Öğlen saatlerinde, iki arkadaşımla yemek yiyordum... “Dershane” olayının başlamasıyla gelmekte olan; korkunç bir savaşın belirtilerinin göründüğünü söylediler bana...
Birbirlerine karşı savaşmayı düşünen insanlar, “inançlı insanlar...”
İnançlı insanlara; “inanç dışı sistemlerin, pozitivist ve pragmatist yaklaşımlarıyla, önerilerde bulunmak; irrasyonel bir davranış modeli...”
Ben “savaşmaya ve birbirini yok etmeye” bilenen bu insanlar kadar, güçlü bir inanç sisteminin müktesebatından gelmiyorum...
Bunun farkındayım...
Ancak “Ruh’un derinliklerinden gelen ‘saf niyet’in, inanç dünyasının müktesebatından ve külliyatından, daha güçlü olabileceğini biliyorum...”
Evren’e gönderilecek ‘Gerçek, ham ve saf niyet’, her şeyden güçlüdür çünkü...
Yaşam, düşünce ve ruh dünyasını, pozitivist normlar yerine, “inanç dünyasının” ruhani değerleri üzerine kuran insanlar için Ahmed Hulusi’den “Kızmak Sinirlenmek; ve Allah’ı İnkar” paragraflarından bazı satırları aktarmak istiyorum...
“Manasını bir türlü anlamadığımız bir cümle var...
Nasıl duşa girdiğimizde üzerimize dökülen su akıp gidiyorsa;
Üstümüzden akıp giden su gibi, beynimizden de böyle akıp giden bir cümle var...
Üstümüzden akıp giden suyun, hücrelerimize nüfuz eden miktarı ne kadarsa,Bu cümlenin manası da beynimizde ancak o kadar yer ediyor, ya da hiç etmiyor!..

O cümle şudur:
‘Allah her insanı bir gaye ve bir amaç için yaratmıştır;
Kişi ancak o yaradılış amacına uygun olarak kendisine kolaylaştırılmış davranışları ortaya koymak suretiyle, yaradanın yaratış hedefine ulaşır...
Ki bu da onun fıtri kulluğudur!..’
Eğer bu cümlenin manası beynimizde yer ederse, bu cümlenin anlamını idrak edersek, bu anlamı ‘hazmedebilirsek’, bizde kızma, sinirlenme, eksik ve yanlış görme gibi haller kalmaz...
Biliriz ki; kişinin yaradılış amacı, senin yanlış dediğin, kusurlu bulduğun davranışı ortaya koymaktır!..
Zaten böyle bir davranışı ortaya koymak amacıyla yaratılmış bir kimseye ‘Niye bunu böyle yapıyorsun?..’ demeye senin hakkın var mı?..
Sen ‘böbrekten kalp görevi’ yapmasını bekleyebilir misin?..
Tasavvufla ilgilenen insanların ilk terk etmeleri gereken şey, ‘kızıp sinirlenmektir...’
Çünkü kızıp sinirlendiğin anda Allah’ı inkar ediyorsun...
Her birim kendi yaradılış programının gereğini ifa etmektedir...
Sen ona kızmakla; yaratılırken ona verilen görevi yapmasından dolayı, onu suçlamış oluyorsun...
Kızıp sinirlenmenin manası Allah’ı inkardan başka bir şey değildir...”
Keşke…
“Keşke bu hatayı yapmasaydım da bu sonuç olmasaydı demek boşuna...
Hayır!..
Son o hatayı yapacaksın ve o sonuç olacak...
Çünkü ondan alınacak çeşitli dersler var...
Sende mevcut olan bazı duygular böylece törpülenecek...
Yaradılış amacındaki noktaya ancak böylece ulaşabilirsin!.. Başka türlü mümkün değil...
Yapılan hata ve günahlarda, dersler ve ibretler var...
Tövbe edersin, günah silinir gider...
Fakat olandan ibret alırsın, ders alırsın...
Çünkü yaşam; sadece ve sadece kişinin yaradılış gayesindeki hedefe, yoğrularak-yontularak, terbiye olarak ulaşması için...”
Ahmed Hulusi; tasavvuf ve Deepak Chopra ...
Ahmed Hulusi’nin ‘Tek’in Seyri’ kitabının arka kapağında; ‘Son yılların en ünlü beyin uzmanlarından nörofizyoloji profesörü Karl Pribram ile Einstein‘in öğrencisi David Bohm‘un Kuantum fiziğine dayalı geliştirdikleri ‘Holografik Beyin ve Evren’ görüşünün sonuçlarıyla...
Tasavvuf alanında en üst mertebedeki değerlendirmelere dayanan görüşleri ve bunların sentezinden doğan gerçekleri okuyacağımız söyleniyor...
xxx
Ahmed Hulusi’yi okuduğumda, tasavvufla, kuantum fiziğinin bilimsel dünyası arasında “göz ardı edilmesi mümkün olmayan bir bağ bulunduğunu” fark ediyorum.
Bu alanın dünyaca en önemli isimlerinden biri olan Dr. Deepak Chopra ile, Ahmed Hulusi’nin Kuran’ın mealiyle, tasavvuftan söz eden satırları arasında, inkar edilemeyecek bağlantılar ve ortak noktalar var...
Kuantumcular, dinlerin anlamları ve yorumlarının, bu düşünce sistemiyle ortak noktalar taşıdığını ve aynı ruhtan beslendiğini inkar etmiyorlar...
Bana sorarsanız;
Tamamen aynı kaynaktan ve ruhtan geliyorlar...
“Kimdir ahmak?..”
“Beşikten mezara kadar ilim tahsil edilmesi söylendi... Çünkü ilim tahsil etmek denen şey senin ‘beyninde mevcut olup, ruhuna da yüklenmekte olan veri tabanını olabildiğince üst kapasiteye çıkarmandır...’
Ne kadar beynini geliştirebilir, ne kadar veri tabanını artırabilir, ne kadar ilim sahibi olabilirsen, yaşamın o kadar farklı olur...
‘Ahmaklarla sohbet etmekten kaçının’ denir...
Kimdir ahmak?..
‘Anlayamadığını, anlamayan!..’
Niye ahmaktan kaçınmak öngörülür?..
Çünkü sana katacağı bir şey yok...
Sohbet edeceğin, beraber olacağın insan, ilimce senin ilerinde, senin önünde olsun...
Senin gerinde olan bir kişiye ise yalnızca bir şey verme amacı ile yaklaş...
Ahirete inanmayan kişi, nasıl para ve mal biriktirme peşinde koşarsa, akıllı insan da ilim biriktirmek peşinde koşar...
Çünkü ölüm sonrasında, artık yeni bir ilim elde etme şansının olmadığını bilir...
Ruhta ölüm ötesinde kapasite arttırma imkanı yok...
Onun içindir ki;
‘Beşikten mezara kadar ilim tahsil et!..’
‘İlim Çin’de bile olsa git al...’
‘Kendi önünde olduğunu bildiğin, senden daha fazla bilgili kimselerle beraber ol...’ diye tavsiye ediliyor...
Yararlı ve yararsız bilim arasındaki fark şudur;
Ölümden sonraki yaşamda sana yararlı olacak ilim, faydalı ilimdir...
Ölümden sonraki hayatta gereçli olmayan ilim ise faydasız ilimdir!..
Burada önemli nokta şu;
‘Faydalı olmayan ilimle uğraşma!..’ demekten murad, bilgiye ulaşmamak, bilgiyi almamak değil...
Ölüm ötesi yaşam için yararlı değilse, onunla sabitlenip bloke olma; anlamında...
Veri tabanına girmesinde yarar var elbette...
Çünkü hiçbir şey lüzumsuz ve gereksiz olarak sana ve senin karşına gelmez...
Yaratılmış olanın başına gelen her şey, ona takdir olunan hedef ve programın bir parçasıdır...
Gereksiz olan hiçbir şey yoktur sistemde...Sen yaradan tarafından hangi amaçla yaratılmışsan, onun gereği olan programla donatılmışsındır...
O programın gerektiği şekilde yaşayacaksın...
Bunu asla değiştiremezsin!..”

