Fenerbahçe’nin 2014’teki sürpriz başkanı dün belli oldu...

2 Kasım 2013

Fenerbahçe’nin Pazar günü Başkanı’nı seçecek genel kurul için, Başkan adayları dün sahneye çıkıyor... Ancak bu arada ilginç bir gelişme daha yaşanıyor...Başkan adayı olacağını açıklayanların yanı sıra, olmayacağını açıklayanlar da sahneye çıkıyor dün...Dün sırasıyla Ali Koç, Aziz Yıldırım ve Mehmet Ali Aydınlar gazetecilerin ve kongre üyelerinin karşısına çıkıyorlar...Televizyon kameraları canlı yayındalar...Her üçü de kongre üyelerinin tezahüratı ve destekleri eşliğindeki basın toplantıları yapıyorlar...Bu toplantılar LİG TV’den canlı olarak yayınlanıyor...***Fenerbahçe’nin seçilmesine kesin gözüyle bakılan iki başkan adayı, Başkan Aziz Yıldırım ve Federasyon eski Başkanı Mehmet Ali Aydınlar arka arkaya birbirlerini hedef alan açıklamalar yaparak son viraja giriyorlar... Herkes Aziz Yıldırım mı, Mehmet Ali Aydınlar mı seçilecek sorusuna kilitleniyor Fenerbahçe’de...Bu sorunun bir cevabı var elbet...Fakat “Fenerbahçe’nin 2014’teki Başkanı kim olacak” sorusunun cevabı maalesef bu değil...***Kafanızın karıştığını anlıyorum...- “Seçim yarın olacak... Bu durumda 2014’te nasıl başka birisi başkan olacak?..” sorusu aklınızı kurcalıyor?..Dün sanılanın aksine; Başkan adaylığının açıklandığı iki toplantı değil, “Başkan adayı olmayacağının” açıklandığı o tek toplantı Fenerbahçe’nin muhtemel yeni Başkanı’nı işaret ediyor...Çelişkili gibi görünen ve havuz problemini andıran bu durumu gayet basit bir şekilde açıklamaya çalışalım...***Dün Aziz Yıldırım ve Mehmet Ali Aydınlar arka arkaya basın toplantısı yapıyorlar...“Fenerbahçe Başkanlığı’na aday olduklarını son kez açıklıyorlar...”İlginç bir tesadüf...Dün bir isim daha basın toplantısı yapıyor...Sabah 11’de...O isim Ali Koç...Ali Koç ise, “Başkan adayı olacağını değil, Başkan adayı olmayacağını” açıklıyor basın toplantısında...Bir insan seçimlere iki gün kala, Başkan adayı olacağını değil, olmayacağını açıklamak için, kongre üyelerinin eşliğinde, tantanalı, sorulu cevaplı, yemekli ve geniş medya katılımlı bir basın toplantısı düzenler mi?..Üstelik televizyonlar da canlı yayınlayacaklar bu toplantıyı!..Normalde aday olmayan isim “Ben bu seçimde Başkan adayı değilim” der çekilir ve aday olanların yarışını izlemeye koyulur...Hayır Ali Koç öyle yapmıyor...***Ali Koç dün “Başkanlığa aday değilim” diyor ve aslında “2014 yılının en güçlü Fenerbahçe Başkan adayı benim” mesajını veriyor...Bir başka deyişle “Ben aday olmayarak, Fenerbahçe Başkanlığı’na geliyorum...” demek istiyor...- “Fenerbahçe’ye Başkan adayı değilim...” dediği dünkü basın toplantısı;- “Fenerbahçe’ye Başkanlığa geliyorum” dediği basın toplantısının bizzat kendisidir Ali Koç’un...Nedenini ve stratejisini alttaki yazıda açıklayacağım...ALİ KOÇ’UN FENERBAHÇE BAŞKANLIĞI STRATEJİSİ...Yarın Fenerbahçe’de üç aday yarışacak...Adayların ikisi Aziz Yıldırım ile Mehmet Ali Aydınlar...Kulüp işlerinde yönetim ve başkanlık seçimlerini yaşayanlar, kulüplerin fiili başkanlarının, seçime girmesi halinde kaybetmelerinin imkansız olduğunu bilirler...Kulüplerin üyelik yapıları kulüp başkanlarının elindedir...Üyelik yapısını dışarıdan değiştirmek mümkün değildir...O bakımdan fiili başkana karşı aday olanların şansı yok denecek kadar azdır...Bu durum 15 yıldır Fenerbahçe Başkanlığı’nı yürüten Aziz Yıldırım açısından “haydi haydi” böyledir ve yüzde yüz geçerlidir...Bu seçimde Mehmet Ali Aydınlar’ın; büyük çoğunluğu Aziz Yıldırım zamanında kaydedilen kongre üyelerinin arasından, sıyrılıp Yıldırım’ı geçmesi hemen hemen imkansızdır...***Peki ne olacak o zaman?..Aziz Yıldırım Fenerbahçe Başkanlığı’na seçilecek... Aziz Yıldırım seçildiğinde ne olacak?..Başkanlığı yürütmeye start verirken, Yargıtay’daki şike davasının son kararı beklenmeye başlanacak...Yargıtay, nihai kararı vermeden önce, bazı evraklar eksik olduğu gerekçesiyle dosyayı özel mahkemeye geri gönderdi...Hukukçulara göre Yargıtay’ın böyle davranmasının altında iki neden olabilir:1) Eksik hiçbir evrakın kalmamasını sağlayarak, son kararı tartışmaya mahal bırakmayacak şekilde vermek... (Kuvvetli ihtimal)2) Mahkeme evrakındaki büyük eksikliklerin karar sürecini etkileyeceğini düşünerek, yeniden yargılama sürecini açmak için mahkemeye geri gönderme kararına dayanak oluşturmak...(Daha az ihtimal)***Yargıtay’ın bir alt özel mahkemenin mahkumiyet kararını bir şekilde onaması hukukçulara göre, büyük ihtimal...Evraklarda büyük eksiklikler bulup, yargılamanın yeniden yapılması için geri göndermesi ise çok daha az bir ihtimal...Yargıtay, cezada indirimine gitse ve Aziz Yıldırım yeniden hapse girmese bile “mahkumiyet kararını” onaylarsa, Fenerbahçe tüzüğüne göre, Aziz Yıldırım Fenerbahçe Başkanlığı’nı sürdüremeyecek...Çekilmek zorunda...Bu noktada tek destekleyeceği Başkan adayının Ali Koç olacağını birkaç gün önce açıklıyor Aziz Yıldırım...Böylece Yargıtay kararını “Fenerbahçe Başkanı olarak karşılamak” istiyor...Bunun bir türlü etkili olabileceğini düşünüyor...Yargıtay kararı “muhtemelen önümüzdeki iki ay içinde” mahkumiyet şeklinde çıkarsa, Fenerbahçe Başkanlığı’ndan ayrılacak ve kendisini destekleyenlere Ali Koç’u işaret edecek...***Aslında Aziz Yıldırım’ın işaretlemesine çok da gerek olmadan, kongre üyeleri Yıldırım’ın başkanlığından boşalan koltuğa Ali Koç’u getirmek için harekete geçecek...Ali Koç dün “Fenerbahçe Başkanlığı’na aday değilim” diyerek, ve Mehmet Ali Aydınlar’ı hedefe koyarak, Yargıtay kararına kadar Aziz Yıldırım’ın başkanlığının önünü açıyor ve sonrası için de kendi yolunu döşüyor...Yargıtay’ın karar verdiği zamana kadar, Aziz Yıldırım’ın Başkan olmasını öngörüyorlar...Kararın mahkumiyetlerin onanması olarak çıkmasıyla da, Yıldırım‘dan boşalan koltuğa onun desteği ve kendi gücüyle Fenerbahçe’nin yeni başkanı olarak gelmeyi planlıyor...***Bazen bir insan “aday değilim” diyerek, yakın gelecekteki “en büyük aday olduğunu” açıklar...Ali Koç’un durumu böyle bir durum...Kısa bir süre sonra Başkanlığı düşünmese, Ali Koç niye böylesine tantanalı bir toplantı düzenlesin?..Kongre üyeleri ve medya ordusunun eşliğinde, arkasından yemek servisi yapılan bir toplantıda “Ben bu seçimde aday olmuyorum” deme zahmetine girişsin?.. Bu seçim Yargıtay kararından ertesinde yenilenecek...Bunu biliyor Ali Koç...Bu seçime giren adaylar değil, kuvvetle muhtemel ki bu seçime girmeyen Ali Koç Fenerbahçe Başkanlığı’na gidecek...Haber görünende ve gösterilmek istenende değildir çoğu zaman...Görünmeyen ve gösterilmek istenmeyendedir...İyi haberciler, görüneni değil; görünmeyeni, gösterilmeye çalışılanı değil, saklanmaya uğraşılanı ortaya çıkartırlar...Bizleri gazeteci olarak yetiştiren rahmetlilere selam olsun...Onlara layık bir haber analiziyle bitirelim yazıyı:- “Fenerbahçe Başkanlığı için, Aziz Yıldırım ve Mehmet Ali Aydınlar aday gözükse de!..Önümüzdeki yıl Fenerbahçe Başkanlığı’na en yakın ismi Ali Koç’tur...”Nokta!..

Devamını Oku

“Diklenmeden dik duran türbanlı milletvekilleri!..”

1 Kasım 2013

Dört türbanlı kadın milletvekilini izliyorum dün dakikalarca...Tavırları mütevazı...Kibirli değil...Diklenmiyorlar...Fakat Tayyip Erdoğan‘ın dediği türden “diklenmeden dik duruyorlar...”Sakin ve vakurlar...- “Kazandık işte, gösterdik gününüzü...” gibi bir tavırları yok...Fakat mağdur ve mazlum bir tavır da sergilemiyorlar...***Herkes geçmiş dönemin “meclisteki türban çatışması görüntülerinden” eser kalmadığını söylüyor...Doğru...O görüntüler çok geride kalıyor...Ancak kabul etmek gerekir ki kavgasız meclis görüntülerinin başarısı AKP’nindir...11 yıldır iktidarda olmasına rağmen, türbanlı milletvekili meselesine hemen el atmadılar...Adım adım şartları olgunlaştırdılar, toplumu hazırladılar...Demokratikleşme paketini çıkarttılar...Karşı çıkmanın “ezici çoğunluk için anlamsız hale geldiği” bir atmosfer yarattılar...Bu olgunlaşmış ve hazırlanmış zeminin üzerine hamlelerini yaptılar...***Siyasi hamle o kadar ince ayarlanmış o kadar “fine tuninig” bir hamleydi ki;Ortada “olay niyetine çıkartılacak bir provokasyon” kalmamıştı...Öyle iyi tasarlanmıştı ki; meclise türbanlı giren kadın milletvekilleri, yıllardır gerginlik yaratmasın diye, seçim kampanyaları esnasında bile türbanlı görüntü sergilememişler, milletvekili yemin töreninde “türbanlı yemin etme” dayatmasında bulunmamışlardı...Her şey toplumu “türban yasağının anlamsızlığına hazırlayarak”, zaman ve zemin oluşturularak gerçekleştirilmişti...***İktidar partisinin bu derece önemli ve radikal hamlesine “hiçbir muhalefet partisinin karşı çıkmaması ya da çıkamaması” bir siyaset başarısıdır..Bu siyasi başarı AKP’nin ve onun kurmay heyeti ile bizzat Recep Tayyip Erdoğan’ındır...Muhalefeti bu olgun tavrından dolayı alkışlamak ise temiz, uzlaşmacı ve hoşgörülü bir demokrasi isteyenlerin temel görevidir...GEZİ PARKI RUHUNUN PARLAMENTODAKİ SESİ; ŞAFAK PAVEY!..Gezi Parkı olaylarını başından beri ikiye ayırdım...Birinci kısımda;Gençliğin doğal tepkisi vardı...Yaşam tarzına müdahale edildiğine yönelik direnişi örgütlenmişti...Özgürlüğü, çevreciliği, bireyselliği, kendi yaşam tarzını savunma içgüdüsü, kimseleri kendine karıştırmama duygusu ön plandaydı...Organize olup olmaması önemli değil...Sivil ve demokratik bir tepkiydi...***İkinci kısımda...Başka amaçlar vardı...Gençliğin doğal tepkisinin üzerinde tepinmek isteyenler, onu kendi ticari, siyasi ve uluslararası çıkarları için kullanmak isteyenlerin piyasaya çıktığı günlerdi...Sivil iktidarı, kaos ortamıyla düşürmeyi amaçlıyorlardı...Türkiye’yi yönetilmez kılmayı tasarlıyorlardı...Bu haliyle yaşam tarzını, bireysel özgürlüğü, çevreciliği, kimsenin hayatına ve kendisine karışmaması isteğini savunan gençlik eylemini değil...Polisle çatışmayı, sabahlara kadar korsan koyup illegaliteyi hortlatmayı, Gezi Parkı’ndaki ağaçların kesilmesini önlemeyi değil, maskeli lastik yakma eylemleriyle hükümeti düşürmeyi amaçlayan, başka bir oyundu o...***Birinci kısımda gördüğümüz Gezi Parkı organize veya değil fark etmez, büyük çoğunluğun sempatiyle baktığı, gücü ve kirli oyunları değil, “sempatiyi, mağduriyeti ve naiviteyi” ön plana alan bir eylem ve ruhtu...Arada geçen süre zarfında çok tanınmış bir politikacı bir akşam yemeğinde bana, “Türkiye’nin siyaseten aradığı ruhun Gezi Parkı’nın ilk günlerinde saklı olduğunu” söylemişti...***Gezi Parkı ruhunun temel özelliği, bu ruhun bir lideri, bir siyasetçisi, bir sembolü, bir temsili bulunmamasıydı...O kadar ki Gezi Parkı eylemine katılan CHP’li milletvekilleri, Taksim’de fazla kalamamışlar, oradaki gençliğin önünde yürümekten kaçınmışlardı...Dün Gezi Parkı ruhunun ilk kez parlamentoda temsil edildiğini gördüm...Şu konuşmayı yapan genç kadın Gezi Parkı ruhunun aylar sonra parlamentodaki ilk sözcüsüydü:- “Çiçekli başörtüsü ve daracık pantolonuyla, Çamlıca Parkı’nın kuytularında sevgilisiyle öpüşen genç kıza özgürlüğünü Mustafa Kemal’e borçlu olduğunu hatırlatmak istiyorum...”***- “AKP’nin başı açık vitrin vekillerinin emanet oyları gerçek sahibelerine geri verme zamanının gelip çattığını düşünüyorum...AKP’yi iktidara taşımış asıl kadınlarının meclis koltuklarını almalarının hakları olduğuna inanıyorum...Şu hakareti bütün haberlerde duydum...‘Başımı açarak bir daha kirlenmeyeceğim...’ Bu durumda başı açık olanlar kirlenmişler midir?..İnanç üstünden öbürünü kirli ilan edebilmek kimin haddi olabilir?..Bizi yok ettiğinizde gelecek olimpiyat tanıtımına kimi koyacaksınız?..Sivas’ta yakılan, Gezi’de vurulan, evlerine işaret konulan, hayat tarzından ötürü cezalandırılanlarız...Ama her nasılsa kronik mağdur sizsiniz...”***- “Meclis’te pantolon giymesi bir erkek vekil tarafından engellenmiş bir kadın vekil olarak konuşuyorum (kast ettiği erkek vekil sanıldığı gibi AKP’li değil)...Olmayan bacağı erkekler tarafından siyaset sohbeti yapılan biri olarak bu konuşmayı yapıyorum...Meclis’te Cemevi açmak için Diyanet’ten fetva isteyen anlayıştan korkuyorum...Bizden çatışma bekleyenler için altını çiziyorum...Biz çatışmıyoruz... Varolmak için direniyoruz...”***Satırbaşları bu olan konuşmanın sahibi genç kadın; Şafak Pavey‘dir...Söylediklerine katılanlar olur katılmayanlar da...Fakat bir nokta kesindir...Şafak Pavey‘in söyledikleri “Gezi Parkı’nın bizzat ruhudur...”

Devamını Oku

Meclis’te türban serbestisiyle birlikte... Sümeyye Erdoğan 2015’te siyaset sahnesine mi çıkıyor?..

31 Ekim 2013

O Atina sabahını hiç unutmuyorum... İsmet İnönü’nün damadı gazeteci Metin Toker, Atina’ya gelmişti...Milliyet gazetesinde yazarlık yapıyordu...Gazetenin Atina temsilcisi olduğumdan onu karşılamış, yemeğe götürmüştüm...Uzun sohbette Atina’ya niye geldiğini anlatmıştı bana...- “Yeni Demokrasi Partisi’nin lideri Konstantin Mitçotakis’le yarın bir randevum var...” demişti...- “Uzun bir görüşme yapacağım kendisiyle...”Yunanlı politikacılar o günlerde bir Türk gazeteciye kolay kolay demeç vermiyorlardı...25 yaşında tıfıl bir gazeteciydim...- “Bravo” dedim Metin Toker’e;- “Büyük başarı Yunan ana muhalefet lideriyle bugünlerde özel görüşme yapmak...”- “Bizimkisi gazeteci-politikacı ilişkisi değil...” demişti bana...- “Kızlarımız aynı okulda okudular yurt dışında... Arkadaştılar... Biz de Mitçotakis’lerle ailecek dost olduk... İlişkimiz gazetecilikten çok dostluk ilişkisi...”***“Kızlarımız”dan kast ettiği, kızı Gülsün Toker’le (Bilgehan), Mitçotakis‘in kızı Dora Bakoyannis‘di...O yıllarda Gülsün Toker gazetecilik yapıyordu...Dora ise babasının özel kalem müdürü ve danışman olarak çalışıyordu...Atina’nın merkezindeki Büyük Britinya otelinden aldım sabah 10 sularında Metin Toker‘i...Biraz ilerde Türk büyükelçiliğinin yakınlarındaki Yeni Demokrasi Partisi’nin Genel Merkezi’ne gittik...Mitçotakis orada kabul edecekti Metin Toker‘i...Bürosuna girdiğimizde uzun boylu Yunanlı lider kadar uzun boylu olan kızını gördüm...Babasının odasının hemen yanı başıda kalemde, “babasının bütün programlarına hakim 30 yaşlarında bir genç kadın olarak” oturmaktaydı...Ayağa kalktı, elimizi sıktı, samimi bir hoşgeldiniz faslından sonra babasının özel dostu olan İnönü‘nün damadı Metin Toker‘i ve beni, babasıyla görüşmek üzere odaya aldı...***O sırada gazetecilikte çok yeniydim...Bir siyasi liderin, kızını en yakınında özel kaleminde çalıştırmasını, “en güvendiği insanı yanında çalıştırarak kendini emniyette hissetmesi” diye yorumladım...Ne kızım vardı o sıralarda, ne de politikacıydım...Nakıs değerlendirmelerim, durumumun nakıslığından kaynaklanıyordu...O sırada bunun farkında değildim elbette...Oysa Mitçotakis‘in kızını yanı başında çalıştırmasının çok daha büyük anlamları vardı...Çok sonraları anladım bu gerçeği...***O gün özel kalemde bizi ayağa kalkarak karşılayan Dora, sonraki yıllarda bizzat politikaya girdi...Milletvekili seçildi...Atina Belediye Başkanlığı’nı kazanacak kadar politikanın zirvelerine yol aldı...Dışişleri Bakanı oldu...Muhtemelen gün gelecek Yunanistan’ın Başbakanı olacak...Belli ki, Yunanlı lider, kızını kendi yanında çalıştırarak bir taraftan kendisini güvende hissediyor, diğer taraftan, kızını bizzat “politikaya hazırlayarak, politika için teçhizatlandırıyordu...”Dora babasının yanında, babasının siyaset ediş biçimini bire bir etüd ederek, siyasetin stajını, stratejisini, taktiklerini ve ilişkilerini en üst düzeyde egzersiz ediyordu...Yunanistan’ın sonraki yıllardaki Atina Belediye Başkanı ve Dışişleri Bakanı olacak genç kadın, o yıllarda bizzat babası tarafından dizayn ediliyordu...***Bu anekdotu nostalji olsun diye anlatmıyorum elbette...Kadın milletvekillerinin, türbanla Meclis’e gelmeleri uygulaması başlıyor...Bu meselenin bu saatten sonra çok büyük bir “olay” olacağını sanmıyorum...Bazıları bu olayı “büyüterek iyice kaşımaya çalışıyor...”Ancak kamuda türban serbestisinden sonra, parlamentoda türbanı tartışmak abesle iştigal...“Meclis’te türbanlı milletvekiline karşı çıkanlar” geçmişte esasen, “Meclis’teki uygulamanın, kamuda türban için örnek teşkil edeceğini” söyleyerek karşı çıkıyorlardı...Yani uygulama milletvekillerinin gücüyle delinecek; yasak kamu kurumlarına da şamil olacaktı...Oysa demokratikleşme paketiyle kamu kuruluşlarında zaten türban serbest hale getirildi...Kamu kuruluşlarında serbest hale gelen türbanın, Meclis’te yasak olması akla ve mantığa aykırı... SÜMEYYE ERDOĞAN’IN MİLLETVEKİLLİĞİ...Türbanın TBMM’de serbestçe takılabilir olması, yıllar önce yaşadığım Dora olayını, bugün için çok başka bir genç kadın üzerinde geçerli kılıyor...O genç kadın, tıpkı o günlerde 30 yaşlarında olan Dora Bakoyannis gibi bugün 28 yaşında olan Sümeyye Erdoğan’dır...Sümeyye Erdoğan uzun bir süredir “babasının en yakınında” bulunuyor...Baba-kız çalışma arkadaşlığının bir tarafında, “Tayyip Erdoğan’ın en yakınında, en güvendiğinin yani kızının olması” gerçeği var...Diğer tarafında ise “türbandan dolayı Türkiye’de okuyamayan, yurt dışında siyaset bilimi ve ekonomi eğitimi alan kızının, konferanslarda moderatörlük, uluslararası gençlik örgütlerinde aktif üyelik ve babasının yanında politika sanatına yakından aşinalık” gerçeği yatıyor...***Hayatla ilgili politik ve insani olan her şey; “Sümeyye Erdoğan’ın babası Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı’na çıkışıyla, 2015 yılında türbanlı bir genç kadın milletvekili sıfatıyla ikinci kuşak Erdoğan olarak, siyaset sahnesinde yerini alacağını” gösteriyor...İkinci, üçüncü kuşak politikacılar, Karamanlis‘ler, Papandreu‘lar, Mitçotakis‘ler, Bush‘lar, Menderes‘ler, İnönü‘ler ve daha niceleri gibi Türkiye’de de her şeyiyle tedavüle giriyorlar... Türkiye’de bugüne kadarki eksiklik, Ecevit‘in, Demirel‘in çocuksuz olmaları, Menderes‘in asılması, Erdal İnönü’nün politikayı bir süre sonra sevmediğini hissetmesi, Erbakan‘ın siyasi yasakları nedeniyle Fatih Erbakan’ı yetiştirememesi gibi noktalardı...Sümeyye Erdoğan türbanlı genç bir kadın milletvekili olarak AKP saflarında 2015’te Meclis’te yerini alırsa, bu yazdıklarımı hatırlayacaksınız...ECEVİT’İN TÜRBAN TEPKİSİNİN ALTINDAKİ NÜANS..Meclis’teki türban meselesini olay haline getirmek isteyenler, 14 yıl önceki Merve Kavakçı olayını gündeme getirerek, Bülent Ecevit’i örnek gösteriyorlar...Merve Kavakçı ve çocuklarına bu olayın ertesinde, böyle zamanlarda hep yapılageldiği gibi, toplumsal bir linç yaşatıldı...Burası sonuna kadar gerçektir...Fakat CHP içinde bugün “Ecevit’in Meclis’teki çıkışından manevi destek alarak, türban eylemi yapmak isteyenlere hatırlatmak istediğim bir nokta var...”Onlara ve tarihe bir şeyi doğru kaydetmek zorundayım... Önce şu gerçeği vurgulayayım...Milletvekillerinin türbanla Meclis’e gelmesini savunanlar olduğu gibi, türbanla Meclis’e gelmemesi gerektiğini savunanlar da olur... Demokrasilerde bu doğaldır...***Dolayısıyla türbanlı milletvekili uygulamasına karşı çıkan CHP’lilere “niye karşı çıkıyorsunuz“ deme hakkına sahip olsak da, onların demokratik tercihlerine saygı duymak zorundayız...Fakat Bülent Ecevit’i bu tartışmaların dışında bırakarak tutumunu belirlemeli CHP’liler...Bu siyasi pozisyonları için Ecevit‘in geçmiş hareketinden destek beklememeliler...Çünkü Ecevit onların bugünkü siyasi duruşlarını haklı gösterecek hiçbir eylemde bulunmadı o gün Meclis’te...***Ecevit’i tanıyanlar Ecevit‘in bir nüans adamı olduğunu bilirler...“Özgürlükçü” yapısını fark edenler, Ecevit‘in nasıl olup da “Merve Kavakçı’nın Meclis’e türbanla gelmesine bu kadar ağır tepki gösterdiğini” anlamazlar... Öyle ya... Ecevit niye türban konusunda bu kadar ağır bir tepki verdi o gün acaba?..Başbakan’ken, Fethullah Gülen’e “Hoca Efendi burada zor günler yaşıyabilir... Yurt dışına çıkmasında yarar görüyorum” diyen bir lider, Merve Kavakçı olayında niye böyle hiddetlenir?..1973 yılında, Necmettin Erbakan’la koalisyon kuracak kadar fincancı katırlarını ürkütmeyi göze alan bir siyasi figür, Milli Selamet Partisi’ne bakanlıkları verecek kadar demokrat düşünebilen bir siyasi olgunluk; nasıl olup da bir kadın milletvekilinin kıyafetinden böylesine büyük bir tepki çıkartır?.. ***Rahmetli olmuş ve bu konuda bugün kendisini savunamayacak durumda olan Ecevit‘in, o günlerdeki gerçek düşüncesini ve söylediklerini tarihe doğru tanıklık etme ve kayıt düşme adına belirtmek durumundayım... Bülent Ecevit o gün kendinden beklenmeyecek derecede sert görünen çıkışında kimse farkında değil ama aynen şu ifadeleri kullandı:- “Burası devlete meydan okunacak yer değildir...”Ecevit’i tanıyanlar, Ecevit‘in tepkisinin “Meclis’in devlete meydan okunacak yer olmadığına” yönelik tepkisi olduğunu; bu derece yüksek sesle seslendirilen şeyin ‘türban değil, devlete meydan okuma’ eylemi olduğunu anlarlar...Ecevit “Devlete meclis genel kurul salonunda meydan okuduğuna” inandığı davranışa tepki gösteriyordu... Bir hanımın türban giymesine değil...***Soru şu noktada düğümleniyordu o günlerde...- “O gün yürürlükte olan Meclis iç tüzüğü türbanlı bir milletvekilinin genel kurula giremeyeceği“ şeklinde yorumlanıyordu...O günlerde Nazlı Ilıcak dışında Refah Partisi’nin genel başkanı da dahil birçok yetkili Merve Kavakçı‘yı bu eylemi yapmaktan alıkoymaya çalışmıştı...Refah Partisi’nin o yöneticileri de “türbanlı kadın milletvekiline“ mi karşıydılar?.. Elbette hayır...Onların düşüncesi, o günkü meclis iç tüzük yorumuyla çatışmaya girmemek ve zamanın olgunlaşmasını beklemekti...Ecevit’in karşı çıktığı ise şuydu:- “İç tüzük böyle söylediği halde, bir milletvekili iç tüzüğün söylediğine aykırı davranamaz... Bunu bir milletvekili yapmaz...”Diğer taraftan Merve Kavakçı tarafından da konu şöyle yorumlanabilir:- “Bu mücadeleyi ben o gün mecliste başlatmasam, mücadele bugün bu noktaya gelinmezdi...”***Bugün “Ecevit“ten manevi ve ideolojik destek alarak hareket eden CHP’li milletvekilleri varsa durumu açıklığa kavuşturayım:- “Ecevit türbana değil, ondan daha çok hukuka ve onun uygulanmasına karşı duyarlıydı... Tepkisinin büyüklüğü türbanlı milletvekiline değil, meclisin çalışma biçimine karşı ona uyulmadığına inanmasıydı ...”Genel kurulda o gün direkt türban eleştirisini onun için yapmadı...- “Burası devlete meydan okunacak yer değildir” dedi...Bugün Tayyip Erdoğan da, “yasalara aykırı bir durum olduğuna inandığında,” “yasalarla mücadele biçimi ve yeri bu değildir...” diyor...Yasaların ve iç tüzüklerin değişmesini istemek başka şey, yasa ve içtüzükleri tanımamak başka...Liderler genelde, yasalarda eleştirilen noktalarla mücadeleyi, yasaları ve iç tüzük maddelerini delmeden yapmayı yeğliyorlar...***Bugün meclis iç tüzüğün yorumlanış biçimi, demokratikleşme paketi ve kamudaki uygulamalar artık türbanlı milletvekillerinin meclise gelmesinde hiçbir sorun kalmadığını gösteriyor...Toplum kendi içinde bu sorunu aşmış görünüyor...Bugünlerden bir Merve Kavakçı olayı yaratmaya çalışmak, provokasyona davetiye çıkartmak anlamına geliyor...

Devamını Oku

Mustafa Sarıgül ve Marmaray... İstanbul’da iki büyük proje karşı karşıya...

30 Ekim 2013

Beş ay sonra yapılacak yerel genel seçimlerin en önemli mekanı İstanbul...İstanbul’u muhalefet kazanırsa, psikolojik olarak, yerel seçimlerden “kazanmış gibi çıkacağını” varsayıyor...Bu havayla Tayyip Erdoğan’ı Cumhurbaşkanlığı’na çıkartmamayı...Sonrasında da genel seçimlerden bir koalisyon çıkartmayı ve Erdoğan’ın siyasi gücünü bitirmeyi amaçlıyor...Tayyip Erdoğan’a karşı, ulusal ve uluslararası tüm muhalefet, lobiler, gruplar, örgütler, ulusal ve uluslararası kuruluşlar, umutlarını Mustafa Sarıgül’e çevirmiş durumdalar...***Sarıgül’ün adaylığı, bu yerel seçimlerin “perde arkasında en fazla derin ve gizli lobisi yapılan” olayıdır... İstanbul büyük sermayesi Mustafa Sarıgül’ün arkasında veya o kelimeyi sevmiyorsanız Sarıgül’ün yanındadır...Mustafa Sarıgül, bu imajın üstüne yapışmasından pek memnun değil, ancak “sermayenin bir politikacıyı desteklemesi” de ayıp değil...Amerika’da her lobi, hangi adayı desteklediğini seçimlerden önce açıktan söyler...Adaya para yardımı da yapar...Tek kıstas “bunların açıkça yapılması ve şeffaf olmasıdır...”Şeffaf olduğundan, hangi politikacıyı hangi sermaye grubu ve işadamı destekliyor bilindiğinden, politikacının kararları o mercekten incelenir, ona göre sorgulanır...***Sarıgül’ün ikinci önemli desteği, Türkiye medyasındaki en büyük gazete ve televizyon grubunun desteğidir...Bu da ayıp değil...Yine Amerika’da seçimler öncesi büyük televizyonlar hangi Cumhurbaşkanı adayını desteklediklerini açıktan söylerler...Demokrasilerde belirli bir sermaye grubunun belirli bir adayı desteklemesi, bir medya grubunun adaylardan birinden yana tavır koyması da yakışıksız değil...Mustafa Sarıgül’ün bunlardan rahatsız olmasını gerektiren hiçbir şey yok...Ayıp olan, bu desteklerin varolduğu halde, yokmuş gibi gösterilmesi, seçmenin aldatılması, gerçeklerin çarpıtılmasıdır...***Mustafa Sarıgül sadece büyük sermayenin desteklediği bir aday değil...Sermaye çevrelerinin uzantısı olan Amerika’daki siyasi mecralar ve hatta muhafazakar bir cemaatin yönetici kadrosunda da Sarıgül ismine sıcak bakan geniş bir konsensüs var...Sarıgül’ü güçlü kılan ve gelecek muhtelif saldırılara karşı korunaklı tutan ittifak da tam burada yatıyor...Mustafa Sarıgül’ün önünde artık ne Baykal ne de Kılıçdaroğlu blokajları bulunmuyor...Herkes ikna ediliyor...Kılıçdaroğlu, Sarıgül’ün istediği şekilde, onu ve hareketini CHP’ye resmen davet ediyor...Mustafa Sarıgül bu davetin cevapsız kalmayacağını belirtiyor...Aynı anda Sarıgül’ün kendisiyle ilgili yazdığı “Ne bir eksik ne bir fazla” başlıklı kitap piyasaya sürülüyor...Röportajlar tefrika halinde yayına sokuluyor...Sarıgül uzun zamandır ne yapacağını bilemeyen AKP muhalifi çevreler için bir umut ve çare biçiminde elden geldiğince parlatılıyor...Seçim meydanlarına en parıltılı puntolarla sürülmeye çalışılıyor...***AKP iktidarı ise Mustafa Sarıgül’ün İstanbul adaylığına karşı yerel genel seçimlerdeki en büyük atağını dün Cumhuriyet Bayramı kutlamalarında harekete geçiriyor...Marmaray projesi, mucize sayılabilecek bir hizmet projesi...Herkes Marmaray projesinin Cumhuriyet Bayramı’nda hizmete sunulmasının, alternatif Cumhuriyet kutlamalarını örtmeye yönelik bir eylem olduğunu düşünüyor...Kısmen doğru...AKP Cumhuriyet Bayramı’nın alternatif kutlamalarında kendine karşı yaratılacak “Cumhuriyet karşıtı” imajını yok etmek için böylesine büyük bir hizmet projesini yürürlüğe sokuyor...***Fakat esas seçimlere yönelik büyük bir nedeni var Marmaray’ın hizmete açılmasının...Marmaray yüzyılın hizmet projesi...Yerel seçimler ideolojilerin değil, “hizmet“in tek başına prim yaptığı seçimler... Marmaray projesi Cumhurbaşkanı ve Başbakan tarafından açılırken elbette en büyük faydayı AKP’nin olası belediye başkan adayına sağlıyor...Orada bulunan Kadir Topbaş’a gözüm kayıyor bir ara...Ne kadar mutlu görünüyor, bu projenin üstüne, olası seçim kampanyasını oturtacağı için... ***Tayyip Erdoğan Marmaray projesiyle yine “solo bir çıkışla” İstanbul’u kendi partisinin lehine çevirmek için kendi “joker” gücünü kullanıyor...Sarıgül ve Marmaray...İstanbul’da iki büyük proje karşı karşıya...İkisi de aslında uzun zamandır bugünler için hazırlandı...İki cenah, iki dünya, iki farklı kesimlerin rekabetlerinin arenası isimler dün itibariyle ortaya çıkıyorlar...Demokrasilerde ayıp olan oyunun gizli oynanmasıdır...Açık şifreler bilindikten sonra, herkesin hakkıdır; demokrasi içinde her oyunu kurallarına göre oynamak...Yazılmaz görünenleri yazmaya çalışmamızın nedeni, şeffaflığı ve açıklığı sağlamaktır... Yoksa kimsenin çanına ot tıkamak değil amacımız...Demokrasi şeffaflaştıkça güçleniyor...Türkiye’de “Aman Amerikan demokrasisi, yaman Amerikan demokrasisi” diye yırtınan çevrelerin, iş memleket meselesine geldi mi “Ortadoğu usulü gerçeklerin üstüne örtüler örtmelerini” içime sindiremiyorum...Amerika’daki şeffaflıktan dem vuran, çağdaş aydın ve gazetecilerimizle aynı düşündüğümü belirtmek için yazmaktayım bu yazıları!..Alınmasınlar; desteklesinler...

Devamını Oku

Yaşasın Marmaray, yaşasın Atatürk, yaşasın Cumhuriyet!..

29 Ekim 2013

“Bu milletin mucizeler yaratması, ancak Osmanlı’yla Cumhuriyet’in tarihi perspektifte barışabilmesinden geçer...Bu ülkenin birliği, tarihinin devamlılığını kavradığında gerçekleşir...2023’ü; yani Cumhuriyet’in 100. yılını, kendisine ‘dünyanın muassır medeniyetlerini geçmede hedef koymuş bir iktidar’, Cumhuriyet’le ve onun her türden kutlamalarıyla çatışır görüntü vermemeli...Diğer yandan, iktidarla mücadelesi olan muhalefet, ‘tarihin devamlılık çizgisinde, Osmanlı’yı tukaka ederek Cumhuriyet’in sağlam temellere oturtulamayacağını’ bilmeli...Geçmişi olmayanın geleceği olmaz!..Bu millet Kürt’üyle, Türk’üyle, Alevi’si ve Sünni’siyle, imparatorluklardan, Cumhuriyet’e, tarih boyu değişen devlet yapılarında ‘esasen aynı genetiğin dinamik bir tezahürü olduğunu’ aklından çıkarmamalı...Cumhuriyet Bayramınız kutlu olsun...”***Böyle yazmışız geçen yıl 29 Ekim’de...Bir yıl sonra, aynı Türkiye, Avrupa ile Asya’yı denizin dibinden birbirine bağlıyor...Marmaray isimli tüp geçit projesi dünyaya henüz anlatılamamış olan bir devrimdir...Kurban Bayramı’nın dönüşünü, yıllardır merak ettiğim Manş Denizi’nin altından, Avrupa Yıldızı isimli trenle geçerek, Paris-Londra arası ünlü yolculuğu yaparak gerçekleştirmeyi düşündüm...“Avrupa Yıldızı”nın, dünyada ve Avrupa’da öyle bir reklamı yapılmıştı ki, içten içe Manş Denizi’ni alttan trenle Paris-Londra arasını iki buçuk saatte yapacak şekilde geçmemiş olduğuma hayıflanıyordum...***İngiltere ile Fransa denizin altından birleşti diye dünya çapındayaygarası yapılmıştı...Avrupa Treni deniz altından geçerken kendime bir baktım; “tedirginlik var mı” diye...Hiçbir tedirginlik yoktu...Gayet rahat ve huzurlu gidiyordu tren Manş Denizi’nin altında...Koridorun diğer yakasında oturan renkli çoraplı Fransız, şarabını içip mönüde seçtiği tavşan etini yemekteydi...***Londra ve Paris’te yaşayanların havası iki kat artmıştı...Artık büyük bir snobizmle uçak kullanmadıklarını söylüyorlardı, Paris-Londra arasında...Havaalanına gitmek bir saatti...Uçak beklemek bir, kalkış bir toplam iki saat...Londra’da inip şehre gitmek bir saat... Yolculuk 45 dakika derken Paris-Londra en az beş saat sürüyordu uçakla...Şimdi iki buçuk saatte Manş’ın altından trenle gidilen Londra-Paris hattının karizmasıyla, iki kentin yerleşiklerinin havasından geçilmez olmuştu...***Bugün Cumhuriyet’in 90. yılı...Avrupa ile Asya’yı dört dakikada Boğaz’ın altından tüp geçitle geçiren Marmaray projesi, bu ülkenin ve insanının ufkunu anlatan mucizevi bir projedir...Bu mucizeyi dünyada hiç anlatamadığımız aşikardır...İki kıta denizin altından birleşmektedir bugün...Dünyada bir ilktir bu...Kıta Avrupa’sının, Britanya adasıyla birleşmesi böylesine bir olay haline getirilirken, iki kıtanın deniz altından birleştirilmesi bu kadar hafife alınamaz... Yaratılmak istenen hafiflik projenin muhteşemliğini gölgelemez...Muhteşemliği fark etmeyen gözleri gösterir...***Türkiye Cumhuriyeti, geçmişten bugüne taşıdığı hayalleri, projeleri, geçmişi ve geleceği ile Osmanlı ve Cumhuriyet’in bir devamlılık mucizesidir... “İlelebet payidar olmayı hedefleyen” bu proje, en kötü günlerinde topraklarını işgal eden güçlere karşı Mustafa Kemal gibi bir devrimciyi ve kurtarıcıyı çıkartabilmiştir...Bu ülkenin topraklarını işgal kuvvetlerinin elinden kurtaranlarla, İstanbul’u imparatorluğun başkenti yapanlar, kıtalarını köprüyle, geçitle birleştirenler, bunların hayallerini kuranlar, projelendirenler, gerçekleştirenler değişik sistemler altında, bu topraklar üzerindeki “milli geleneğin” devamıdırlar...***Tarihi çok geniş bir perspektiften görmeyi öğrenirsek, geleceği de aynı geniş perspektiften yaratabiliriz...Hangi vizyondan bakmayı denerseniz, o vizyondan bir gelecek inşa edersiniz...Milli vizyondan şaşmayan bir perspektif, bizi Cumhuriyet’in yüzüncü yılında 2023’te dünyanın en ileri ve en büyük devletlerinden biri yapacak...Bu Cumhuriyet’in 90. yılındaki hayal, ideal ve vizyondur...Yaşasın Marmaray...Yaşasın Cumhuriyet...Yaşasın Mustafa Kemal Atatürk...

Devamını Oku

Hafta sonu ne yapmalı?..

27 Ekim 2013

Dr. Deepak Chopra Amerika’nın şu anda en ünlü ve revaçta olan yaşam koçu hipokratı... Newyork Times best seller’ı olan son kitabı “Sağlık”ta, hastalarının kendisine durumlarıyla ilgili sorduğu soruları ve yanıtları veriyor... Deepak Chopra’ya güncel olduğuna inandığım soruları ve cevaplarından özet bölümleri bu Pazar sizler için yayınlıyorum... SORU: - Özgüvenim azaldığında, bağımlılık davranışlarımın tetiklendiğini fark ediyorum... İşim ve maddi durumum konusunda kendimi güvensiz hissettiğimde bağımlılıklarım da artıyor... Başka insanlarda da bu durumu gözlediniz mi?.. Özgüven ile bağımlılık konusunda spiritüel bir bağ var mı?.. CEVAP: - Öz güven eksikliği ve bağımlılık arasında çok basit ve açık bir bağlantı olduğunu düşünüyorum... Öz güven eksikliği ile ortaya çıkan anksiyete kişinin kendini rahatlatabilmesi için, bağımlılık davranışları sergilemesine ortam hazırlıyor... Bağımlılığın farkında olman ve hangi durumlardan tetiklendiğini fark etmen, bağımlılığı kırabilmen için ilk adımdır... *** SORU: - Bir hafta boyunca yaptıklarım aynen şöyle... 5 gün boyunca çalışmak... Cuma ve cumartesi geceleri sarhoş olmak ve sonrasında tekrar hafta sonunun gelmesini beklemek... Doğal bir biçimde neşeli ve keyifli bir hafta sonunun ne demek olduğunu unuttum sanırım... Bir rutin içinde, kendimi yemeğe, alkole ve diğer sözde neşe kaynaklarına mahkum bıraktığımda, kendime pozitif bir katkı sağlamadığımın farkındayım... CEVAP: - Hafta sonlarını kendini uyuşturmak için değil, kendini canlandırmak için değerlendirmeni öneririm... Zamanını ailenle ve arkadaşlarınla geçirmeye çalış... Meditasyon yap... Yaratıcı aktiviteler içinde olmaya çalış... Hafta sonlarını daha fazla uyuyabilmek için değerlendirebilirsin... Bunun yanı sıra spora vakit ayır... Bedenini toksinlerle doldurmaktansa, hafta sonlarında sana daha iyi gelecek sağlıklı yemekler hazırlama fırsatını değerlendir... Zamanını böyle değerlendirirsen, kendine bakışın pozitif olacaktır... “BEDENDEN NEFRET ETME” SORU: - Tüm hayatım boyunca bedenimi formda tutmak zorunda kalmaktan rahatsız oldum... Ergenlik döneminde, sırf kısa boylu olduğum için içime kapanmıştım... Yapabileceğim hiçbir şeyin olmadığını biliyordum... ‘Eğer bu bedene hapsolmuş olmasaydım, çok daha fazla şey yapabilirdim’ diye düşündüm çoğu zaman... Şimdi 45 yaşındayım ve bu aptal beden çok daha sınırlayıcı olmaya başladı... Sürekli devam ederek canımı sıkan ve beni depresif hale sokan küçük ağrılarım var... Yapmak istediğim şeyleri engelliyor... Siz tüm hastalıklarımızın duygularla ilgili olduğunu söylüyorsunuz... Belki de doğrudur... Fakat ben duygularla uğraşmaktan yoruldum... CEVAP: - Fiziksel bölge bilinç yansımasının en dış bölgesidir... Fiziksel dünyayı ve bedeni tamamen kucaklamadan bütünlüğü elde edemeyiz... Bedenin kütlesi ve hastalanabilir olma durumundan dolayı, insana bir sınırlama hissi verdiği doğrudur... Ancak aynı zamanda beden kozmostaki en muhteşem yaratımdır... İnsan vücudu gerçek bütünlüğüne ve dengesine kavuştuğunda, insana tam bir özgürlük ve neşe sunacak hale gelebilir... Fiziksel yaşam bize verilmiş muhteşem bir hediyedir... Bu fiziksel araçla bütün potansiyelimizi ortaya çıkartabileceğimizi unutmamalıyız... Bedeni sevmeyi öğrendiğinde, onun sana ruhsal yolculuğunda ne kadar büyük bir destek olacağını anlayacaksın... AŞIRI YEMEK YEME VE DUYGUSAL AÇLIK... SORU: - Aşırı yemek yeme ve duygusal açlıkla ilgili tavsiyeleriniz var... Ben de hiç acıkmadan yemek yeme ihtiyacı duymadan bedenimi yiyecekle doldurduğumu fark ettim... Bunun önüne geçebilmek için neye ihtiyacım olduğunu anlayamıyorum... İçimde bir yerlerde bir kopukluk olduğunu hissediyorum... Bazen bir şey yiyorum ve hemen sonra kendime “Şimdi bunu neden yedim ki” diye soruyorum... İçimdeki boşluğu nasıl dolduracağım?.. CEVAP: - Kendini sevmeye başlamanın ilk şartı, kendi duygularını en gerçek halleriyle herhangi bir yargı ve reddetme olmaksınız fark etme becerisidir... Sessiz tanık ve yüksek benlik denilen şey, içimizdeki gözlemcinin adıdır... Öz gözlemleme, duygusal açlığımızı yatıştırıp, bizi tedavi edebilir... Hiç yargılamayın... Sadece gözlemleyin ve eksikliklerin farkına vararak sevgi eksikliğini tamamlayın... Farkına varmak doğası gereği, affedici bir eylemdir... Bu koşulsuz kabul etme hali, aslında duygusal açlığı dindirebilecek tek şifadır... “KİLO PROBLEMİNİ NASIL ÇÖZECEĞİM?..” SORU: - Hayatım boyunca kilo vermeye çalıştım... Çoğu zaman da başarılı oldum... Maalesef yaşım ilerledikçe kilo sorunum her zamankinden daha kötü bir hal aldı... Kendimi tamamiyle başarısız hissediyorum... Çünkü 27 kilo fazlam var... Kendimi düzeltmeye çalıştıkça işler daha kötü halde oluyor ve ben daha fazla kilo alıyorum... Hayatımın daha sağlıklı ve fit olabilmesi için farkına varmam gereken nokta nedir?.. CEVAP: - Buna dış görünüşün ve kilona karşı verdiğin bir savaşmış gibi yaklaşmaktan vazgeçmelisin... Aslında yapmaya çalıştığın şeyin; ‘bedenine sağlıklı olabilmesi için yardım etmek olduğunun’ farkına varmalısın... Bu durum diyet ve egzersizden çok daha fazlasına dikkat etmeyi gerektirir... Bedenini dinlemeyi öğrenmelisin... Vücudunun gerçekten neyi yemek istediğine odaklan... Canının neyi çektiğine, neyi yersen mutlu olacağına değil... *** Sadece acıktığında yemeyi ve doyduğunu hissettiğin anda yemeyi bırakmayı öğren... Tabağındakinin bitmesini veya gerçekten tıka basa doymuş olmayı bekleme... Yediğin şeyin tadına, görüntüsüne ve kokusuna azami dikkat göster ve olabildiğince sakin ve huzurlu bir ortamda yemeye çalış... Medyanın ve imajların seslerini değil, içinin seslerini dinlemeyi öğren...

Devamını Oku

MİT Müsteşarı yazılarının amacı Apo’yu ve PKK’yı etkilemek...

26 Ekim 2013

Kirli ve gerçekleri gizlemeye yönelik yalan taammüden, insanları yanıltmak, aşağılık kompleksine sürüklemek ve bu yolla istediklerini yaptırmak için söyleniyor Türkiye’de...Ne zaman ki “uluslararası basın, dünya medyası, objektif gazetecilik” türü kamuflaj ifadeler görürseniz dikkat ediniz...Türkiye gibi, dünyada da partiler var, iktidarlar var, devletler var, istihbarat örgütleri var, çıkarlar var...MİT Müsteşarı Hakan Fidan “Amerika’nın güvenmediği ancak çalışmak zorunda olduğu bir kişilik” olarak Wall Street Journal ve Washington Post’ta tanımlanınca “Tamam...” dedim; “Beklediğim operasyona başladılar...”***Seçimler geliyor...Bu günlerde, psikolojik savaş ve seçimleri bire bir etkileyecek derin operasyon yapılmayacak da ne zaman yapılacak?..Açık konuşalım...Türkiye’de seçimleri etkileyecek tek konu, “Güneydoğu’da silahların bütün gücüyle konuşması“dır...Sonuçları etkilemese de, yarattığı istikrarsızlık seçimlerin bütün havasını altüst eder...***Washington Post ve Wall Street Journal’daki; Hakan Fidan aleyhtarı yazıların tek hedefi “PKK, BDP, KCK ve Kürt aktivist gruplar ile siyasetleri doğrudan etki altına almaktır... En başta da elbette İmralı’da bulunan Apo’yu etkilemektir...”Böylece “ateşkes ve barış sürecinin sona erdirileceği hesaplanıyor...”Bu tip etkin Amerikan gazetelerin; Amerikalı yetkililere dayandırarak Hakan Fidan’ı eleştiren yazılarından öncelikle kim etkilenir?..Elbette Hakan Fidan’la birebir işi olan kesimler...Kim bu kesimler?..Türkiye’nin batısında, kuzeyinde, güneybatısında, ortasında, kuzeydoğusunda yaşayan insanlar, Amerikalı bir yetkilinin Hakan Fidan’la ilgili ne düşündüğünü ne yapsınlar?..Merak edecek olsalar Tayyip Erdoğan’la ilgili ne düşündüğünü merak ederler!..Fakat mesele Amerika’nın Türkiye ile ilgili ne düşündüğünü söyleyip, Türk oyları etkilemek değil...Mesele “Hakan Fidan’la ilgili Amerika’nın ne düşündüğünü söyleyerek barışı ve ateşkesi yalnızlaştırmak, sahipsiz bırakmak ve durdurmak...”***Yazıların içeriği, amacı ele veriyor...Amerika’nın Hakan Fidan’la ilgili ne düşündüğünü öncelikle merak edecek kesim “Apo, PKK (Kandil), KCK ve BDP“den oluşur...Hakan Fidan Güneydoğu’da barış sürecini yönetti ve yönetiyor...Bu sürecin, başında Amerikan yönetiminin desteğini aldığı söyleniyordu...Washington Post ve Wall Street Journal gazeteleri “Amerikan yetkililere dayandırarak Hakan Fidan’ın güvenilmez bulunduğunu” yazıyor...Böylece “Hakan Fidan’ın barış işini Amerika güvenilmez buluyor ve desteklemiyor” diyorlar...Amerika bu politikanın bir numaralı uygulayacısını güvenilmez buluyorsa, süreç yürümeden bitecektir...***Etkili Amerikan gazeteleri, Kandil, İmralı ve Diyarbakır’a;- “Hakan Fidan’a, Güneydoğu’daki barış açılımına güvenmeyin...Bu olayın arkasında Amerika’nın desteği yok...Fidan ve dolayısıyla Tayyip Erdoğan bu konuda yalnızlar...” demeye getiriyorlar...***Bu derin operasyonu, haber ve yazılarla yapanlar; bölgede silahlı siyaset yapan aktif Kürt unsurların, Amerika’da çok fazla dikkate aldığını biliyorlar...Ortadoğu’nun Kürt siyasi unsurları “Amerika’nın desteklemediği bir politikanın önünde sonunda başarısızlığa uğrayacağını” biliyorlar... Amaç işte tam da bu duygunun üzerine algı yaratmak...Bu unsurlara, “Ateşkesi bırakın... Mevzilerinize dönün... Hakan Fidan’a güvenmeyin o gidici...” demek...***Dikkat edin;Amerikan’ın etkili gazetelerindeki bu yazılar, Musevi internet sitelerinden birinde “Hakan Fidan’a suikast yapılacağına dair” haberle aynı anda çıkıyorlar...Amaç birilerine “Fidan’a güvenmeyin” mesajı vermek...Nitekim benzer bir haber Kandil’in bir numarası Cemil Bayık’tan geliyor hemen birkaç gün içinde...- “Türkiye sözlerini tutmuyor... Ateşkesi bitiririz...”Bütün bunların gerçekte tek adresi varsa o da Apo’dur...Her taraftan Apo’ya “Arkasında durduğun süreci artık destekleme... Bu işin oluru ve desteği yok...” demeye getiriyorlar...Kandil de biliyor ki; Apo’suz Güneydoğu’yu yeni bir savaşa hazırlamak ve ateşkesi bitirmek pek mümkün değil...Hepsi birden İmralı’yı sıkıştırma üzerine politika kuruyor...Ne enteresan;İşte tam da böyle bir esnada aydın ve liberal bir grup aydın! “PKK’yı silaha yeniden sarılmak için piyazlamaya” çalışıyor...Biraraya gelmez denilenler hep bir arada...Kim var acaba bu beş benzemezin arkalarında?..Hem ulusal ve uluslararası alanda?..AMERİKAN BÜYÜKELÇİSİ NİYE HAKAN FİDAN AÇIKLAMASI YAPMAK ZORUNDA KALDI?..Olayların bu noktasında, Amerikan Büyükelçisi “Hakan Fidan’ı destekleyen bir açıklamayı” apar topar yapmak zorunda kalıyor...Normalde, Washington Post veya Wall Street Journal’da belirsiz kaynağa dayanarak yapılan bir haberi; büyükelçinin yalanlaması ve Fidan’ın arkasında olduklarını bizzat açıklaması akla yakın gelmiyor...Fakat durum hassas...Kürt siyasetini belirleyen unsurlara; “Amerika Fidan’ın arkasında değil” diyerek bilinçli bir psikolojik harekat başlatılıyor...Onların bu yolla şüpheye düşmeleri ve ateşkes sürecini kesmeleri amaçlanıyor...***Amerikan büyükelçisi apar topar bu açıklamayı yaparak “Durum böyle değil... Amerika ateşkesin ve barış sürecinin tamamen arkasında...” demek istiyor...Şimdi gelelim Türkiye’de kurnazca, “Uluslararası medyayı ve basını yere göğe koyamayıp, Türk okuyucusu üzerinde bilinçli bir aşağılık kompleksi yaratmaya çalışanlara...”Bu kişiler sanki tarafsız ve objektif bir uluslararası medya varmış gibi, Batı medyasına “sınıflar üstü ve siyaset ötesi” bir konum biçiyorlar...Onların yorumlarını “Batı’daki çıkar çevrelerinin manipülasyonu olarak değil, sınıflar üstü bir hakemlik kurumunun, siyaset üstü objektif bir analizi” olarak pazarlıyorlar...En basit örneği; Washington Post’ta ve Wall Street Journal’daki haberdir...Bu objektif bir gazete haberi değil, psikolojik savaş ve algı yanılsaması yaratmak amacıyla düzenlenmiş operasyonel bir kurmacadır...Bugünlerde “uluslararası gazetecilik normlarından ve onların ne kadar muhteşem bir kutsallıkta ve standartta olduğundan dem vuranlara” dikkat...Onlar işlevsel olarak bu operasyonların lojistik destekleridirler...***Uzun zaman dış politika muhabirliği ve uluslararası gazetecilik yapmasam bu kadar açıktan bilmem...Maalesef bu alanda faaliyet gösteren gazetecilerin önemli bir bölümü, “belirli merkezlerle direkt irtibat içinde”dir...Uluslararası basını “objektif, büyük gazetecilik değerleriyle bezenmiş, kutsal bir gazetecilik arenası” olarak göstermek, bilinçli yapılan büyük bir manipülasyon ve kirli bir yalandır...Gerçekte ise; uluslararası basın “dünyanın değişik gizli ve açık örgütlerine en açık, manipülasyona en müsait, gazetecilik dışı mesleklerin en fazla cirit attığı mecradır...”Herkes bu mecrada at oynatıyor...Utanmasalar “Bana da lolo” deyip beni aldacaklar!.. Siz bana inanın; kanmayın onlara...

Devamını Oku

Fenerbahçe asla sadece Fenerbahçe değil!..

25 Ekim 2013

Ali Koç birkaç ay önce, kendisine Fenerbahçe’de Başkanlığa adaylığını koyup koymayacağını soran arkadaşlarına, dost sohbetinin sıcaklığında şöyle diyor:- “Şu anda Fenerbahçe Başkanlığı benim için doğru bir pozisyonlama değil... Sadece iki kişi Fener Başkanlığı’na adaylığını koyarsa, bu kararımı değiştirir ve Başkanlığa adaylığımı koyarım... Bu kişilerden birisi Saadettin Saran... İkincisi Mehmet Ali Aydınlar... Onlar aday olursa ben de aday olurum...”Ali Koç bu sözleri söylediği esnada Fenerbahçe Kongresi’nin yapılacağı belli değil henüz...Ali Koç daha o günden Mehmet Ali Aydınlar ve Saddettin Saran isimlerine karşı “Fenerbahçe Başkanlığı’na adaylığını koyacağını” açıklıyor... ***Dün çok ilginç bir gelişme oluyor...Posta gazetesi yazarı Candaş Tolga Işık, Fikret Orman’ın babasının cenaze töreninden çıkışta birkaç gazeteci Aziz Yıldırım’la yemeğe gittiklerini söylüyor...Başkan’ın ilk kez, “kendisi aday olmazsa Fenerbahçe’de sadece Ali Koç’u destekleyeceğini” ifade ettiğini bildiriyor...Bu açıklamayla Fenerbahçe’de saflar iyiden iyiye belirginleşiyor...Aziz Yıldırım bu konuşmasında, hükümete mesaj veriyor aslında...- “18 bin kişilik Fenerbahçe Kongresi’nde benimle birlikte el kaldıracak on bin üye var” diyor...- “Aileme hazır olmalarını söyledim... Yargıtay herhalde onayacak cezayı... Ben üç yıl daha içeri girer yatarım... Ancak gitmem, bitmem anlamına gelmez... Sonra kimselerin bilmediğini çıkar konuşurum... Beni içeri atarak benden kurtulamazlar...”***İşte bu sözlerin hemen arkasından ediliyor “sadece Ali Koç’u desteklerim” lafı...Yıldırım, kendisinin de Ali Koç’u desteklemesiyle Fenerbahçe’de zaten popülaritesi yüksek olan Ali Koç’un Başkanlığı rahat kazanacağını biliyor...Başbakan ve çevresinin Gezi Parkı ve Divan Oteli olaylarından sonra, Ali Koç ve genelde Koç’larla arasının kötü olduğunu da...Bunları biliyor ve Ali Koç’u destekleyeceğini söyleyerek, “Yargıtay kararı öncesi son mesajlarını” veriyor...***Aziz Yıldırım’ın bu konuşmayı yaparken hesapladığı çok önemli bir gelişme daha var...Türkiye; iki yıl öncesinin Türkiye’si değil...Güçler dengesi, kuvvetler ittifakı her gün değişiyor...Fetullah Hoca’nın Amerika’da geçirdiği “rahatsızlığa”, ilk geçmiş olsun telefonu ve teması birkaç aileyle birlikte Koç ailesinden geliyor...Hayat değişmiş, eski mesafeler çoktan uçmuş gitmiş halde...Aziz Yıldırım; Ali Koç’u destekleyeceğini söyleyerek, Koç ailesi ile Gezi Parkı olaylarından arası limoni olan Tayyip Erdoğan’a mesaj gönderiyor...Kendi adaylığının yolunu açılmasını, engel konmamasını istiyor...Şu laflar onun bu isteğinin adrese teslim sözleri:- “Sandıkla gelen sandıkla gitsin diyorlar... Biz de sandıkla geldik... Sandıkla gidelim... Kimsenin adamı olarak gelmedik... Ancak sandıkta seçilmezsek gideriz...”***Aziz Yıldırım, kendi; kendisi olmazsa Ali Koç şiarıyla ortaya çıkıyor...Buna karşın Fenerbahçe içindeki ezeli rakibi Ali Şen ise; Mehmet Ali Aydınlar’ı destekleyeceğini söylüyor...Mehmet Ali Aydınlar da; “Fenerbahçe’yi göz göre göre UEFA’yla uzlaşmayarak milyonlarca dolar zarara uğrattığını söylediği” Aziz Yıldırım ve arkadaşlarını “Kulübü kendi çıkarları için kullandıkları” gerekçesiyle hedefe oturtuyor...Mehmet Ali Aydınlar bazı konularda doğru tespitler yapsa da, Fenerbahçe içinde kongre üyeleri üzerinde pek etkili değil...Camia; Aydınlar’ın Federasyon Başkanlığı döneminde, Fenerbahçe için elinden gelenin en iyisini yaptığına bir türlü inanmıyor; inanamıyor...Aydınlar’ın tek handikapı bu...***Cepheler ve saflar belirginleşiyor...Futbol nasıl sadece futbol değilse; Fenerbahçe de asla sadece Fenerbahçe değil... Fenerbahçe Başkanlığı’nı elinde tutmak, Türkiye’nin en önemli sivil kuruluşlarından birinin gücünü ukdesi altına almak anlamına geliyor...Mehmnet Ali Aydınlar’a göre şansı çok daha fazla gözüken Ali Koç’un “çok hassas olan Gezi Parkı olayları ertesi Fenerbahçe Başkanlığı’na aday olması ihtimali yüksek değil...”Bu “Koç ailesinin bir kararı” ve çok hassas teraziye konacak bir karar...Aziz Yıldırım-Ali Koç, Mehmet Ali Aydınlar-Ali Şen saflaşması ayyuka çıkarken, son anda “Nihat Abi” formülünde uzlaşılması mümkün gibi...Çıkan onca isim ve adaya rağmen, Nihat Özdemir ismini hep bir yanınızda saklı tutun...Gün gelir bakarsınız lazım oluverir...HA GAYRET ÇIKTI ÇIKIYOR İSTEDİĞİNİZ İÇ SAVAŞ!!!Doğrusu haklarını teslim etmek lazım, az uğraşmadılar, PKK yeniden silaha sarılsın diye...Apo’yu hükümetin adamı, görüşmeleri MİT’in operasyonu, ateşkesi devletin uyutmacası, savaşı gerillanın şanı olarak az sunmadılar...Dağ bayır dolaştılar, kamp kamp ikna süreci başlattılar; aman “PKK yine silaha sarılsın”, yeniden savaş çıksın, kan aksın diye ellerinden geleni ardlarına koymadılar...***İnsanları ağır ifadelerle eleştirmeyi sevmiyorum...Sloganlarla mahkum etmeyi, belagat ve demagojiyle köşeye sıkıştırmayı, durup dururken itibarsızlaştırmaya çalışmayı hiç arzu etmiyorum...İnternet sitelerinde “sert çıktı, ağır vurdu” gibisinden benzetmelerden de hiç haz etmiyorum...Belagatin şehvetiyle yazıya dökmüyorum bu kelimeleri; bazı liberal ve aydın geçinen gayr-ı milli unsurlar için...Benim derdim günahsız gençlerin ve çocukların daha fazla kanlarının dökülmemesi...Ettikleri laflar, yaptıkları gaflar gencecik insanların ölüme gitmesine yol açıyor...Onlar “önemsenmeyen egolarını” doyuracaklar, gayr-ı milli unsurlar tarafından sırtlarından sıvazlanacaklar diye, çoluğun çocuğun Güneydoğu’da binlerce defa ölüme gidecek savaşlara girmesini kabul edemiyorum... ***Ne doymaz bir egodur, ne bitmez bir ihtirastır, savaşı tetiklemek uğruna giriştikleri “gaz verme” ihaneti...Bilmiyorlar ki politika adı altında yaptıkları ve ölüme gönderdikleri gençlerin kanlarının vebali üzerlerinden hiç gitmeyecek...Farkında değiller, o vebalin ağırlığıyla bir ömür boyu yaşamak zorunda kalacaklar...Onlar onu yaşayacak; yaşamasına ama, arada giden yine gencecik çocuklar olacak...

Devamını Oku