Fatih Altaylı’ya; Mustafa Sarıgül ve Sırrı Süreyya Önder cevabım...

21 Kasım 2013

Fatih Altaylı geçenlerde bir yazı yazıyor...Haberim olmadı, çok sonraları söylediler bana...Güya Sırrı Süreyya Önder’e mesaj veriyormuşum:- “Zenginler ve güçlüler lobisi Mustafa Sarıgül’ü destekliyor... Mustafa Sarıgül’ün muhalefetin tek adayı olarak alternatifi olmadan girmesini istiyorlar... HDP’den aday olacağı düşünülen Sırrı Süreyya Önder’in adaylığını koymamasını; Sarıgül’den yana tavır almasını; AKP’yi İstanbul’da düşürmek için uğraşmasını arzuluyorlar...”Ben de Sırrı Süreyya’nın bu çerçevede tek başına aday çıkması gerektiğini savunuyormuşum...Bugüne kadar Sırrı Süreyya niye açıklamadı diye soruyormuşum...Fatih Altaylı’nın programında açıklamış Sırrı Süreyya bu durumu...Ben o programı ‘izlememişim...’Böyle yazıyor Fatih...***Oysa izledim...Fakat özellikle izledikten sonra Sırrı Süreyya’nın müphem konuştuğuna kanaat getirdim...O programdan sonraları bile; Sırrı Süreyya Önder’in gönül ibresinin nerede olduğunu bilmiyorum...Çünkü Sırrı Süreyya hem kendisi aday olmak istediğini söylüyor, hem de başkalarıyla doğru temeller üzerinde ittifak kurulursa, buna evet diyeceğini açıklıyor...Siyaset dilinde bunun adı; “şiş ve kebap arasında şimdilik kesin tercih yapmamaktır...” ***Olabilir...Bu Sırrı Süreyya’nın tercihi...Peki benim; Sırrı Süreyya’nın; Mustafa Sarıgül’ü desteklemeyip tek başına aday girmesini istediğimi nereden çıkartıyor Fatih?.. Belli değil...Fatih Altaylı kardeşime bazı şeyleri açıklığa kavuşturmanın zamanı şimdi; Arkadaş;Benimle senin aranda geçmişten bu yana önemli bir fark bulunur gayet iyi vakıf olduğun gibi...Ben “gazetecilik mesleğinde siyaset dizayn etmeye çalışmam, siyaset dizayn etmem...”Sen siyaset dizayn etmeyi çok seversin...Eder misin edemez misin bir şey söylemeyeyim fakat en azından dizayn etmeye uğraşmaktan büyük keyif alırsın...Bundan kendine güç alırsın... Sen siyaset dizayn etmeyi, güçler arasında siyaseten güçlü olmayı, onu yıktım bunu çıkardım demeyi seven bir gazeteci tipisin...***Ben ise senin bu sevdiğin şeylerin hiçbirini sevmem...Bunlardan kendime hiç güç vehmetmem...Umrumun teki olmaz benim bir gazeteci olarak “siyaseti dizayn etmek”, onu belirlemek, kimin nerede bakan, nerede Başbakan, nerede Belediye Başkanı, nerede muhtar olacağına karar vermek...***Aramızdaki fark basit bir fark gibi görünüyor...Oysa çok büyük bir anlayış farkı bu fark...Bir gazeteci, muhalefet edebilir...Benim de defalarca geldiği gibi binbir türlü bela başına gelebilir...Ne ki bir gazeteci, siyaset dizayn etmez...Kavga da etse iktidarla, muhalif de olsa, yandaş da, candaş da olsa, siyaset dünyasını siyasetçiye bırakmasını bilir...Egolarımız kendi meslek sınırlarımız içinde kalmalı, ötesine taşmamalıdır...***Sırrı Süreyya Önder seçimlere yalnız başına girse ne olur, Mustafa Sarıgül’ü desteklese ne?.. Onlardan bir şey mi isteyeceğim?..Hayır...O değil, öteki gelirse, bir yerleri ucuza ya da avantajlı kapatıp yeni bir rant kapısı mı elde etmeye niyetliyim?..Hayır... Başbakan benim istediğimi bakan seçerse, gücüme güç mü katmış olacağım?..Hayır...O zaman niye gerçekte bana güç katmayan bu güç gösterisine gireyim?..***Ben gazeteciyim...İstanbul’a belediye başkanı danışmanı olmayacağım...Kadir Topbaş’ı makamında mı gördüm ki bunca yıl, Mustafa Sarıgül‘e veya Sırrı Süreyya’ya başkanlık danışmanlığı yapayım?..Benim ne görevim, ne haddim, ne yetkim, ne misyonum ne da başka bir şey İstanbul’a belediye başkanı, Türkiye’ye de bakan ya da başbakan seçtirmek... ***Fakat bir konu var ki; gazeteci olarak umurum, görevim, misyonum ve hedefim...Ben bu ülkede her şeyin şeffaf yapılmasını arzuluyorum...Mustafa Sarıgül‘ü, Sırrı Süreyya’yı, Kadir Topbaş’ı kim ya da kimler destekliyorsa ortaya çıksın, dürüstçe söylesin ve öyle oy istesin istiyorum... Amerika’dakinin benzeri bir şeffaflık sağlansın istiyorum...Ben bir gazeteci-yazarım...Şeffaflık istemek benim görevim...Şeffaflık için mücadele etmek, yazı yazmak benim misyonum...Açıklık, şeffaflık ve kimin ne yaptığını ortaya çıkarmak, zor ve imkansıza yakın şartlarda bile benim gazetecilik oksijenim...Oksijenim yok olmasın; hala gazeteci kalabileyim diye uğraşıyorum bu zor koşullarda...Sen “bana belediye başkanlığı misyonları” biçiyorsun... Bu misyon alışkanlığı bana hiç uymuyor arkadaş!..Kimlere ve hangi gruplara uyar...O bugünlük bu yazının dışında kalsın istersen!..

Devamını Oku

Üç çocuğum üzerine yemin ediyorum: Ahmet Kaya’ya tek kelime hakaret etmedim...

19 Kasım 2013

İnsan gibi insanın hayattaki en önemli varlığı çocuklarıdır... Adam gibi adamın yaşamındaki en kutsal varlık yine çocuklarıdır...Çocukları kendi canından, daha kıymetli; çocukları kendi hayatından daha kutsaldır...Adam gibi adamlar yalan söylemezler...Yalanı vicdanları için bir taşınması ağır bir yük sayarlar...Fakat yalan söylediği yolunda kuşku belirirse bile; adam gibi adamlar; en azından hayattaki en kutsal varlıkları olan çocuklarının üzerine yalan yere yemin etmezler...Bu girişi yaptım...Çünkü birazdan Türkiye’de oynanan oyunu deşifre etmek için, hayatımın en kutsal, en değerli varlıkları üzerine yemin edeceğim...***Dün Balçiçek İlter isimli hanım, Habertürk televizyonunda benim ismimi; Gülten Kaya’ya dayandırarak “benim ismimi kirli bir iftira içeren bir suçlamaya” sokmaya kalkıyor...Olay hakkında, tek bir ters görüntüm, tek bir sözcüğüm, tek bir hareketim olmadığı halde, beni “kirli bir kampanyanın parçası” yapıyor...Bu arkadaş gazeteci olarak görev yapıyor...Televizyoncu olarak da program...Fakat geçmişte “Fikri Sağlar’la yaptığı röportajı, dergisinde yayınlamadan önce, gizli merkezlere götürdüğü ve onlarla paylaştığı” mahkeme zabıtlarında yer aldı...Fikri Sağlar kendisiyle gazeteci olarak görüşüp, görüşmeyi yayınlamadan önce gizli merkezlerle paylaşan Balçiçek İlter isimli arkadaştan tazminat almaya hak kazandı...Balçiçek İlter (o zamanki soyadıyla Pamir) dergisi için röportaj yaptığı görüşmeyi niye yayınlamadan önce gizli merkezlerle paylaştı?..Onlara Fikri Sağlar hakkında ne anlattı;Bu soruların cevabı bilinmiyor...***Fakat aynı Balçiçek İlter (Pamir), ne ilginçtir ki Fikri Sağlar olayından birkaç sene sonra bu kez de gayet enteresan bir şekilde, bütün ayrıntılarını onlarca defa yazdığım ve anlattığım bir geceye “beni de eklemlendirerek” hedef yaratmaya kalkıyor...Balçiçek İlter’e önce şunu söyleyeyim...Benim hayatta her şeyim açık...Gizli kapaklı ilişkilerim yok...Röportajlarımı gizli merkezlerle paylaşarak gazetecilik yapmıyorum...Psikolojik harekatlar yapmam, ama yapanları anlarım...Balçiçek İlter yazılarında, söylemlerinde, yayınlarında, gazetelerinde, televizyonlarında Ahmet Kaya’ya küfür edenleri gayet iyi biliyor...Bunların hiçbirini özellikle ve nedense hiç dile getirmiyor...Onun yerine sanatçılarla birlikte beni o gece 10. Yıl Marşı okudular diye hedefe koyuyor...YALAN SÖYLÜYOR BALÇİÇEK İLTER...O resimdekiler ve o sanatçılar; 10. Yıl Marşı okumuyorlar...O resimdeki ünlü sanatçılar ve ben, salonda gerilen sinirleri, saldırganlığı, mütecavizliği engellemek için, havayı yumuşatmak uğruna Türkiye’nin barış şarkısı olan Memleketim şarkısını söylüyorlar...Ne İbrahim Tatlıses, ne Mahsun Kırmızıgül, ne Emel Sayın, ne Ajda Pekkan, ne Muazzez Ersoy, ne Ferdi Tayfur, ne Reha Muhtar, ne Beyazıt Öztürk, o şarkıda ortamı germeye değil; yumuşatmaya çalışıyor...Memleketim şarkısıyla ortam gerdirilmez...Memleketim şarkısıyla ortam yumuşatılır...Ortamı yumuşatacak, Yunus’tan, Emrah’tan, Mevlana’dan bahseden şarkı, Anadolu’nun barış şarkısıdır...O sanatçılar o barış şarkısını mırıldanıyorlar...***O şarkıyı o gece ortamı yumuşatmak için söyleten benim...10. Yıl Marşı’nı söyletmiyorum, ortam daha fazla gerilmesin diye Mevlana, Yunus ve Emrah’tan oluşan barış ve birlik şarkısını hep beraber söylüyoruz... Bu insanlar Ahmet Kaya’ya tek bir kelime de laf etmiyorlar sahnede...***Şimdi gelelim adam gibi adam olmanın şartına...Yemine...Üç çocuğumun üzerine yemin ediyorum ki;Ne o gece...Ne başka bir gece...Ne herhangi bir canlı yayında,Ne herhangi bir köşe yazısında...Ne herhangi bir röportajda...Ne o gecenin herhangi bir anında...Ne o gecenin dışında herhangi bir yayın anında...Ahmet Kaya ile ilgili tek bir kelime kötü bir laf... Tek bir hakaret dolu sözcük etmedim.. ***Yine üç çocuğumun üzerine yemin ediyorum ki;Öfkenin kabardığı o esnada, insanları sakinleştirmeye çalışmak, Ahmet Kaya’yla sakinleştirici bir röportaj yaptırmak dışında, en ufak, en minik, en basit bir davranışta bile bulunmuyorum...Olayın böyle olduğunu, hiç yüksünmeden “en değerli ve kutsal varlıklarım üzerine yemin ederek” açıklıyorum...Peki sen Balçiçek ne yapmaya çalışıyorsun?.. Bir şeyleri mi örtmeye uğraşıyorsun?..Birilerini mi kollamaya çalışıyorsun?..Ahmet Kaya’ya operasyon yapan o talimatları veren gerçek sorumluların üzerlerini mi örtmeye çabalıyorsun?..Niye Ahmet Kaya operasyonunu yalan haberlerde montajlı haritalarda, yazılarda küfür, hakaret, aşağılama yoluyla sistematik itibarsızlaştırma faaliyetinde, onu linç edenleri, manşetlerden ve sayfalardan linç edilmesi için talimat verenleri açıklamıyorsun?..Kimi korumaya çalışıyorsun Balçiçek?..Kimi ve kimleri?.. AHMET KAYA’YA SİSTEMATİK LİNCİ KİMLER YAPTI?Balçiçek İlter;1) Ahmet Kaya’nın gecesi planlı bir gece değildi...Kaya konuşunca, o sırada arka arkaya verilen şehitlerden, olaylarla gerilmiş ve böyle bir konuşmayı hiç beklemeyen salon “ırkçı, lümpen ve saldırgan bir tepki” oluşturdu...Bu faşist, saldırgan ve lümpen tepki haksız, tacizkar ve rezildi...Ancak planlı ve organize değildi...Çünkü böyle bir konuşmanın o anda yapılacağını kimse bilmiyordu...Fakat Ahmet Kaya’yla ilgili esas planlı, programlı, taammüden lince yönelik kampanya bu olayın sonrasında sızdırılan haberler, yazılan küfür, hakaret, aşağılama dolu yazılarla başlatıldı...Ahmet Kaya’nın adam olmadığı, cibilliyetsiz olduğu, şerefsiz olduğu, para için her şeyi yapabileceği günlerce malum köşe yazarları tarafından yazıldı, çizildi...Ahmet Kaya olayının arkasındaki gizli tezgahı çıkartmak istiyorsan, niye o günlerde çalıştığın yayın grubunun gazeteleri de dahil, diğer gazete grubunun yayınlarının arşivlerine girip ne yapıldığını anlamaya çalışmıyorsun?..***2) Montajlı harita haberlerini kim servis etti?...Bu montajlı haritalardan kimler destek alıp Ahmet Kaya’ya en galiz küfürleri savurdular?..Onu itibarsızlaştırmak, hedefe koymak için kimler en pis yazıları yazdılar, manşetler attılar?..***3) Ahmet Kaya tek başına Paris’e gitti...O Paris’teyken ve bütün Türkiye’ye küsmüşken, hangi yakını ona, “Şu gazeteciyle görüş, derdini ona anlat... Kamuoyuna o anlatsın...” diye ısrar etti?..Ahmet Kaya “Kimseye güvenmiyorum” dedi mi?..Dediği halde ısrar üzerine o gazeteciyle görüştü mü?..O gazetecinin yaptığı ve o anda tek umudu olan görüşme o gazetede “Madamın çocuğu...” diye dokuz sütuna manşetten verildi mi?..***4) “Şerefsiz, adam değil, cibilliyetsiz, para için her şeyi yapan bir karakter” diye yüzlerce hakareti niye tarayıp gündeme getirmedin?..Sızdırılan yalan haberlerin arkasında Ahmet Kaya’yı linç etmek isteyen operasyonu ve sırrı niye ortaya çıkartmaya çalışmadın?..Bunları niye örtüyorsun Balçiçek?..***5) Bunun yerine İbrahim Tatlıses’in ve benim aralarında bulunduğum insanların, o gece 10. Yıl Marşı söylediği yalanını ortaya atarak hedef şaşırtıyorsun...Onlar ve suçladığın ben o gece 10. Yıl Marşı’nı değil, memleketim şarkısını söyledik...İbrahim Tatlıses bu barış sürecine sol tarafı tutmayan felçli kolu ve hareketsiz eliyle, katılıyor...Ben ilk gününden beri, bu barış gerçekleşsin diye; oynanan bütün oyunları deşifre etmeye çalışıyorum...O koroda gösterdiğin Muazzez Ersoy, Ajda Pekkan gibi sanatçılar barış süreci başarılı olsun diye isimlerini ve yüreklerini ortaya koyuyorlar... Şimdi niye o koronun 10. Yıl Marşı söylediği yalanı ortaya atılıyor Balçiçek?..***6) Hâlâ merak ederim; sen gerçekten, Fikri Sağlar gibi faili meçhullerin üzerine giden namuslu ve dürüst bir Meclis komisyon başkanıyla yaptığın görüşmenin hangi tarafını anlatmak için gizli yerlere gitmiştin Balçiçek?..***7) Ahmet Kaya’yı sistemli bir şekilde linç edenleri gizleyip, hedefe göz göre göre yalan söyleyerek ‘10. Yıl Marşı okudular’ şeklinde bir ifadeyle “sanatçıları koyman” yeni bir faili meçhul operasyonun habercisi olursa ne yapacaksın Balçiçek?..Sana çocuklarınla sağlıklı, mutlu ve huzurlu bir hayat diliyorum arkadaş!..Hoşçakal...Selam söyle gördüklerine ve görüştüklerine...

Devamını Oku

Altındal olayı zehirlenmeyse, zehirleyenler Atatürk’ün...

19 Kasım 2013

Onun adını ilk kez 19-20 yıl önce TRT’de Ateş Hattı’nı yaparken, benimle çalışan rahmetli gazeteci kardeşim Emin Tanrıyar’dan duymuştum...Emin benim ilginç çıkışları olan, enteresan fikirler savunan, vasatın ve çoğunluğun söylediği incir çekirdeğini doldurmayan gelir geçer lafları değil, marjinal, köşeli ve farklı şeyleri söyleyen insanlara yönelik zaafımı bilirdi...Bir gün haftalık programa tartışma konusu ve tartışmacı ararken;- “Aytunç Altındal’ı çağıralım...” demişti...- “Çok ilginç şeyler söylüyor Altındal; İstanbul’daki Ortodoks Patrikhanesi, dinler konusunda çok ilginç araştırmaları var... Enteresan bir konu olabilir...”***O günlerde programda daha popüler konuları gündeme getirmeye çalışıyorduk...Dinler konusunda ilginç araştırmaları olan Aytunç Altındal gibi araştırmacı yazarın, tezine karşı çıkacak, farklı şeyler söyleyecek birini bulmak imkansızdı...Belli ki program bir saatten sonra, Aytunç Altındal‘la yüz yüze devam edecek bir tarih belgeseline dönüşecekti...Emin Tanrıyar’a;- “Üstat önerdiğin Altındal’a, karşı çıkacak adamı nereden bulacağız... Bu akademik tartışmayı insanlar için nasıl izlenir kılacağız?..” diye sormuştum...Emin Tanrıyar, kısık gözleriyle gözlüklerinin arkasından bakmıştı bana...Pek de ikna olmamıştı söylediklerime...Aytunç Altındal’ın söyleyeceklerinin büyük ses getireceğini düşünüyordu...Ben de ses getireceğini biliyordum...***Fakat farkındaydım ki;Üstadın ilgilendiği konular o sırada halktan çok derin, entelektüel ve araştırmacı çevrelerin ilgisini çekecek konulardı...Onun söylediği derin tezlerin karşıtını savunacak ağır kalemler ortada yoktu...Zıt fikirler televizyon ekranında tartışamayınca da monolog olması ihtimali güçleniyordu...Ateş Hattı’nın formatına uygun değildi monolog...Televizyon için çok zor bir dengeydi kurmaya çalıştığım denge...Kimin ne olduğuna, neyin nesi, kimin fesi olduğuna bakmazdım...Önünde arkasında kimlerin bulunduğunu umursamazdım...Ben televizyonculuk yapıyordum...Tek kıstasım vardı...Televizyoncuların tek kıstası, programı “televizyon yayıncılığı ilkelerine göre, ilginç, izlenebilir ve adil kılmak”tı...İlke buydu...Profesyonellik bunu gerektiriyordu...Emin’i kırmadan geçiştirmeye çalıştım Aytunç Altındal’ın konukluğunu...***Birkaç ay önce Aytunç Altındal’ın yazılarını gördüğümde ağzım açık kaldığını hatırlıyorum...Altındal uzun yıllar İsviçre’de, Rusya’da görev yapmıştı...İstihbari araştırmalarla tanınıyordu...Son tezi önemli, aynı zamanda çok sansasyoneldi...Altındal, Atatürk’ün vasiyetinden bahsediyordu...Cumhuriyet’in kurucusunun “bilinenin aksine hilafeti ilelebet kaldırmadığını; o günlerde bir elin parmaklarını geçmeyen Müslüman ülke sayısının dünyada 40’ı 50’yi bulması halinde, hilafetin Türkiye Büyük Millet Meclisi’nce yeniden yürürlüğe konulabileceğini, Atatürk’ün vasiyetine dayanarak” ifade ediyordu...Altındal; “Atatürk’ün vasiyetinde Müslüman ülke sayısı dünyada arttığında, fazlalaştığında, hilafetin Büyük Millet Meclisi’nce yeniden yürürlüğe konulabileceğini” söylediğini hatırlatıyordu...Belli ki devlet adamı olarak Mustafa Kemal Atatürk, Osmanlı’nın ve mirasçısı olarak Türkiye’nin elinde bulunan “halifelik” müessesesini elinde tutmayı amaçlıyordu...Kapitülasyonları ödemek zorunda kalan bir devletin, bazı kurumları ilerisi için elinde tutması doğaldı...Atatürk gibi pragmatist bir liderden beklenebilecek bir davranış modeliydi... ***Altındal’a göre; Atatürk‘ün vasiyeti 50. yılında açıklanacağı halde, 12 Eylül darbecilerinin etkisiyle 75. ölüm yıldönümüne ertelenmişti vasiyetin açıklanması...Bu 10 Kasım’da açıklanacaktı...Bunun açıklanmasıyla da “Atatürk’ün vasiyeti olarak hilafet” tartışması, toplumun gündemine girecekti...Aytunç Altındal’ın yazısını okuduğumda, yaklaşık 20 yıl önce rahmetli Emin Tanrıyar‘la yaptığımız konuşma geldi aklıma...İçimden “Hey gidi günler hey...” dedim...- “Bir zamanlar yeterince popüler bulmadığım Altındal’ın son söylediğine bakar mısın?.. Atatürk’ün hilafeti kaldırmadığını söylüyor... Müslüman ülke sayısı dünyada artınca, yani bugünkü gibi bir durum oluştuğunda; yürürlüğe konulabileceğini söylediğini” iddia ediyor...***Kendi kendime sorma zamanıydı;- “Şimdi program yapıyor olsam, bu başlık altında Aytunç Altındal’ı davet eder miydim acaba programa?..”Mütereddit kalmıştım...Çok sansasyoneldi konu...Tehlikeli ve istismara da çok açıktı...Belki bunu manşete çekmeden kıyısından köşesinden akademik bir tartışma yaptırabilirim diye düşündüm...***Altındal günlerce, aylarca bu konuyu bir araştırmacı titizliğiyle gündeme getirdi, yazdı çizdi...Atatürk’ün ölüm yıldönümünde; 2013’ün 10 Kasım’ında bu konunun gündeme geleceğini söyledi...Gelmedi gündeme...O gündeme gelmezken ilginç bir olay oldu ve Altındal akciğer kanseri teşhisi konduktan çok kısa bir süre sonra öldü...Tıp doktoru olan eşi ile kızı, Altındal’ın “zehirlendiğini” düşündüğünü açıkladılar...Vasiyetinde Altındal’ın; Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Başbakan Tayyip Erdoğan’dan “kendi ölümünün araştırılmasını” talep ettiğini söylediler...Altındal’ın kısa zamanda 4. evreye çıkan kanser vakasının ardında ne vardı acaba?..Şüpheli bir ölüm müydü, mukadderat mı?..Bir şey kesindi;Birileri eğer Altındal’ı zehirlemeye kalktılarsa; zehirlemeye kalkanların amaçları “Atatürk’ün hilafetle ilgili sözlerini bugün kamuoyunun gündeminde tartıştırmaktı...”Bu konuyu gündeme taşımaktı...Altındal yaşarken gündeme yeterince gelmemişti yoğun gündemin arasında, Atatürk‘ün söylediği iddia edilen sözler...Ölürse onun ölümüyle birlikte söyledikleri “gündeme gelirdi...”Hilafet tartışmasının bugün gündeme gelmesini kim isterdi?..Niye isterdi?..Kim bilir?..Ölümü ise belki de bununla hiç ilgisi olmayan bir mukadderattı...Onu da kimse bilemezdi...O kadar tehlikeli ve karmaşık bir coğrafyaydı ki burası...Bazen her şeyi bildiğini sanan komplo teoricileri bile, bilemedikleri kendi ölümleriyle karşı karşıya kalırlardı...Meçhul, buralarda ‘malum’dan fazla iş yapardı!..AKÇESİZ LİBERAL DURUŞ!..BDP’nin eşbaşkanları Diyarbakır buluşmasında yoktular...Fransa’da, Almanya’da, Amerika’da bulunmayı tercih ettiler... Belli ki Barzani‘nin Diyarbakır’a gelişinden pek memnun değiller...Olabilir...Diyarbakır buluşması safları iyice ayrıştıracak...Yeni saflaşmalar ortaya çıkacak...***Benim merak ettiğim ise, “Türkiye’ye karşı savaşırken Apo’yu gözümüzde kahraman yapıp, barış’a ‘evet’ deyince Apo’ya ‘devletin esiri’ muamelesi çekenler ne olacak?..”Onu savaşmayı bırakınca gözümüzde itibarsızlaştıranlar ne yapacaklar?..Hatırladığım ve bildiğim kadarıyla onlar Barzani’yi de zamanında yere göğe koyamazlardı...Hatta bir kısmının ilginç akçeli işleri vardı Barzani‘yle...Şimdi ne yapacak bu arkadaşlar?..Barzani de mi Apo gibi bir “esir”dir artık onların gözünde?..Yoksa akçe meselesinin durumuna göre, “esir”den yeni bir “abide-i hüviyet” çıkartabilirler mi?..Bekliyorum...***Bana gelince...Hayatı akçe esaslarına göre değerlendirmediğim için mutluyum...Zamanında Mehmetçiği öldürenleri “kahraman” yapmadığım için huzurluyum...Bugün, silahı durduruyorlarsa; “onlara geçmişi unutmadan yeni bir barış eli uzatmaya” hazırım...Geçmişi unutmadım...Ama geçmişim; geleceğimi ipotek altına almayacak...Akçenin yanına uğramayan vicdani bakış böyle yapmamı arzuluyor...İşte böyle bir şey...

Devamını Oku

İbrahim Tatlıses’in Diyarbakır’daki dirilişi...

17 Kasım 2013

“İbrahim Tatlıses artık şarkı söylemiyor” dediklerinde onlara inanmamıştım..“Tatlıses şarkı söylemeden durabilir miydi hiç?..”- “Mümkün değil” demiştim;- “Benim tanıdığım Tatlıses şarkı söylemeden duramaz... Siz onu tanıyamamışsınız...”- “Yok...” diye ısrar etmişlerdi;- “Bu kez öyle değil... Gerçekten şarkı söyleyebilecek gibi hissetmiyor kendisini...”***Ağustos ayında Bodrum’da yakın dostu Necdet Ulucan’ın düzenlediği gecede, onu yakın dostunun masasında otururken gördüm...Yanında yeni bebeğinin annesi genç karısı vardı...Silahlı saldırıya uğradığı günlerin üzerinden uzun zaman geçmişti...Küçük çocuğunu gördüm...Kucaktaydı...Tatlıses ise değişmişti...Sahnelerin parıldayan imparatorunun yerine, hayata tevekkülle bakan biraz da mahsun bir adam gelmişti...O gün ortak dostlarımızın İbrahim Tatlıses için neden “artık türkü söyleyecek gibi hissetmiyor” dediklerini anlamıştım...Başka bir dünyadaydı İbrahim Tatlıses...***Beyaz TV’deki programından çıktığı gece yarısı, takır takır kurşunların üzerine saydırıldığı silahlı bir suikaste uğramıştı...Günlerce komada kaldı...Bir tarafı aylarca hiç tutmadı...Uzun bir süre bilinci kayboldu, kolay kolay konuşamaz oldu...Şarkı söylemeyi geçtik, hayatta kalabilmek için mücadele eder haldeydi...Bebeğini görmüştüm o gece...Onu dünyaya getiren adamın başından geçen olayları bilebilecek, anlamlandırabilecek miydi acaba minik kız?..Cin gibi gözlerle etrafına bakıyordu...***Tatlıses’in o gece neden silahlı saldırıya uğradığı bir türlü anlaşılamadı Türkiye’de...Oysa o günlerde İbrahim Tatlıses AKP’den milletvekili adayı olacağını açıklamıştı...Tatlıses gibi bir Kürt sanatçının, AKP tandansıyla milletvekili olması, bölgenin “silaha dayanan ağır dengelerinin” kabul edebileceği bir şey değildi o günlerde...PKK ve PKK’yı yöneten güçlerin AKP’ye ağır biçimde saldırdığı ve kendi tabanı üzerindeki kontrolü kimseye kaptırmamaya çalıştığı günlerdi...***TRT Kürtçe yayına başlamıştı...TRT-Şeş adı altında...TRT-Şeş’e çıkacak sanatçılara, o günlerde inanılmaz bir psikolojik baskı uygulanıyordu...Orada hiçbir sanatçı şarkı söylemesin, program yapmasın diye şarkıcılar üzerinde ağır mahalle baskısı uygulanıyordu...Rojin, Nilüfer Akbal gibi Kürt kadın sanatçılar o günlerde bu saldırıların ağır hedefi altındaydılar...Kadın sanatçılar psikolojik baskı altında nefes alamıyorlar, bunu yakın çevreleriyle paylaşıyorlardı...***Onlara böylesine baskı uygulanırken, İbrahim Tatlıses gibi bölgede kimliği birçok dengeyi değiştirecek bir ismin; AKP’ye yakın politika yapması kabul edilebilir bir şey değildi PKK için...Saldırı işte o günlerde gerçekleşti...Değişik şeyler söylendi silahlı suikast için...Fakat değişik olmayan tek bir sonucu vardı o silahlı saldırının...İbrahim Tatlıses düşündüğü ve açıkladığı gibi, “AKP’den milletvekili adayı olmaktan vazgeçmek zorunda kaldı...”Proje başlamadan sona ermişti...***Dün Diyarbakır meydanında İbrahim Tatlıses’i gördüm...“Türkü söylemez” denilen adam, meydanı inletiyordu...Şivan Perwer’le gümbür gümbür düet yapıyordu...Haykırıyordu...- “Yeni doğacak oğluma ‘Barış’ ismini koyacağım...”Ağlıyordu...Gözyaşlarını bir eliyle silerek...Felçli eli ile kolu eşlik edemiyordu ne yazık gözyaşlarını silen ve mikrofon tutan eline...Sol taraf sabit; İbrahim Tatlıses’in o muhteşem sesini, haykırışını ve ağlayışını seyrediyordu...Suikastin “sabit bıraktığı” taraf, Tatlıses‘in hayata karşı yenilmeyen, pes etmeyen ve galip gelen tarafına karşı biçare bir yeknesaklıkla, muhteşem düeti, mikrofon tutuşu ve gözyaşlarını silişi izlemekteydi...Biçareydi suikast ve felç;Tatlıses’in yeniden dirilen ruhu ve sesi karşısında...Elbette çocuk gelecekti bu dirilişin arkasından...Dirilen Tatlıses yeni bir erkek çocuk yaparak, hayata yeniden başlayacaktı...“Hoş geliyorsun Barış bebek...Yaşama sırası sende...” “SONA DOĞRU...” BU FİLMİ MUTLAKA İZLEYİN... Böyle bir filmi bir daha hayatta göremeyeceksiniz...Tek başına bir aktörün, sesini bile kullanmaya gerek görmeden, “replik bile vermeden” inanılmaz bir tempoyla, muhteşem bir şekilde tek başına bir filmi nasıl sürükleyebildiğine hayret edeceksiniz...Belki fazlaca gerileceksiniz filmde...Belki üzülecek, kendinizi çaresiz hissedip, kaçıp gitmek ve kurtulmak isteyeceksiniz filmden...Salonda birkaç kişi öyle yaptı ve arada filmi terk etti...***Fakat ben size bir sır vereyim...Sakın ayrılmayın arada derede bu filmden...Sonuna kadar izleyin...İçinizi hüzün de kaplasa...Çaresizliğe isyan da etseniz...- “Bu kadar da olmaz ki aksilik” deseniz...Gitmeyin, ayrılmayın filmden...Tek kişilik bir filmde böylesine bir tempo, bir daha gelmeyecek dünya sinemasına muhtemelen...Sanırım Robert Redford hayatında her şeyi denedikten ve başardıktan sonra, “ben bir filmi tek başına repliksiz de oynayıp gişe yaptırır, izleyiciye seyrettiririm” diye kendi kendine bir meydan okumaya girişti... ***Hiçbir aktör kolay kolay göze alamaz Robert Redford‘un yaptığını...Eğer açık denizleri hatta okyanusları seviyorsanız, tekne işlerine meraklıysanız, küçücük bir teknenin içinde hayatınızı devam ettirebilmek için hangi mucizelerin küçük raflarda, dolaplarda ve varyantlar arasında saklı bulunduğunu göreceksiniz...Hayatta ayakta kalmak için bir mücadele ruhunuz varsa, bu filmi mutlaka ama mutlaka izleyin...İzlerken bana kızsanız da, biterken bana teşekkür edeceksiniz...Bravo Robert Redford...Muhteşemsin...

Devamını Oku

Lucescu niye Fenerbahçe’ye gelmiyor?..

16 Kasım 2013

Türkiye’ye geldi...Şampiyon yaptığı ve ertesi sezon 11 puan ilerdeyken “hala anlamadığı bir şekilde“ şampiyonluğu kaybettiği eski takımı Beşiktaş’la, hazırlık maçı oynadı...10 yılda bir UEFA kupası, toplam 16 kupa kazandırdığı Shaktar Donetsk takımıyla, eski takımı Beşiktaş’a karşı oynuyordu...Takımı ilk yarıda bir gol yedi, buna karşı tam dört gol attı...Normal şartlarda Beşiktaş’ın yedekleri ikinci yarı, Shaktar’dan bir dört gol daha yerler kalelerinde “sekiz”i de görürlerdi...Fakat belli ki centilmenliği tuttu, devre arasında futbolcularına “Fark yapmayın” dedi...***Ümraniye’deki son gününde yanındaydım... Beşiktaş’tan ve Türkiye’den ayrılırken ne kadar üzgün olduğunu görmüştüm...Aslında birkaç gün önce beraberdik...Silahlı saldırıya uğrayan Ahmet Çakar’ın yaralı yattığı evinde...Orada bugün söylediği şeylerin altını dolduracak çok şeyler söylemiş, “şampiyonlukların nasıl gittiğiyle ilgili düşüncelerini anlatmıştı...”- “Elimden hak ettiğim iki şampiyonluğu aldılar...” demişti...11 puan ilerdeyken şampiyonluk gitmiş, bu yetmiyormuş gibi, “kendisi için 6 aylık sahaya men cezası çıksın diye Federasyon’da düğmeye basılmıştı...”Sebebi; o günlerde adaletsizlik olarak nitelediği onca olaya karşı söylediği bir Rumen atasözüydü:- “Köpekler istedi diye, atları öldürmezler...” ***İki gündür İstanbul’da Lucescu...- “11 puan ilerdeyken şampiyonluğu nasıl kaybettiğimiz konusunda hala anlayamadığım şeyler var...” diyor...Ukrayna’da kulüp içindeki istikrardan bahsedince, gazeteciler soruyorlar.- “Fenerbahçe’de 13 yıldır aynı Başkan varken niye Fenerbahçe’ye gelmediniz?..”Orada şöyle çıtlatıyor düşündüklerini:- “Fenerbahçe’de çalışmadım onun için fikirlerimi belirtemiyorum...Ancak iki şampiyonluğu Fenerbahçe’ye karşı kaybettiğimizi biliyorum...Bu konuyla ilgili kafamda birçok soru işareti var...” ***Ben ve ziyareti sırasında hasta yatağında yatmakta olan Ahmet Çakar, Lucescu’nun kaçan şampiyonluklarla ilgili ne düşündüğü hakkında daha fazla şeyler biliyoruz...Bunca olaydan sonra, Türkiye’de yeni bir adli mekanizmasının çalıştırılmasını isteyecek bir vicdansızlık içinde değiliz elbette...Zaten ben; başka bir camianın daha fazla suçlanarak, Türk futbolunda yeni nefret tohumlarının ekilmesinden; kesinlikle yana değilim... Ancak giden o şampiyonluğu Beşiktaş kendi içinde araştırmalı ve soruşturmalı...Gerçeğin kendine dönük yüzünde neler yaşandığını anlamalı ve ortaya çıkarmalı...Fail-i meçhul kalmamalı Beşiktaşlı’nın gözünde elinden kaçıp giden o şampiyonluk...Yaradır çünkü gönüllerde o olay, usul usul kanamaya devam eden..40 yıl sonra ABBA ve Waterloo...14 yaşında gençliğime ilk adımları atmaktaydım...Eurovision şarkı yarışması ilk kez TRT’de canlı yayınlanıyordu...Avrupa’da pop müzik yapan grupları, ilk kez bir canlı yayında kendi görüntüleri, kendi sesleri ve performanslarıyla izleyecektim...ABBA grubu çıkarken onları sunan moderatör İngilizce şöyle demişti:- “Birazdan izleyeceğiniz, grup ve parça epey bir oy alacak... Neden öyle olacağını şimdi onları izlerken anlayacaksınız...”İnanılmaz bir parçaydı Waterloo...İnanılmaz bir gruptu ABBA grubu...Sahnede ışıl ışıl ışıldıyorlardı...2005 yılında o yarışmadan otuzbir yıl sonra aynı parçanın Eurovision’da yarışan en iyi parça seçileceğini o sırada bilmiyordum...Ne de hayatımda unutamayacağım bir nokta olacağını, kişisel tarihimin en önemli takvim yapraklarından biri haline geleceğinin farkında değildim...***Grubun iki güzel kız solisti, grubun iki yakışıklı erkeğiyle beraberdiler...ABBA grubu iki sevgili çiftti aslında...Çiftlerden biri evliydi...Diğer çift ise evli olmadan birlikte yaşıyordu...Sanırım evli olmadan, aynı evde beraber yaşamının ilk canlı sembolü onlardı gözümde...Bilinçaltıma batılı yaşam tarzının usulca girdiği anlardan biriydi o gece...Günlerce aylarca ABBA‘yı ve Waterloo’yu dinledik...45’liğini aldık...ABBA’nın Fernando’yla başlayan ve devam eden bütün parçalarının tiryakisi olduk...Grubun üyeleri 40 yıl sonra 2014’te Waterloo‘yu söylemek için tek bir defaya mahsus biraraya geleceklerini açıkladılar birkaç gün önce...Hemen youtube’dan ABBA’yı ve Waterloo‘yu indirdim...Defalarca izledim...Dinledim ve o günleri bir daha yaşadım...***Ne anlam ifade ediyordu o günlerde o sahne ve o grup gözümde?..Erkek solistler gibi havalı mı olmak istemiştim?..O cazibeli iki kadın soliste benzeyen sevgililerim mi olsun diye içimden geçirmiştim?..Sahne ışıklarının altındaki sonsuz albeniden, “hala bir türlü içine giremediğimiz Avrupa macerasının, ilk kilometre taşını mı ruhuma kazımıştım?..”“Öyle sevgililerim olsun, öyle müzikler yapalım, öyle müzikleri dinleyelim, öyle konserlerde coşalım” diye mi ruhuma ilhamlar gelmişti?..Avrupalı olma maceram ilk o gece mi ruhumda bir yaşam biçimiyle harmanlanarak şekillenmişti?..Kim bilir?..***Bugünden bakınca;ABBA’yı dinlerken hala 14 yaşındaki heyecanımı duyuyorum...Hala aynı şiddetle çarpıyor kalbim...Hala aynı ölçüde terliyor ellerim ve avuçlarım...Tek bir fark var...O da eksiklik değil fazlalık anlamında...Bugün onları izlerken gözlerimde beliren yaşlar; o günlerde ortada yoktular...Onlar bugünün eseriler...O günlerdeki duygulardan yadigar...Şivan Perwer-İbrahim Tatlıses...Acaba bizim çocuklarımız da Şivan Perwer ve İbrahim Tatlıses’in bugün Diyarbakır’da yapacakları barış düetini hatırlayıp, 40 yıl sonra içleri titreyerek nostalji yapacaklar mı?..Acaba, bugün beraberce şarkı söyleyen iki dev sanatçı, “bir daha geri gelmeyecek bir savaşın ve önümüzde uzanacak upuzun bir barışın habercisi midirler?..”Sadece umut edelim ve bekleyelim...Bugün başka bir şey söylemeyelim... “Sükut” bazen yüksek sesle konuşmanın bizzat kendisidir...

Devamını Oku

Sırrı Süreyya Önder ne yapacak?..

15 Kasım 2013

Bu seçimin bugünlerde baskısını en fazla üzerinde hisseden kimdir diye sorsanız hiç tartışmadan “Sırrı Süreyya Önder’dir“ derim...Seçimin kalbi İstanbul çünkü...Tüm siyaset ve dışındaki etkin güçler, bütün yığınaklarını İstanbul’a seferber ettiler...Sanki anakente belediye başkanı değil, Türkiye’ye Başbakan seçilecek İstanbul’da...Öylesine önemli İstanbul...Mustafa Sarıgül’ün CHP’yle alınması, belediye başkan adayı olması, kampanyanın başarısı, seçimlerin kazanılması için bir süredir AKP dışındaki bütün etkili, nüfuzlu güçler seferber oldular...Sermaye çevreleri, AKP’ye karşı olan medyanın hemen hemen tamamı, Mustafa Sarıgül‘ün İstanbul’da AKP’yi yenilgiye uğratması için bütün güçlerini kullanıyor...Yakında Mustafa Sarıgül için müthiş bir reklam ve tanıtım kampanyası başlayacak...Mustafa Sarıgül bütün İstanbullular’ın evine direkt girecek bir kampanya hazırlanıyor...***Amerikan seçimlerinde zengin işadamlarının, güçlü ve nüfuzlu lobilerin bir siyasetçiyi desteklemesi yasa dışı ve ayıp değil...Demokrasi “milletin temsilcilerinin” yönetime seçilmesi anlamına geliyor...Nüfuzlu sermaye çevrelerinin, etkili lobilerin “demokrasi oyununda” saf dışı kalmaları, hiçbir temsilcilerinin olmaması, sistemin dışına atılmaları herhalde beklenemez...Kapitalizm sermaye ve para demekse, onun siyasi temsil biçimi olan demokrasinin o paranın ve sermayenin dışında kalması eşyanın tabiatına aykırı... Esasen demokrasisi güçlü temellere oturan; Amerikan demokrasisinde, lobiler ve zengin nüfuzlu işadamları bütün güçleriyle oyunun içindedirler...Ayıp değil bu...Ayıp olmadığı gibi, demokrasi için bir görev...***Ancak tek bir şartla...Amerika’da hangi işadamı, hangi lobi, hangi adayı destekliyorsa, bunu kamuoyu önünde açıkça ilan ediyor...Son seçimlerde Amerika’daki Musevi lobisi, Obama’dan çok daha güçlü bir şekilde Cumhuriyetçi aday Mitt Romney’i desteklediğini ilan etti seçimler öncesi kamuoyuna...Amerika’nın en güçlü ve etkili lobilerinden olan Musevi lobisini bu hareketinden dolayı hiç kimse suçlamaya kalkmadı:- “Siz niye tarafsız davranmıyorsunuz?.. Obama’ya karşı, Romney’i destekliyorsunuz?..” diye... Koskoca bir Musevi lobisinin Amerikan Başkanlık seçimlerinde “ben tarafsızım” demesi; esasen insanları aldatmaya yönelik riyakar bir tavır...Demokrasilerde ayıp değil, birilerinin bir adayı desteklemesi...Elbette burada çok önemli bir kural daha var...“Rakip adayı destekledi diye başına bela gelmemesi” de gerekiyor demokrasilerde... Bu da işin olmazsa olmaz olan diğer yönü...***Mustafa Sarıgül meselesinden ta nerelere geldik?..Yine kaldığımız yerden Sarıgül’den devam edelim...Sarıgül’ü İstanbul için destekleyen lobiler ve çevreler, İstanbul’da seçimi kazanmanın tek yolunun “mümkün mertebe AKP karşıtı bütün oyların tek bir partide ve adayda toplanması olduğunu” düşünüyorlar...Bu aday da Mustafa Sarıgül...Bu durumda diğer partiler ne olacak?..Aday çıkarmayacaklar mı?..Çıkartacakları adaylar kendi oylarını artırmak için uğraşmayacak mı?..Sıralarını mı savacaklar?..“Aday”mış gibi mi yapacaklar?..***İstanbul’da oy potansiyeli en yüksek alternatif aday; BDP’nin yerine seçimlere girecek olan HDP’nin Kürt ve sol sosyalist oyları almaya talip olan aday adayı Sırrı Süreyya Önder...Sırrı Süreyya Önder kendi siyasi cenahıyla, Sarıgül’ü destekleyen çevrelerin tazyiki altında iki taraflı bir baskının inanılmaz ağırlığını uzun süredir üzerinde hissediyor...O kadar ki bazı etkili gazeteciler bile etkin olarak işin içindeler...Birkaç gün önce, bir süredir veto yediği İmralı’ya giderek Apo’yla görüştü...Özgür Gündem gazetesi Sırrı Süreyya Önder’le uzun bir röportaj yaptı bu görüşme ertesinde...Barış sürecini, arada niye veto yediğini, bundan sonra ne olacağını uzun uzadıya sordu...***Ancak tek bir soru sorulmadı...Cevabı da yok...O soru şu:- “Seçimlerde partiniz HDP’nin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan adayı olarak seçimlere girecek misiniz, girmeyecek misiniz?..Girerseniz bu seçimlerde gerçekten AKP ve CHP adaylarına karşı alternatif bir aday portresi çizecek misiniz, yoksa nasıl olsa kazanamam diyerek, seçimlere fazla abanmayıp zımni olarak oyları Mustafa Sarıgül’e mi kaydıracaksınız?..İmralı’da ‘liderlik’ dediğiniz irade, ayrı parti örgütlenmesi istiyor...Partinin kendi adayının aktif seçim kampanyasından yana bir tavır koyuyor...Siz bu durumda ne yapacaksınız?..”***Sırrı Süreyya Önder’e sorulacak ve cevabı aranacak tek soru budur...Ancak her ne hikmetse bir tek bu soru ve cevabı yok röportajda...Ceza sahasındaki pozisyon değil, taç çizgisi çevresindeki pozisyonlar soruluyor ve cevap alınıyor...Sırrı Sürreyya Önder beraberindeki alternatif sol ve Kürt oyları, kendi Belediye Başkan adaylığına mı yönlendirecek?..Böylece Kadir Topbaş’la Mustafa Sarıgül’ü kaderleri ve oylarıyla baş başa mı bırakacak?..Yoksa aday olmayarak veya seçimlere fazla abanmayarak, oyların AKP alternatifi Mustafa Sarıgül’e akmasını mı sağlayacak?..Sadece kendisi mi olacak?..Yoksa AKP karşıtı muhalefetin bir parçası mı?..Bu sorunun cevabı yok...***Oysa Abdullah Öcalan o görüşmede HDP’nin kendi adayını çıkartarak seçimlerde “alternatif aday” olarak bütün gücünü teksif etmesini istiyor...HDP; esasen Abdullah Öcalan’ın iradesini mi; Yoksa Kandil ve BDP’den başka etkilere açık bir iradeyi mi temsil edecek onu da Sırrı Süreyya’nın kararından öğreneceğiz...Esasen Sırrı Süreyya Önder, bu çok bilinmeyenli denklemin en kilit yerinde duruyor...Bakalım Sırrı Süreyya Önder ne diyecek, daha önemlisi seçimlerde ne yapacak?..Futbolu anlatan efsanevi bir cümleyle bitirelim yazıyı:- “Sırrı Süreyya Önder, bu seçimlerde sadece Sırrı Süreyya Önder değil... Çok daha fazla şey ifade ediyor...”

Devamını Oku

Laiklik güzel şey arkadaş!..

14 Kasım 2013

AKP hükümeti “ezberinden beklenmeyecek derecede hızlı bir manevra yapıyor...”Türkiye üzerinde son aylarda yeni ve yoğun bir kampanya başlatılıyor...AKP iktidarının “Sünni” bir iktidar olduğu, hayatın ve politikalarının merkezine “Sünni” bakış açısını yerleştirdiği söyleniyor...Suriye’yle kavgasının temelinde “Sünni” bakış açısının yattığı, sistemli bir propaganda üzerinden adım adım işleniyor...- “Türkiye, Suriye konusunda Amerika’dan daha radikal...Çünkü şu andaki Suriye rejimi Nusayri (Arap Alevi)...AKP iktidarı Esad’a değil, esasen Arap Aleviler’in Suriye yönetimde olmasına karşı...” diyorlar...***Bu çok tehlikeli bir “algı ve kampanya...”Türkiye’nin Ortadoğu’da “Sünni eksenli” bir politika izlediği izlenimi, Amerika’da, Avrupa’da ve bölgede yayıldığında; Ortadoğu’nun grift coğrafyasından sağ salim çıkmak imkansızlaşıyor...Bu “okuma”nın basit birkaç sonucu şöyle sıralanıyor:Amerikan yönetimi, Suriye ve bölge dengelerinde Türkiye’ye kuşkuyla bakmaya başlıyor...İngiltere, Almanya, Fransa gibi Avrupa’nın lokomotif ülkeleri sizin etkin olmadığınız dengeler kurmaya çalışıyor... İran sizden kuşkulanıyor ve kendiliğinden mesafe koymayı düşünüyor...Irak’ın merkezi yönetimiyle kopan ipler bir daha birleşmeyecek hale gelebiliyor...Mısır’da Mursi’yle aranızdaki bağ, “darbelere karşı bir demokrasi mücadelesi” olmaktan çıkıyor, “Sünni dayanışmasına” çevriliyor...Sıfır sorun diye başlattığınız politikalar, “Sünni eksenli bir mezhep çatışması” gibi gösteriliyor... Bunlar Ortadoğu’da ilk akla gelenler...***En tehlikelisi ise Ortadoğu’da değil, bizzat Türkiye içinde...Suriye’de “Arap Alevi (Nusayri) bir iktidar olduğu için” ona karşı mücadele ettiği söylenen bir iktidar, nasıl olup da kendi ülkesindeki Alevi unsurları kucaklayacak?..Geçtik bölgedeki berbatlığı, kendi Alevilerimiz bile, bu okuma ve analizlerin bizzat kendisinden provoke olmayacaklar mı?..Türkiye; bu yolla kirli ve yeni oyunlara açık hale geliyor...***Çok tehlikeli bir imaj Türkiye için...“Sünni eksenli politika” yaptığınız anda bölgede kimsecikleri kucaklama şansınız kalmıyor...Değil bölge, kendi ülkenizdekiAleviler’i en başta kucaklayamıyorsunuz...Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu tam altı ay Bağdat’ta Maliki yönetimiyle ve onun Dışişleri Bakanı’yla gizli bir diplomasi yürütüyor...Hükümet durumun ve yaratılan izlenimin vahametini kavrıyor...AKP hükümeti kendi üzerinde adım adım yaratılmaya çalışılan çemberi, “yarma harekatına” girişiyor...Aslında bu “okuma”nın üzerinden, Türkiye’yi sıkıştıranlar, bazı gerçekleri de es geçiyorlar...Bazı ters emareler varmış görünse de; Türkiye “sadece Sünni eksenli bir politika izlese” neden, bütün dünya İran’a en ağır ambargoyu önerirken Brezilya’yla birlikte buna karşı çıkmıştı?..İran bölgedeki Şii güçlerin en önemli dayanağı değil miydi?..Keza MİT müsteşarı Hakan Fidan göreve geldiğinde hangi kampanyanın öznesi haline getirilmişti?..- “Hakan Fidan aslında İran’la işbirliği yapıyor... Onlara yakın...” denmemiş miydi?..***Sünni eksenli politikayla çok uygun davranışlar değil bunlar...Ancak yaratılan algı, gerçeğin yerine geçer çoğu zaman hayatta...Kaldı ki, Gazi Mustafa Kemal’in laiklik ilkesine çok fazla vurgu yapmamışsanız...“Yurtta ve cihanda sulh”ten önce laiklik ilkesine atıfta bulunmamışsanız... Türkiye’nin vatandaşları ve bölge halklarıyla ilişkilerinin temel şifresinin “laiklik” olduğunu tartışılmayacak şekilde açıklığa kavuşturmamışsanız...Kirli oyunlara ve kalleşliğe müsait coğrafyada provokasyonlara açık hale gelebiliyorsunuz...Hükümet şimdi Bağdat’la “yeniden oluşturduğu köprüyle” bu çemberi kırmaya çalışıyor...Ne ilginç tesadüf ki aynı günlerde Alevi nüfusun yoğun olduğu, Azerbaycan ve Aliyev‘le aşırı sıklaştırılan ilişkilere tanık oluyor kamuoyu... Bu Muharrem ayında hükümet üyelerinin “gösterdiği olağanüstü performans” da aynı çerçevede gözlerden kaçmıyor... Bu politikaların adı;Türkiye’nin içerde Alevi, bölgede ise Şii açılımıdır...***Hayat zaman içinde “olaylara laik ölçekten bakmanın” devletin tüm inançlara, mezheplere, dinlere eşit uzaklıkta kalmasının ne kadar önemli olduğunu bir kez daha gösteriyor...Türkiye’nin üzerinde yaratılan bu çemberi yarması hayati derecede önemli...Tayyip Erdoğan’ın son grup konuşmasında;- “Biz iktidar hırsı içindeki Yezid’in değil; Hazreti Hüseyin’in yanındayız...” demesi işte tam bu noktadan okunmalı...Bunlar Türkiye’nin Alevi ve Şii açılımının kilometre taşları...Çemberi yarmada en hayati katkıyı CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu yapıyor...- “Muharrem de bizim, Ramazan da, Alevi de bizim, Sünni de” diyerek...İktidar ve muhalefetin bu konuda aynı sesi çıkarması mutlu bir tesadüf...Laiklik güzel şey arkadaş!..10 KASIM’DA ANITKABİR’E GİDECEK AKP’Lİ KİTLELER...Bilincim yerinde ve aklım ermiş bir şekilde, neredeyse elli yıldır 10 Kasım törenlerini yaşıyor ve gözlemliyorum...10 Kasım Cumhuriyet’in kurucusu Mustafa Kemal’in ölümünün sene-i devriyesi... Cumhuriyeti kuran iradeye herkesin kayıtsız şartsız “evet” demesini beklemiyorum...Böyle bir uygulamayı demokratik de bulmuyorum...Fakat bir konu var ki, son günlerde kafamı iyice meşgul ediyor...***10 Kasım’da milyonlarca insan “Cumhuriyet’in kurucusunu” anıyor...Ancak Mustafa Kemal’i anmak, CHP’nin ya da herhangi bir partinin kitlesinin tek başına meselesi değil, öyle olmamalı...Geçmişte böyle değildi...Cumhuriyet’i kuran “liderle” her partinin tabanı ne kadar barışırsa, gönlünde onu milli değer kavramında tutmaktan ne kadar imtina etmezse, “millet” dediğimiz kavram o kadar birbirine kenetlenir...Türbanlı milletvekillerini Meclis’e kavgasız gürültüsüz sokma becerisini gösteren Türkiye; önümüzdeki 10 Kasım’ı tüm partilerin seçmen kitlesinin katıldığı sivil törenlerle yaşamayı başarmalı...Türkiye kendi içinde farklılıklarıyla barıştıkça, gücüne güç katacak...Kutuplaşmaya değil; birleşmeye önem verirse... Ötekileştirmeyi değil, farklılıkları bir potada yaşamaya çaba gösterirse...Mucizesini gerçekleştirecek...Amerika’da Lincoln‘ün ölüm yıldönümünde bütün bir Amerika “Lincoln’ü ananlar anmayanlar diye ikiye bölünmez...”Bu saatten sonra Amerika’yı yeniden keşfetmeye gerek yok...Mucizesini yaşamaya bakalım...

Devamını Oku

Mustafa Kemal’den ilham almadan bölgesel güç olunamaz!..

13 Kasım 2013

Savaş 9 Kasım öğleden sonra ölünce, sıcak gelişme, hayatıma egemen oluyor...Savaş’ın ölümünün acısını yüreğimde hissederken, 10 Kasım’da Atatürk için bir şeyler yazmak yoğunluğuna erişemiyorum bir türlü...30 yıla dayanan arkadaşlık böyle bir şey...Savaş’ın ölümünü yaşarken, Atatürk‘ün ölüm yıldönümünü hemen kağıda kaleme dökemiyorum...Savaş kısık gözleriyle bana gülümsüyor ve yüreğim acıyor...***Arada 1 milyon 90 bin kişi Anıtkabir’e Ata’sını ziyarete gidiyor...Dolmabahçe Sarayı ve önü dolup taşıyor...Kadıköy’den Maltepe’ye sahil şeridi, Gazi’ye sevgisini dile getirmeye çalışan onbinlerce insanın, oluşturduğu kordonla taçlanıyor...İzmir kalabalıktan yıkılıyor...Mustafa Kemal Atatürk; “Batılı bir yaşam biçimi, bir Cumhuriyet’in lideri, bir laiklik simgesi ve bir bağımsızlık sembolü olarak” milyonlarca insanın yüreğine kazınmış olduğunu tescil ettiriyor...***Bu toplumun çok önemli bir kesimi Atatürk‘ten hiçbir zaman vazgeçmeyecek...Bu muhteşem coğrafyanın tarihi Atatürk’le başlamıyor bu doğru...Selçuklu’dan üç kıtaya kadar yayılan Osmanlı’ya, Anadolu’nun işgaliyle bir çukur coğrafyaya mahkum edilmekten, Kurtuluş Savaşı’yla kazanılan Cumhuriyet’e, esareti yıkıp tam gerçekleşmesine ramak kalan Misak-ı Milli’den, yıkılmış imparatorlukların yüreğimizde yarattığı küllere kadar tarihi bir bütün olarak değerlendiriyorum...***Gazi Mustafa Kemal yok edilmek istenen bir milletin yıkılan Osmanlı’nın külleri üzerinden yeniden yaratılması ve tarih sahnesinden silinmesinin önüne geçen liderdir...Tanzimat fermanıyla kuvvetli esen batılı bir yaşam tarzının önemli bir kesim üzerinde kökleşmesinin sembolüdür Mustafa Kemal...Türkiye; şu anda Ortadoğu’da kurulmakta olan yeni düzenden, uluslararası yeni haritadan, coğrafyadan ve konjonktürden istifade etmeye çalışıyor...Tarihinden aldığı güçle...Genetiğinin kodlarını hatırlayarak...Mustafa Kemal ve nice tarihe mal olmuş liderinin; ayakta ve haritada tutmaya çalıştığı bir milleti ve ülkeyi etkin ve bölgesel bir güç yapmaya çalışıyor...Türkiye; anlamsız risklere girmeden, Ortadoğu’da oluşan yeni coğrafyada güçlü ve yeni bir pozisyon almak istiyorsa; “Gazi Mustafa Kemal’in” manevi desteğine muhtaçtır...Bu milleti en elverişsiz koşullarda ayakta tutmasını bilen bir ‘irade’, o milletin bugün daha avantajlı koşullarda bölgede ışıldayan bir güç merkezi olmasının da ilhamını verecektir...***Fatih Sultan Mehmet kadar;Muhteşem Süleyman kadar;Önemlidir Mustafa Kemal’den ilham almak, yeni ve güçlü bir Türkiye için...Türkiye Gazi Mustafa Kemal’in hayatından, manevi mirasından ve ebediyete intikal etmiş ruhundan güç almadan...Onu rehber edinen milyonlarca insanın sinerjisini gücüne katmadan...Bölgede “gerçek bir güç merkezi haline gelemez...” Cumhuriyet dönemi; gelişme çizgisi esnasında ötekileştirilmiş bir Türkiye’nin geçmişte ülkenin şahlanmasına ket vurduğu, izlenen dar çerçeveli maziyle barışık olmayan politikaların Türkiye’nin muhteşemliğine ket vurduğu doğrudur...***Ancak ötekileştirilmiş olanlardan sinerji sağlanırken, milletin makus talihini değiştirmiş olanlardan;Esareti galibiyeti çevirmiş bir iradeden “güç” almalı...Bu iradenin milyonlarca destekçisi ötekileştirilemez...Onların sinerjisi olmadan Türkiye büyümez...***Son günlerde bir kutuplaşma teorisyenleri kapladı ortalığı...Kutuplaşmanın iyi olduğunu söylüyorlar...Çok yakın dostlarım da var bunu söyleyenlerin arasında...Fakat onlara belirtmeliyim ki;Bu kutuplaşma işlerinden “büyümek isteyen bir millete yarar gelmez...”Kutuplaşmadan fayda ummak; dialektik “zıtların birliği” teorisinin ürünü, hayatın merkezini ve gelişimini iki karşıt gücün savaşında gören materyalist bir bakışın tezahürüdür...10 Kasım’da Anrıtkabir’de, Dolmabahçe’de, İzmir’de ve yurdun dört bir yanında toplanan milyonlara bakmalı o dostlar önce...Onları yanınıza alırsanız Türkiye büyür...Matah bir şey sandığınız kutuplaşmanın geldiği yer, 11 Eylül 1980’dir...Tek sorumlu Kenan Evren ve arkadaşları görünüyor olsa da; söylemek zorundayım ki;Tek müsebbibi şimdi yargılanan Kenan Evren değildi...Kutuplaşma fikrinin bizzat kendisi, izleyen kadroları, ondan bir zafer bekleyen müritleri de derece derece sorumluydular 11 Eylül 1980’den...Onun için, kutuplaşmadan bir hayır gelmez bu ülkeye...Türkiye’yi büyütmek ve bölgede ışıldayan bir güç merkezi yapmak isteyenler, Gazi Mustafa Kemal ve onun milyonlarca destekçisini gözardı etmemeliler...CHP’NİN TABANI VE CHP İKAME EDİLEMEZ...Siyaset mühendisleri; yeni Türkiye’de alternatif ana muhalefet partisinin CHP olmaktan yavaş yavaş çıkacağını düşünüyorlar bir süredir...Ya da öyle olmasını arzuluyorlar... Onlara göre, Türkiye’ye bir bütün olarak hitap edebilecek HDP tipi bir parti, CHP’nin yapamadığı muhalefeti yapabilir...Yanlış bir görüş bu...Sosyolojik ayakları olmayan ve toplumsal sınıfları kaale almayan bir bakış açısı bu...Öyle olmadığı Pazar günü bir kez daha görüldü...***Bu 10 Kasım’ın gösterdiği bir gerçek var...Türkiye’nin Cumhuriyet’ten değil, Tanzimat’tan hatta daha da öncesinden gelen, güçlü bir “Batılı yaşam tarzı damarı” bulunuyor...Bu ana damar milyonlarca insan için etkili bir kılavuz, hayatı anlamlandıran bir felsefe, insanları keyiflendiren bir mentalite özelliği taşıyor...Alternatif yaşam tarzı etkinleştikçe, kendi içinde konsolide olan Batılı yaşam biçimi, değerleri ve kültürü 10 Kasım gibi günlerde Ata’sına yönelik derin bir özlem ve saygı olarak tezahür ediyor...***Bir milyondan fazla insanın 75 yıl önce ölen liderinin kabrini ziyaret etmesi, bir o kadarının da bulunduğu yerden “anma törenine iştirak etmesi” kolay tanık olunabilecek şeyler değil...Türkiye’yi yönetenler, neyin normal seyrinde gitmediğini, neyin eksik olduğunu araştırıp bulmak durumundalar...Türkiye’nin barış ve huzuru es geçmeden büyüyebilmesi için...

Devamını Oku