O Atina sabahını hiç unutmuyorum... İsmet İnönü’nün damadı gazeteci Metin Toker, Atina’ya gelmişti...
Milliyet gazetesinde yazarlık yapıyordu...
Gazetenin Atina temsilcisi olduğumdan onu karşılamış, yemeğe götürmüştüm...
Uzun sohbette Atina’ya niye geldiğini anlatmıştı bana...
- “Yeni Demokrasi Partisi’nin lideri Konstantin Mitçotakis’le yarın bir randevum var...” demişti...
- “Uzun bir görüşme yapacağım kendisiyle...”
Yunanlı politikacılar o günlerde bir Türk gazeteciye kolay kolay demeç vermiyorlardı...
25 yaşında tıfıl bir gazeteciydim...
- “Bravo” dedim Metin Toker’e;
- “Büyük başarı Yunan ana muhalefet lideriyle bugünlerde özel görüşme yapmak...”
- “Bizimkisi gazeteci-politikacı ilişkisi değil...” demişti bana...
- “Kızlarımız aynı okulda okudular yurt dışında... Arkadaştılar... Biz de Mitçotakis’lerle ailecek dost olduk... İlişkimiz gazetecilikten çok dostluk ilişkisi...”
“Kızlarımız”dan kast ettiği, kızı Gülsün Toker’le (Bilgehan), Mitçotakis‘in kızı Dora Bakoyannis‘di...
O yıllarda Gülsün Toker gazetecilik yapıyordu...
Dora ise babasının özel kalem müdürü ve danışman olarak çalışıyordu...
Atina’nın merkezindeki Büyük Britinya otelinden aldım sabah 10 sularında Metin Toker‘i...
Biraz ilerde Türk büyükelçiliğinin yakınlarındaki Yeni Demokrasi Partisi’nin Genel Merkezi’ne gittik...
Mitçotakis orada kabul edecekti Metin Toker‘i...
Bürosuna girdiğimizde uzun boylu Yunanlı lider kadar uzun boylu olan kızını gördüm...
Babasının odasının hemen yanı başıda kalemde, “babasının bütün programlarına hakim 30 yaşlarında bir genç kadın olarak” oturmaktaydı...
Ayağa kalktı, elimizi sıktı, samimi bir hoşgeldiniz faslından sonra babasının özel dostu olan İnönü‘nün damadı Metin Toker‘i ve beni, babasıyla görüşmek üzere odaya aldı...
O sırada gazetecilikte çok yeniydim...
Bir siyasi liderin, kızını en yakınında özel kaleminde çalıştırmasını, “en güvendiği insanı yanında çalıştırarak kendini emniyette hissetmesi” diye yorumladım...
Ne kızım vardı o sıralarda, ne de politikacıydım...
Nakıs değerlendirmelerim, durumumun nakıslığından kaynaklanıyordu...
O sırada bunun farkında değildim elbette...
Oysa Mitçotakis‘in kızını yanı başında çalıştırmasının çok daha büyük anlamları vardı...
Çok sonraları anladım bu gerçeği...
O gün özel kalemde bizi ayağa kalkarak karşılayan Dora, sonraki yıllarda bizzat politikaya girdi...
Milletvekili seçildi...
Atina Belediye Başkanlığı’nı kazanacak kadar politikanın zirvelerine yol aldı...
Dışişleri Bakanı oldu...
Muhtemelen gün gelecek Yunanistan’ın Başbakanı olacak...
Belli ki, Yunanlı lider, kızını kendi yanında çalıştırarak bir taraftan kendisini güvende hissediyor, diğer taraftan, kızını bizzat “politikaya hazırlayarak, politika için teçhizatlandırıyordu...”
Dora babasının yanında, babasının siyaset ediş biçimini bire bir etüd ederek, siyasetin stajını, stratejisini, taktiklerini ve ilişkilerini en üst düzeyde egzersiz ediyordu...
Yunanistan’ın sonraki yıllardaki Atina Belediye Başkanı ve Dışişleri Bakanı olacak genç kadın, o yıllarda bizzat babası tarafından dizayn ediliyordu...
Bu anekdotu nostalji olsun diye anlatmıyorum elbette...
Kadın milletvekillerinin, türbanla Meclis’e gelmeleri uygulaması başlıyor...
Bu meselenin bu saatten sonra çok büyük bir “olay” olacağını sanmıyorum...
Bazıları bu olayı “büyüterek iyice kaşımaya çalışıyor...”
Ancak kamuda türban serbestisinden sonra, parlamentoda türbanı tartışmak abesle iştigal...
“Meclis’te türbanlı milletvekiline karşı çıkanlar” geçmişte esasen, “Meclis’teki uygulamanın, kamuda türban için örnek teşkil edeceğini” söyleyerek karşı çıkıyorlardı...
Yani uygulama milletvekillerinin gücüyle delinecek; yasak kamu kurumlarına da şamil olacaktı...
Oysa demokratikleşme paketiyle kamu kuruluşlarında zaten türban serbest hale getirildi...
Kamu kuruluşlarında serbest hale gelen türbanın, Meclis’te yasak olması akla ve mantığa aykırı...
SÜMEYYE ERDOĞAN’IN MİLLETVEKİLLİĞİ...
Türbanın TBMM’de serbestçe takılabilir olması, yıllar önce yaşadığım Dora olayını, bugün için çok başka bir genç kadın üzerinde geçerli kılıyor...
O genç kadın, tıpkı o günlerde 30 yaşlarında olan Dora Bakoyannis gibi bugün 28 yaşında olan Sümeyye Erdoğan’dır...
Sümeyye Erdoğan uzun bir süredir “babasının en yakınında” bulunuyor...
Baba-kız çalışma arkadaşlığının bir tarafında, “Tayyip Erdoğan’ın en yakınında, en güvendiğinin yani kızının olması” gerçeği var...
Diğer tarafında ise “türbandan dolayı Türkiye’de okuyamayan, yurt dışında siyaset bilimi ve ekonomi eğitimi alan kızının, konferanslarda moderatörlük, uluslararası gençlik örgütlerinde aktif üyelik ve babasının yanında politika sanatına yakından aşinalık” gerçeği yatıyor...
Hayatla ilgili politik ve insani olan her şey; “Sümeyye Erdoğan’ın babası Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı’na çıkışıyla, 2015 yılında türbanlı bir genç kadın milletvekili sıfatıyla ikinci kuşak Erdoğan olarak, siyaset sahnesinde yerini alacağını” gösteriyor...
İkinci, üçüncü kuşak politikacılar, Karamanlis‘ler, Papandreu‘lar, Mitçotakis‘ler, Bush‘lar, Menderes‘ler, İnönü‘ler ve daha niceleri gibi Türkiye’de de her şeyiyle tedavüle giriyorlar... Türkiye’de bugüne kadarki eksiklik, Ecevit‘in, Demirel‘in çocuksuz olmaları, Menderes‘in asılması, Erdal İnönü’nün politikayı bir süre sonra sevmediğini hissetmesi, Erbakan‘ın siyasi yasakları nedeniyle Fatih Erbakan’ı yetiştirememesi gibi noktalardı...
Sümeyye Erdoğan türbanlı genç bir kadın milletvekili olarak AKP saflarında 2015’te Meclis’te yerini alırsa, bu yazdıklarımı hatırlayacaksınız...
ECEVİT’İN TÜRBAN TEPKİSİNİN ALTINDAKİ NÜANS..
Meclis’teki türban meselesini olay haline getirmek isteyenler, 14 yıl önceki Merve Kavakçı olayını gündeme getirerek, Bülent Ecevit’i örnek gösteriyorlar...
Merve Kavakçı ve çocuklarına bu olayın ertesinde, böyle zamanlarda hep yapılageldiği gibi, toplumsal bir linç yaşatıldı...
Burası sonuna kadar gerçektir...
Fakat CHP içinde bugün “Ecevit’in Meclis’teki çıkışından manevi destek alarak, türban eylemi yapmak isteyenlere hatırlatmak istediğim bir nokta var...”
Onlara ve tarihe bir şeyi doğru kaydetmek zorundayım... Önce şu gerçeği vurgulayayım...
Milletvekillerinin türbanla Meclis’e gelmesini savunanlar olduğu gibi, türbanla Meclis’e gelmemesi gerektiğini savunanlar da olur... Demokrasilerde bu doğaldır...
Dolayısıyla türbanlı milletvekili uygulamasına karşı çıkan CHP’lilere “niye karşı çıkıyorsunuz“ deme hakkına sahip olsak da, onların demokratik tercihlerine saygı duymak zorundayız...
Fakat Bülent Ecevit’i bu tartışmaların dışında bırakarak tutumunu belirlemeli CHP’liler...
Bu siyasi pozisyonları için Ecevit‘in geçmiş hareketinden destek beklememeliler...
Çünkü Ecevit onların bugünkü siyasi duruşlarını haklı gösterecek hiçbir eylemde bulunmadı o gün Meclis’te...
Ecevit’i tanıyanlar Ecevit‘in bir nüans adamı olduğunu bilirler...
“Özgürlükçü” yapısını fark edenler, Ecevit‘in nasıl olup da “Merve Kavakçı’nın Meclis’e türbanla gelmesine bu kadar ağır tepki gösterdiğini” anlamazlar... Öyle ya... Ecevit niye türban konusunda bu kadar ağır bir tepki verdi o gün acaba?..
Başbakan’ken, Fethullah Gülen’e “Hoca Efendi burada zor günler yaşıyabilir... Yurt dışına çıkmasında yarar görüyorum” diyen bir lider, Merve Kavakçı olayında niye böyle hiddetlenir?..
1973 yılında, Necmettin Erbakan’la koalisyon kuracak kadar fincancı katırlarını ürkütmeyi göze alan bir siyasi figür, Milli Selamet Partisi’ne bakanlıkları verecek kadar demokrat düşünebilen bir siyasi olgunluk; nasıl olup da bir kadın milletvekilinin kıyafetinden böylesine büyük bir tepki çıkartır?..
Rahmetli olmuş ve bu konuda bugün kendisini savunamayacak durumda olan Ecevit‘in, o günlerdeki gerçek düşüncesini ve söylediklerini tarihe doğru tanıklık etme ve kayıt düşme adına belirtmek durumundayım... Bülent Ecevit o gün kendinden beklenmeyecek derecede sert görünen çıkışında kimse farkında değil ama aynen şu ifadeleri kullandı:
- “Burası devlete meydan okunacak yer değildir...”
Ecevit’i tanıyanlar, Ecevit‘in tepkisinin “Meclis’in devlete meydan okunacak yer olmadığına” yönelik tepkisi olduğunu; bu derece yüksek sesle seslendirilen şeyin ‘türban değil, devlete meydan okuma’ eylemi olduğunu anlarlar...
Ecevit “Devlete meclis genel kurul salonunda meydan okuduğuna” inandığı davranışa tepki gösteriyordu... Bir hanımın türban giymesine değil...
Soru şu noktada düğümleniyordu o günlerde...
- “O gün yürürlükte olan Meclis iç tüzüğü türbanlı bir milletvekilinin genel kurula giremeyeceği“ şeklinde yorumlanıyordu...
O günlerde Nazlı Ilıcak dışında Refah Partisi’nin genel başkanı da dahil birçok yetkili Merve Kavakçı‘yı bu eylemi yapmaktan alıkoymaya çalışmıştı...
Refah Partisi’nin o yöneticileri de “türbanlı kadın milletvekiline“ mi karşıydılar?.. Elbette hayır...
Onların düşüncesi, o günkü meclis iç tüzük yorumuyla çatışmaya girmemek ve zamanın olgunlaşmasını beklemekti...
Ecevit’in karşı çıktığı ise şuydu:
- “İç tüzük böyle söylediği halde, bir milletvekili iç tüzüğün söylediğine aykırı davranamaz... Bunu bir milletvekili yapmaz...”
Diğer taraftan Merve Kavakçı tarafından da konu şöyle yorumlanabilir:
- “Bu mücadeleyi ben o gün mecliste başlatmasam, mücadele bugün bu noktaya gelinmezdi...”
Bugün “Ecevit“ten manevi ve ideolojik destek alarak hareket eden CHP’li milletvekilleri varsa durumu açıklığa kavuşturayım:
- “Ecevit türbana değil, ondan daha çok hukuka ve onun uygulanmasına karşı duyarlıydı... Tepkisinin büyüklüğü türbanlı milletvekiline değil, meclisin çalışma biçimine karşı ona uyulmadığına inanmasıydı ...”
Genel kurulda o gün direkt türban eleştirisini onun için yapmadı...
- “Burası devlete meydan okunacak yer değildir” dedi...
Bugün Tayyip Erdoğan da, “yasalara aykırı bir durum olduğuna inandığında,” “yasalarla mücadele biçimi ve yeri bu değildir...” diyor...
Yasaların ve iç tüzüklerin değişmesini istemek başka şey, yasa ve içtüzükleri tanımamak başka...
Liderler genelde, yasalarda eleştirilen noktalarla mücadeleyi, yasaları ve iç tüzük maddelerini delmeden yapmayı yeğliyorlar...
Bugün meclis iç tüzüğün yorumlanış biçimi, demokratikleşme paketi ve kamudaki uygulamalar artık türbanlı milletvekillerinin meclise gelmesinde hiçbir sorun kalmadığını gösteriyor...
Toplum kendi içinde bu sorunu aşmış görünüyor...
Bugünlerden bir Merve Kavakçı olayı yaratmaya çalışmak, provokasyona davetiye çıkartmak anlamına geliyor...

