgilimi, apartman içinde kötü kadın gibi hissettiriyorlardı...Bu beni iyice çileden çıkartıyordu...Çankaya’da, büyüdüğüm, yetiştiğim mahallede bana kendimi “aşağılanmış“ hissettiriyorlardı... O kadar kötü olmuştuk ki, evlendikten bir süre sonra o daireden kendi isteğimizle çıktık ve biraz aşağıda Paris Caddesi’nde bir başka ev tuttuk...Nasıl olsa bu sefer evliydik...Kapılar önümüzde açılıyordu... ***Dün akşam; İçişleri Bakanı Muammer Güler; öğrenci evleri meselesini revize edip, “terör ve fuhuş meselesiyle” sınırlı tuttuklarını söyleyince, aklıma bu öykü geldi...Bakan; öğrenci evleriyle ilgili, “terör ve paralı seksle ilgili ihbarlar geldiğini söylüyor“ yapılması düşünülenlerin yasal düzenlemelerin ve önlemlerin sadece bunlarla ilgili olduğunu açıklıyordu... Özel hayata saygıda kusur edilmeyeceğine vurgu yapıyordu...Başbakan da benzer şekilde Finlandiya’da Fin gazeteciye konuşmuştu...- “11 yıllık iktidarımızda ne zaman kimin özel hayata karıştık?” diye sormuş kontr çıkış yapmıştı...Böylece bir anda alevlenen tartışma “yetişkin kadın ve erkeklerin aynı evde kalmalarını engelleyecek bir yasal düzenlemeye gidilmeyeceğinin” anlaşılmasıyla sona ermiş görünüyordu...***Öyleydi fakat; “üniversitede okuyan genç kızlarımız ve erkelerimiz açısından çözülmesi gereken büyük bir sorun” daha vardı...Hukuki açıdan bitmeye yüz tutan tartışma, “Başbakan ve bakanların ilgili sözlerinden sonra, konu; durumdan vazife çıkartmak isteyen ev sahibi, namus bekçisi, apartman yöneticisi, ihbarcılığa meyilli komşu, ahlak bekçisi mahalle sakini“ gibi yüzbinlerce “jurnale müsait vatandaş” tarafından da bitecek miydi?..Her öğrenci evi, kız ve erkeklerin beraber yaşadıkları “potansiyel bir fuhuş yuvası, kiralanması sakıncalı bir terörist sevişme merkezi” muamelesinden ve intibaından kurtulabilecek miydi?..Başbakan çocukları ve gençleri korumayı önemsiyordu...Bunu anlıyordum...Ancak o evlerde genç yaşta kalan gencecik fidanlar, hayatlarının daha baharında “jurnale meyilli, gammazcı, dedikoducu, haset dolu mahalle sakinleri, apartman yöneticileri, ev sahipleri, ahlak bekçileri” tarafından “damgalanırsa“ o çocukların ve kızların kırılan gururları, damgalanan hayatları bir daha kolay kolay tamir edilebilir miydi?..***O genç kızlar ve erkekler böyle bir durumda hayat boyu kendilerini ne hissedeceklerdi?.. O genç kızlar bizim evlatlarımız değil miydi?..Onların namusu kadar, gururları, isimleri de, hayatları da lekesiz bir biçimde bize emanet değil miydi?..Bir gençlik mecrası, emniyette bir jurnalcinin, gammazcının fişlemesiyle sabıkalı hale mi gelmeliydi?..Başbakan bir babaydı...Babalar sadece kendi biyolojik çocuklarına değil; Allah’ın yarattığı bütün çocukları ve gençleri, baba gibi davranıp korurlarsa huzura ererdiler... Misyonlarını tamamlardılar...Başbakanlar; gammazcıların, ihbarcıların, ahlak bekçilerinin, namus abidelerinin “fahişe ve ahlaksız gibi jurnallemeye çalıştığı genç kızlarımıza ve çocuklarımıza da” baba gibi davranmalıydı...Mesele “baba” olma misyonu ve meselesiyse, “Başbakan onların da babasıydı...”Değil mesele sadece hukuksa;Çocuklarımızın ve genç kızlarımızın “gammazcıların, jurnalcilerin, mahallenin ahlak zabıtalarının, apartmanın namus bekçilerinin şerrinden ve ihbarından koruyup, isimlerini temiz tutmak, onları korumak hükümetin yasal göreviydi...”Gençlerimizi, çocuklarımızı iyi ve kötü diye ayırmayacaktık...Bu gençler hepimizin çocuklarıydı...Yaşam tarzları, inandıkları ve eğilimleri ne olursa olsun...
Gözlerinin içlerine bakıyorum çocuklarımın...Benden sonrasına “benden yadigar bırakacağım insanlar olduklarını biliyorum...”Çok değerliler benim için ve Allah bağışlasın diye dua edip duruyorum...İkisi kız, birisi oğlan...Sanat eğitimi isterlerse, dünyanın en ünlü sanat okulu New York Julliard Art School’a gönderebilir miyim diye geçenlerde dostlar arasında sohbet ediyordum...New York’ta iki çocuk büyütmüş bir arkadaşım; “Üniversite belki, ama New York’ta çocuk yetiştirmek çok riskli... Uyuşturucu peynir ekmek gibi gidiyor liselerinde...” dedi...Bunu duyduğum anda, New York seçeneği aklımdan çıkıp gitti...“Uyuşturucunun peynir ekmek gibi satıldığı” okullarda çocuklarımın okumasına, gönlüm razı gelmedi...Bu riski “bedeli karşılanamayacak kadar ağır” bir risk olarak gördüm...***Bir babayım ben...Doğal olarak çocuklarımın üzerine titriyorum...Kaldıramayacakları bir felaket gelmesin, hayatın tehlikeli virajlarından ağır hasarlar almadan çıksınlar diye kılı kırk yarıyorum...Oğluma başka, kızlarıma ise bir başka özen gösteriyorum...Dün tartışma başladı...Üniversite okurken “gençler kız erkek karışık aynı evde kalsınlar mı kalmasınlar mı” konusu tartışılmaya başlanınca, iki kız, bir erkek çocuk sahibi olarak kulak kabarttım...***Kızlarım var...Bir babayım...Muhtemelen üniversiteye gidecekler...Böyle durumlarda “teorik düşünmeyi abes bulurum...”“Şöyle olmalı, böyle olmalı” türünden ahkamlar kesmeyi hariçten gazel okumak olarak nitelerim...Kendi anne baba olmayanların, hariçten okudukları “teorik ve estetik” gazellere itibar etmem...Aldığım batılı eğitim, hayatı okuma ritüelim, 18 yaşını aşan insanlarla ilgili tartışmayı ilkesel olarak “anlamsız” buluyor...Rüştünü ispat etmiş kişiler üzerinde “velilik ya da vesayet hakkının” olmadığını düşünüyorum...Ne ki bunlar teorik ve güzel laflar...Diğer yandan ben de etten kemikten bir babayım...Teorik güzellik olacak, estetik katacak diye kızlarımı feda etmeyecek bir tecrübeye sahibim... İçimden;- “Acaba?..” diyorum,- “Kızlarım üniversitede okurken, erkeklerle karma düzende aynı evde kalsalar buna gönül rahatlığıyla ‘evet’ der miyim, rıza gösterir miyim?..”***Böyle damardan bir tartışma “bütün anne ve babaların bam teline ve kılcal damarına” yönelmekte...Başbakan da bir baba...Ve ailesine çok düşkün, muhafazakar bir baba...Bu konuda kendi ailesi ve kol kanat gerdiği çocuklarıyla ilgili görüşleri açık ve net...Bana gelince;Ben eğer Amerika veya Avrupa’da istisnai bir kültürel çevre söz konusu değilse, böyle bir uygulamadan “Rahatsız olurum... Maraza çıkarmaya her an müsait bir duygu dehlizinde kaybolurum...”Ne kızlarımın, ne oğlumun “Amerika’da veya Avrupa’da istisnai bir üniversitenin kültürel çerçevesi içinde bulunmuyorlarsa, aynı evde kız erkek beraber kalmalarını” arzulamam...Özel bir kişiyle ilişkileri varsa başka bir konu;***Ancak birkaç kız ve erkek öğrenciden oluşan kollektif bir karmik ev düzeni, “üniversite eğitimini, bohem bir maceranın sonu ve sınırı gelmez mecralarından biri haline sokabilir...”Arzu etmem...Rahat etmem...Tercih etmem...***Muhtemeldir ki iktidar da “benim kızlarımla ilgili endişe dolu tercihimden güç almakta” onun üzerinden sempatiye ve oya tahvil edilecek bir süreç başlatmakta...Çocuklar konusunda koruyucu ve hassas olan Başbakan; “bu konuda duygusal olarak rahat ve net...”Onu anlıyorum...Her şeye rağmen ben de bir şeyin bilinmesini istiyorum;Kızlarımın başına bir şey gelmemesi için, hayatımı ortaya koymaktan çekinmem...Uyuşturucunun peynir ekmek gibi gittiği okullar New York gibi dünyanın merkezi bir megapol olsa da benim için “riskli hassas zon...” noktasını aşmaz...Kızlarımı ve oğlumu bu türden tehlikelerden korumak için, içgüdülerimle harmanlanmış bir ağır bir mücadeleye her zaman hazır ve nazırım...***Ancak beni;Çocuklarımın eğitimi, onların insanlığı, adam gibi adam, kadın gibi kadın olmaları, bir ebeveyn olarak benim görevim...18 yaşını bitirdiklerinde onlara metazori bir şey yaptırabilme hakkım yasal olarak elimden alınıyor...Bunun bilincindeyim...Böyle oluyor, çünkü zaten ben de böyleydim ve 18 yaşını doldurduğum günü bugün gibi hatırlamaktayım...- “Şimdi bitti...” demiştim;“Şimdi istediğimi yapmakta hürüm...” ***Farkındayım ki ağır, iddialı ve cüretkar bir çıkıştı ettiğim...Fakat üzerimdeki duygusu “müthişti...”O duygudan mahrum bırakmak istemem çocuklarımı...Üstelik böyle bir mahrumiyette bırakma hakkımın olmadığının da bilincindeyim...İnsanca, insan gibi yaşamaları için çalışırım...Baba olarak elimden gelenin ötesini yapmaya uğraşırım...Ne var ki kimse kusura bakmasın “Ben çocuklarımı valiye şikayet edecek bir sürece ‘evet’ diyemeyeceğim...”Yazıyı yazarken küçük kızım geldi yanıma...Gözlerinin içine baktım...Yanaklarından öptüm...Altın sarısı saçlarından okşadım...İstikbalde, onu kalacağı olası bir evde karmik ve kollektif bir düzenden mütevellit, valiye, polise şikayet edilmesine ne pahasına olursa olsun ‘evet’ demeyeceğime hükmettim...***O benim çocuğum...O benim kızım...Onu sokakta bulmadım ben...O benim sorumluluğum...Hırsızlık, uğursuzluk yapmadıkça, namusu da şerefi de onuru da önce benim sonra da kendi sorumluluğunda...Kendi kızımın namusunu “devletle paylaşamam...”Hiç arzu etmem ama, onu “aynı evde erkek arkadaşlarıyla kaldı” diye komşu şikayetlerine maruz bırakıp, sorgulatamam...18 yaşında kızlarımın namusunu “komşu şikayetlerine meze ettiremem...”Emniyette sorgu meselesi yaptırmam...Gencecik bir kızı böylesine bir aşağılamaya maruz bırakmam... Başbakan bir baba olarak çok iyi bilir ki;Hiçbir baba, kızının namusunu, şerefini, onurunu; uluorta “komşu şikayetleri ve dedikoduları üzerinden, ayaklar altına aldırmaz...Meçhul şikayetlerle kızının namusunu emniyette test ettirmez...”Baba olmak aynı zamanda böyle bir hassasiyet...
Türban meselesi artık bir bitse acaba nasıl olur diyorum?.....Halk AKP’yi seçiyor ve üç kez iktidara getiriyor...Meclis çoğunluğunu 11 yıldır kayıtsız şartsız bu partiye teslim ediyor...AKP üçüncü seçim döneminin bitimine yaklaşılırken, “Hacca giden kadın milletvekillerinden, türban takmaya karar veren dördünü Meclis’e türbanla sokuyor...”Bu büyük ve radikal bir olay...Ne mutlu ki büyümeden ve radikalleşmeden bitiyor gidiyor...Herkes “türbanlı kadın milletvekillerini” destekliyor...Kimse Meclis kürsüsünü basmıyor...İç tüzüğü tartışma maddesi yapmıyor...Olay yaratmıyor, kavga çıkarmıyor, normalleşmeye katkı sağlamaya çalışıyor...***Bu denli radikal bir değişim, bu derece makul uzlaşmayla bitiyor...Bundan sonrası için ne beklersiniz?..“Hayatın sakinleşerek devam etmesini...Ülkenin demokratikleşerek barışçıllaşmasını...Rejimin normalleşerek, huzura ermesini...” Öyle değil mi?..***Demokrasi; “muhalefetin, iktidar gibi düşünmesi demek değil...”Eğer iktidar gibi düşünecekse adı niye muhalefet oluyor?..Eğer muhalefet iktidar demekse, iktidar kime göre iktidar?..Cumhuriyet Halk Partisi; Kemalist kökleri kuruluşunun mazbatasında yatan, Cumhuriyet’in derin ideolojisinden çıkma, Cumhuriyet’in yarattığı bir parti...Böyle bir partinin tarihi oturumunda söz alan genç kadın milletvekili türbanlı milletvekillerine saygı duyuyor...Onların oy veren kadın kitlelerin gerçek temsilcisi olduklarını açıklamaktan imtina etmiyor... Ancak bir CHP’li kadın olarak; istikbale yönelik korkularını, gelecekte hayatın tek tipleşmesinden duyduğu endişeleri, başı ve olmayan tek bacağı açık bir kadın olarak, kadınca duyduğu tedirginlikleri; harmanlayarak dile getiriyor...***Böyle konuşmayabilir, tamamen karşı da çıkabilir...Demokrasi ona bunu söylememe hakkını da tanır...Daha doğrusu tanıması arzulanır...Şafak Pavey; onca radikal CHP’li kadın milletvekili varken, konuşma yapıyorsa belli ki özel olarak parti tarafından görevlendiriliyor, tasarlanıyor...Gerginlik değil, “demokratik duruş” sergilenmeye çalışılıyor...Şafak Pavey, CHP’nin parti grubunda “Kemalizm’e en uzak duran milletvekili...”Şafak Pavey; Ahmet Kaya’nın yanı başında, Hrant Dink’in burnunun dibinde, Emine Erdoğan’ın türbanının gölgesinde büyümüş bir genç kadın...O her şey olabilir...Ancak okkalı bir Kemalist olmaz...Kendisini yetiştiren anne genetiği, bu konuda gayr-ı kabili iflah bir tedrisatın sahibidir...***Şafak Pavey gibi Kemalizm’den uzak bir rahle-i tedristen geçmiş bir kadın milletvekili bile “radikalizmden ürken, istikbale ve kadınlığına yönelik endişelerini” dile getirirken bunca saldırıya maruz kalıyorsa...Pavey’in “korkularından ve kadın haklarından endişe ettiği doğal muhalefet mecrası” bu kadar vurulabilecek bir söylem haline getiriliyorsa;Orada bir durmak ve ne olduğuna dikkatlice bakmak lazım...***Birileri, bu toplumu ve demokrasiyi suni bir şekilde bölmek ve fay hatlarını dibine kadar derinleştirmek istiyor...Aynı birileri kin, nefret ve şiddeti, “türbanın üzerinden” derinleştirmeyi amaçlıyor...Geçmişte Atatürk’ün büstü, Atatürk’ün giyimi, Atatürk’ün gardrobu üzerinden ötekileştirme yaratılıyordu...Bu ayrımcılık, geçmişte ‘ötekileştirilenlere’ karşı bir avantaj, sahiplerine yönelik bir rant, topluma doğru bir fay hattı yaratıyordu...***Şimdi ise, rantçı ve kurnaz hesap sahipleri, halihazırdaki hakim ideolojiye yönelik, her endişeyi, korkuyu, eleştiriyi ve tedirginliği, “bir umacı haline getiriyorlar...”Uzun bir süredir, “iyice ötekileştirilen sıradan laik ve Cumhuriyetçi insanlar” fark ediyorlar ki, aslında bu ülkede “sahip ve önemli” falan değiller; ellerinde hiçbir güç yok ve gelen vuruyor giden çakıyor onlara...Memleketin sahibi değiller bu olumlu olabilir, ancak herkesin rahatça hotzot edebildiği bir çaresizlik içindeler, bu kabul edilebilir değil...***Darbecilerin vakt-i zamanındaki mağruriyetleri bitiyor, şimdilerde sahil şeridinin ve büyük şehirlerin sıradan laik ve Cumhuriyetçi aileleri, onanmaz bir yalnızlığa ve gelenin vurup, gidenin çaktığı bir ıssıza doğru hızla sürükleniyorlar...Herkes bilmeli ki; “Cumhuriyet kuşaklarının yarattığı kadın ve anneler yaşamaya devam ettikçe bu taban bitmez ve gitmez...”Mesele onları korkuları, endişeleri ve yalnızlıklarıyla baş başa bırakmamak, her rant elde etmek isteyenin “şamar oğlanı muamelesi çektiği” mağdurlar haline getirtmemektir...Herkes her şeye “evet” demek zorunda değil demokrasilerde...İnsanlar çaresiz hissedebilirler, endişe ve korku duyabilirler...Her duyulan endişenin ve korkunun üzerinde tepinmek hoş değil...Allah’ın gücüne gidiyor...SEVİLAY’IN TELEFONU...Önceki gece Sevilay (Yükselir) aradı...Birkaç yıl önce; şimdi bahsederek yeniden mağdur olmasını istemediğim bir “karakter suikastine” kendisi tabi tutulmuştu...Şafak Pavey’le ilgili birkaç kişiyle konuştuktan sonra sinir anında attığı tweet’i hemen geri çektiğini söyledi...- “Canlı yayın kazası olmaz mı?.. Benimki de öyle bir kazaydı ve geri aldım özür diledim...” dedi...***“Ne var ki...” dedi Sevilay; “Özür dilediğim halde, çoluğuma çocuğuma yönelik sosyal medyadaki linç kampanyası” bitmedi, sürüyor...Belki “geri alma biçimi geri alma gibi görünmedi” daha oturaklı bir sözlerini geri alma şekli gerekiyor bilmiyorum...Hayatı boyunca sayısız “taamüden yapılmış, planlı, programlı, karakter suikastine matuf lince” maruz kalan birisiyim...Böyle anlarda önce kendinizi sorgulamanız gerekiyor...“Ne yaptım da bu linci tetikledim?..” diye...İçinizdeki eksiği, varsa kötüyü, fazla egoyu, çaresizliği, korkuyu ortaya çıkarmanız gerekiyor...Onlarla yüzleşmek, yüzleştikten sonra da hayatla yüzleşmeniz gerekiyor...***Hayat bizi sürekli olgunlaştıran bir süreç...Karşımıza çıkan her şey, bizi bilgeleştiren, eğer doğru okuyabilirsek güçlendiren bir imtihan...Sevilay’a linç yapmaya çalışanlara gelince... Bunu bitirsinler...Bunun kimseye bir yararı yok...Kendilerine de...
Sevgili Sevilay...Sana kim ne söyledi de o tweeti attın bilmiyorum...Yıllar önce senin başına da bir Güney Afrika gezisinden neler geldiğini, getirildiğini biliyorum...Sözlerine çok güvendiğin birileri belli ki o tweetleri atarken, sana Şafak Pavey‘le ilgili nifak tohumları serpmiş...Yoksa sen, kendin çok muzdarip olduğun bir olayı bir başka kardeşine yapmazdın...Sana istersen Şafak’ı dilimin döndüğünce anlatıvereyim Sevilay...***İsviçre’de o talihsiz kaza olmadan önce, annesi staj yapsın, sonra da sever kalır umuduyla, Ateş Hattı programına yanıma vermişti Şafak’ı...22 yaşlarında genç, deli dolu, hayata özgün ve özgür bakan, ele avuca sığmayan bir genç kızdı...Sonradan kocası olacak olan o çocuğa deli gibi aşıktı...Annesi üniversitede okurken, bana güvenip göz kulak olurum diye yanıma göndermişti...Ancak annesi Ayşe Önal’ın genetiğini taşıyan bu genç kızı kontrol etmem, yönetmem, yönlendirmem mümkün değildi...Annesini kim yönetebilmişti ki kızını yönetebilsin?..***Bir gün karşıma geldi...- “Ben gidiyorum Reha Abi...” dedi...- “Nereye gidiyorsun kızım?.. Buradan bir yerlere gidemezsin... Çalışıp gazeteci ve televizyoncu olacaksın...” diye çıkıştım...Aklı sevgilisindeydi...Onunla gideceği Avrupa’da yaşayacağı aşk ve mutluluk dolu hayattaydı...Ne gazetecilik, ne televizyonculuk, ne şan, ne şöhret umurunda değildi...Hayatı ve kaderin ona biçtiğini yaşamak istiyordu...Caydırabilmek için, son bir çaba dalgaya aldım onu ve yaşayacaklarını...- “Kızım burada televizyonculuğu bırakıp Avrupa’da hamburgercide mi çalışmayı düşünüyorsun?.. Aklını başına toplasana...”***Tınmadı bile...Aklı başındaydı...Benden de çok...Aklı başında olduğu için, bilmediği, görmediği, tatmadığı, keşfetmediği bilinmeyen dünyalara gidiyordu...Oraları fethetmek, oraları keşfetmek, aşkın götürdüğü yere gitmeyi arzuluyordu...Onu ikna edemediğim için annesine karşı suçluluk hissetmiştim...Ne ki genç kız aşıktı...Aşka karşı, gazeteciliği ikame edemezdim ki... Yapacak bir şeyim yoktu...***Bir süre sonra Zürih’teki o korkunç kaza oldu...Bir gün bana gelip;- “Reha Abi seni dinleseydim ve İsviçre’ye gitmeseydim, o kaza olmayacaktı... Başıma tüm bunlar gelmeyecekti... Bacağımı ve kolumu kaybetmeyecektim...” diyecekti...Oysa başımıza gelenlerin “hayır mı şer mi olduğunu” geldiği zaman bilemeyiz ki...Şer gibi görünenden hayır çıkar, hayır gibi görünenden ise şer...***Şafak da annesi Ayşe de o kazadan sonra, çok kötü ve zor günler geçirdiler...Çok gururluydular, kimselere bir şey söylemediler hissettirmediler...O tedaviler süresince anne kız bir başlarına tek gözlü gurbet odalarda neler çektiler neler?... Kimseciklerin doğru düzgün yardımları olmadı onlara...Ayşe Önal gibi Nokta dergisinde genel yayın yönetmenliği yapmış usta bir gazeteci, doğru düzgün bir iş bulamadı...Kendisi uluorta her yerde anlatmasa şimdi anlatacağımı da anlatmazdım...O kadar yalnız ve çaresizdi ki;Şafak’ın Londra’da tedavi görebilmesi için, İngiliz hükümetinden, Londra’da kızının yanında kalma iznini bile alamadı Ayşe...İngiliz Büyükelçiliği’ne “Show TV’nin Londra temsilcisi” diye resmi bir kağıt gönderdik... Ve ancak öyle Ayşe‘nin kolu ve bacağı kopan kızına Londra’da tek odalı evde bakmasını sağlayabildik... Hangi parayla yaptılar bilmiyorum...Ne kadar zor yaşadıklarını ise dibine kadar biliyorum...***Şafak’ın Meclis konuşmasını sevebilirsin, sevmeyebilirsin...Sana birileri Şafak’ın hayatıyla ilgili belli ki çok kötü şeyler üflemişler...O şeylerin siniriyle sonradan sildiğin o tweetleri attın...Kendin birkaç yıl önce bir kadın olarak “nasıl iftiralara ve karakter suikastine uğradın” ben yakın tanığıyım...Seni tanıdığımdan, farklı fikirlerdeki insanlarla dost olabilme özelliğini bildiğimden, sana üflenenlerin aksine; Şafak ve annesi Ayşe’nin yakından bildiğim gerçeklerini ve hayatlarını anlatıyorum...***Ayşe en “yalnız günlerinde” Recep Tayyip Erdoğan’ın yanındaydı Sevilay...Emine Erdoğan’a en yakın kişiydi...Yasaklı günlerde...Kapıların fazla çalmadığı, kalabalıkların değil, ıssızlıkların Erdoğan‘ların evine hakim olduğu günlerde...Şafak’ın annesi Ayşe; sadece Tayyip ve Emine Erdoğan’ın değil; Hrant’ın öldürüldüğü gün de Rakel‘in yanıbaşında onun kederinin ortak paydasıydı...Bugün Ahmet Kaya hakkında gelen geçen bir reklam yapıyor...Oysa Ahmet Kaya’nın zorunlu sürgün günlerinde, Paris’te kimsecikler uğramazdı evine...Uğrayanlar da konuşmalarından “nefret taşırlardı“ manşetlerine...Ahmet Kaya’nın da tek başına kaldığı küçük evindeki tek dostu Ayşe‘ydi Sevilay‘cığım...Onu tek başına bırakmamak için, Londra’dan kızının tedavisine bile yetmeyen üç kuruş parasıyla, kalkıp Paris’e geliyor, Ahmet’in yalnız kalmaması için, ona destek oluyordu...***Attığın tweet’deki gibi hiç sorgulamadım Şafak‘cığı, kocasından ayrılmanın hüznüyle mi, kendinde olmayıp o kazayı geçirdiğini...Hiç sanmıyorum böyle olduğunu...Fakat sana sorayım şimdi bunun bir önemi var mı?..Aşkı için başka dünyalara gitmekten çekinmeyen, gencecik bir kızın trenin altında kolunu bacağını kaybetmesinde, aşkından mütevellit bir hüznünün payı olup olmadığının...Ne önemi var ki?..Varsa daha da acı değil mi?..Bu kadar yakınım onlara...Günlerce hayatını konuştum Şafak‘la ve annesiyle...Bir günden bir güne merak etmedim Şafak’ın o günkü duygusal medcezirini..Kim üfledi bilmiyorum Sevilay’cığım, Şafak‘a yönelik seni hiddetlendiren o nifak tohumlarını?..Ama şunu bil ki;Uğruna gazeteciliği, televizyonculuğu bırakarak giden, genç kızın o adamdan ayrılması o kazadan sonradır...Kocası olacak o genç adam, kazadan sonra Şafak’ın yüreğine kaldıramayacağı esas büyük hançeri o zaman sapladı ve hastane odasında vücudunun yarısını kaybeden Şafak’ı o halde terk etti...Şafak’ın travması kazaya olduğu kadar, o halde onu bırakıp gidebilen bir adamın saplamaktan çekinmediği hançeredir...***Bunları anne kız söylemek istemezler...Onlar tek odalı gurbet evlerinde Şafak’ın yürüyebilmesi, o gördüğün bacağın takılabilmesi için, yıllarca dirsek çürüttüler...Acıyı kendilerine katık yaparak fizik tedavilere gittiler, babaları ve erkek kardeşlerinin desteğiyle, kimselerin çıkamayacağı bir cehennemden, sevginin mucizevi gücüyle çıkabildiler... Kimsecikler yoktu yanlarında...***Ve bilir misin Ayşe‘nin çok sonraları Tayyip Erdoğan’ın yanından uzaklaşmasının esas nedeni; “Hrant Dink’in katillerinin bulunması için polisin yeterince çaba gösterdiğine inanmaması, Tayyip Erdoğan’ın etrafındakilerin onu yanlış yönlendirdiğini düşünmesi ve bunu aradaki samimiyete güvenerek uluorta söylemekten çekinmemesidir...”Ölen arkadaşı Hrant’ın katillerinin üzerine doğru düzgün gidilmedi diye Ayşe “uzaklaşıverdi” dostlarından...Hayat bugün Ayşe Önal’ın metanet abidesi kızı Şafak’ı; CHP sıralarından bu konuşmayı yapmayı rast getirdiyse, olayın geçmişi aynen böyledir Sevilay‘cığım...***Şafak Pavey;Ahmet Kaya Paris’te tek başına yaşamak zorunda kalırken, yanındaki en önemli dert ortağı olan annesinin...Hrant Dink öldürülmeden önce, “bir güvercin ürkekliğiyle kendini öldürecek olanlara karşı hayata tutunmaya çalışırken“, yanı başında onunla kol kola yürüyen bir yoldaş kadının...Hrant öldüğü gün eşi Rakel’in göz yaşlarına evinde ortak olan kader arkadaşı bir gazeteci kadının...Rakel‘in yüz binlerce kişi tarafından coşkuyla alkışlanan konuşma metnini yazarken, yanıbaşında onun kalemine, yüreğini katan Ayşe Önal’ın...Emine ve Tayyip Erdoğan’ların en ıssız günlerinde, evlerinin içinde bitmek bilmeyen demli çaylarına ortak olan bir öteki dünya insanı kadının kızıdır Sevilay’cığım...***Şafak Pavey;Aşkı uğruna çok başarılı olacağı televizyonculuğu tek kalemde silip geçen, yollara düşüp Zürih garında kolunu ve bacağını kaybeden, ama ölmeyip ve yeniden dirilen bir genç kızın adıdır...Kolsuz, bacaksız ve kendisini terk eden kocasından mahrum yeniden başladığı hayatta, bugün o kürsüye çıkabilme başarısını gösteren genç kadındır...Birileri kulağına “nifak” üflediler, hata yaptık galiba Sevilay‘cığım...Düzeltirsek sevinirim...Allah da sevinir...