Yedi adet ‘can’ı yaşatmaya çalışırken...

13 Aralık 2013

Batı’nın kendi geçmişinde, “egoları terbiyle eden bir doğal süreç var...”Batılı toplumların kendi içinde, sakinleşmesi, “durup oturması”, “kendi toplumsal uzlaşmasını önemsemesi”, “rejimini toplumun kavgasıyla değil, hoşgörüsüyle sağlamaya çalışması”, “birbirini yok etmeyi değil, birbirini yaşatmayı amaçlaması”, mazisinde yaşadığı ağır ve meşakkatli bir sürecin sonucu...***Biz bu süreci; yaşadığımız bunca deneyime karşın henüz kıyısından köşesinden bile yaşamıyoruz...Derin, ölümüne hesaplaşmalardan geçiyor, bu ülke ve bu toplum...Turgut Özal’ı hem Cumhurbaşkanlığı’ndan hem de iktidardan alaşağı etmeyi ve yeni bir iktidar kurmayı amaçlayan süreç de “siyasi cinayetler ve faili meçhullerle dolu” “ölüm“le tasfiyeyi çağıran bir süreçti...O sırada o kadar Atatürkçü laik aydının öldürülmesi, İran tezgahı mıydı acaba?..Yoksa başka “ölümlü tasfiye” tezgahları konmuş muydu yürürlüğe?..Batı’nın kendisi için çözdüğü “egoları terbiye” süreci Türkiye’de bir türlü yol alamıyor... Yaşanan bunca felaket; hâlâ bir musibet etkisinde olamıyor...***Ölümüne bir hesaplaşma, “ölüm”le sonuçlanan bir kanlı tasfiye yaşanıyor hâlâ; çevresi kanla sulanan coğrafyada kurulu olan Türkiye’de...Önceleri; sivil iktidarların, şiddet yoluyla metazori düşürülmesi için Kemalistlerin, ulusalcıların, generaller ve ‘para gücüyle’ planlar yaptığı söyleniyor...O planları yaptığı söylenenler hapislere giriyor...Yıllarca hapislerde kalıyorlar...Yıllar sonra bu kez “sivil çeteleşme”den söz ediliyor...Bu sefer de AKP-Cemaat arasındaki fay hattında derin bir kırılma yaşıyor...Bu kırılmaların her bir tanesinde Kemalistler-Cemaatçiler-Hükümettekiler; duruma ve konjonktüre göre birbirini en ağır biçimde hedef tahtasına koyuyor...***Ulusalcılar önce hükümeti ve Cemaati...Şimdi esas olarak sadece hükümeti...Cemaat önce ulusalcıları...Şimdi esas olarak hükümet ve yandaşlarını...Hükümet önce ulusalcıları...Şimdi esas olarak hem Cemaat, hem de ulusalcıları... Antidemokratik olmak...Hukuk devletine uygun davranmamak...Darbecilik, çetecilik, askeri vesayet, sivil vesayet kavramlarına sahip olmakla mahkum etmeye çalışıyor...***Hükümet “asker veya sivil görünümlü darbe girişimlerinden söz ediyor...”Ulusalcılar ve Cemaat “hukuk sisteminden uzaklaşan diktatoryal bir sivil vesayete kayıştan...” bahsediyor...Tüm bu süreçlerde, tarafların pozisyonları, ittifakları, rakipleri, hedefleri, dostları, düşmanları değişiyor...Değişmeyen tek şey;“Rakip tasfiyesinin ölümle sonuçlanması bu coğrafyada...”“Ölüm” hedefleniyor her zaman tasfiye noktasında...***Uzun bir zamandır kendi dışımda, hemen yanı başımda, “hayat için” çabama hasret “yedi adet can’ın yaşamalarına katkıda bulunmaya çabalıyorum...” 80 yaşını geçmiş insanların son fasıllarını...4-5 yaşlarındaki çocukların ilk fasıllarını...13 yaşındaki bir kız çocuğunun ilk gençlik faslını...Tüm bu çocukların annesiz kalmamaları için kansere karşı savaş faslını, “insanca katkılarla desteklemeye uğraşıyorum...”İnsan “can” yaşatmak için uğraşırken, “can alıcı hesaplaşmaların uzağında kalıyor...”Siyasi hesaplaşmalar, öldürmeye matuf taarruzlar, hayatta kalma çabasının yanında gittikçe anlamsızlaşıyor... ***Eskiden muhtemelen böyle değildim...“Can“ın yaşamasına katkıda bulunmak gibi bir misyonun uzağındaydım...Çok da terbiyesiz ve arsız olmayan bir “Ego”nun törpülenmemiş taraflarında sörf yapmaktan fazlaca ürkmezdim...Oysa hayat ego törpülenmesinin zaruri olduğunu, hayatın çocukluk, hastalık ve yaşlılıkları da kapsayan uzun ve öğretici bir süreçten ibaret olduğunu anlattı bana...Bu süreçten insanın hayata katkı sağlayarak, yüzünün akıyla çıkabilmesi için ‘tasfiyeleri ölüme yaklaştırmaması’, Allah’ın verdiği canın zinhar insan tarafından ölümle alınmaması gerektiğini anlattı bana...Başka “can”ları yaşatmak için uğraşmak, Allah’ın verdiği “can”ların kıymetini bilmeyi öğretti bana...Hayatı tasfiye etmekle değil, hayatı çoğaltmakla zenginleşebileceğimi anlattı benliğime... ***İkinci Dünya Savaşı esnasında Avrupa’da giden canlar...Kuzey Güney savaşında yok olan Amerikan hayatlar...Batı’yı “ölümle tasfiye” konusunda en azından kendi insanı açısından bir miktar yumuşattı...Biz henüz bunun çok uzağında bir coğrafyada yaşıyoruz...Hayatın, çocukluk, gençlik, yaşlılık ve hastalık fasıllarının tam ortasında 7 ‘can’ın arasında sap gibi kaldığınızda, anlıyorsunuz Hanya’nın ve Konya’nın evrendeki yerini!..Kavgayla baş etmek için...“Kavgayla baş etmek için ‘Duygusal Özgürleşme Tekniği’ni öneriyorum...Kaygıların altında yatan inançları belirleyebilmek için derin bir öz gözlemleme yapmalısınız...Yeni bakış açıları geliştirmelisiniz...***Örneğin sevdiğin insanlardan ayrılma fikrinin yarattığı kaygının nedeni, ‘kendini güvende hissedebilmek için hayatındaki her şeyin, herkesin aynı kalması gerektiği bir temel bir inanış’ olabilir...Bu şekilde bir inancın varsa, bu inanç seni her zaman hayal kırıklığına uğratacaktır...Çünkü dünyadaki her şey her an değişmektedir...***Heraklitos’un dediği gibi;‘Aynı nehirde iki kez yıkanamazsın...’Yaşam durmaksızın akan bir deneyimler ırmağı gibidir...Bir önceki an bile bir sonraki anla aynı değildir...Güneş doğar ve batar...Mevsimler değişir...Fiziksel bedenimize doğarız...Çeşitli ilişkiler geliştirir ve sonrasında fiziksel varlığımızı terk ederiz...Bunlar varoluşun değiştirilemez ve kaçınılmaz döngüleridir...Krişna’nın Arjuna‘ya dediği gibi;- “Kaçınılmaz olan için üzülmemelisin...”***Dikkatini dış dünyanın değişiminden; içindeki gerçek ‘sen’in zamansızlığına ve değişmezliğine kaydırmayı dene... Sonsuz değişime karşı koymaktansa onu kucaklamaya çalış...Değişime minnettar ol...Değişimin sonsuz akışı içinde neşe ve mutluluğu koruyarak, kendini bilmenin sakinliğiyle dans etmesini bilen kahramanları kendine örnek al...”(Deepak Chopra, Sağlık isimli kitabından)

Devamını Oku

Karda ve evde mahsur...

12 Aralık 2013

Bugün evde mahsur kaldın... Okula gitmeme rehavetinde, işyerine; “Yollar kötü mahsur kaldım... Gelemiyorum...” demenin keyfindesin...Evde zorunlu olarak kaldın...Zorunlu kaldığın bu ekstra tatili mutlu olarak yaşıyorsun...Avarelik ediyorsun...Bu bir tatil avareliği değil...Bu hesapta olmayan bir tatilin metazorik keyfi...***Evlerde oyun masaları kurulacak...51’ler oynanacak...Okeylere dönülecek...Yurt dışında olan sevdiğim birisinin dediği gibi, “Kışın en güzel günü bugün...”Evden çıkamazsın...Bahanede hazırlıklısın...Yollar ise kar ve buz kaplı..Dışarıda tipi var...Tatava yapamayacak kimse...Evde ve karda mahsursun... ***Kimse senden iş istemeyi aklından geçirmeyecek...Aklından geçen kendini tartacak...İnsanlığını sorgulayacak; utanacak...Hala farkında değil mi?..Yollar kar ve buz kaplı...Dışarıda tipi var...Seninse maruzatın var!..***Aşıksan sevgilinle beraber olmanın planını yapacaksın...Mırıl mırıl, öpüşe sevişe, sevgiliyi yudumlayacaksın...Aşkı tadacaksın...Orgazmı yaşayacaksın...Sevişip acıktığında dünyanın en lezzetli yemeğini yiyeceksin...Sevgiliyle beraber pişirip;Beraber yediğin; Beraberlikten sonraki ilk yemek;Sana Amerikan filmlerindeki aşık çiftleri belletecek...***Onlara benzemenin keyfini yaşarken...Özendiğinin gerçekleşmesi mutlu edecek seni...Hayatının kahramanı olmak keyif verecek...Belki Angelina Jolie...Belki Brad Pitt...Her halükarda kadınsan, sevdiğin erkeğin gömleğini giyeceksin...Üstündeki gömlek, beraberliğin;Yakınlığın, aşkın ve sevişmenin;Biraz önce erkeği içine almış olmanın vermiş olduğu bütünlüğün sembolü olacak...O sembolde filmlerde izlediğin kahramanlarınla özdeşleşecek...Kendini “kadın” gibi hissedeceksin...***Erkeksen, sevgilinin giydiği o gömlekte, erkekliğini göreceksin...Sevdiğin kadının gömleğini giymesindeki incelik erkekliğini okşayacak...Ona usul usul özgüven aşılayacak...Karizma sunacak...Ruhunu huzura erdirecek...Kendinle barıştıracak...Sevilmenin hazzında, beğenilmenin gururunda erkeklik tavan yapacak...Birlikte hazırlanan bir yemek, beraber yenilecek bir omlet aşkını unutulmaz kılacak...İçilen bir kadeh kırmızı şarap hayat boyu damakta kalacak...***Bunları yaşayamıyorsan;Eğer sadece monoton bir huzurla eşinle bir aradaysan;Muhtemelen bugün evde yalnız kalmak isteyeceksin...Kendine yalnız kalacağın bir alan belirleyeceksin...“Give me a space...” türü günlük “Amerikan tipi hezeyanlar” seslendireceksin...O hezeyanlarda kendine “Batı”lı roller biçeceksin...Bilgisayarda oyunlar oynamak içinden geçecek...Kendi kendine yaramazlık yapıp, evde dırdır çıkmamasına dua edeceksin...Kavga çıkarmamaya, barış içinde bir arada yaşamaya uğraş vereceksin...***Arada bir varsa uzaktaki sevgiliyle mesajlaşacaksın...Her halükarda bu yazıyı okursan, bir aradaki sevgililere imreneceksin...Sevişme sonrası, sevgilinin giyeceği gömlek ve yenecek omlet için, dilekler adayacaksın...Bir kış günü, evde ve karda mahsur kalmanın akıbetinin her yıl değişmekte olduğunu fark edip hayata mahsun gülümseyeceksin...***(Her yıl yılın ilk karında yayınladığım; Evde Mahsur yazısını bir parça değiştirerek yayınlıyorum bu yıl... Yılın ilk karında; hep yayınlayabilme umudunu içimde taşıyarak...)*****AVRUPA’YA VİZESİZ GİRERKEN, TÜRKİYE’DE NASIL YAŞAYACAĞIZ?..Yalan yok... Onyedi yaşında Edirne’den “Batı”ya ilk adımımı attığım günden beri, “vizesiz bir pasaport ve Avrupa seyahati hayal ettim...”Bana mı öyle geldi;Yoksa beni hafiften sınayarak öyle mi ketenpereye getirtmeye çalıştılar bilmiyorum...Yurt dışında yaşadığım uzun yıllarda ve onların öncesiyle, sonrasında...İngiliz, Fin, Yunan, Avusturyalı ve Alman ne kadar sevgilim olduysa; sanki biraz da ihsas ediyorlardı vizeli yolculuklarıma, kendi vatandaşlıklarının hayatımda sağlayacağı kolaylıklara...- “Birlikte yaşanacak uzun bir ömür ve muhtemel bir evlilikte, ellerinde kapı gibi dünyanın bütün sınır şifrelerini açacak pasaportları vardı...”Sanki bunu hep bir gözüme sokarlardı...***Olur da evlenirsek; her kapıda vize kuyruğunda yanlarında ‘ötekileşerek küçülen’ ben; “ben olmaktan çıkar; ötekileşmeden medenice geçiverirdim gişelerden...” Kız arkadaşım ve erkek kardeşiyle Paris’ten üç kişi gittiğimiz bir Lizbon yolculuğunun çıkış kapısındaydık...Kız arkadaşım pasasortu bile göstermeye gerek görmeden Fransa’daki oturma müsadesiyle elini kolunu sallayarak çıkıp gitti Charles De Gaulle havaalanının kontrol gişesinden... Sıra bana geldiğinde, pasaport polisi uzun bir süre hayal görmüş gibi suratıma baktı sonra aniden camekanları kapattı...Arkamda bekleyen uzun kuyruğa “başka gişelere yönelmesini” talimatladı...Beni alıp dapdaracık bir odaya soktu...Vizemin neden “sahte” olduğunu sordu...***Hayatta uğradığım nice iftiradan bir tanesiydi...Vizemin sahte olmadığını ispat etmenin aculluğu, kız arkadaşımın ve abisinin önünde beni aşağılamış; kuyrukta bekleyenlerin gözünde ise, “kimliği belirsiz meçhul kaçak” sınıfına sokmuştu...Potansiyel suçlu, muhtemel kaçak, bir ihtimal terörist, her halükarda azılı bir suçlu konumuna düşmüştüm...Sefil bir durumda bagajı verdiğim uçağa alınmayacaktım...Kırılan gururum, kendini onarabilmek için Fransız polisine ağır biçimde saydırmaya başlamıştı...Dünyanın en ukala ülkesinin, en snobize polis teşkilatının mensupları, “Ortadoğu’nun ezik coğrafyasından böylesine cüretkar bir üslubun kolay çıkamayacağını sezdiklerinden”, bir süre sonra yavaştan kıvırmaya başlamışlardı...Yarım saat sonra “uçağı benim binmem için bekletmeleri karşılığında, onlardan şikayetçi olmamayı kabul ederek” ayrıldım o odadan...Hiçbir zaman unutmadığım bir resimdi; Paris’in Charles de Gaulle havaalanının yaşadığım o kırılma...***Pasaport kapılarında, polis tarafından aşağılanmayı hiçbir zaman kabul etmesem, içime sindirmesem de, başka ülkelerin pasaportlarını taşıyan sevgililerin ima yollu evlilik dokundurmalarını hep es geçtim...Çocuklarımın; bu muameleden muaf tutulmalarını başka bir ülkenin vatandaşı olarak değil, Türkiye Cumhuriyeti’nin vatandaşı olarak sağlamak için didindim durdum...Allah “niyetini temiz tutan” kuluna istediğini nihayet veriyor...Egemen Bağış, birkaç gün içinde Başbakan’ın 3.5 yıl sonra Avrupa’ya vizesiz girebileceğimiz anlaşmanın maddelerini açıklayacağını duyurdu... ***Artık vizesiz girip çıkabileceğiz 3.5 yıl sonra bütün Avrupa ülkelerine...Çocuklarım, Amerika’da doğarak değil, Türkiye’de doğarak da, başka ülkelere vizesiz gidebilecekler, oralarda yaşayabilecekler...35 yıldır bu komplekse maruz bırakılan bir baba için az gurur değildir bu...Hâlâ düşünmekteyim şimdi...Güneydoğu’da barış sağlayan...Avrupa’ya vizesiz giriş gerçekleştiren...Enflasyonu tek rakama düşüren...İstanbul’u dünyanın incisi...Türkiye’yi dünyanın en büyük ekonomilerinden biri haline getiren bir millet ve hükümet...İçerde hâlâ insanlarının arasında barış, huzur ve uzlaşıyı sağlamakta neden bu kadar gecikir?..Türkiye’de gönül rahatlığıyla vizesiz, gerilimsiz, ‘başına ne geleceğini düşünmeden yaşayabilmek’ Avrupa’ya vizesiz girmekten daha mı zor gelmektedir?..Hâlâ çözememekteyim...Hâlâ düşünmekteyim...

Devamını Oku

Mustafa Balbay’ın misyonu...

11 Aralık 2013

Dört yıl kadar önce, Cumhuriyet gazetesinde o sırada “tutuklanan Mustafa Balbay’ın kitaplarının imza günü” vardı...Kalkıp gitmiştim...Bir sürü yazar çizer oradaydı...Halk; Cumhuriyet gazetesinin Şişli’deki binasının önünde toplanmıştı...Sevgi gösterisinde bulunuyordu gelen yazarlara...***Hayat insanların karşısına o sırada tesadüf gibi görünen, oysa gerçekte hiç de tesadüf olmayan, olaylar çıkartır sınamak için...O olayların gizemli gerçeğinde, kişisel ve tarihsel misyonlar biçer insanlara...Mustafa Balbay tutuklandığında, bu ülkede tutuklanan yüzlerce VIP tutukludan birisiydi... Onunla beraber tutuklanan gazeteciler bulunuyordu...Sonrasında tutuklananlar olduğu gibi...O sırada tutuklanan işadamları, generaller, doktorlar, siyasetçiler vardı...Sonradan tutuklananlar olduğu gibi... O gün beni Cumhuriyet gazetesinin önüne götüren kalbim, hep Mustafa‘yı farklı bir yere koyuyor, Mustafa‘ya hep farklı bir rol biçiyordu... Mustafa; o günlerden itibaren ismi etrafında adım adım oluşan “sempati halkalarının, yarattığı rüzgarlarla”, Türkiye’nin “cezaevleri sürecinin sembol ismi” olacaktı bu beş yıl içinde... ***Tutuklu sanıklardan muhtemelen bazıları Mustafa’nın kayrıldığını düşünüyorlar...Onun sembolleştirildiğini, onun için lobiler yapıldığını, insanların seferber edildiğini, milletvekili seçtirildiğini, onu cezaevinden çıkartmak için her yolun denendiğini; söylüyorlar...Mustafa için denenen bu yolların hiçbirinin kendileri için denenmediğini düşünüyorlar...Haklı olabilirler...Ben dahil kimse Mustafa için yazdığımız kadar yazmadık diğer tutuklular için...“Neden” diye kendime sorduğumda tek bir cevap çıkıyor karşıma...Mustafa; iddianamede her ne yazmış olursa olsun, hayatında somut olarak kimsenin kişisel kötülüğü için tek bir söz söylememişti...Hep mahsun, hep tevekkül, hep bilgelik dolu bir muhalefet çizgisi izlemişti...***Saldırganlaşmamıştı...Şartlar çok zorladığı halde asabileşmemişti...Hayat dayattığı halde, “hesap sorar bir havaya” bürünmemişti...Hep adalet arayan, agresifleşmeden hak arama mücadelesi yürüten, kimselerin kötülüğü için tek bir söz söylemeyen bir kişiydi Mustafa...Dün dikkat ettim...Mustafa’nın serbest kalmasını, hükümete en muhalif gazeteler, merkez medya, Cemaat’e yakın medya ve hükümete yakın medya, istisnasız hepsi birinci sayfalarından görüyorlardı... Hiçbirinde olumsuz bir söz söylememeye özen gösteren bir hava esiyordu...Muhalif medya ile merkez medya olayı iyice büyütüyor, buna karşın Cemaat’e yakın medya ile hükümete yakın gazeteler de özen göstermeye gayret ediyorlardı Mustafa’ya... ***Aslında Mustafa’yla ilgili toplumsal konsensus, bundan daha önce; değişik eğilimleri içinde barındıran Anayasa Mahkemesi’nin üyelerinin oybirliğiyle aldığı kararla tescil ediliyordu...Tutukluluk süresinin haksız biçimde uzadığına hükmeden karar Anayasa Mahkemesi’nde oybirliğiyle alınmıştı...Cumhurbaşkanı Abdullah Gül daha mahkeme tahliye kararını vermeden, kendi de, elini taşın altına koyup;- “Kararın Anayasa Mahkemesi’nden oybirliğiyle çıkması çok önemli” demişti...Bunu Cumhurbaşkanı’nın hatırlatması, aslında onun tutumunu da anlatıyordu kamuoyuna...- “Balbay tahliye edilmeliydi...” ***Türkiye çok sert savaşların yaşandığı, korkunç bir türbülansın içindedir bir süredir...Bu türbülanstan ne kadar yara alarak çıkabileceğimizi bilmiyoruz...Bu kadar değişken, uzlaşmaz ve çatışan cephenin ortasında, Mustafa Balbay için kendiliğinden oluşan konsensus, Türkiye’nin önündeki umuttur...Demek ki Türkiye’de; herkes bir miktar da olsa Mustafa’nın özgürlüğünden mutlu olmaktadır...***Öyleyse Mustafa Balbay; Dayatmalara gitmeden...Hesap sorucu bir uslup benimsemeden...Tamir edici ve geçmişi sarmalayıcı...Geleceği barışla inşa edici...İstikbali mazinin rehin almasına izin vermeyeceği bir süreci oluşturabilecek bir mücadeleyi başlatabilecek bir adamdır...Cezaevleri sürecini bilen, bu süreci toplumsal bir barışla noktalayabilecek bir empati duygusuna fazlasıyla sahip bir konsensus adamıdır... ***Mustafa’nın mizacı bu zor görevi; ülkenin toplumsal barışını sağlayarak Meclis’te yürütebilecek bir konumdadır...Hayat bazen insanlara, en acı ve ağır tecrübelerin ortasında çok büyük misyonlar yükler...Mustafa Balbay’ın serbest kalmasının altında hayatın talep ettiği “böyle bir misyon var...”Güney Afrika’da barışı sağlayan Nelson Mandela Güney Afrika’da toplumsal barışı 27 yıl hapiste kaldıktan sonra sağlayabilmişti...Elbette Mustafa ile Mandela arasında siyasi bir benzerlik yok...Fakat hayat zaten siyasi değil, insanidir... Mandela’nın ebediyete intikal ettiği cenaze töreninin gününde, Mustafa Balbay’ın cezaevinden çıkarak TBMM’de yemin etmesi ilginç bir tesadüftür...Lafın gelişi tesadüftür diyorum...Ben tesadüflere inanmam!..Hayatta tesadüf gibi görünen olguların “insanlara ibret” olacak bir nihai idrakin parçaları olduğunun farkındayım...Belki de memleket, sorunlarını, barış, uzlaşı, hoşgörü, özgürlük içinde çözmesi gerektiğinin idrakini sağlayacaktır cezaevlerinde yaşanan bunca acılı dramdan sonra...Bir de bakarsınız cezaevleri ve yargılama süreçleri, “sistemi ve insanları adam etmenin bir yöntemi olmaktan çıkıvermiş...”Söylemesi bile kulağa hoş geliyor; değil mi?..

Devamını Oku

İlkokula başlayacak çocuklar... Ve sen hâlâ tutuklusun Mustafam!..

8 Aralık 2013

O günü; dün gibi hatırlıyorum Mustafa... Mart’ın 6’sıydı... 2009 yılı... Senin yeni doğmuş oğluna Deniz adı koymuştun...Benim eşim olan Deniz hamileydi...Doktor ikizlerin olacağını müjdelemişti bize...Mayıs’ın ortalarına doğru doğum bekliyorduk... Senin içeri alındığını o Mart günü, televizyon kameralarının evinin önündeki görüntülerinden görmüştüm Mustafa...***Sessiz, sakin; kaderinin bir bilinmezine doğru gitmekteydin...Benim çocuklar doğmak üzereydi...Senin ikinci çocuğun yeni doğmuştu...Doğal olarak aklıma çocuklar gelmişti...- “Yeni de oldu çocuğu...” demiştim Mustafa‘nın;- “Uzun sürmez inşallah tutukluluğu...”***Dün okullarına gittim çocukların Mustafa...Artık çocuklar 5 yaşında ilkokula başlıyorlar buralarda...Kanun değişti...Öğretmenleriyle konuştum...- “Liseyi dört yıl okuyacaklar...” dedim nasılsa... - “Bu yıl başlasalar, benimle aynı yaşta mezun olacaklar okuldan...Mahsuru yoksa sizin için bu yıl başlasınlar ilkokula...”Bir aksilik olmazsa, bu yıl okula başlıyorlar, hiç görmediğin çocuklar Mustafa...***Sen içeri düştüğünde onlar daha dışarı çıkmamışlardı; çıkmak üzereydiler annelerinin karnından...Doğdular...Hiç de kolay olmayan günlerden geçtiler... Seneler geçti, nice dramlardan meşakkatlerden geçtik, ölmedik, direndik...Çocukları ilkokula başlayacak yaşa getirmeye çalıştık Mustafa...Oysa sen hala tutuklusun...Ne diyeyim bilmem ki?..Bir şeyleri diyecek zamanları da geçtim Mustafam...Diyeceklerimin bir anlamı olacak mı, onu da bilmiyorum ki?..Dün ilk defa yaz okullarına baktım, okyanusların ötesinde...Alsam götürsem diyorum onları; oralarda biraz sanat, biraz spor, biraz barış, biraz hoşgörü, biraz uzlaşı teneffüs edecekleri bir iki ay geçirseler...İlkokula başlıyor artık çocuklar...Ve sen hâlâ tutuklusun Mustafam...*****Paparazziler yüzünden evlerini satan ünlüler....- “Silvester Stallone bu malikanede oturuyordu...” dedi, Benjamin...- “Şimdi sattı bu evi... Çünkü oturamıyordu... Bütün otobüs turları bu evin önünden başlardı... Hayranları onu rahat bırakmazdı... Ve Paparazziler... Bu mahallede kamp kurarlar... Hiçbir ünlü rahat rahat evinden dışarı çıkamaz... Onun için en sonunda, yukarıda kendilerine özel güvenlikli yeni bir mahalle inşa ettiler... Çoğu orada yaşıyor... Mahalleye paparazzi giremiyor... Giriş çıkışlarda var... O mahallenin fiyatları burayı ikiye katlıyor...”***Aynı zamanda profesyonel bir müzisyen olan Benjamin kullanıyordu arabayı...Dünya starlarının yaşadığı Los Angeles’taki Beverly Hills’i gezdiriyordu bana...Her yer yüksek duvarlar ve yeşilliklerle kaplıydı...Dünya starları o yüksek duvarların ve yeşilliklerin arkasına saklanarak yaşamak zorundaydılar...Michael Jackson’un hayattayken paparazzilerden kaçmak için yaptırdığı özel demir kapıyı gösterdi Benjamin...Arkada sote bir yere gizlenmişti kapı...Paparazzilere yakalanmamak için oradan çıkıp giriyordu Michael Jackson...***Birkaç saat önce, öğle yemeğini yerken, aniden fark etmiştim yanımdaki masada oturan adamın ünlü aktör Michael Caine olduğunu...Rahat ve umursamaz bir tavırla oturuyordu masasında...Ivy geniş bir bahçesi olan muhteşem bir Batı Hollywood restoranıydı...Brunchları, öğle yemekleri, kokteylleri ve dünya starı müşterileriyle ünlüydü...Restoranın hemen dışında paparazziler birbirleriyle oyunlar oynuyorlardı...Fotoğraf makineli olanı kavisler çizerek kaçmaya çalışıyor, televizyon kameralı olanı onu koşarak çekmeye uğraşıyordu...***30 yıllık televizyonculuk hayatımda, her şeyi görmüştüm, ancak “görüntü antrenmanı yapıldığına” ilk defa şahit oluyordum...Cadde üstünde dünyanın ünlü markalarının mağazaları vardı...- “Ünlüler burada alışveriş yaparken, caddeyi boydan boya kapatırlar...” demişlerdi...Paparazziler gelemesin ve resimlerini çekmesin diye...Daha çok Angelina Jolie ve Brad Pitt böyle yapıyordu söylediklerine göre... ***Milyonlarca dolarlık yerler...Yüz milyonlarca dolarlık huzursuz hayatlar...Evinde rahat edemediğin, yeşillikler ve duvarla örerek kopkoyu yalnızlıkların içinde yaşadığın, dışarısıyla arana set çekerek farklılaştığın huzursuz hayatlardı bunlar...Yıllar önce, karmaşık bir ilişkinin ortasına düşmüş, aşkımı paparazzi dünyalarının göbeğinde, evimin önüne gidemez bir halde yaşamak zorunda kalmıştım...“Paparazzilerin evlerin önünde hayatı zindan etme özgürlüğünü” basın özgürlüğü olarak sunan gazete yöneticilerinin revaçta olduğu günlerdi o günler...***Onlara “çok kutsadıkları basın özgürlüğünün aynısını iadeli taahhütlü göndereceğimi” net bir şekilde izah ettikten sonra kendi evime mütevazı bir şekilde girip çıkabilir hale gelmiştim... Benim şeffaf hayatımla uzaktan yakından ilgisi olmayan, besbin beter hayatlar yaşamakta, ancak kurnazca gizlenmekteydiler...Her zaman olduğu gibi ikiyüzlü ve çıkarcıydılar...***Paparazzi özgürlüklerinin arkasında neler olduğunu, onları yapanların aslında “basın ve paparazzi özgürlüğü adı altında” neyi amaçladıklarını, hangi rantların hangi görüntü ve haberlerin karşılığında sağlandığının farkındaydım...Dünya adil değildi...Bu anlamda Los Angeles ile İstanbul arasında kalite değil, kantite, nitelik değil, nicelik farkı vardı...Basın özgürlüğü aslında basına sahip olan paranın yani sermayenin özgürlüğünün kamufle edilmiş, etikleştirilmiş şekliydi...Basın özgürlüğüne karşı çıkanlar ise, basının özgürlüğüne karşı çıkmaktan ziyade, “paranın hareketini kontrol etmek istiyorlardı...”Bir oyundu oynanan...Aktörleri ve aktristleri belli; iki tarafın da bildiği...***Bir Toscana şarabı açtırdım öğlen yemeğinde West Hollywood’da konuklarım şerefine...Uzun zamandır çok nadir okazyonlar vesilesiyle, şarabı tadıyor ve bir iki kadehle eşlik ediyordum...Öylesine bir gündü...Öylesine bir dost grubu vardı masamda...Şarabın tadı buruktu...Buruk olduğu kadar da lezzetli...“Tıpkı hayat gibi” diye düşündüm...Buruk ve lezzetli...Azar azar tüketmeliydim...Şarabı da hayatı da...Sindire sindire...Lezzeti de burukluğu da...

Devamını Oku

Oscar sahnesinde yaşadığım ölümsüz an

7 Aralık 2013

Sahneye çıktığımda yaşadığım anı; hayatım boyunca unutamayacağımı biliyordum...Hafızama kazınacağından emindim...Ruhuma işleyeceğine, kalbimde kilidini sadece çocuklarımın açabileceği, mahrem bir mahzende saklanacağının farkındaydım...Oraya esasen çocuklarım için gitmiştim...İlk defa bir sahneye kendi işimin bir parçası olarak değil, çocukların istikbaline kazınacak bir anı olarak gitmekteydim...O sahneye esasen olarak; onlar için çıkıyordum...***O ana kadar Los Angeles’ın uçsuz bucaksız Pasifik sahillerinde, plajlarında, mahallelerinde, kumsallarında dolaşmıştım...Kafelerine, barlarına, restoranlarına girip çıkmıştım...Pretty Woman filminin çekildiği otelin barında bulunmuş;Richard Gere ve Julia Roberts’la filmin gerçeğini yaşarcasına şizofrenik sahneler çekmiştim...Brad Pitt’in alışveriş için kapattığı dükkanlara dalmış, Walk of Fame’de starların isimleri üzerinde yürümüştüm...Micheal Caine’in yanı başında öğle yemekleri yemiştim...Paparazzilerin önünde cirit attığı, antrenman niyetine birbirini kovaladığı mekanlarda, kırmızı şaraplı öğle yemeklerini, güneşli Hollywood gününün tam ortasına denk düşürmüştüm...***Michael Jackson’un muamma ölümle göçtüğü evden, Elvis Presley’in sokağın hemen karşısındaki son evine, Playboy patronunun malikanesinden, Silvester Stallone’un köşküne, Jennifer Lopez’in rezidansından, Britney Spears’ın villasına her yeşillikler ve gizemler arasında sonu bilinmez yolculuklara çıkmıştım...Unutamadığım filmlerin yaşandığı, yaratıldığı stüdyolarda dolaşmış, 7. Sanat’ın gizemli dünyasına sonsuz yolculuklar yapmıştım...*** Yine de biliyordum ki, bu anların her biri ‘unutulmaz’ olsa da, birazdan yaşayacağım an “ölümsüz” olacaktır...Ölümsüzlüğü benden sonra intikal edeceği kuşakla baki kalacaktır...Hayatımda ilk kez kendim yerine, çocuklarımı hissederek çıktığım o sahne hayatımın bir dönemecidir...Bir virajın en keskin yeridir...Merkez kaç kuvvetinin tavan yaptığı, savrulmaya en müsait durduğum yerdir...Bir kırılmayı ortasından yaşadığım...Ya da bir ‘diriliş’i sil baştan mucizeyle harmanladığım sahnenin ortasındaydım şimdi...Dolby Theater’da “yüzlerce Oscar’ın verildiği sahnenin tam ortasında öylece durmaktaydım...”Tiyatronun görevli mihmandarı hanımefendiyi dinlemekteydim...Oscar’ı yaşamaktaydım... Boş koltukların önünde...Ünlü aktör ve aktristlerin koltuklara iliştirilmiş resimleri beni izlemekteydi...Ben onları değil, bu sefer onlar beni izliyordu...“Resimleri”; karşılarında sahneden duran “canlı ben”e bakmaktaydı...İçimde milyonlarca hücremin teker teker kıpırdandığını hissettim...***İçimde sadece benimle birlikte o sahnede, o anı yaşayan üç küçücük çocuk vardı...İkisi kız birisi erkek üç melek...Los Angeles “Meleklerin Şehri” demektir...Melekler ve ben o gün Los Angeles’ta Oscar sahnesindeydik...En saf, en temiz en meleklere yakın halimizle...Ne zaman dördümüz bir arada, o sahnede yine birlikte oluruz kim bilir?..Olursak acaba hangimizin cisminde olacağız?..Hangimiz bir dahaki sefere o sahneden seslenirken, diğerlerimiz içerden dördüncümüze eşlik edecek?..Bir daha Los Angeles’ta dördümüz birden şehrin melekleriyle bir arada olabilecek miyiz?..Sorular uzuyordu...***Sahneden inip, dar koridora yöneldim...Oscar alan sanatçıların, sahne arkasında gittiği o dar koridora seyirttim...Siyah beyaz bir resim onca resim arasında gözüme takıldı...1979 Ocar ödülü alan erkek ve kadın iki sanatçının bir arada çektirdiği resimdi o resim...Dustin Hoffman ve Meryl Streep ellerinde Oscar kameraya poz vermişlerdi...Kramer versus Kramer filminin Oscar’ını iki başrol oyuncusu olarak o filmde aldıklarını hatırladım...Resim o anın, Oscar koridorundaki ölümsüzlüğünü belgeliyordu... Kramer versus Kramer...Kramer Kramer’a Karşı...Hoşçakal Los Angeles...Görüşmek üzere Melekler Şehri...

Devamını Oku

Aşağılık kompleksi yaratan bir uçak yolculuğu...

6 Aralık 2013

- Los AngelesJapon Gazetecilik Enstitüsü dünyanın dört bir yanından gazetecileri “Uzakdoğu kültürü ve Japon yaşam tarzı üzerine bir ay sürecek uzun bir eğitim için” Tokyo’ya davet etmiştiMilliyet’in Ankara bürosunda diplomasi muhabiri olarak çalışıyordum...- “Japon Hava Yolları JALL’la uçuyorsun...” dediler;- “Uzun bir yolculuk olacak... Önce KLM ile Amsterdam’a uçacaksın... Orada bir gece kalıp ertesi günü direkt uçuşla ver elini Tokyo...”- “Dönüş?..” dedim...- “Dönüş daha da iyi...” dediler...- “Geceleme yok... JALL’la Frankfurt... Oradan aynı gün Lufthansa’yla İstanbul...” ***- “Bu kadar değişik havayollarıyla yolculuk yapacağım da tek bir Türk Hava Yolları uçağı olmayacak mı aralarında?..” diye geçirmiştim içimden...İçten içe de kendimle hafif de gururlanmıştım...23 yaşında okyanus aşarak, dünyanın bir başka köşesine tek kelime Türkçe konuşacak kimse olmadan gidecektim...Amsterdam’a uçmak için KLM’e bindiğim anda, Türkiye ile bütün ilişkim kesildi...Uçakta ne bir Türk gazetesi, ne Türkçe bilen bir hostes ne de yanımda Türkçe konuşan birisi vardı...Daha İstanbul Yeşilköy Havalimanı’ndan havalanırken bile uçakta yapayalnız kalmıştım...***Lufthansa ismini andığımda Almanya, KLM’i duyduğumda Hollanda, JALL’ı telaffuz ederken Japonya gözümde büyüyordu...Onlar “dünya”ydılar...Bizse dünya dışında kalmış “yerli”ler...Japonya’ya gidebilmek için “Önce bunlar gibi medeni!! bir ülkeye giderdiniz...”“Ancak oraya vardıktan sonra Tokyo’ya gitmeye hak kazanırdınız...”Türkiye’den kalkıp direkt oralara gitme hakkını size vermezlerdi... O günlerde Çetin Altan’ın dediği gibi henüz dünyalı değildik... ***Yoksunluk, aşağılık kompleksi yaratır...Aşağılık kompleksi ise kendine yabancılaşma...Gözünde “onlar” dediklerin büyür, “kendin” dediklerin küçülür...Marazi bir “kendini ispatlama” duygusu gelişir öz benliğinde...- “Ben geldiğim ülkedekilere benzemem” şeklinde tezahür eden yamuk bir davranış modeli gelişir şahsiyetinde...Dışarıdan bakanlar “bu niye böyle konuşuyor?” der ve anlamazlar...Yıllar yılı Batı’nın üniversitelerinde “Türk olduğunu saklayanlarla” böyle karşılaştım...Kendilerini duruma göre “İtalyan, Yunan, İspanyol” gösteren genç Türkler’le böyle tanıştım... Aşağılık kompleksi denilen şey bir toplumu daha hava yolu şirketinden başlayarak esir alırdı...***O günlerde “dünyada hiçbir yere uçamayan; o fukara ve dandik hava yolları şirketinin, gün gelip dünyada en fazla merkeze direkt seferi olan hava yolu şirketi olacağını” söyleselerdi, cevap bile vermeye gerek görmezdim...- “Kafayı yemiş bunu söyleyen...” diyerek geçerdim...Fakat o gün geldi benim hayatımda karşıma çıktı...Hayat bana Avrupa’nın en iyi hava yolları şirketinin, en fazla merkeze uçan hava yollarının kendi ülkemin Türk Hava Yolları olduğunu gösterdi...Yoksunluğun verdiği aşağılık kompleksinden, başarının verdiği hak edilmiş bir gurura ve sindirmiş bir bilgeliğe...Sanıyorum hamsili pilav yerken bunu düşünüyordum...*****333 kişilik uçak...Ali Genç; - “Abi...” dedi...- “O çok sevdiğin Messi’li Kobe Bryant’lı reklam filmi var ya... Onun yenisi çekildi... Lansmanı için Los Angeles’a gideceğiz... Gelsene...”- “İstanbul’dan fazla uzak kalamıyorum biliyorsun...” dedim...- “Ne kadar sürüyor?..” - “Direkt sefer Los Angeles... Her yere direkt artık.. 13 saatte oradayız... Uçakta iki öğün, iki film, biraz kitap karıştırdın mı Los Angeles’tasın...”- “İyi ayarlayabilirsem son gün haber veririm...” dedim...- “Ne son günü abi?.. Bütün seferler tıklım tıklım dolu... Tek bir boş yer yok... Önceden söylemen lazım...”***İçimden bu çocuk dalga geçiyor benimle diye geçiriyordum...Gidiş ve dönüşte yolcuları gördüğümde beynimden vurulmuşa döndüm...Neredeyse Türk yolcu yok gibiydi 333 kişilik uçakta...İranlı, Hintli ve İsrailli yolcular çoğunluktaydı...- “Niye böyle oluyor?..” dedim...- “Tahran ve Bombay’dan direkt uçuş yok... İstanbul aktarmalı THY ile uçuluyor... Tel Aviv var ama, İsrailliler THY’yi seçiyorlar...”Şaka gibi bir şeydi!..Tek bir boş yer yoktu...Business dahil her yer full’dü...***Türk Hava Yolları bana bir jest yapmış... Koltuk olarak 1 A’yı vermiş...Kendi ülkemin uçağıyla, İstanbul’dan Pasifik kıyısına Los Angeles’a gidişte ve dönüşte tam 650 yabancı ülke vatandaşıyla seyahat ediyordum...1 A’da oturmuş ilk gençlik günlerimden bugünlere taşınan “kader”imi gözlüyordum...Okyanus aşmak için kendi hava yolu olmayan bir ülkenin 23 yaşındaki gencinin, iki yolcu arasına sıkışmış yüreğini hissettim o an...Yabancı bir uçakta tek başına kalıvermenin öksüzlüğünde, yüreğinin heyecanla attığı dakikaları hatırladım... O genç çocuk şimdi; tam 30 yıl sonra, dünya vatandaşlarının aktarma yapmak zorunda kaldığı ve akın akın doldurduğu bir Türk Hava Yolları uçağıyla birinci sırada Okyanus’u aşmaktaydı...Uçakta otuz yıl önceki gibi yine Türk sayısı çok azdı...Fakat bu sefer küçük bir fark vardı...Uçağın kendisi Türk Hava Yolları uçağıydı...Yolcular misafir...Bu kez genç çocuk ev sahibi konumundaydı...Yabancı değil...*****Hamsili pilav...35 yıl önce uçakla ilk yurt dışına çıktığım zamanlarda, bonfile, fleminyon, köri soslu tavuk gibi ana yemekleri, soğuk balık, havyar gibi antreleri yer, “içten içe ne kadar Batı’lı olduğumu” hissederek gururlanırdım...Uçak yolculuğu, Türkiye’nin Batı’nın ayrılmaz bir parçası olduğunu “yemeğiyle, içkisiyle, kültürüyle bir kez daha göstermek için vardı” sanki...Havyar yerken şampanya servis edilirdi...Fleminyon yerken, kırmızı şarap açtırmaya önem verirdim...Bordo seçerdim et filetoda ki damağımda tat uyumu tam oluşabilsin...Soğuk balık antrede ve tavukta beyaz şarap ısmarlardım...Yemek öncesinde, kuru yemişle bir kadeh de viski söylerdim...İskoç viskisi elbette...Her uçak yolculuğu bana “Ne muhteşem Batı’lı bireyler olduğumuzu” duyumsatırdı... Batı’yla uyumlu çağdaş bir ülkeden geldiğimi... Batı’nın ayrılmaz bir parçası olduğumuzu hatırlatırdı uçak yolculukları bana...Ruhum coşkuyla taşardı bu gerçeklerle... Sabah kahvaltılarında Air France “çırpılmış yumurtaya domuz pastırması koyduğunu söylerse” iyice Batı’lılaşmış hissederdim kendimi!.. ***Ben mi değiştim, veya Doğu’lulaştım!!! bilmiyorum...Los Angeles’a giderken bunların hiçbirini istemedim...Fındık fıstık geldiğinde, yanında viski arzulamadım...Domates suyunu tercih ettim...Yemek gelince, “dilimlenmiş bir parça limonlu su” istedim...Yemekte ne domuz pastırması aradım, ne kalın fileto etlerden arzuladım...- “Hamsili pilav var...” dediler...- “İster misiniz?..”- “Evet...” dedim büyük bir iştahla...- “Siz hamsili pilav getirin bana...”Tokyo’ya otuz yıl önce gittiğim Japon Hava Yolları uçağı geldi aklıma...Japon kahvaltısı yapan ve kahvaltıda suşi yiyen Japonlar geldi gözümün önüne...O gün onlar nasıl bu kahvaltıyı yapabiliyorlar diye hayretler içinde kalmıştım...- “Niye bizler gibi Batı’lılaşmıyorlar?..” diye hayıflanmıştım...Şimdi gizli gizli Japon’laşıyor olmaktan keyif aldım...Uçakta annemin hamsili pilavını yerken, Japonlar’ın aslında herkesten daha Batı’lı olduğunu anladım...Ruhumla uyum içinde, Batı’nın harmonisini yaşamaktan keyif aldım...

Devamını Oku

Kansere karşı yiyecekler... Havuç ve domates...

1 Aralık 2013

Patrick Holford İngiltere’de “Kansersiz Yaşamın Sırrı” kitabının yazarı beslenme uzmanı uluslararası bir yazar ve araştırmacı...Yirmi dile çevrilen kitabından bu Pazar “kanseri engelleyen yiyecekler” hakkında önemli pasajlar sunacağım size...Şöyle diyor Patrick Holford:- “Beslenme ile ilgili tüm etkenler içinde, sebze ve meyve alımınızı artırmak, kanserden en iyi korunmayı sağlar...Bu yiyeceklere getirilebilecek bir sınırlama yok...Diğer bir deyişle bu yiyeceklerden ne kadar yerseniz, kanser riskini o kadar azaltırsınız...Meyve ve sebze etki bakımından eşit güçteler...Yapılan araştırmalar, meyve, sebze ve tahıl bakımından zengin olan Akdeniz diyetini uygulayan kişilerin kanser riskinin yüzde 6, ölüm riskinin ise yüzde 50 azaldığını ortaya koyuyor... Yaşları 50 ila 71 arasında değişen ve meyve, sebze, baklagiller (nohut, fasulye, mercimek), zeytinyağı ve balık bakımından zengin olan Akdeniz stili bir diyetle beslenen dört yüz bin kişi üzerinde yapılan bir çalışmada; Bu tür beslenme sonucu; kanser nedeniyle ölüm riskinde erkeklerde yüzde 17, kadınlarda yüzde 12 azalma olduğu belirlendi...***Bazı yiyeceklerin kanser konusunda özellikle koruyucu olduğu görülüyor... Bunlar arasında havuç da var... Bazı araştırmalar; günde bir havuç veya eşdeğerini tüketmenin kanser riskini üçte bir oranında azalttığını gösteriyor...Domates de bu konuda harika sonuçlar veriyor...Haftada on porsiyon domatese dayalı yiyeceklerden (domates sosu, domates çorbası, suyu) tüketen erkeklerde prostat kanseri görülme olasılığı neredeyse yüzde 50 daha az...***Amerikan Hükümeti Anti Aging Araştırma Departmanı Başkanı Dr. Richard Cutler’a göre; vücutta bulunan antioksidan miktarı ne kadar uzun süre yaşayacağınız ile doğru orantılı...Kirli bir alanda yaşamak, sigara içmek, mangalda et pişirmek, kızgın yağda kızartılan yiyeceklerle düzenli beslenmek, antioksidan eksikliğine yol açar...Armut, çilek, avokado, çiğ brokoli, kuşkonmaz antioksidan etkisi çok yüksek sebze ve meyveler...Vücutta antioksidan fazlalığı diye bir şey olmaz...Vücut ihtiyacı oranındaki antioksidanı alır, gerisini boşalım yoluyla atar...”Tabağınızdaki doğru denge...“Öğle yemekleriyle akşam yemeklerini planlamanın en basit yolu bunları dörde ayırmak...Tabağınızın dörtte birini protein bakımından zengin bir yiyecek ile (bir avuç kadar), diğer çeyreğini karbonhidrat bakımından zengin bir yiyecek ile doldurun...Tabağın geri kalan kısmını ise büyük bir porsiyon salata veya büyük bir porsiyon sebze ile doldurun...Yani tabağınızın yarısı sebze ile, çeyreği protein, diğer çeyreği de karbonhidrat olsun...”Çay sizin için iyi mi?..“Çay hangi türünü nasıl içtiğinize dayalı olarak iyi ya da kötü olabilir...Yeşil çayın kolorektal kanser riskini azalttığı düşünülüyor... Kanser hastalarının yeşil çay tüketimini araştıran bazı klinik denemelerde yeşil çayın fayda sağlama potansiyeli olduğu bulundu...Yeşil çayın sağlık açısından yararları, antioksidan özelliğinden kaynaklanıyor...Yeşil çay tüketiminin ardından kandaki antioksidan seviyelerinin arttığı biliniyor...***Genel sağlık bakımından çok fazla çay ya da kahve içilmesi tavsiye edilmiyor... Güney Amerika’da bol içilen bir çay olan matenin, ağız ve yemek borusu kanser riskini artırıyor...”AlkolAlkol kullanmayın...Kullanırsanız da tüketiminizi erkekseniz günde en fazla iki bardak, kadınsanız günde en fazla bir bardakla sınırlayın...Antioksidanlar bakımından zengin yeşil çay, kuş burnu, Çin gülü ve küçük tane meyveler gibi kırmızı bitki çayları için...Kahve yerine normal çay için...Genelde ikisinden de fazla miktarlarda içmeyin...”Kanser ve süt...“Bebeklik dönemi dışında hamile olduğunuzda, emzirdiğinizde ya da hayatınızın diğer dönemlerinde süt içmenin GEREKLİ OLMADIĞI sizi şaşırtabilir...Biz insanlar için tek gereklilik, ideal olarak yaşamın ilk yılı, ve kesinlikle ilk altı ayı boyunca anne sütünün tüketilmesidir...Bir yetişkin olarak süt ürünleri -süt, peynir, yoğurt ve tereyağı, tüketmek bir başka hayvan tarafından emzirilmeye benzer...Bu kesinlikle bizim evrimsel tasarımımızın bir parçası değil... ***Sizi süt ürünlerini beslenmemizin demirbaşlarından biri yapmaktan vazgeçirmek için ciddi bir nedenim var...O da: “Kanser...”Artık bir ülkenin süt tüketimi ne kadar yüksekse, meme ve prostat kanseri riskinin o kadar yüksek olduğu konusunda tutarlı ve kayda değer kanıtlar bulunuyor...Kanserden ölüm riskinin en yüksek olduğu ülkeler, İsviçre, Norveç, İzlanda ve İsveç’tir...Bunun tam aksine, birçok Asya ülkesinde ise risk minimaldir...Beslenmenin genelde; tam tahıllardan, sebzelerden, meyvelerden, tofudan, soya sütü ve diğer soya ürünlerinden oluştuğu ve sütün beslenmenin normal bir bölümünü oluşturmadığı Asya ülkelerinde insanlar daha sağlıklı...Bu ülkelerde meme ve prostat kanseri ABD ve Batı ülkelerine göre çok daha az görülüyor...***Süt ve kanser riskinin artması arasındaki bağlantı bir süredir biliniyor...Süt riski neden artırır?..Süt 38 farklı hormon ve büyümeyi destekleyici madde içerir... Hücreleri büyütmek onun işidir...Fakat bu maddelerin özellikle biri çok fazla dikkat çeker... Bunun adı insülin benzeri büyüme faktörü, ya da IGF-1’dir... Ne kadar süt içerseniz bunun oranı o kadar yüksek olacaktır vücudunuzda...Ergenlik döneminde IFG-1 kızlarda göğüs, erkeklerde prostat gelişimini kamçılar...Daha sonra yaşlandıkça bu seviyeler hızla düşer...Fakat süt ve peyniri tıka basa yediğinizde büyümeyi uyarır...Fazla büyüyen hücrelerin ise apaptoz (intihar) sürecini durdurur...Siz hızla büyüyen bir bebekken bu durum sizin için iyidir...Fakat hızla büyüyen hücreler kanser hücresiyse bu sizin için kötü haberdir...IFG-1 seviyesinin yüksek olması meme, prostat, kolon ve akciğer kanseri riskinin artması ile ilişkilendirilmiştir... Yüksek olması durumunda, kanser riskiniz ikiye katlanıyor...”

Devamını Oku