Dışarıda arkadaşlar ölüyor; Okulda ‘forumlar yapılıyor’ kavgalar çıkıyordu...Herkes herkese şiddet uyguluyordu...Okuldaki öğrenci yönetimi, antagonist (uzlaşmaz) varsaydığı fraksiyonlara...Okulun dışında nöbetleşen polis, forum, boykot, slogan atmaya meyyal gruplara...Dekanlık ve yönetim; okulda direniş ve pullama yapmaya çalışan “devrimci tavırlara!..”***O kadar çok çevreden, o kadar çok devrimci, karşı devrimci, faşist, sosyal faşist, goşist, revizyonist şiddet ve baskı yapıyordu ki;Anayasa Hocası derse girdiğinde, kurtarıcı gibi sarılmıştı ona yüreğim...Tatlı ve yumuşak anlatırdı, “hukukun üstünlüğünü”, Bahri Savcı...Toplumsal her sınıfın...Ülkedeki her kesimin...Vatan toprağında yaşayan her inancın...Herkesi kapsayan “hukuk” diye bir kavramı bulunduğunu anlatırdı...Hukuk yasaların üstündeydi...Kimselerin ona uzanamayacağı, erişemeyeceği bir yerlerdeydi...Dışarıda Siyasal’ın yeşilliklerinde savaş vardı...Kapının hemen dışında koridorda ise şiddet...Buna karşın onun yüzünde; bütün bu ahval ve şeraitten etkilenmeyen barışçı bir eda...“Hukuktan vazgeçmeyen bir ‘insani feda’ vardı...” ***Rehabilitasyonu, psikanalizi andırırdı; konuşmaları Anayasa Hocası’nın...Birinci sınıfın ikinci sömestrinde bir ilaç gibi gelmişti...Hiç bitmesin isterdim dersi...Hiç bitmesin isterdim söyledikleri...Hiç çıkmayalım isterdim koridorlara...Hiç adım atmayalım isterdim dışarılara...Hiç karşılaşmayalım isterdim...Şiddetle, ölümle, dayakla, jopla, işkenceyle...Hep “hukuk”ta kalalım, hep “anayasa”da kalalım...***O günlerden yadigardır bana;“Hukukun her şeyin üstünde olduğu” duygusu...28 Şubat davaları başladığında hep şöyle söyledim çevreme, etrafa, civara;- “28 Şubat davası hiçbir zaman 28 Şubat gününün davası olamaz...”28 Şubat’ta Milli Güvenlik Kurulu toplandı...Milli Güvenlik Kurulu Anayasal bir kuruluş...Hükümete tavsiye kararları alması öngörülmüş bir yasal mecra...Orada alınan tavsiye kararları Anayasal sisteme uygun...Sonrasında ne yapıldı ne edildi, suç oluştu mu bilmem...Fakat Milli Güvenlik Kurulu’nda konuşulanlardan, tartışılanlardan, tavsiye kararı alınanlardan hukuki olarak ‘suç’ çıkmaz...Orası konuşma, tartışma ve tavsiye kararı alma yeri zaten...Konuşanlara niye konuştun diye sorarsanız, sistemi bloke edersiniz...Konuşmaların beğenmediğiniz muhteviyatı, o konuşmalara suç izafe etmez...İrticayı tehdit olarak görmüşse irticayı tehdit olarak görür oradaki merci...Bölücülüğü görmüşse bölücülüğü...Esasen bunların konuşulması, gerçek bir darbeyi önlemeye yarayabilir...***Erbakan’ın o metni imzalamış, ya da imzalamamış olması bir şey ifade etmez...Erbakan bundan dolayı suçlanmaz...Milli Güvenlik Kurulu ‘siz niye böyle konuştunuz’ diye muhteviyat olarak eleştirilebilir ancak hukuki olarak eleştirilmez...Hükümetin düşmesi başka bir konu; Milli Güvenlik Kurulu’nun 28 Şubat’ta aldığı tavsiye kararları başka bir konudur...O kararlardan suç oluşmaz...Bize okulda böyle öğrettiler...”***Bir iki arkadaş dışında, kimselere laf anlatacak bir dönem değildi...Mağduriyetlerden suç oluşturmak isteyenlerin sesi daha fazla duyulmaktaydı...Sessizliği yeğledim;Anayasa Hocamı acı bir tebessümle anmakla yetindim...Zaman gelirdi...Biz göremesek de...Hayat gösterirdi...Çocuklarımız yaşarken...Torunlarımız görürdü...***Şükür ki;Çok uzun zaman gibi geldi ama;Çok uzun zaman geçmedi...2004 yılının Ağustos ayında bir Milli Güvenlik Kurulu belgesi, “MGK’da kararların tavsiye niteliğinde alınabileceğini gösterdi...”MGK’nın “tavsiye kararı”nın yasal olduğu, tavsiyeden bir anlam, hele hele hiçbir suç izafe edilemeyeceği ortaya çıktı...Hukuk sonunda kazanmıştı...12 Mart’ta tutuklanan...12 Eylül’de üniversiteden uzaklaştırılan Anayasa Hukukçusu Hocam adına sevindim...16 yıl önce Hak’kın rahmetine kavuşmuştu...Ruhu huzura erdi Hoca’nın şimdi...Kalplerimiz birleşti Hocam’la şimdi...“Şükran” iletildi...EVİN ON KİŞİLİK FENERLİ AHALİSİNE KARŞI, TEK BAŞINA BİR BEŞİKTAŞLI ÇOCUK!..Sanırım benim için en büyük derbi “Beşiktaş-Fenerbahçe derbisi...”Biliyorum ki; Fenerbahçeli kardeşler atılacak hemen;- “Elbette...” diyecekler,- “Biz Galatasaray’dan büyüğüz... Bir Beşiktaşlı’nın en büyük derbisi Galatasaray’la olanı değil; Fener’le olandır...”Galatasaray mı büyük, Fenerbahçe mi bilmem...Benim için Fenerbahçe-Beşiktaş derbisinin en büyük olmasının, en heyecanlı, en mücadeleci olmasının tek nedeni, peder ile validenin vakt-i zamanında sıkı birer Fenerbahçeli olmalarıydı...***Bu ikiliye evde oldukları zaman teyzeleri ve enişteleri de eklerseniz, “Bizim evde Fener-Beşiktaş maçları” bugün Şükrü Saracoğlu’nda oynanacak maçın tıpkısının aynısıydı...Beşiktaş tribününde tek bir çocuk...Karşısında evin bütün yetişkinlerinden oluşan on kişilik bir Fenerbahçeli topluluk...***Sanıyorum Şükrü Saracoğlu da bugün öyle olacak...Ne fark eder ki;Ben Beşiktaş’ı bir gün herkes Beşiktaşlı olsun diye tutmadım ki...Fenerbahçe kazansa sevinen benim annem benim babam...Kazanan ölmüş teyzelerim ve eniştelerim olacak ki... ***Ne fark eder ki;Ben azlıktan çoğalmayı, teklikten büyümeyi, zıt renkleri sevmeyi, çoğunluk karşısında ezilmemeyi çok küçükten öğrendim ki...Allah anneme babama uzun ömürler versin...Ben onların karşısında azınlıkta kalmaktan öylesine mutluyum ki...
Beşiktaş takımı bu sezonki Galatasaray derbisine çıkmadan önce, istim üstündeydi...Galatasaray ise gidip gidip geliyordu...Oysa o sırada biliyordum ki, Galatasaray’ın iki yıldır şampiyon olan oturmuş kadrosu her ne kadar formda gözükmesin, Beşiktaş derbisinde kendini gösterecektir...Buna karşın Beşiktaş, o sırada çok iyi gitmesine rağmen, Galatasaray’ın güçlü kadrosu karşısında bocalayacaktır...Galatasaray maçını Beşiktaş kaybeder dedim, o hafta boyunca...Nedeni basit...Futboldan keyif almak duygusal bir sonuç yaratsa da, futbolu analiz etmek duygusallığı kaldırmıyor...***Gelelim Şükrü Saracoğlu’ndaki Fenerbahçe-Beşiktaş derbisine...Fenerbahçe çok güçlü görünüyor...Oysa spor değil, skor yazarlarına göre öyle...Aynı Fenerbahçe son dakikalarda attığı golleri atmasa ve maçlarını çeviremese, bugün “Fenerbahçe’nin şampiyonluğa adım adım gittiğini yazan ve söyleyen skor yorumcuları, Fenerbahçe’yi yerin dibine batırırlardı...”***Fenerbahçe’nin son dakikada attığı golleri kesinlikle bir tesadüf olarak görmüyorum...Tersine çalışılmış taktiklerin ve rakip sahada basmayla yaratılan pozisyonlarla geliyor bu goller...Ancak bu gollerin ve pozisyonların çalışılmış olması, her maçın sonunda Fenerbahçe’nin maç çevirebileceği anlamına hiç gelmiyor...Galatasaray maçının aksine, ben Beşiktaş’ın şu anda çok daha oturmuş bir takım olduğunu düşünüyorum...***İki bek hariç, Fenerbahçe’den eksik tarafının olmadığı, buna karşın orta sahasındaki teknik kapasitesi yüksek ve hızlı ayaklarının kendisi için büyük avantaj olduğunu biliyorum...Açık söyleyeyim...Hakem katliamı, hatası, ya da avantajları sürekli Beşiktaş aleyhine çalan bir hakem triosu olmazsa, Beşiktaş Şükrü Saracoğlu’ndan en az bir puanla çıkar...Galibiyet ihtimali de, beraberlik ihtimali kadar var...Bence Beşiktaş’ın durumu, Cüneyt Çakır ve arkadaşlarının hata durumuna bağlı...FERNANDES YAKINLARINA HANGİ TAKIMLARIN KENDİSİNİ İSTEDİĞİNİ SÖYLEDİ?..Quaresma olayında aynısı oldu...Portekizli futbolcuyla görüşmeler devam ederken, el altından Galatasaray devreye girdi...Quaresma’ya “Beşiktaş’ın verdiğinden daha fazlasını vereceğini” söyledi...Müzakereler bir gitti, bir geldi...Sonunda Beşiktaş yönetimi Quaresma’yı Galatasaray’a yar etmedi...Ancak futbolcuya oynamadığı bir dönemin parasını ödeyerek göndermek zorunda kaldı...***Futbolcular hele yabancılar uyanık...Piyasayı kızıştırıyorlar...Beşiktaş’ın iki ezeli büyük rakibi, Galatasaray ve Fenerbahçe, uzun zamandır Beşiktaş’ın kadrosuyla ilgileniyorlar...Menajerlere, futbolcular için el altından fiyat veriyorlar...Fiyat ve komisyon sözü alan menajerler, futbolcular için yeni fiyatlar çekiyorlar...***Quaresma Galatasaray’dan defalarca teklif aldı...Fernandes de, hem Fenerbahçe’den hem Galatasaray’dan teklif alıyor...Bunu çok yakınında bulunan arkadaşına bizzat kendisi söylüyor...Fernandes’in hangi futbolcu arkadaşına, Fenerbahçe ve Galatasaray’ın teklifleriyle ilgili ne söylediğini ben biliyorum...Fakat şimdi bunu açıklayıp, söylediği o futbolcuyu zor durumda bırakmak istemiyorum...***Aslında Fernandes’le ilgili bu somut bilgiye de gerek yok...Futboldan biraz anlayan birisi, bir futbolcunun kendisi için her yıl imza parası da isteyip, nasıl olup da her yıl için toplam 4.1 milyon euro fiyat çektiğini düşünürse, cevabı kendiliğinden bulur...Bu futbolculara Avrupa’da bu parayı ödeyecek bir kulüp yok...Yarısını bile ödemezler...Ancak Türkiye’de üç büyükler arası rekabet, maliyetleri yukarı çekiyor...Beşiktaş ezeli rakiplerine kendisine yapılanın aynısını yapmadıkça, futbolcularına yönelik “el altından operasyonlar” devam edecek...KOLEJ’DEKİ ÜÇ ÇOCUK...Hafta içinde anneleri aradı:- “Benim çekimlerim var... Çocuklar okuldaki çalışmalarını bir presentasyonla ailelerine gösterecekler... Sen gidebilir misin?..”Anneyle çocuklarımızın işlerini ikiye ayırdık...Okulla ilgili kısımlarıyla o ilgileniyor...Okul dışındakilerle ben...Ona iki yıl öncesinden dedim ki;- “Ben dersleri ve okul işlerini pek sevmem... Okulda spor yapmaları ve hobileri dışında derslerle ilgili bütün konularla ne olur sen ilgilen... Dersler konusunda o okulda ta kendi okuduğum yıllardan beri arızalıyım...Ders çalışmasını sevmem...Ders denilen didaktik sisteme alerjim var...Derslere girmeye değil, dersleri asmaya meyilliyim...İyisi mi; çocuklara kötü örnek olmaktansa, hiç örnek olmayayım...Sen yaparsın belli ki, okulda iyi öğrenciymişsin...”***Daha anaokulundalar ama sağolsun annesiyle böyle götürebiliyoruz...Dışarıda, sinemada, tiyatroda, teniste, basketbolda, oyunlarda, yabancı dilde, tatilde, giyim kuşamda ne kadar ilgiliysem, dersler konusunda da bir o kadar ilgisizim...***Annesi gelemeyince, kalktım o gün sınıflarına gittim...Beni gördüler sevindiler, havalara uçtular...Yaptıklarını gösterdiler...Mutluluk, özgüven ve sevginin patlama yaptığını gördüm miniklerde...Onlara özgüven ve sevgi aşılamanın ne kadar önemli olduğunu hissettim bir daha...Hayatta “almanın değil, vermenin mutluluk kaynağı olduğunu” yaşadım bir kez daha...***Anaokulundan çıktım, bitişikteki yan binaya Kolej’in ortaokuluna gittim...Ablaları Ayşe Nazlı’yı ilk kez Kolej kıyafetleriyle gördüm...Hocalarıyla konuştum... Okulun tenis takımı çalışmaları için, bu sezon nasıl bir antrenman programı yapması gerektiğini Hoca’sı anlattı...Okulun müdür yardımcısı Hoca; benim dönemimin iki arkasından gelen 78 mezunu bir Kolej’liydi...TED Koleji’nde okuyan üç çocuk...Orada okumuş olan babaları, orada okuyan ve şimdi onlara öğretmenlik yapan Hoca’ları... Lacivert kırmızı bir sabahtı...Bozkır’da yeşil bir yuvadan yankılanan...
Öğlen saatlerinde, iki arkadaşımla yemek yiyordum... “Dershane” olayının başlamasıyla gelmekte olan; korkunç bir savaşın belirtilerinin göründüğünü söylediler bana...Birbirlerine karşı savaşmayı düşünen insanlar, “inançlı insanlar...”İnançlı insanlara; “inanç dışı sistemlerin, pozitivist ve pragmatist yaklaşımlarıyla, önerilerde bulunmak; irrasyonel bir davranış modeli...”Ben “savaşmaya ve birbirini yok etmeye” bilenen bu insanlar kadar, güçlü bir inanç sisteminin müktesebatından gelmiyorum...Bunun farkındayım...Ancak “Ruh’un derinliklerinden gelen ‘saf niyet’in, inanç dünyasının müktesebatından ve külliyatından, daha güçlü olabileceğini biliyorum...” Evren’e gönderilecek ‘Gerçek, ham ve saf niyet’, her şeyden güçlüdür çünkü... Yaşam, düşünce ve ruh dünyasını, pozitivist normlar yerine, “inanç dünyasının” ruhani değerleri üzerine kuran insanlar için Ahmed Hulusi’den “Kızmak Sinirlenmek; ve Allah’ı İnkar” paragraflarından bazı satırları aktarmak istiyorum...***“Manasını bir türlü anlamadığımız bir cümle var...Nasıl duşa girdiğimizde üzerimize dökülen su akıp gidiyorsa;Üstümüzden akıp giden su gibi, beynimizden de böyle akıp giden bir cümle var...Üstümüzden akıp giden suyun, hücrelerimize nüfuz eden miktarı ne kadarsa,Bu cümlenin manası da beynimizde ancak o kadar yer ediyor, ya da hiç etmiyor!..***O cümle şudur:‘Allah her insanı bir gaye ve bir amaç için yaratmıştır;Kişi ancak o yaradılış amacına uygun olarak kendisine kolaylaştırılmış davranışları ortaya koymak suretiyle, yaradanın yaratış hedefine ulaşır... Ki bu da onun fıtri kulluğudur!..’***Eğer bu cümlenin manası beynimizde yer ederse, bu cümlenin anlamını idrak edersek, bu anlamı ‘hazmedebilirsek’, bizde kızma, sinirlenme, eksik ve yanlış görme gibi haller kalmaz...Biliriz ki; kişinin yaradılış amacı, senin yanlış dediğin, kusurlu bulduğun davranışı ortaya koymaktır!..***Zaten böyle bir davranışı ortaya koymak amacıyla yaratılmış bir kimseye ‘Niye bunu böyle yapıyorsun?..’ demeye senin hakkın var mı?..Sen ‘böbrekten kalp görevi’ yapmasını bekleyebilir misin?.. ***Tasavvufla ilgilenen insanların ilk terk etmeleri gereken şey, ‘kızıp sinirlenmektir...’Çünkü kızıp sinirlendiğin anda Allah’ı inkar ediyorsun...Her birim kendi yaradılış programının gereğini ifa etmektedir...Sen ona kızmakla; yaratılırken ona verilen görevi yapmasından dolayı, onu suçlamış oluyorsun...Kızıp sinirlenmenin manası Allah’ı inkardan başka bir şey değildir...”Keşke…“Keşke bu hatayı yapmasaydım da bu sonuç olmasaydı demek boşuna...Hayır!..Son o hatayı yapacaksın ve o sonuç olacak... Çünkü ondan alınacak çeşitli dersler var...Sende mevcut olan bazı duygular böylece törpülenecek...Yaradılış amacındaki noktaya ancak böylece ulaşabilirsin!.. Başka türlü mümkün değil...***Yapılan hata ve günahlarda, dersler ve ibretler var...Tövbe edersin, günah silinir gider...Fakat olandan ibret alırsın, ders alırsın...Çünkü yaşam; sadece ve sadece kişinin yaradılış gayesindeki hedefe, yoğrularak-yontularak, terbiye olarak ulaşması için...”Ahmed Hulusi; tasavvuf ve Deepak Chopra ...Ahmed Hulusi’nin ‘Tek’in Seyri’ kitabının arka kapağında; ‘Son yılların en ünlü beyin uzmanlarından nörofizyoloji profesörü Karl Pribram ile Einstein‘in öğrencisi David Bohm‘un Kuantum fiziğine dayalı geliştirdikleri ‘Holografik Beyin ve Evren’ görüşünün sonuçlarıyla...Tasavvuf alanında en üst mertebedeki değerlendirmelere dayanan görüşleri ve bunların sentezinden doğan gerçekleri okuyacağımız söyleniyor... xxxAhmed Hulusi’yi okuduğumda, tasavvufla, kuantum fiziğinin bilimsel dünyası arasında “göz ardı edilmesi mümkün olmayan bir bağ bulunduğunu” fark ediyorum.Bu alanın dünyaca en önemli isimlerinden biri olan Dr. Deepak Chopra ile, Ahmed Hulusi’nin Kuran’ın mealiyle, tasavvuftan söz eden satırları arasında, inkar edilemeyecek bağlantılar ve ortak noktalar var...Kuantumcular, dinlerin anlamları ve yorumlarının, bu düşünce sistemiyle ortak noktalar taşıdığını ve aynı ruhtan beslendiğini inkar etmiyorlar...Bana sorarsanız;Tamamen aynı kaynaktan ve ruhtan geliyorlar...“Kimdir ahmak?..”“Beşikten mezara kadar ilim tahsil edilmesi söylendi... Çünkü ilim tahsil etmek denen şey senin ‘beyninde mevcut olup, ruhuna da yüklenmekte olan veri tabanını olabildiğince üst kapasiteye çıkarmandır...’Ne kadar beynini geliştirebilir, ne kadar veri tabanını artırabilir, ne kadar ilim sahibi olabilirsen, yaşamın o kadar farklı olur...***‘Ahmaklarla sohbet etmekten kaçının’ denir...Kimdir ahmak?..‘Anlayamadığını, anlamayan!..’Niye ahmaktan kaçınmak öngörülür?..Çünkü sana katacağı bir şey yok...Sohbet edeceğin, beraber olacağın insan, ilimce senin ilerinde, senin önünde olsun...Senin gerinde olan bir kişiye ise yalnızca bir şey verme amacı ile yaklaş...***Ahirete inanmayan kişi, nasıl para ve mal biriktirme peşinde koşarsa, akıllı insan da ilim biriktirmek peşinde koşar...Çünkü ölüm sonrasında, artık yeni bir ilim elde etme şansının olmadığını bilir...Ruhta ölüm ötesinde kapasite arttırma imkanı yok... Onun içindir ki;‘Beşikten mezara kadar ilim tahsil et!..’‘İlim Çin’de bile olsa git al...’‘Kendi önünde olduğunu bildiğin, senden daha fazla bilgili kimselerle beraber ol...’ diye tavsiye ediliyor...***Yararlı ve yararsız bilim arasındaki fark şudur;Ölümden sonraki yaşamda sana yararlı olacak ilim, faydalı ilimdir...Ölümden sonraki hayatta gereçli olmayan ilim ise faydasız ilimdir!..Burada önemli nokta şu;‘Faydalı olmayan ilimle uğraşma!..’ demekten murad, bilgiye ulaşmamak, bilgiyi almamak değil...Ölüm ötesi yaşam için yararlı değilse, onunla sabitlenip bloke olma; anlamında...Veri tabanına girmesinde yarar var elbette...Çünkü hiçbir şey lüzumsuz ve gereksiz olarak sana ve senin karşına gelmez...***Yaratılmış olanın başına gelen her şey, ona takdir olunan hedef ve programın bir parçasıdır...Gereksiz olan hiçbir şey yoktur sistemde...Sen yaradan tarafından hangi amaçla yaratılmışsan, onun gereği olan programla donatılmışsındır...O programın gerektiği şekilde yaşayacaksın...Bunu asla değiştiremezsin!..”
İki gündür Ahmed Hulusi’nin Tek’in Seyri isimli kitabını okuyorum...O kadar ilginç paragraflar ve satırlar var ki, bunları sizinle paylaşmanın doğru olacağını düşünüyorum...Zor ve çetrefilli günlerden geçiyoruz...Hayatı anlamlandırmanın kolay olmadığı, istikamet belirlemenin müphem kaldığı, insanlık evrim çizgisinin meçhule kaydığı zamanlarda, beyinsel zenginliğin yararları sayılmayacak kadar çok...Ahmed Hulusi düşüncelerine katılın veya katılmayın, düşünsel anlamda çok zengin bir birikime sahip bir düşünür... Onun “Tek’in Seyri” kitabı, düşünsel ve ruhsal zenginliğinizi geliştirecek bir okuma alanı...İşte birkaç satır başı...***“Bilincin sınırları, kayıtları, blokajı kendisine yüklenen yanlış bilgilerle meydana gelir...Bilinç yanlış bilgilerden arındığı oranda, mikro ve makro plandaki varlıklarla ‘zati’ boyuttan iletişim kurabilecek hale gelir...Maddeden, hücreye, atoma doğru giden boyutta çeşitli varlıklar var olduğu gibi, bizim içinde sanki bir hücre gibi kaldığımız sayısız çeşitlilikte varlıklar da mevcuttur...***Dünyayı, evreni her şeyi, sadece bu gördüğümüz algıladığımız var kabul ettiğimiz maddeden ibaret kabul etmek, son derece büyük bir gaflettir...Beş duyu verilerinin oluşturduğu kesitsel değerlerden bilincimizi arındırıp, gerçek boyutlarıyla alemi, alemleri tespit etmek zorundayız...Kelimelerde, kelimenin şeklinde isimlerde kalmayalım...Bilelim ki, bilincimizi örten en büyük perdeler;Kelimeler, kelimelerin suretleri, o kelimelerin hayalimizde meydana getirdiği imajlardır...Biz o imajları gerçek sanarak, onları ardındaki mutlak gerçeklere ‘perde örterek’ yaşıyoruz... Onun için dünyamız daralıyor ve üzerimize basıyor... ***Bütün olayımız yedik içtik aldık verdik üzerine düğümleniyor...Bunların hepsi bu dünyada olup biten şeyler...Maddenin dar ve ilkel değerlendirmeleri bunlar...Biliyoruz ki çok kısa bir süre sonra, şu madde kabul ettiğimiz ortamdan geçip gideceğiz...Gittiğimiz yerin zaman boyutu, milyonlarca, yüz milyonlarca yılı içine alıyor...İnsan doğuyor, büyüyor, ölüyor...Hücreler doğuyor büyüyor ölüyor...Ancak bilinç boyutu itibariyle yok olmuyorlar...Bilinçler yaşam boyutlarını değiştiriyor sadece...”BU DÜNYADA KÖR OLAN...Malımızı, mülkümüzü, çocuğumuzu her şeyimizi burada bırakıp gideceğiz başka bir aleme...Üstelik o alemin değer yargıları buradakilerden son derece farklı, apayrı...Senin yapına göre bir hücre ne ifade ediyorsa, Galaktik varlığa göre Güneş sistemi ne ifade ediyorsa, gittiğin ortamda da dünya ve dünyanın içinde olan her şey onu ifade ediyor...Tıpkı uykudan uyanan bir insana, rüyada gördüklerinin bir şey ifade etmemesi gibi...Öyleyse bunları “İDRAK” edelim...“Bu dünyada kör olan öbür dünyada da kör olacaktır...”(17-72)***Körlükten kurtulmanın yegane yolu gereksiz ve yanlış bilgilerden bilincimizi arındırmaktır...O gerçekleri İDRAK edemezsek, o gerçeklerin gerektirdiği şekilde yaşam düzenlerine giremezsek, bilincimizi yarın bizim için hiçbir şey ifade etmeyecek şeylerle harcarsak, doldurur ve bloke edersek, perdelersek, ölümden sonra bu perdeden asla ve asla kurtulamayacağız...KİTAP VE BUGÜN YAŞANANLAR...Dünkü yazımın bir bölümünde okumakta olduğum Tek’in Seyri’nden bir alıntı yapmıştım...Birkaç okuyucum, kitaptan yaptığım alıntılarla “bugüne ışık tutmaya” çalıştığımı söyleyince irkildim...Ahmed Hulusi’nin kitabına atıfta bulunmamın, bugün Türkiye’de yaşanan olaylarla uzak yakın bir ilgisi yok...Pazar günü de Dr. Ayşegül Çoruhlu’nun “Akşam Yemeğinin Zararları” üzerine olan kitabından pasajlar yayınlamıştım...Elbette Ahmed Hulusi’nin kitabıyla Dr. Ayşegül Çoruhlu’nun kitabının içerikleri ve anlamları çok farklı...Fakat Ahmed Hulusi’nin kitabından bugün yaşananlara bir referans düşünmek; en başta kitabın yazarına “ayıp“tır... Kitaplardan alıntı yapmamın nedeni şu;Çok fazla geriliyoruz, çok fazla gündelik olayların gerginliği altında sıkışıyoruz... Dar alanda nefes alamıyoruz...Kitaplar daha geniş bir dünyanın vizyonunda ruhuma oksijen veriyorlar...O oksijeni sizlerle paylaşmayı yeğliyorum...DÜNYANIN DAR SINIRLARI...Dünyanın dar sınırları içinde, kazandığına sevinip, kaybettiğine üzülüp, gördüğün rüyadan uyandığın andaki hal gibi yaşadığın günü boşa geçirme...Çok güzel bir rüya görürsün...Uyandığında “vah vah ne güzel rüyaydı” dersin...Elinde ne kalmış?..***Aynı şekilde, bu dünyadan gittikten sonra da geçtiğin boyutta, ‘dünya şöyleydi, dünya böyleydi, şuna sahiptim, buna sahiptim şu vardı, bu yoktu’ derdine ve tasasına düşeceksin...O ortama göre bir hazırlığın yoksa, çok büyük sıkıntılara azaplara maruz kalacaksın...***Zira o içine girdiğin boyutun yaşam şartları senin bugünkü ortamına hiç benzemeyecek...Rüyada gördüklerinle, uyandığın andaki fark gibi...Rüya aleminde sen hep varsın...Karşında çeşitli varlıklar var...Rüya aleminde bedenin kah parçalanır, kah bozulur...Eni konu değişir, deforme olur, sonra bir anda eski haline girer...Fakat asla ortadan yok olmaz...***Rüyanda bedenine ne olursa olsun, senin “benlik” bilincine hiçbir şey olmaz...Çünkü rüyada gördüğün beden, ruh türünde bir bedendir...Ve ruh parçalanmaz...Aynı şekilde ölüm ötesi yaşamda da nelerle karşılaşırsan karşılaş, ne büyük azaplar ve zevkler yaşarsan yaşa, ‘benlik bilincin ve Ruh’un’ hiçbir zaman kaybolmayacak...***Peki bu benlik bilincinin ve ruhunun kapasitesi ne olacak?..Benlik bilincinin kapasitesini ve ruhunun kuvvetini, şu anda dünyada yaşarken ne düzeye getirebilirsen, artık sonsuza dek öyle kalacak...Bu dünyada “İDRAK” edemediğin şeyleri, daha sonra “İDRAK” etmen mümkün değil...Bu dünyada elde edemediğin ruh kuvvetini, daha sonra orada elde etmen veya geri dönüp telafi etmen kesinlikle mümkün değil...***Anlayamadığın, değerlendiremediğin, hafsalanın almadığı şeyleri daha sonra değerlendirebilmen alabilmen, hafsalana sığdırabilmen mümkün değil...
AKP-Cemaat gerginliği öğrenci evlerinden; dershanelere kadar birçok alanda, birçok açıdan ele alınıyor ve gündeme geliyor...Bu gerginlik AKP’ye ve Cemaat’e ideolojik olarak muhalif Cumhuriyetçi ve laik çevrelerde gizli bir memnuniyetle karşılanıyor ve alttan alta teşvik ediliyor...- “Ne kadar bölünseler o kadar iyidir” mantığı hakim Cumhuriyetçi çevrelerde doğal olarak... Bunun siyasi açıdan doğru bir strateji olduğu ve itiraz edilmemesi gerektiği söylenebilir...Bölünme, AKP ve Cemaat’te ayrı ayrı elbette bir güç kaybı yaratıyor...Burası kesin...Bu yeni durumun, değişik ittifakları da daha uygun hale getirdiği kuşkusuzdur...Ancak meseleye toplumsal uygulamalar açısından baktığımızda karşımıza tamamen zıt bir tablo ortaya çıkıyor...AKP-Cemaat gerginliği, Türkiye’yi hızla muhafazakarlaştırıyor...***Ortada Cemaat’e derin sempati duyan ve AKP’ye de oy veren önemli bir kitle var...Diğer yanda, kendini AKP’li sayan, ona oy veren ve Cemaat’le ilişkisi olmayan bir kitle var...Ancak bu kitle muhafazakar kim-liği nedeniyle Cemaat’e dost ve sempatiyle bakan geniş bir AKP’li tabandır...AKP ile Cemaat arasındaki ilişkiler gerildiğinde...Her iki kesimin yönetim kadroları, medyası ve algı yöneten unsurları doğal olarak;İki bloktan oluşan, birbirini etkileyen ve aynı muhafazakar kaynaktan beslenen o geniş muhafazakar kitleyi etkilemeye yöneliyor...Bu kitleye daha fazla sempatik görünmek çabasına girişiyor...Yukarılardaki gerginlik, aşağıya yani tabana “muhafazakar bir rekabet olarak yansıyor...”***Türkiye’nin “muhafazakarlaşmasına” örnek gösterilen son zamanlardaki en hayati gelişmeler bakalım...1) 4+4+4 uygulaması:Temelinde AKP-Cemaat ittifakının bozulması var..28 Şubat’ta İmam Hatipler’in kapatılması, bu okullardan kopan muhafazakar gençliğin, Cemaat’in okullarına, dershanelerine ve yurtlarına kaymasına neden oluyor... AKP hükümeti 4+4+4’le çocuklarına din eğitimi vermek isteyen aileleri “Devletin İmam Hatip Okulları’nın şemsiyesi altına sokmayı” düşünüyor... ***2) Öğrenci evleri tartışması:Bu tartışma aynı evde yaşayan kız ve erkek çocukların bir arada kalmasına karşı çıkılması olarak kamuoyuna yansıyor...Oysa bu uygulamanın esas nedeni;Hükümetin öğrenci evlerine yönelik uygulamayı düşündüğü tedbirleri...Öğrenci evleri Cemaat’in üniversitelerde; yurtlara alternatif olarak geliştirdiği evler...Öğrenci evleri yoluyla, Cemaat üniversite gençliğinin barınmasına yardımcı oluyor ve bu şekilde gençlik içinde “Hizmet” hareketini etkinleştiriyor...***Cumhuriyetçi ve laik çevreler bu tartışmayı “kız erkek aynı evde kalmanın yasaklanması“ şeklinde görüyorlar...Bu sonuca gitmesi ihtimali de oluşuyor elbette bu olayla...Fakat tartışmanın esas nedeni, öğrenci evlerinde yeni düzenleme yapılması isteği...Bu şekilde, hükümet “devletin yurtlarını; öğrencilerin barınacağı yalnız ve tek organizasyon olarak bırakmak” istiyor...Kızlı erkekli kalınan bekar evleri istisnai örnekler, bir organizasyon değiller devlet için...Olay aslında ilk aşamadan itibaren daha çok öğrenci evleri olayı...***3) Birkaç gün önce; ortada herhangi bir gündem yokken, AKP Meclis Başkan Vekili aniden, “kız erkek karma eğitim sistemini sorgulamaya” başlıyor...Kız ve erkek öğrencilerin ayrı “eğitimleri”nin yararları üzerine bir çıkış yapıyor... Bu çıkışın altında yine “AKP’yle Cemaat arasında kopmaya yüz tutan iplerin; muhafazakar kitleyi etkileme yarışına yol açması yatıyor...”AKP; yukarıda kopmaya yüz tutan ilişkiler, tabandaki muhafazakar kitlede bölünme yaratmasın diye, onları etkileyecek muhafazakar çıkışlar yapma düşüncesine giriyor...***4) Dershaneler tartışması:Benzer nedenlerle, hükümet eğitimi, Milli Eğitim Bakanlığı’nın çatısı altında toplamayı amaçlıyor...Dershaneler okullara, kolejlere ve açık liselere dönüştürülmeye çalışılıyor... “Cemaat’le oluşan gerginlik”, bu yolla dershane ve yurt sisteminin direkt olarak Milli Eğitim Bakanlığı’nın şemsiyesi altına girmesi amacına matuf kılınıyor...***Kısaca söylemek gerekirse, AKP-Cemaat gerginliği, geniş muhafazakar kitleyi etkilemede rekabet unsurunu devreye sokuyor...Hizmet yarışı esasen “kim muhafazakar talepleri daha fazla karşılayacak?..” noktasına doğru hızla sürükleniyor...Muhafazakar kitleyi kimin daha fazla etkileyeceği sorunsalı, Türkiye’yi olağan seyrinden daha hızla muhafazakarlaştırıyor...AKP-Cemaat gerginliği “doğal seyrinde olmaması gereken çıkışları, normalde gündeme gelmesi beklenmeyen tartışmaları” gündeme getiriyor... “Kim daha fazla muhafazakar?..” rekabeti; Türkiye için yararlı bir rekabet değil...Türkiye zaten yeterince muhafazakar...Sorun bu muhafazakarlığın daha geniş tabanlı bir demokrasi potasında yaşatabilmesinde...“YAŞAM 7-8 SANİYELİK BİR RÜYADIR...”“Bir insan 70 yıl yaşadıktan sonra dünya yaşamından ayrılıp; Dünya’nın manyetik çekim alanının yer aldığı Güneş yörünge ve enerji alanı olan platformdaki hayata geçtiğinde fark edecektir ki; Güneş Zaman Birimi’ne göre sadece 8.5 saniye yaşamıştır geçmişte...***Gerçekte üç-beş saniyelik dünya yaşam süresi, bize yıllar süren bir yaşam süreci gibi görünmekte...Tıpkı dünyevi hayatta toplam 50 saniye civarında gördüğümüz rüyaların, bize çok uzun gelmesi gibi...Uyanıp aradan bir zaman geçtikten sonra, o rüyanın ne kadar sürdüğünü hatırlamaya çalışın...50 saniyelik bir rüya, uyandığınızda, hele ertesi gün ne ifade ediyor sizin için?..***Ya 7-8 saniyelik Dünya Rüyası?..Ölüm sonrası Güneş Boyutu Yaşamı olan berzah alemi için ne ifade edecek?..Gerçekte şu anda Güneş ışınsal platformu üzerinde, o değerlerle yaşamamıza karşın;Madde, beden ve beş duyu kayıtlarıyla beynimiz bloke olmuş bir halde değerlendirmeler yapıyoruz...Kendimizi Dünya’lı madde saymaktayız...Tüm değer yargılarımız da Dünya’ya göre endeksliyoruz...***Oysa ‘ölümle birlikte’, gerçeğin bundan sonra çok farklı olduğunu dünya yaşamının sadece bir ‘rüya süresi’ olduğunu çok acı bir şekilde fark edeceğiz...Sonra da pek çok şeyi yapma fırsatını, bilgisizlik ve sabit fikirlilik yüzünden yitirmiş olduğumuzu anlayacağız...“SİZ ORADA ÇOK AZ KALDINIZ!..EĞER BUNU BİLSEYDİNİZ!” (23-114)”Ahmed Hulusi (Tek’in Seyri)...
Filmlerde gördüğümüz sahnelerde hayatın kutlamasının yapıldığı albenili mekanlar, “kırmızı şaraplı kadehlerin süslediği, akşam yemeklerinin keyifle yendiği restoranlardı...”Akşam yemeği bir kutlamaydı...Akşam yemeği romantizmdi...Akşam yemeği keyifti...Akşam yemeği dinlenmeydi...Akşam yemeği şıklıktı...Akşam yemeği, hak edilen ve güzel olan her şeyin ortasındaki estetikti...Yaşadığımız ve yarattığımız kültür akşam yemeğini böyle şırıngaladı...Paris’te, New York’ta, Londra’da, Roma’da, Atina’da, İstanbul’da günün en keyifli anı akşam yemeği anıydı...***Dün Doktor Ayşegül Çoruhlu’nun “Tokuz Ama Açız” isimli kitabını karıştırıyorum...“Akşam yemeğinin zararları” başlıklı bölümü görünce irkiliyorum...Doktorların genelde akşam yemeklerinin az yenmesini istediğini biliyorum...Fakat “Akşam yemeğinin zararları” başlığıyla çıkan bir bölüm, beni korkutuyor...Akşam yemeğinin az yenmesinden bahsetmiyor Doktor Ayşegül Çoruhlu...Akşam yemeğinin topyekün zararından söz ediyor...Okurken size aktarmaya karar veriyorum kitabı... Ayşegül Çoruhlu Alkali Diyet kitabının da yazarı...Bu konuda söyledikleri önemli...Şöyle diyor:“Alıştığınız üzere ‘günün en önemli öğünü kahvaltı’ demeyeceğim... ‘Günün en önemli öğünü akşam yemeğidir...’Ama dikkatinizi çekerim...En önemlidir derken, yedikleriniz açısından önemli değil, ne yememeniz gerekiyor açısından önemli...Akşam yemeğinde yemedikleriniz, gün içinde yediklerinizden daha önemli...Akşam yemeğinin yanlışları, gün içindeki yanlışlardan daha fazla bedel ödetirler...Akşam kaçta yediğinizin ve ne yediğinizin önemini ne kadar anlatsam az...Bunun için öğleden sonraki durumu en iyiden, en kötüye doğru sıralayarak gitmeye çalışacağım...”***1.SEÇENEK: “Sağlık açısından birinci seçenek öğleden sonra 4-5 arası akşam yemeğini yemek ve daha sonrasında sadece söğüş sebze, sebze suyu, bitki çayları içerek geceyi tamamlamak...Bu uygulanabilecek en iyi tercih...Bu şekilde akşam yemeği yemediğinizde, uygulayacağınız bütün diyetlerden daha hızlı bir şekilde bel bölgesinden kilo kaybedersiniz... Akşam yemeğini atlarsanız gündüz yediklerinizin kalorisini de saymanız gerekmez...Çok da yeseniz, akşam yemezseniz beliniz incelir...Daha önemlisi akşam yemeği yemezseniz biyolojik olarak gençleşirsiniz...Gece uykuda salınan büyüme hormonu sabaha kadar hücrelerinizi tamir eder... Hollywood ünlüleri gençlik için boşuna büyüme hormonu iğnesi yaptırmıyor...Kilo verirken sarkmak, kırışmak, avurtları çökmüş hale gelmek istemiyorsanız, akşam yemeğini atlamalısınız...***Ancak bunu yapmak zor geliyor... Çünkü sabah 9, akşam 18 iş hayatı, sosyal yaşam, ailenin bir arada olması, trafik, günlük stres derken akşam yemeğini 4-5 arası yiyemiyoruz...Elbette akşam yemeği seremonisinden vazgeçemiyoruz...***SAĞLIK İÇİN 2. SEÇENEK;Diyelim ki akşam 19’da masaya oturmak zorundayız...O halde akşam 19’dan 2 saat önceye gideceğiz... Saat 17’ye...17’den hemen önce, 16.30-17 arası küçük bir öğün yapacağız...Bu ara öğünde badem, ceviz gibi yağlı kuruyemişler, avokado gibi yağlı sebzeler uygun...Bu ara öğünden sonra akşam yemeğine kadar tamamen aç kalacağız...Akşam yemeğini 19 yerine 20’de yesek de durum fark etmiyor...Akşamüstü 17’den sonra akşam yemeğine kadar hiçbir şey yemeyeceğiz...Bu kural çok önemli...Çünkü pek çok insan işinden eve dönerken, hele de ara öğünü yapmadıysa acıkıp akşam yemeğinden önceki saatlerde ufak tefek atıştırır...Bu esnada yediğiniz ufak bir kraker bile zararlı... Akşam yemeğinden iki saat öncesinden itibaren hiçbir şey yenmemeli... Bu mesele şeker-insülün dengesi ile alakalı... Akşam yemeğinden iki saat önce, kanınızda insülin yükseltecek herhangi bir besin maddesinin bulunmaması gerekiyor...”Akşam yemeğinde neler yasak olmalı?..“Tüm öğünlerde unlu, şekerli gıdalar, alkol ve şekerli içecekler, kızartmalar, işlenmiş ürünler, cipsler gibi yiyeceklerin yararsız olduğunu bildiğinizi varsayarak saymıyorum...Bu besinler çocuk büyük herkes için faydasız...Ancak bunun yanı sıra kilo problemi varsa bazı yararlı besinler de akşam tüketilmemeli:1) Baklagilleri akşam yemek uygun değil...Baklagillerin az bir kısmı protein...Geri kalan kısmı iyi bir karbonhidrattır...Akşam için değil, gündüz için uygundurlar...***2) Sağlıklı olduğu halde, akşam tüketemeyeceğiniz ikinci grup kuruyemişlerdir...sabah öğlen ve akşam 17’ye kadar tüketilebilinir, daha sonra tüketilmesi zararlıdır...3) Benzer şekilde akşamları; süt-yoğurt-peynir grubu da kilo vermek isteyenler için uygun değil...Süt-yoğurt-peynir grubunu 17’den önceki öğünlerde tüketeceğiz...4) Meyveler de saat 17’den önce tüketilmeli...Akşam yemeğinde neler yiyebiliriz?..Sebzeler sınırsızdır akşam yemeklerinde...Söğüş sebze, salata, ızgara sebze, sebze çorbası, zeytinyağlılar, sebze haşlamalar akşam yemeğinde tüketilebilir...Üstelik yaptığınız yemeklerin yağsız olması gerekmiyor...Bahsedilen sebze yemeklerini zeytinyağıyla tüketebilir ve pişirebilirsiniz... Baharatların hepsi her öğünde serbesttir...***Akşam öğününü sebzeyle geçirmek idealdir...Maalesef birçok kişi bunların yanında mutlaka protein istiyor...Bu durumda yumurta,hindi, tavuk, balık ve et sebzelerle beraber olmak şartıyla tüketilebilir...Belki ekmeksiz akşam yemeği yemek, pilav, makarna yiyememek, patates kızartmasını mönüden çıkartmak, televizyon karşısında bir dilim kekten çatalın ucuyla alamamak, ayva tatlısından azıcık da olsa tırtıklayamamak, bir kadeh kırmızı şarap içememek size çok zor gelebilir...***En sağlıklı olan, birkaç günde bir hazırlayarak buzdolabında sakladığımız sebze sularını tüketmek...Akşam yemeğini atlayıp, gece ara ara sebze suyu içerek geçirmeye çalışın... En hızlı bel inceltme, en hızlı gençleşme, en hızlı güzelleşme formülü bu...”
O gün bir arkadaşımla oturmuş sohbet ediyordum...Brasserie tipi bir restorandı oturduğumuz... Masalar ve koltuklar dip dibeydi...Yanıbaşımıza geldi bir arkadaşıyla İstanbul’un ve Türkiye’nin en ünlü ve özel tedavi yöntemleriyle büyük başarı kazanmış doktorlarından bir tanesi...Arkadaşım da ben de tanıyorduk ünlü doktoru...Sohbet etmeye başladık gayr-ı ihtiyari...***- “Batı’da da Türkiye’de de belirli bir yaştan sonra tıp insanları uzun yaşatmak istemiyor... Ölmelerini arzuluyor... Başka türlü sosyal yardım sisteminin, sigorta ve emeklilik kurumlarının talepleri karşılamayacağını düşünüyorlar...”Acayip bir şeydi söyledikleri...Aklımızı başından almıştı ünlü doktor...Bunları reklam olsun diye boşu boşuna söyleyecek birisi değildi...Üstelik bunu bir demeç olarak vermiyor, dostluğumuza güvenerek bildiklerini paylaşıyordu bizimle...- “Bakın...” dedi...- “Yaşlılığa neden olan gerekçeyi buldu tıp...Bazı hormonlar artık salgılanmıyorlar vücut tarafından... Bu hormonların salgılanmaması hücre yenilenmesini durduruyor vücutta...Bunun günlük dildeki ifadesi yaşlılık...Yani yaşlılık vücutta ölen hücrelerin yenilenmemesiyle ortaya çıkan durumun adı...”***- “Hangi hormonların salgılanmaması yaşlılığa neden oluyor?.. Bu ortaya çıktığına göre niye hormon tedavisi yapılmıyor?..”- “Çok güzel bir soru” dedi... - “Hormon tedavisini yapmıyorlar, çünkü ortalama yaşam süresinin uzamasını istemiyorlar... Emeklilik, sigorta sisteminin çökeceğini düşünüyorlar... Belirli bir yaşa gelindiğinde ölümün gelmesi gerektiğini düşünüyor sistem... Tıbbı yaşam süresini yükseltmek yönünde özellikle geliştirmiyor...Daha doğrusu geliştirmesine bile gerek yok...Yaşlılığa neden olan iki hormon bulundu... Bu hormon tedavisini özellikle uygulamıyor tıp ki, yaşam süresi uzamasın, yaşlılık olgusu ortadan kalkmasın...”Ünlü doktor, gerekli hormonları kendisi için aldığını söyledi...Daha fazla konuşmadık...Kapitalist cellatlık moralimiz bozulmuştu...Yemeği alelacele yedik...Masadan kalkıp gittik...MUSTAFA SARIGÜL’ÜN ÇORABI...Sırrı Süreyya Önder, “Bağımsız aday mı olacak, yoksa güçlü ve nüfuzlu çevrelerin istediği gibi CHP’nin İstanbul adayı görünen Mustafa Sarıgül’ü mü destekleyecek?..”Arka arkaya birkaç yazı yazdım bu konuda...Tanıdıklar; “Bu yazdıkların Mustafa Sarıgül’ün seçim stratejisini bozuyor... Muhtemeldir ki sana da bozuluyor...” diyorlardı...Burun kıvırıyordum...Fatih Altaylı’nın yazısı da tam o günlerde gündeme geldi...O da benim “Sırrı Süreyya’nın bağımsız girmesini; Mustafa Sarıgül’ü desteklememesini istediğimi yazmıştı...”Ona cevap yazdığım günün hemen ertesinde, bizim Selma Türkeş aradı...Halil Bezmen’in eski eşi...Türkiye’nin hem zengin Beyaz Türklerinden olup da, marjinal kalabilen ender kadınlarından birisi Selma Türkeş...***Teşvikiye’de yeni bir eve taşındı...Birkaç hafta önce evin açılışını yapıyordu beni davet etmişti...Gidememiştim...Bu sefer yeni evinin ikinci kalabalık davetini veriyordu...Aradı...- “Bu sefer gelirsin artık...” dedi;- “Davetliler arasında Faruk Süren’le, Mustafa Sarıgül de var... Seversin sen... Hem futbol hem siyaset...”***İçimden kuantum yine işledi diye geçiriyordum...Tam hakkında arka arkaya yazarken ve çevredekiler;- “Yazdıkların stratejisini bozuyor... Yazdıklarına morali bozuluyordur...” derlerken, karşıma aniden bir dostun ev davetinde Sarıgül olacak haberi geliyordu...- “Peki” dedim Selma‘ya- “Yazıyı bitirebilirsem, biraz geç de olsa katılırım... Siz yemeğe oturun beni beklemeyin... Ben gecikirim...”Öyle dedim ama, davete gittiğimde, kalabalık salonun misafirlerinin henüz yemeğe geçmemiş olduklarını fark ettim...Faruk Süren ve Mustafa Sarıgül yan yana oturuyorlardı...Sarıldık öpüştük...Ortada hiç öyle gönül koymuş gibi bir havası falan yoktu Sarıgül’ün...Zaten yıllardır tanıyordum; Mustafa Sarıgül hiç öyle bir adam değildi...Beni tanırdı...Koordinatlarımı ve içimden bir hesap geçmeyeceğini bilirdi...Ben de onu bilirdim...Sarıgül ve Faruk Süren’le o dakikadan itibaren samimi bir sohbet başladı aramızda...***Üstelik en sevdiğim konuda; Siyaset diyeceğimi tahmin ediyorsanız ama yanılıyorsunuz...Ben Faruk Süren ve Mustafa Sarıgül’ü yakalamışken, iki eski Galatasaray yöneticisiyle futbolu ve Galatasaray’ı konuşmayı, siyaset konuşmaya on bin kere daha fazla yeğlerdim...***Mustafa Sarıgül Galatasaray yönetiminde uzun çorap giyme modasının nasıl geldiğini anlatmaya başladı bana... Uzun çorap giymeyi bütün Galatasaray yönetiminin Faruk Süren‘den öğrendiğini belirtti ve hikayesini anlattı:***- “O zamanlar Galatasaray yönetiminde herkes kısa çorap giyiyor...” dedi...- “Bildiğiniz klasik erkek çorabı...Kumaş pantolonu diz kısmı yanmasın diye çekeriz ya, otururken biraz...Hani çorapla pantolon arasında on santim bacak açık kalır...Gözüm takıldı bir gün...Oturmuş sohbet ediyoruz...Hepimizin bacağı bir karış açık...Bir tek Başkan’ın değil...Merak ettim sordum...Faruk Bey modayı takip eden birisiydi...‘Ben dize kadar uzun çorap giyerim ki; bacaklarım ortada kalmasın oturduğumda’ dedi...Kaptım olayı...Kapmakla kalmadım tüm yönetime yaydım...O toplantıdan sonra, bir daha kimsenin bacağı açıkta kalmadı Galatasaray yönetiminde...”***Sarıgül bunu anlattıktan sonra, o günlere ait medyaya fazla yansımayan bir özel anısını paylaştı...- “Hagi’nin Galatasaray’a gelişi...” dedi,- “Bire bir Faruk Süren Başkan’ın ısrarı sonucudur... Çünkü Fatih Hoca; Hagi’nin yıllık ücretinin yüksekliğinden ürküyordu...‘Ben genç futbolcuları aradaki bu ücret farkıyla nasıl oynatırım’ diye kara kara düşünüyordu...Faruk Süren Başkan çok dirayetli davrandı ‘Ben Başkan olarak Hagi’yi alıyorum... Gerisi size kalmış... Neyi nasıl yapacağınıza siz karar verin...’ dedi...Başkan’ın ısrarıdır Hagi’nin alınmasına neden olan...”“GALATASARAY’DA BAZILARI BANA KUNTA KİNTE MUAMELESİ YAPTI...”Gecedeki Galatasaray muhabbeti saatler geçti bitmek bilmedi...Kahkahalar eşliğinde sürdü gitti...Mustafa Sarıgül‘ün “Liseli Galatasaray” ironisi yaptığı bir muhabbet vardı ki, onu bana gönderdiği kitaptan aktarayım:- “Kolay olmadı tabii o zamanlar beni Galatasaray yönetimine kabul etmeleri... Bazıları bana Kunta Kinte muamelesi yaptılar...‘Erzincanlı Mustafa Sarıgül nasıl olup da Galatasaray’ın yönetimine girer?’ diye dudak bükenler oldu...1995-96 sezonunda yönetime girmiştim... O zamanlar sadece eski bir milletvekiliydim...Henüz belediye başkanı olmamıştım...Bu yüzden yönetimde ciddi eleştiriler oldu...Ancak Başkan Faruk Süren ve bazı yöneticiler destek oldu...”
Önceki gün CNN Türk’te Cüneyt Özdemir’in 5N 1K programında yayınlanıyor bu konuşmam...Rahmetli Ufuk Güldemir‘in televizyonculuk hayatına kattığı deyimle: “Kasetten canlı...”Programda Cüneyt Özdemir ve Rasim Ozan Kütahyalı var...Ahmet Kaya’ya yönelik protestoların bir süre sonra izleyiciler arasında PKK’ya küfre ve slogana dönüştüğü salonda ödülümü alırken, sahneden yaptığım konuşmanın tam metni şöyle:- “Ben şimdi bütün sanatçı arkadaşlarımı davet etmek istiyorum...Bu Türkiye Yunus Emre’den, Pir Sultan Abdal’a kadar herkesi yetiştirmiş bir ülke...Bu Türkiye Bir Başkadır Benim Memleketim’i söylemiş bir ülke...Ben bütün arkadaşlarımı Bir Başkadır Benim Memleketim’i söylemek için bu sahneye davet ediyorum...Lütfen Sayın Mahsun Kırmızıgül buyurmaz mısınız efendim?..Siz başlayın isterseniz...Bir Başkadır Benim Memleketim’i söyleyecek ve herkese cevap vermiş olacaksınız...”***Okuyucular için birkaç parça not:Kısa konuşmada söz ettiğim PİR SULTAN ABDAL:16. yüzyılda yaşamış Türk Alevi ozanı ve şairidir...Asıl adı Haydar’dır...Yaşamımın büyük bölümü Sivas’ın Yıldızeli ilçesinin, Çırçır bucağına bağlı Banaz köyünde geçti...Alevi bir şair olduğundan Hakk-Muhammed-Ali izinde yürümüştür...Alevi gelenekleri ile dergah ortamında büyümüştür...Dolayısıyla bir derviş olarak toplumu ilmiyle ve aklıyla bilgilendirmiştir...Tekke ve tasavvufun kalıplarını aşıp, geniş bir halk kesimine seslenebilmiştir...Medrese eğitimini Erdebil’de görmesine rağmen, diğer halk şairlerinin tersine divan edebiyatından hiç esinlenmemiştir...Pir Sultan Abdal Aleviler arasında Yedi Ulular olarak bilinen “Yedi Ulu Ozan”dan birisidir...***Konuşmada referans yaptığım YUNUS EMRE’nin temel özelliği ise;Halk diliyle yazılan tasavvuf edebiyatının en önemli şairi olmasıydı...***O kısa konuşmada bahsettiğim MAHSUN KIRMIZIGÜL ise;O sırada salonda olan en ünlü Kürt sanatçıydı... İbrahim Tatlıses salona bir gelip bir gidiyordu... Mahsun Kırmızıgül’le o sırada küstüler ve pek beraber görünmek istemiyordu...O gece rahmetli Savaş Ay onları barıştırmaya çalışıyordu...İlk onun gelmesine uğraşmamın temel bir sebebi vardı...Mahsun Kırmızıgül o günlerde bir özel televizyon televizyon kanalı tarafından, “gençlik yıllarında Almanya’daki bir konserde yeşil, kırmızı, sarı bir poşu taktığı için PKK’lı olmakla” suçlanıyordu...Günlerce Mahsun Kırmızıgül’ün PKK’lı olduğu yayınını yapmışlardı...Mahsun Kırmızıgül’le o gün 1.5 saatlik canlı yayın yapmış ve Kırmızıgül’e yönelik linç kampanyasını durdurtmuştum...Yayından sonra, o televizyon kanalı, yayını şıp diye kesmek zorunda kalmıştı...Kırmızıgül; “Hakkında yaratılmaya çalışılan PKK’lı algısına rağmen, Memleketim şarkısını söyleyerek, Kürt-Alevi bütün değerlerin ortak paydada buluşmasına olanak sağlayacaktı...”O KOROYU RAHMETLİ SAVAŞ AY SAHNEYE TOPLADI KENDİ DE KORODA YER ALDI...Memleketim korosunun sanatçılarını bana yardım etmek için rahmetli Savaş Ay topladı...Mahsun’u yerinden kaldırıp getiren bizzat Savaş Ay’dı...O gün orada Ahmet Kaya’ya siper olan Savaş Ay’ın “dostluk amaçlı olmayan herhangi bir koroya katılması mümkün olabilir miydi?..”Öyle olmayan bir koroyu bizzat kendisi sanatçıları teker teker yerinden alıp getirterek oluşturur muydu?.. O geceki Memleketim korusu bir ölçüde rahmetli Savaş Ay’ın eseridir...Onu rahmetle anıyorum...BİR GÜN TÜRKİYE’DE MEMLEKETİM ŞARKISINI SAVUNMAK ZORUNDA KALABİLİRSİNİZ!..O geceki konuşmanın kasetten canlı bandı CNN’de yayınlandı...O konuşma yandaki sütunlarda...Bir gün Türkiye’de “Memleketim” şarkısını savunmak zorunda kalacağımı söyleselerdi onlara “siz aklınızı peynir ekmekle mi yediniz arkadaş?..” diye sorardım...Maalesef bugün bu savunmayı büyük bir ızdırap ve elem içinde yapmaktayım...Memleketim şarkısını savunmak zorunda kalmaktayım...Kader utansın!.. NOT: O geceki konuşmamın bandını, www.twitter.com/Reha_Muhtar adresindeki linkten izleyebilirsiniz...