“İbrahim Tatlıses artık şarkı söylemiyor” dediklerinde onlara inanmamıştım..
“Tatlıses şarkı söylemeden durabilir miydi hiç?..”
- “Mümkün değil” demiştim;
- “Benim tanıdığım Tatlıses şarkı söylemeden duramaz... Siz onu tanıyamamışsınız...”
- “Yok...” diye ısrar etmişlerdi;
- “Bu kez öyle değil... Gerçekten şarkı söyleyebilecek gibi hissetmiyor kendisini...”
Ağustos ayında Bodrum’da yakın dostu Necdet Ulucan’ın düzenlediği gecede, onu yakın dostunun masasında otururken gördüm...
Yanında yeni bebeğinin annesi genç karısı vardı...
Silahlı saldırıya uğradığı günlerin üzerinden uzun zaman geçmişti...
Küçük çocuğunu gördüm...
Kucaktaydı...
Tatlıses ise değişmişti...
Sahnelerin parıldayan imparatorunun yerine, hayata tevekkülle bakan biraz da mahsun bir adam gelmişti...
O gün ortak dostlarımızın İbrahim Tatlıses için neden “artık türkü söyleyecek gibi hissetmiyor” dediklerini anlamıştım...
Başka bir dünyadaydı İbrahim Tatlıses...
Beyaz TV’deki programından çıktığı gece yarısı, takır takır kurşunların üzerine saydırıldığı silahlı bir suikaste uğramıştı...
Günlerce komada kaldı...
Bir tarafı aylarca hiç tutmadı...
Uzun bir süre bilinci kayboldu, kolay kolay konuşamaz oldu...
Şarkı söylemeyi geçtik, hayatta kalabilmek için mücadele eder haldeydi...
Bebeğini görmüştüm o gece...
Onu dünyaya getiren adamın başından geçen olayları bilebilecek, anlamlandırabilecek miydi acaba minik kız?..
Cin gibi gözlerle etrafına bakıyordu...
Tatlıses’in o gece neden silahlı saldırıya uğradığı bir türlü anlaşılamadı Türkiye’de...
Oysa o günlerde İbrahim Tatlıses AKP’den milletvekili adayı olacağını açıklamıştı...
Tatlıses gibi bir Kürt sanatçının, AKP tandansıyla milletvekili olması, bölgenin “silaha dayanan ağır dengelerinin” kabul edebileceği bir şey değildi o günlerde...
PKK ve PKK’yı yöneten güçlerin AKP’ye ağır biçimde saldırdığı ve kendi tabanı üzerindeki kontrolü kimseye kaptırmamaya çalıştığı günlerdi...
TRT Kürtçe yayına başlamıştı...
TRT-Şeş adı altında...
TRT-Şeş’e çıkacak sanatçılara, o günlerde inanılmaz bir psikolojik baskı uygulanıyordu...
Orada hiçbir sanatçı şarkı söylemesin, program yapmasın diye şarkıcılar üzerinde ağır mahalle baskısı uygulanıyordu...
Rojin, Nilüfer Akbal gibi Kürt kadın sanatçılar o günlerde bu saldırıların ağır hedefi altındaydılar...
Kadın sanatçılar psikolojik baskı altında nefes alamıyorlar, bunu yakın çevreleriyle paylaşıyorlardı...
Onlara böylesine baskı uygulanırken, İbrahim Tatlıses gibi bölgede kimliği birçok dengeyi değiştirecek bir ismin; AKP’ye yakın politika yapması kabul edilebilir bir şey değildi PKK için...
Saldırı işte o günlerde gerçekleşti...
Değişik şeyler söylendi silahlı suikast için...
Fakat değişik olmayan tek bir sonucu vardı o silahlı saldırının...
İbrahim Tatlıses düşündüğü ve açıkladığı gibi, “AKP’den milletvekili adayı olmaktan vazgeçmek zorunda kaldı...”
Proje başlamadan sona ermişti...
Dün Diyarbakır meydanında İbrahim Tatlıses’i gördüm...
“Türkü söylemez” denilen adam, meydanı inletiyordu...
Şivan Perwer’le gümbür gümbür düet yapıyordu...
Haykırıyordu...
- “Yeni doğacak oğluma ‘Barış’ ismini koyacağım...”
Ağlıyordu...
Gözyaşlarını bir eliyle silerek...
Felçli eli ile kolu eşlik edemiyordu ne yazık gözyaşlarını silen ve mikrofon tutan eline...
Sol taraf sabit; İbrahim Tatlıses’in o muhteşem sesini, haykırışını ve ağlayışını seyrediyordu...
Suikastin “sabit bıraktığı” taraf, Tatlıses‘in hayata karşı yenilmeyen, pes etmeyen ve galip gelen tarafına karşı biçare bir yeknesaklıkla, muhteşem düeti, mikrofon tutuşu ve gözyaşlarını silişi izlemekteydi...
Biçareydi suikast ve felç;
Tatlıses’in yeniden dirilen ruhu ve sesi karşısında...
Elbette çocuk gelecekti bu dirilişin arkasından...
Dirilen Tatlıses yeni bir erkek çocuk yaparak, hayata yeniden başlayacaktı...
“Hoş geliyorsun Barış bebek...
Yaşama sırası sende...”
“SONA DOĞRU...” BU FİLMİ MUTLAKA İZLEYİN...
Böyle bir filmi bir daha hayatta göremeyeceksiniz...
Tek başına bir aktörün, sesini bile kullanmaya gerek görmeden, “replik bile vermeden” inanılmaz bir tempoyla, muhteşem bir şekilde tek başına bir filmi nasıl sürükleyebildiğine hayret edeceksiniz...
Belki fazlaca gerileceksiniz filmde...
Belki üzülecek, kendinizi çaresiz hissedip, kaçıp gitmek ve kurtulmak isteyeceksiniz filmden...
Salonda birkaç kişi öyle yaptı ve arada filmi terk etti...
Fakat ben size bir sır vereyim...
Sakın ayrılmayın arada derede bu filmden...
Sonuna kadar izleyin...
İçinizi hüzün de kaplasa...
Çaresizliğe isyan da etseniz...
- “Bu kadar da olmaz ki aksilik” deseniz...
Gitmeyin, ayrılmayın filmden...
Tek kişilik bir filmde böylesine bir tempo, bir daha gelmeyecek dünya sinemasına muhtemelen...
Sanırım Robert Redford hayatında her şeyi denedikten ve başardıktan sonra, “ben bir filmi tek başına repliksiz de oynayıp gişe yaptırır, izleyiciye seyrettiririm” diye kendi kendine bir meydan okumaya girişti...
Hiçbir aktör kolay kolay göze alamaz Robert Redford‘un yaptığını...
Eğer açık denizleri hatta okyanusları seviyorsanız, tekne işlerine meraklıysanız, küçücük bir teknenin içinde hayatınızı devam ettirebilmek için hangi mucizelerin küçük raflarda, dolaplarda ve varyantlar arasında saklı bulunduğunu göreceksiniz...
Hayatta ayakta kalmak için bir mücadele ruhunuz varsa, bu filmi mutlaka ama mutlaka izleyin...
İzlerken bana kızsanız da, biterken bana teşekkür edeceksiniz...
Bravo Robert Redford...
Muhteşemsin...

