Futbolculuğu esnasında hayatta hakkı en çok yenmiş insanlardan biriydi Hakan şükür...Muhteşem bir santrafordu...Attığı 249 golle, Metin Oktay’ı, Tanju Çolak’ı bile geride bıraktı...Arkadaşlarına pozisyon üretti...Topa çıkar, kafayla ceza sahasında arkadaşlarına indirir, pasörlük yapardı...Kaleyi bulan kafaları çok tehlikeliydi...Diğer santraforlardan daha çok pozisyona girerdi...Bu bir santrafor için gol kadar önemli bir meziyetti...Hakan Şükür VATAN'a konuştu!***Buna karşın hakkı hiçbir zaman tam verilmedi, itibarı hep indirilmeye çalışıldı Hakan Şükür’ün...“Şaban” denerek itibarsızlaştırılmaya çalışıldı, Galatasaray’ın içini karıştırıyor diye karakter suikastine tabi tutuldu...Sarı kırmızılıların; gelmiş geçmiş en iyi santraforuydu Hakan...Hiçbir zaman en iyi santrafor muamelesi görmedi...Hep “Galatasaray’a pek de yakışmıyor” edası vardı sarı kırmızılı camiada...***Beşiktaş’ta yöneticiydim...Galatasaray’la sorunlar yaşıyordu...Yönetim kurulunda “Hakan Şükür’ü alabileceğimiz, transfere sıcak baktığı söylendi...”-“O Galatasaray’la özdeşleşmiş... Gelir mi ki, acaba almalı mıyız ki?..” dedim...-“Gelir...” dediler... -“İstersek ve uğraşırsak gelir...”Araya başka transferler girdi olmadı...Şurası bir gerçekti ki, Galatasaray’da futbolculuğunun büyüklüğü kadar “büyüklüğüne yakışır bir muamele görmedi...”***LİG TV’ye spor yorumcusu olarak alındığında bütün Türkiye karşı çıktı...Yerin dibine batırdılar Hakan Şükür’ü...AKP milletvekili olduğu için bu görevin ona verildiği söylediler...Doğruydu!..Fakat o doğru kadar, bir doğru daha vardı...Hakan Şükür gibi bir futbol ilahı futbolu yorumlamayacak da kim yorumlayacaktı?..***Bir tarafta milletvekilliği maaşı, diğer yanda ballı börek spor yorumculuğu, Hakan’ı “linç etmek için bu iki unsur yetti arttı Türkiye’ye...”Milletvekilliğinin yanında bunu yapması yakışık almazdı...Meclis’te müzakerelere mi katılacaktı yoksa Pazar akşamları futbol mu yorumlayacaktı falan filan...Esasen merkez medyanın ve algı yönetimi yapan büyük sermaye egemenliğindeki üst yapının, “parlatılmasını istediği favori isimlerinden biri değildi” Hakan Şükür... Mesela bir Kemal Derviş gibi değildi...Onun Amerika’dan ithal kurtarıcılığı, oynadığı tenisle bütünleştirilir; bir mucize olarak sunulurdu...Hakan Şükür’ün ise 249 gol atarak Türkiye rekorunu elinde bulundurduğu santraforluğunun üzeri örtülür; “futbol yorumculuğu ile milletvekilliği birlikte olmaz” denilirdi...***Tüm bunlar gerçekti...Ancak şimdi söyleyeceklerim de gerçek olacak maalesef...Hakan Şükür sonuna kadar hakettiği “Lig TV yorumculuğuna ne yazık ki; o günlerde bu asetleriyle gelmedi...”“Güç”ün merkezindeydi...Onu attığı gollerden ziyade, içinde bulunduğu “güç” bir yere getiriyordu...Hayatta bir yere gelişiniz hangi motifle gerçekleşiyorsa, o motifin bitmesiyle işiniz de bitebilir...Hakan Şükür’ün bugün işinden olması eleştirilebilir...Fakat Hakan Şükür’ün o gün o işi kapmasını da aynı nedenle eleştiriyorsanız eğer... Sizi bir yere getiren saik, götüren saikle aynıysa, “mağduriyetten çok karmik bir durum” vardır ortada...Hakan Şükür, hayata derin pencerelerden bakmasını bilen biri...Bu çerçeveden bakarsa, üzülecek hiçbir şeyin olmadığını görür...***Bizlere gelince;Özyeğin Üniversitesi‘nde söyleşiye gelen gençler bana dayanamayıp sordular:-”Yine haberleri yapmayı düşünür musunuz?..”-”Hayır...” dedim gençlere...-”Haberi hangi kurumda yapsam, ona göre yandaş, cemaatçi veya darbeci olarak yaftalanacağım... 34 yılda salt gazetecilik sezgileri ve gönlümün ibresinden ibaret hayatımı böyle yaftalatmam... Dönmeyeceğim haberlere...”Bir kişinin giderken mağdur olup olmadığını belirleyen şey, ‘gelirken nasıl geldiğidir...’Mağduriyet “fark”tadır...“Aynı”lıkta değil!..BERTARAF!..Üniversite söyleşisinde; hayata daha olgun ve tevekkülle baktığını gösterircesine “Haberlere dönmeyi düşünmüyorum” demek kolaydı...Bunu söyleyebilecek bir lüksüm, bunu seslendirebilecek bir tatminim vardı yaşamakta olduğu hayatta...Ancak, bunu seslendirebiliyor olmam “Türkiye’nin milyonlarca gencinin önünde meçhul kalan istikbal” sorununu çözmüyor...Şimdi büyümekte olan çocuklarımı gözönüne alarak hep şunu düşünüyorum...-“Ne olacak bu çocukların mesleki geleceği?..”***Allah yazdıysa bozsun ama diyelim ki çocuklardan biri “gazeteci” olamayı kafasına koydu...Ne yapacak şimdi bu çocuk?...“Yandaş”, “cemaatçi”, “candaş”, “darbeci” sıfatlamalarının dışında bir mecra yaratabilir mi gazetecilikte?..Bu yaftalamaların dışında, bir oluşumda, bir kurumda, bir medya kuruluşunda görev alması mümkün mü?..***Diyelim ki; haber yapacak bu çocuk ilerde; bülten hazırlayacak, topluma sunacak...Haberleri olabildiğince objektif görebileceği, bir tarafa ait olmadan değerlendirebileceği bir mecra olacak mı o tarihte?..Babalarının her zaman güçlü bir siyasi görüşü oldu... Ne ki bu görüş “hiçbir zaman bir tarafa aidiyet şeklinde tecelli etmedi...”Vicdana göre, gerçekler karşısında gönül ibresinin doğru dediği yöne göre şekillendi tavrı ve pozisyonu...Şimdi onlar babaları kadar bile olsa “tarafsız ve aidiyetsiz gazetecilik” yapabilecekler mi?..Hayır yapamayacaklar!..Bunun şartları artık hiç kalmadı Türkiye’de!..***Zaten çocuklara gerek yok “babalarına bile; 2002 yılında, bu hükümetten de önce, bu ülkede öyle bir gazetecilik yapma hakkının olmadığını” uygun dille söylemişlerdi...***Üçüncü köprünün yapılması muhteşem bir gelişme... Üçüncü havaalanı...Türkiye’nin yakın gelecekte onüçüncü ekonomi olması...Vizesiz Avrupa’ya gidecek olmak...Hepsi mükemmel de “bu çocuklar istikbalde ne iş yapacaklar?..”Bağımsız, bağlantısız, aidiyetsiz, tarafsız...Bunu merak etmekteyim...Biliyorum “taraf olmayan bertaraf olur...”Bu söylendi...Benim bertaraf olduğum kesin de, “çocuklarımı nasıl bertaraf olmaktan kurtarırım, onu düşünüyorum...”Mümkün müdür bu şartlarda?..Sanmıyorum!..
1978 hayatımda çok önemli bir seneydi...19 yaşındaydım henüz...Hayatın doğal seyrine göre, yabancı dilde eğitim yapan bir kolej bitirmiş, üniversitede okuyan hali vakti yerinde bir gencin, hayatının kötü olması beklenemezdi...Tersine umutlardan umut seçmesi, hayatlardan hayat beğenmesi, hayalinde fantazilerinden kağıttan kuleler yapması gereken yaştaydı... Gençti...Üniversitede sevdiği bir branşta okuyup, hobisini mesleğe çevirecek bir dönemdeydi...Sevgilisiyle kafelerde romantik saatler geçirecek, haritalarla dünyayı gezecek, İstanbul’un Ayazpaşa’sından Marmara’ya, Boğaz’a hakim tepelerden aşkının bedenine sarılarak hayatı yaşayacak yaştaydı...Gencecik hayatımın, alınması en zor virajlarından birisini geçiyordum...Üzerimdeki yük çok ağırdı...Ne yapacağımı bilmiyordum...Hayat silindir gibi kuşağımın üzerimizden geçiyordu...***Abba’nın Fernando parçasında söylediği gibi,-”Şimdi daha yakındalardı Fernando...Her saat her dakika sanki sonsuza kadar yaşayacak gibi görünüyorlardı...Çok korkuyordum Fernando...Biz gençtik...Hayat doluyduk...Hiçbirimiz ölmeye hazır değildik...Söylemekten utanmıyorum...Silahların, topların gürültüsü beni ağlatıyordu Fernando...”1979 yılında ABBA Fernando’yla, bize bizi anlatıyordu...***YAŞAMAK İSTEDİĞİMİZİ İTİRAF EDEMEDİĞİMİZ BİR YILDI 1978...ZİRA ÖLMEMİZ EMREDİLMİŞTİ...***19 yaşında bir hayatın kaldıramayacağı kadar çok şeyi yaşayacaktım 1978’de...Ölümlerden ölüm beğenecektim...Saldırılardan saldırı...Polisi görecek, polisi yaşayacaktım...Silahı görecek, silahlı saldırıya maruz kalacaktım...Ölümü bir adım ötemde görecek, katliamı yaşayacaktım Beyazıt’ta...Kalın kitaplar bitirecek, literatürler hatmedecektim genç yaşımda...Ne yazında güneşi görmek kısmet;Ne kışında kara basmak nasip olacaktı...Ölümü görecek, ölümü hissedecek, ölümü yaşayacaktım genç yaşımda...***Herkes birbirini suçlayacaktı...Birbirini gömecekti...Birbirinin cenazesinden zaferler peydahlayacaktı...2013 ne kadar çok benziyor 1978’e...Tıpkı 78’deki gibi...Herkes kendi dışındaki herkesi gömmek istiyor...Bu uğurda kan vaad ediyor...Öldürdükçe zafere koşacağını ilan ediyor...Karşı tarafın gönderine bayrağı diktikçe, barışa ve huzura erileceğini deklare ediyor...2013, 1978’e ne kadar da çok benziyor...***İki yıl sonra ‘darbe’ falan olacağından değil...2013 kendi yılının içinde, ağıt, dram ve mağdur ölümler yarattığı için...Üniversiteden üniversiteye savrulduğum yıldı 78 benim...Ölümcül savruluşların ortasından, ölümlerin dibinden, yeni bir umuda filiz açmaya çalışmıştım o yıl ben...Aslında ilk o yıldı; “Ortadoğu coğrafyasında siyasetin kanlı hesaplaşmalarının ölümleri, katilleri ve fail-i meçhulleri sıradanlaştıran yüzünü tanıdığım yıl...”O yıl 78’in kanlı dünyalarından uzaklaşıp gazeteciliğe yelken açmıştım...Bir daha geri dönmemek üzere o sahilleri terk etmiştim...***Heyhat!!!Ben terk ettim...Ama onlar 35 yıl sonra geldiler beni gazetecilikte yine buldular...Aynı ölüm girdabını, aynı kanlı hesaplaşma cereyanını, bütün ülkenin her santimetresine, her toprağına, her kurumuna, her insanına yeniden şırınga ettiler...Toplum 78’deki gibi zehirlendi...Birbirini yok etmeye yeminlendi...Yine 78 yılının korku tüneline girdik...Yarınımızın hiçbirimiz tarafından bilinmediği...Kimin sağ kalacağının, kimin kaybedeceğinin meçhul bırakıldığı, tüm milletin o meçhulden korkuya kapıldığı günlere döndük...***2013 esasen 1978 yılının bir projeksiyonu...Çok farklı bir siyasi yelpaze, bir siyasi kültür, bir siyasi zemin var gibi gözüküyor...Oysa yarattığı duygu, aynıdır...Biliyorum çünkü şu anda o duygunun dejavusunu yaşamaktayım...Hesaplaşma, yok etme ve korku yaratarak, bir meçhulden istikbali biçimleme...Yarının geniş kitleler üzerindeki belirsizliği benzerdir...Korkunun insanlara egemen olması aynı mukadderdir... ***78 biter, 79 başlarken yeni bir insan olmaya karar vermiştim...O ızdırabı daha fazla çekmemeye ant içmiştim...Nihayet...Bugün bitiyor 2013...Yeni bir hayat başlamalı...Tıpkı 79 gibi...Tıpkı 2014’te olacağı gibi...Hoşçakal korku ve endişe!..Merhaba hayat!..
Dün Antalya’da deprem oldu...Friedrich Nietzsche’nin uğruna her şeyi göze aldığı, uğruna arkadaşıyla kavga ettiği, fakat bir türlü karşılık bulamadığı Lou’ya olan platonik aşkını okuyordum...Odada yalnızdım...Çocuklar oyun parkının içinde bulunan cep sinemasında film izliyorlardı...Bense kendime yaptığım portatif çalışma odasında, Nietzsche’nin ölümüne neden olan aşkını okuyordum...***Sarsılmaya başladı kaldığım bina ve oda...Güçlü, etkili ve hissedilir bir şekilde...Yıllar önce bir Ağustos depreminde, delice sarsıldığım o geceyi hatırladım birden...O zaman da bir otel odasında tek başınaydım...Herkes dışarı fırlamıştı...Bense odadan çıkmamış, depreme ve tabiata inat, ara ara yatağa kıvrılıp uyumaya çalışmıştım...***Böyle anlarda insanın aklına ilginç şeyler geliyor...Antalya’yı düşündüm...-”Burası deprem bölgesi miydi acaba?..” diye içimden geçti...Deprem bölgesi değilse, “bundan bir şey olmaz” deyip, rahatlayacak, umursamayacaktım...Şimşek çaktı yağmur boşalmaya başladı...Depremin gerçekliği o esnada kafama dank etti...***Böyle anlarda belli belirsiz bilgiler uçuşuyor kafanızda...Çocukluğumdan deprem deyince aklımda kalan bir kapı kirişi meselesi var...Böyle anlarda daha sonra öğrendikleriniz aklınızdan gidiyor...Kapı kirişinin altı güvenli miydi, değil miydi apışıp kalıyorsunuz...Güvenli olmadığını, bir kez daha öğrendik bu vesileyle...***Zaten kendimi pek düşünecek fırsatım yoktu...Apar topar; çocuklara mukayyet olan ‘abi’lerini aradım...Cep telefonu çalışıyordu...Rahatladım...Ağustos depremi gibi ağır değildi demek ki...O gece telefonlar çalışmıyor kesilip duruyordu çünkü...***-”Neredesiniz?..” dedim...-”Küçük sinema salonunda film seyrediyoruz...” dedi...-”Dışarı çıkın şimdi... Biraz sonra bana haber ver, orada ne yaptıklarını...”Telefon etti bir süre sonra...-”Burada ek bir önlem almadılar...” dedi...İstanbul’u aramam gerekir mi diye düşündüm, anneyi, babayı, aileyi...İstanbul; Antalya’ya çok uzaktı...Depremin orada olması ihtimali yoktu... Arayıp da etrafı iyice korkutmayayım diye düşünüp, çocuklarla ilgili kararlar vermeye çalıştım...En kötü şey böyle anlarda karar vermekti...***-”Çıkın oradan” desen, çocuklar yağmurda dışarıda bekleyip hastalanacaklardı...-”İçeride kalın” desen, “ya bir şey olur da, verdiğin karar bu duruma müsebbip olursa” diye kendini affetmeyecektin...Berbat bir durumdu...Nietzsche’nin platonik aşkı Lou’ya duyduğu ızdırap, çaresizlik, üzüntü, acı ve bilinmezlik ‘hafif’ kalıyordu; ‘depremde yaşadığım birkaç dakikalık kararsızlık’ karşısında...***On dakika sonra, cep telefonuma mesaj geldi...-“Antalya’da 6 şiddetinde deprem oldu...” Bu 6 şiddetinde depremden oldum olası ürkerdim...Merkezi tam neresi bilmiyordum...Fakat bu 6 şiddeti, can alacak boyutlarda hasarlara yol açar mı açmaz mı, hiçbir zaman tam kestiremezdim...Bu konuda şaşmaz kılavuzum 7.4 şiddetindeki Ağustos depremiydi...Nelere mal olduğunu bildiğimden; 6 denilen şiddet neye mal olacak tam kestiremiyordum...***O trajik deprem; bütün gece sürdüğü yetmezmiş gibi, günlerce artçı depremlerle devam etmişti...Yarıklar halinde bir vadiye helikopterle inmiştik İzmit yakınlarına...Yarıklardan atlaya atlaya geçerek, felaketin merkezlerinden birine ulaşmıştım...O felaketi yaşayıp, yayın yaptıktan sonra, hiçbir şeyi umursamaz olmuştum...Ertesi gün İstanbul’da ara ara deprem oluyordu...SHOW’un merkezi bir benzincinin bitişiğiydi...Her an bir yangın çıkabilir, biz de bina içinde diri diri yanabilirdik...Yarım saatte bir, yangın tehlikesi içindeki binanın, iki kat yerin altındaki stüdyosuna gidiyor ‘canlı yayına’ giriyordum...Birkaç kez, stüdyodayken sallanmaya başladı bina...Yerin iki kat dibinden bir daha çıkma şansımızın olmayacağı anlardı onlar...Kameramanlar, koşup yukarı doğru kaçmaya çalışıyorlardı...Bense arkalarından bağırıyordum;-”Gitmeyin yayını yapalım... Böyle daha fazla duygu aktarabiliriz izleyiciye...”***Dinlemiyor koşuyorlardı...Kızmam gerekir diye düşünüyor, kızar gibi oluyordum...Ama yine dinlemiyor, yine aşağı inmek istemiyordu kameramanlar...Sonunda çok sevdiğim yönetmenim Caner’i bana göndermişlerdi:-”Abi çocuklar, inmek istemiyorlar... Her an altında kalırız bütün binanın... Sen de anlayışlı ol abi...” Don Kişot’vari bir ‘habercilik anlayışı’nın ‘ölüme her an meydan okuyan’ gizli şizofrenisinin etkisi altında “gazeteciliğin hayatta her şeyden daha önemli olduğunu” sanıyordum...***O zamanlar “haberciliğin, güç merkezlerinin, derin odakların, para ve sermaye oligarklarının, geniş kitlelerin ‘algı yönetimi’ni belirlemek için” kulladıkları bir “araç”tan ibaret olduğunun farkında değildim henüz...Sınıflar üstü, mümkün mertebe objektif bir habercilik yapılabileceğini düşünüyordum safça... O kadar “sınıflar üstü”ydük ki, ölmemizde bir sakınca yoktu kahramanca!!! habercilik yaparken...***Dün depremi yaşarken bunlar geldi aklıma...O depremden bu depreme benim kafamdaki bütün habercilik ve gazetecilik değerleri altüst oluş, bir daha yerine konulamayacak biçimde tarumar olmuştu...Nietzsche’nin Lou’ya duyduğu platonik aşkın, onun hayatında nasıl bir kadın düşmanlığını tetiklediğini okumaktaydım artık deprem olduğunda odamda...Neyse çocuklar mutlu görünüyorlardı...Fark etmemişlerdi depremi yavrucuklar...“Ne Antalya’daki, ne de babalarının hayatındaki ve mesleğindeki korkunç depremleri...”Aşkın köle olma hali...“Nietzsche; Aşkın; seveni bilinçsizce zorlayan, ‘sevilenle birlikte olma isteğine’ hep yenik düşer... Aşkını vermeyen Lou’nun kölesi gibi onun istemlerine boyun eğer... Aşkın kölesidir...” Böyle diyor Mehmet İnanç Turan, Nietzsche’nin ızdırap dolu aşkını anlatırken...***Karşılık bulamadığı Lou’ya ünlü filozofun yazdığı muktuptaki çaresizliği okumaya devam ediyorum, depremi izleyen dakikalarda odamda:“Lou,Ne kadar büyük bir acı çekiyorum...Senin kadar zavallı bir insanla hiç uğraşmamıştım...Bihaber ama kurnaz...Bilinen şeyleri değiştirmekte usta...Bu kusurunda zevksiz ve naif...Küçük meselelerde dürüst ve adil, genellikle inatçılık göstermiyor...Mesele daha büyük olunca, yaşama karşı tavrı tam anlamıyla...Sahtekarca...Alıp verme konularında duyarsız...Sevgi konusunda ruhsuz ve kifayetsiz...Şefkat konusunda hastalıklı ve deliliğin sınırında...Kendisine iyiliği dokunanlara nankör ve hayasız...BilhassaGüvenilmezAhlaksız...***Şeref konusuna olgunlaşmamış...Ruhun ilkel işaretlerine haiz bir beyne sahip...Kedi karakterli, ev kedisi kılığında yırtıcı bir hayvan...Kendisinden daha soylu kişilerle girdiği ilişkiler dışında...Soylulukla ilgisi olmayan...Güçlü bir irade ama yeterince bir hedef sahibi olmayan...Çalışkanlık ve iffetten nasibini almamış...Zalim bir duyarlılığa sahip...Cinsel körelme ve erteleme sonucu çocuksu bir egoizm...İnsana karşı sevgi duymayan, ama Tanrı’yı seven...Gelişmeye muhtaç...Erkeklerin cinselliği ile ilgili kısıtlamaları olan hilekar... Sevgiler F. Nietzsche”***Böyle yazıyor 20. yüzyıla damgasını vuran ünlü filozof Nietzsche genç kadına...Bir erkeğin bir kadın karşısında, çaresizliğinin ve zavallılığının ‘filozofluğuyla hiçbir şekilde tedavi edilemeyeceğini’ gösteren ne muhteşem bir örnek bu mektup...Maxx Royal’daki tatil bitti; artık İstanbul’a dönüyoruz...
Uzun yıllardır her neyi savunduysan savundun... Allah muhtemelen yolunu açık etti... Daha fazlasını da verir inşallah Rabbim!..Bir beddua değil; yanlış anlama...Sadece bir temennim...Yalnız senden bir isteğim var;Bu ara dönme lütfen!..Dedikodu oluyor...***Hangi taraftaydın bilmem...Meselem o değil zaten...Hangi taraftaysan taraftasın...Belli ki;Nimetinden,Ganimetinden,Zevkinden,Keyfinden,Hazzından,İkbalinden...Sonsuz rantlar edindin...Şimdi senden tek bir isteğim var...Bu ara dönme lütfen...Dedikodu oluyor...***İnsan değişir...Ve tabii gelişir...Farklılaşır...Hatta bir de bakarsın gericileşir...Hepsi insanoğlu için...Hepsi takdir-i ilahi...Ya da takdir-i insani...Fikr-i sabit zararlı...Obsesyon yaratıyor...Depresyona çevirebiliyor...Uzun sabitlikler bünyeye zarar veriyor... Elbette değişecek...Elbette farklılaşacaksın...Ama bu ara dönme lütfen...Dedikodu oluyor...***Bülent Ortaçgil’in dediği gibi;“Olmalı mı?..Olmamalı mı?..Yoksa hiç değişmemeli mi?..Ama ben değişmezsem...Ben olamam ki...”diyebilirsin...Aman ol!..Olmamazlık etme...Değişin...Keza değişmemezlik de etme...Ama bu ara dönme lütfen...Dedikodu oluyor...***İnsanoğlu biraz utanmalı...Yıllardır yaşadıkları keyif hatırına ‘ar damarı çatlatmamalı...’Aniden bir günde oluşan ‘hidayet...’Yanlış anlışılır; dikkat et!..Bu ara dönme lütfen...Dedikodu oluyor...***Düşün ki bugünün bir yarını da var...Gittiklerine hayrın olmaz...Kalanların ‘gönül koyması’ cabası...Ne o biraz daha keyif çatacaksın...Yetmedi;Bir miktar daha güç ve ikbal toplayacaksın...Güç manyaklığını, güç bağımlılığına dönüştüreceksin!..Her dalgayla sörf yapma...Rezil olma...İyisi mi?..Sen bu ara dönme lütfen...Dedikodu oluyor...Reha Muhtar(27 Aralık 2013... Belek-Antalya)*****‘ÖLÜM ÖTESİNİ BİLMEYENLERİN SONSUZ PİŞMANLIĞI...’Arpa dağıtıp; altın toplayamazsın...Altın dağıtıp, irfana eremezsin...Zulüm yapıp,Rahmet bekleyemezsin...Bina yapıp,İlim alamazsın!..”***Anlayış ve değerlendirmelerde ‘yenilenme’ var...Ama ‘İlahi Sistem ve Düzende’ yenilenme yok!..***Yaradılanın; neyi var ki birbirine muhtaç olmasın?..Ama onları ‘Yaratan’!! O’nu dost seç kendine...***Düşün, düşün ve gene düşün...Düşündüğünün gerçeğine ermesen bile; hiç olmazsa ‘düşünenler’ arasına girersin...***Dününden pişmanlık duymayan en büyük saadete ermiştir...***Basiretinde varlıkların çokluğu yoktur...Gözde ‘çokluk’ vardır...***Senin bizzat arzularınla gelişen hırsın senin ‘şeytan’ın olmuştur...Arzuları kalmamış bir kişinin, ihtirasları da olmadığı için ‘şeytan’ı da ‘müslüman’ olur...***Yaradılmışlar, çoğunlukla kendilerine bir iyiliğin ulaşmasına vesile olanları sever ve verileni verenden bilirler...Sen bil ki veren verdiren hep O’dur...***Ruh kuvvetin ve kapasiten; ölmeden önce ulaştığın beyin kapasiten olarak sabitlenir...***Çalış ki aslına yönelişin güçlü olsun...Tekamülün hız kazansın...***Ölüm ötesi boyutu anlatanı dikkate almadan, yalnızca dünyalık çıkarlarını gözönüne alarak yaşayanlar; sonsuzluk hedefinde sonsuz pişmanlığı yaşayacaklar!..***Göldeyim emniyetteyim deme...Bir an evvel ırmağa karış...Deryaya ulaş...Onda bir zerre olmaya uğraş...Tarihte birçok gölün kaybolduğuna rastlanmıştır...Ama deniz asla kaybolmaz...***Bil ki yolun sonuna eren yoktur...Belki bir deryaya erip, onda bir zerre halini alan vardır...***Zeka fikirlerle uğraşırken; akıl sistemli düşünceye yönelir...***Taklid eden değil; taklid edilen olmaya çalış...Nakleden değil, nakledilen olmaya gayret sarfet...***Hepimiz bu dünyada yaptıklarımızın cezasını tam hakkıyla göreceğiz...Bundan kuşku duymayın...SİSTEM bir mekanizma olarak yürürlükte çünkü...***Siz bu dünyaya başkalarının neler yapıp yapmadığıyla uğraşmak ve onları yargılamak üzere gelmediniz...***Terk edemediğin her şey, vehminin getirdiği sahiplik duygusundandır...***Nelerin varsa;Kendini nelerin sahibi olarak görüyorsan, o kadar fazla vehmin eserisin demektir...‘Vahdet’ kelamı etmekle, vehim terk edilmez...Ahmed Hulusi (Dosttan Dosta)*****YENİ YILDA KARARLARINIZ...2013’ün son hafta sonu bugün başlıyor...Salı gecesi 2013’ü bitirip; 2014’e gireceğiz...Yılbaşı gecesi (eğer kutluyorsanız); yeni yılla ilgili birçok yeni karar alacaksınız...-”Spor yapacağım, zayıflayacağım, geçmiş hatalarımı tekrarlamayacağım... İnsanlara fazla güvenmeyeceğim...” türü, yeni kararlar alacaksınız...***Bunların gerçekçi olup olmadığı bir tarafa, ancak kararlarınızın uygulanabilir olmasını istiyorsanız en azından bu son hafta sonunu verimli geçirin...Bir kararın uygulanabilir olmasının esas şifresi, “arzunuzun istikrarlı ve ısrarlı” olmasıdır...Kişilik gelişimi kitaplarını okuyanlar, hep “okudukları ve uyguladıkları şeylerin olmadığından yakınırlar...”-”İstediğin şey olacak... diye burada yazıyor... Ben çok istiyorum; fakat istediğim şey olmuyor...” diye yakınırlar...***Oysa bir şeyin olması ve olmaması arzunuzun, niyetinizin gücüne, saflığına ve istikrarına bağlı...Arzunuz istikrarlı bir devamlılık içeriyorsa, o yönde adımlar atıyorsanız, istekleriniz gerçekleşir... Arzu gerçekleşmesi “şairane bir ilhamın gelmesi meselesi değil...”-”İlham geldi, hani nerede arzu gerçekleşmedi?..” denecek bir konu değil bu...İsteklerinize göre, duygularınızı ve hayatınızı düzenlemeniz ve o enerjiyi çağırmanız gerekiyor...***Nihayet;Eğer yılbaşı gecesi, iki kadeh attıktan sonra “Yarından itibaren şunları şunları yapacağım” diye tekerleme ve nakarat yapacaksanız; şimdiden söyleyeyim hiç denemeyin...Yeni yılda nasıl bir insan olmak istediğinizi, hangi yönlerinizi törpüleyip, hangi yönlerinizi tekamül ettirmek istediğinizi içinde bulunduğumuz iki günde salim kafayla değerlendirin...Kafanızı, kalbinizi yeni durumun enerjisine açık tutun... Ruhunuz aydınlansın...Yılbaşı gecesi “yeni kararlarınızı ertesi günü yapacağınızı söyleyin kendinize...”Birkaç defa... İnat, ihtiras, hırs gibi duygulardan arınmış olarak...Kolay gelsin...
Bütün bu kasırganın ortasında; en ilginç ve en önemli atamanın Başbakan tarafından, İçişleri Bakanlığı’na Efkan Ala’nın getirilmesiyle yapıldığını öğreniyorum...Efkan Ala ismini daha önce duymuşluğum var,,,Başbakanlık Müsteşarı...Dışarıdan birisini Bakan olarak atıyor Tayyip Erdoğan...“Önemli bir gelişme” haberini aldığımda, Efkan Ala’yla ilgili bilgilere ulaşıyorum...İçişleri Bakanı’yla ilgili en ilginç portre yazısı, Cemaat’in yayın organı konumundaki Zaman gazetesinde çıkıyor yıllar önce ve Radikal gazetesi tarafından referans yapılıyor...Bu merakımı daha fazla gıdıklıyor...Önce Efkan Ala’nın hayatıyla ilgili noktalara bakalım...***“İlk valilik deneyimini Türkiye’nin en kritik illerinden Batman’da, üstelik Türkiye’nin en genç valisi olarak yaşadı...38 yaşında gösterdiği başarı Ala’nın çok daha kritik bir il olan Diyarbakır’a atanmasını sağladı...Çalışmalarıyla Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın 81 il valisine ‘örnek vali’ gösterdiği Efkan Ala, şimdi başbakanlık müsteşarı...***Ocak 2003’te Batman Valiliği’ne getirilen Efkan Ala, bazı askeri alanları turizme açmasıyla gündeme geldi....Ala, Batman’ın köylerine kadar götürdüğü hizmetlerle halkın sevgisini kazandı...İnsan Hakları Derneği’nin (İHD) her ay yayımladığı hak ihlalleri raporunu alan Ala, bunlara tek tek cevap verdi... Vali Ala’nın bu tavrı başta İHD olmak üzere sivil toplum kuruluşlarınca takdir edildi...***Günde bir paketten fazla sigara tüketen Ala, bu alışkanlığından Başbakan Erdoğan’a verdiği söz ile kurtuldu...Sigaraya karşı tavrı ile bilinen Başbakan, Batman ziyaretinde, Ala’dan sigarayı bırakmasını istedi...Ala, bir daha sigara kullanmayacağına dair söz verdi, sözünü de tuttu...Ala’nın Batman’da halk ile kurduğu yakın ilişki Ankara’nın dikkatinden kaçmadı... Diyarbakır Emniyet Müdürü Gaffar Okkan’ın suikast sonucu şehit edilmesiyle oluşan boşluğu doldurmak amacıyla, Efkan Ala 14 Eylül 2004’te Diyarbakır Valiliği’ne atandı...***Ala, iki buçuk yılı aşan süre görev yaptığı Batman’dan, Diyarbakır Valiliği’ne sivil toplum kuruluşları tarafından 500 araçlık konvoyla getirildi...Diyarbakır’da Ala’yı DTP’li belediye başkanları karşıladı...Ala, Diyarbakır’da kimilerine göre sıra dışı bir yönetim izledi...Vatandaş ile devlet arasında köprüler inşa eden genç vali, Diyarbakır’da 10 alanda gösteri yasağını kaldırdı...Polise, sivil toplum örgütlerinindemokratik etkinliklerine müdahale etmemesi talimatını veren Ala, terör örgütü sempatizanlarıyla terörist cenazelerindeki gösterilerde sınırın aşılmamasını ve örgütü simgeleyen sarı-kırmızı-yeşil renklere karışılmamasını istedi...***Diyarbakır’daki kapkaç gerçeğine karşı hazırladığı proje ile de Başbakan Erdoğan’ın bir kez daha dikkatini çekti...Bölgedeki gelişmemiş köy ve ilçelerden yoğun göç alan Diyarbakır’da, çocukların İstanbul’daki kapkaç çetelerine yönlendirilmesini önlemeye dönük projeydi bu...Başbakan Erdoğan, 81 ilin valisiyle yaptığı bir toplantıda Ala’yı ‘örnek vali’ gösterdi...42 yaşındaki (o günlerde) Efkan Ala’nın yönetim tarzı kendisinden 16 yaş daha büyük olan dönemin Diyarbakır Emniyet Müdürü Orhan Okur ile görüş ayrılığına düşmesine neden oldu...Ala, bunun üzerine, “Tarz değişikliği diye bir şey olmaz... Ben, yatay ilişki kuracağım, insanlarla tartışırım...” sözlerini dillendirdi...Diyarbakır valiliği boyunca farklı üslubu devam eden Efkan Ala, OHAL’e de şiddetle karşı çıktı...Ala, “Vatandaş ile terörist ve teröriste destek verenleri ayırmayı biliriz, bunun adı yeni yönetim tekniklerini devreye sokmaktır...” sözlerini çekinmeden söyledi. Ala’nın yönetim tarzı kedisi hakkında ‘reformcu vali’, ‘AB valisi’ gibi yakıştırmalara neden oldu...“CAMA GELSİN CANA GELMESİN”Efkan Ala’nın, “Cama gelsin, cana gelmesin... Refleksle değil, akılla hareket etmek lazım. Daha sonra, daha büyük sorunları üretecek kısa vadeli çözüm gibi gözüken hareketlerden kaçınmak gerekir...” sözleri uzun süre tartışıldı.Ala döneminde Diyarbakır’ın çehresi önemli oranda değişti...Bin 190 köy ve mezra içme suyuna kavuştu... Bin 500 yeni derslik yapıldı...Okul öncesi eğitim yüzde 300 arttı...Köydes projesi kapsamında bin 190 köy ve mezra şebekeli içme suyuna kavuştu...Bin derslik hizmete açıldı...Yolu olmayan köy kalmazken 4 bin kilometre stabilize yol yapıldı...Konuşmalarında Cemil Meriç’ten, Kemal Tahir’den alıntılar yapan Vali Ala, Karl Raimund Popper’in ‘Açık Toplum ve Düşmanları’ndan yola çıkarak açık, şeffaf bir toplum tanımı yapmaya çalıştı...Ala, Diyarbakır’da yaşananları Fuzuli’nin, ‘Söylesem faydası yok, sussam gönül razı değil’ cümlesiyle dile getirdi...”*****EFKAN ALA ATAMASINDAKİ DERİN NOKTALAR...Radikal’de alıntılanan bu ifadelere baktığımda, Efkan Ala atamasının “neden önemli bir gelişme” olarak nitelendiğini daha iyi anlıyorum...Bir kasırga yaşıyor Türkiye...Cumhurbaşkanlığı ve Başbakanlık hesapları sil baştan yeni duruma göre, yapılacak bundan sonra...Bu siyasi fırtınanın ortasında, AKP’nin bu kasırgadan çıkabilmesi ancak “toplumun ve siyasetin değişik kesimleriyle ilginç köprüler kurabilen bir kişilikle” mümkün olabilecek...***Fakat bu konu çok sonrasının konusu... Şimdi İçişleri Bakan’lığının oynayabileceği hayati bir rol var, bu korkunç siyasi krizin ortasında...Başbakan’ın güveninin tam olduğu belli Efkan Ala’yla ilgili Zaman ve Radikal gazetelerinde çıkan bu satırlar, büyük krizin polis ve savcı meselesinde, demokratik bir çözüme yol açabilir mi acaba?..En ağır ve kesif krizlerin, tek bir hayırlı noktası vardır...Krizler kendi yeni aktörlerini, kendileri çıkartır...Tam göbeğinden ve içinden...Efkan Ala’nın elinden tutanın yandığı bir ateştopu olan bu krizde ne yapacağını göreceğiz...*****SÖYLESEM FAYDASI YOK... SUSSAM GÖNÜL RAZI DEĞİL...Bütün bu kasırganın ortasında Efkan Ala’yı okurken atıfta bulunduğu, Fuzuli’nin sözünü hatırlıyorum... -”Söylesem faydası yok... Sussam gönül razı değil...”Efkan Ala bu sözü Diyabakır’ı anlatmak için alıntılıyor...Bense Türkiye’nin bugünkü durumu için...Türkiye için şimdi olsa olsa bir zamanlar Diyarbakır için alıntılanan Fuzuli’nin o sözü söylenir:-“Söylesem faydası yok... Sussam gönül razı değil...”*****KILIÇDAROĞLU: “EFKAN ALA DERİN AKP...”Efkan Ala Meclis dışından İçişleri Bakanlığı’na atanır atanmaz, ilk tepki o dakikalarda canlı yayında olan Kemal Kılıçdaroğlu’ndan geliyor...CHP Genel Başkanı CNN Türk’te Tarafsız Bölge programının canlı yayın konuğu o esnada...Başbakan Erdoğan, Kılıçdaroğlu programda konuşurken, yeni Bakanlar’ı açıklıyor...***Kılıçdaroğlu onca bakan arasında hemen Efkan Ala’yla ilgili birkaç söz söylemeyi uygun görüyor:-“Efkan Ala derin AKP’dir...” diyor...-“Başbakan bunca AKP’li milletvekili arasında güvenecek hiç kimseyi bulamadı da, Başbakanlık müsteşarından mı İçişleri Bakanı çıkardı?..Ben AKP milletvekili olsam, Başbakan’ın bu tutumundan çok rahatsız olurdum... Sen kalk o kadar kişi arasından seçme, dışarıdan birisini seç...”***Kemal Kılıçdaroğlu AKP’nin içiyle ilgili, elbette bizden fazla şey biliyor...Voleybolda “bloğa çıkmak” diye bir deyim vardır...CHP Genel Başkanı ilk ağızdan ve ilk andan, “bloğa çıkıyor...”Önceki gece ikinci dalga adı verilen ve Başbakan’ın yakınlarına sirayet edeceği söylenen soruşturmayı yürüten savcıyla emniyet arasında bir gerilim yaşanıyor...Başsavcı olaya müdahale ediyor...Efkan Ala bu kasırgada bir şey yapabilecek mi; ya da ne yapabilecek?..Ayrıca önemli bir soru var:“Kemal Kılıçdaroğlu’nun sözünü ettiği derin AKP ne demek?..Efkan Ala için neden bu sözü söyledi acaba ana muhalefet lideri?..”
“Şu anda Türkiye’de yaşanmakta olan adı konmamış global çaplı çok büyük bir savaş”...Bu savaş seçimlerin yaklaşmasıyla birlikte giderek şiddetlenecek, büyük kırılmalara yol açacak...Bu savaşı, “bir ülkenin, normal demokratik hukuk düzeni, gelmiş geçmiş gelenekleri, oturmuş sistemi, muktesebatı eksenindeki tanımlamalarla anlatmaya çalışmak” okuyucuyu aptal yerine koymak anlamına gelir...Kendimi aldatmayayım...Boyutlarını ve içeriğini kimsenin tam olarak kestiremediği; genel anlamda AKP-Cemaat ittifakı olarak bilinen ittifak ayrışıyor...Çatırdaması, ayrışması, parçalanması, büyük bir hesaplaşmaya neden oluyor...***Olaylar bu hesaplaşmadan ibaret değil...Hesaplaşmanın ve ayrışmanın arkasında, başka ittifaklar ve saflaşmalar var...Para var; ulusal ve uluslararası sermaye var, global güçler ve talepleri var...Eksik kalan ve yeterince denetime açık olmayan bir demokratik sistem var... Bu savaş ağırlaşarak seçimlere kadar devam edecek...Yerel seçimlerde biteceğini sanıyorsanız yine aldanıyorsunuz...Bitmeyecek, tersine artacak...Seçimlerin sonuçlarına göre, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde etkisi, tahrip gücü ve boyutları büyüyecek...***Dün sabah bu hengamenin ortasında kafamı toplayabilmek, biraz da boşaltabilmek için spor yapıyordum...Akl-ı selim sahibi olduğu her halinden belli orta yaşlı bir adamcağız yolumu çevirdi:- “Size bir şey sorabilir miyim?..” dedi...Ona cevap verebilecek durumda ve psikolojide değildim...Yolda durup dururken karşıma çıkıp; aklına aniden gelen soruları rastlaştığı insana zorunluymuşçasına metazori soran kişilere pek yanıt vermekten de hoşnut olmazdım...***Muhatabımı kırmamaya özen göstererek, cevap verebilecek konumda olmadığımı anlatmaya çalıştım...- “Spor yapıyorum...” dedim...- “Kısaysa buyrun sorun...”- “Bu ülkede akıl sağlığını yerinde tutarak yaşamak nasıl mümkün acaba?..” deyiverdi...***Soruyu soran orta yaşlı adamın siyasi görüşünü bilmiyordum...Sormadım, konu uzayacaktı...Hangi olaylara referans yaptığını da bilmiyordum...Akıl sağlığını tehdit edecek noktaya getiren olayları anlatmasını istesem mevzu kim bilir nerelere kayacaktı?..Fakat orta yaşlı adamın; olayların gelmiş olduğu durum hasebiyle akıl sağlığını koruma konusunda benden tavsiye isteme noktasına gelmiş olması vahimdi...O kadar içten, o kadar nahif, o kadar kısa, o kadar net ve yalın sormuştu ki soruyu...- “Bu ülkede akıl sağlığımızı yerinde tutarak yaşamak nasıl mümkün acaba?..”Kızamadım ona!..- “Bu ne biçim sorudur” diyemedim...- “Sen beni ne zannediyorsun deli doktoru falan mı” diye hakarete yeltenemedim...***Aynı tevekkülle, aynı sakinlikte, aynı nahiflik ve aynı yalınlıkta kısa ve tek cümlelik bir cevap verdim...- “Bilmiyorum...”Hafif bir gülümseme vardı; yüzümde cevabı verirken...***Dün bazı okuyucular soru soruyorlardı...- “Bunca olay oluyor... Bir şey yazmıyorsunuz...”Oysa çok şey yazıyordum...- “Yazdım ya daha ne yazayım?..” diyorum...Olaylar başlar başlamaz yazdığım yazıyı hatırlatıyorum...Ne ki...Şu anda ilk gün yazdığım yazıya, eklenecek çok şey var ama hiçbir şey yok...Heyecanlı bir gerilim filminin enstantane enstantane gidişatını izliyoruz...***Hayat, evren, güneş sistemi galaksisinde bir hücre konumunda bile olmayan insan...Heyecanlı ve gerilimi yüksek bir siyasi hesaplaşmanın ortasında, bunları duymak yerine her kavgadan “Oynat Uğur’cuğum, pozisyonu baştan alalım Uğur’cuğum...” mantığında, ratingi ve köpürtüsü okkalı laflar etmek, elbette iştah artırıcı bir yazı üslubu olacak...Fakat ben iştihamı evrensel gerçeklere ve evrenin sırlarına saklayacağım bugünlerde...“İçimizdeki trilyonlar”Evrenin sırlarıyla ilgili okuduğum en ilginç yazılardan biri olan Ahmed Hulusi’nin “Madde Üstü” yazısından bazı alıntılar aktarmak istiyorum bugün size...“İçimizdeki trilyonlar” başlığı onun koyduğu başlık değil...Ben koydum o başlığı...***“Madde bizim algılama organlarımıza göre varsaydığımız yapı...Fakat bir de bunun “Üst Boyut”u var...Bir insan vücudunu ele alalım...Bu bedende trilyonlarca hücre var...Bu hücreleri biz bugün çok yüksek büyütme kapasitesi olan mikroskoplarla görebiliyoruz...Esasında vücudumuzdaki bu hücrelerin milyarlarcasının faaliyetinden haberimiz yok...Farkında bile değiliz...O hücrelerin her biri belli bir canlılık ve kendi yapısal özelliği içinde bir faaliyet halinde...Fakat biz bunun farkında değiliz...”Evrenin neresindeyiz biz?..“Trilyonlarca hücreden meydana gelen insan bedeni, aslında tek bir hücreden oluşuyor...Bu tek hücrede mevcut kromozomlardaki genler, sayısız bilgileri ihtiva ediyor...Değişik bileşimlerle, örneğin bir böbreği, bir karaciğeri, bir mideyi, kalbi, beyni meydana getiriyor...Tümüyle apayrı görevler yapan organların kendine has bir bilinci, bir çalışma sistemi var...Ancak biz dışarıdan baktığımızda ‘insan bedeni’ diyoruz...Bunu bir tek yapı olarak ele alıp değerlendiriyoruz...Nasıl ki, biz hücreleri göremiyorsak, kendi algılama boyutumuzda kendi algılama araçlarımız olan organlarımızla, bedendeki bu faaliyetleri değerlendiremiyorsak...Karaciğer, kalp, böbrek gibi tanımlamalarla kabaca olaya yaklaşıyorsak, bunun aynısını bir “üst boyutta” da yaşarız...***Eğer uzaydan belli bir mesafeden Dünya’ya bakarsanız, Dünya’nın üzerinde doğru dürüst ne bitkileri, ne hayvanları, ne insanları görürsünüz...Dünya tek başına bir kütle halindedir...Oysa Dünya üzerinde bir insanlık alemi var...Hayvanlar alemi ve sayısız nebatlar (bitki)var...Bunlar de kendi içinde sayısız türlere ayrılırlar...Herbirinin kendine has bir özelliği var...***İnsan denen yapının bir bilinci olduğu gibi, Dünya denen yapının da kendine has büyük bir bilinci var...Dünya’nın bir bilinci olduğu gibi, Dünya’nın bağlı olduğu Güneş’in de bir bilinci var...Güneş’in bir bilinci olduğu gibi Galaksi’nin de bir bilinci var...Bu galaktik dev bilincin indinde, Güneş’in bilinci bile, bizim bir hücremizin bilinci mesabesinde...Evren içinde milyarlarca galaksi ve Galaktik Birim var...***Burçlar denen takımyıldızların da bir bilinci ve kişiliği bulunur...Şimdi milyarlarca galaksiyi...O galaksiler içindeki bir galaksideki güneşi...O Güneş’in yanında Dünya’yı..O Dünya’nın üzerindeki insan denilen bir birimi düşünün...Hafsalanız alabiliyor mu?..Biz beş duyu dediğimiz yanlızca kesitsel algılama organları ve yardımcı araçlarla “madde altı”na gittik...Yani mikrokozmos’a...Bir de makrokozmos var...Onu hiçbir zaman değerlendiremedik...”“Bizden haberi olmayan melek!..”“Evrende bir yerel gökadalar grubu içinde Samayolu’nun dış çeperinde, kenarda kıyıda bir yerdeyiz...Otuza yakın Galaksi var civarımızda...Bu otuza yaktın Galaksi, aslında otuza yakın “Bilinçli Galaktik Varlık”tır...Biz o 30’a yakın Galaktik Bilinç Varlığın bir tanesinin bedenindeki bir ‘hücre bile değiliz...’Güneş’in kendisi belki bir hücre...Biz o Güneş Sistemi’nin uydularından birinin üzerindeki milyarlarca insandan bir tanesiyiz...İşte din terminolojisinde “melek” kelimesi ile kastedilen varlıkların bir türü de bu galaktik boyutlardaki “Ruh”tur...Galaktik şuur, galaktik bilinç yani...Nitekim geçmiş öze ermişlerden biri diyor ki:“Biz öyle bir melek tespit ettik ki... O’nun bizden haberi yok... Bizim varlığımızdan haberi yok..” (Ahmed Hulusi Madde Üstü...)
Ahmet Kanık ben Atina’da gazetecilik yaparken bir dönem Hava Ataşesi’ydi... İlginç değişik ve bir askerden çok, bir filozofu andırırdı... İstisnai bir kişilikti...Onun gönderdiği hayata dair öğütleri yazmaya bugün de devam ediyorum... Öğütler esas olarak erkekler için yazılmış...Kadınlar erkeklere yazılan bu öğütleri merakla okuyacaklar...Düzgün erkeğe rastlayabilmek umuduyla...***“Dikkatini işini daha büyütmeye değil, daha iyi yapmaya ver...***Arada sırada güzel manzaralı ara yolları kullan...***Konferanslarda ön sıralarda otur...***Namını koru... En büyük servetin odur...***Bol bol gül...Hayatın kötülüklerine karşı çok iyi gelir...***Kötü yemek getirdi diye garsona az bahşiş verme... Pişiren o değil...***Dürüstlükten asla ödün verme...***İş ne kadar önemsiz olursa olsun; ekmek parası için çalışan herkese saygı duy...***Zamanı ve sözleri dikkatsizce kullanma...İkisi de geri alınmaz...***Daha sonra ne olacağını düşünerek o anın sihrini bozma...***İşe ziyarete gelenleri ayakta karşıla...***Başladığın her işi bitir...***İş sırasında yorgun, aç ya da sıkkın olduğunu belli etme...***Kazancının yüzde on’unu tasarruf et...***Sadece aşk için evlen...***Anneni babanı ara...***Senden çok fazla ya da çok az parası olanlarla para konuşma...***Aynı hatayı iki kez yapma...***Sıkma meyve suyu iç...***Hiç kimsenin sözünü kesme...***Pazar günleri en az iki gazete al...***Az tanıdığın birine, elini uzat ve adını söyle...Seni hatırlamayabilir...***Kendi dininden başka üç din hakkında da bilgin olsun...***Başkalarının başarılarını coşkuyla karşıla...***Adliyeye giderek bir duruşma izle...***Kim eksik olursa olsun, toplantıları zamanında başlat...***Otomobilinde akü için bir ara kablosu bulundur...***Haftada bir geceyi karınla baş başa geçir...***Seninle iş yapanlarla iş yap...***Bir ev satın alırken şu üç önemli şeyi aklından çıkartma...Semt; semt, semt...***Atak ve cesur ol...Bir gün geriye dönüp baktığında yaptıklarından değil, yapmadıklarından pişman olacaksın...***Hastanedeki arkadaşlarını ve akrabalarını ziyarete git...Senin orada geçireceğin süre, onlarınkinden çok kısadır...***Herkesin önünde öv...***Bütün canlılara saygı duy...***Eleştirilerini bir kenara çekerek söyle...***Ailevi sorunlarda, para sorunlarında ve saç kesimi konusunda başkalarına akıl verme...***Bir beyefendi ol...***İş bitmeden önce, asla ödemenin tamamını yapma...***Asıl savaşı kazanmak için, küçük çarpışma yitirmeyi göze al...***İlk izlenimlerine güvenme...***Her gün sekiz bardak su iç...***Gelenek ve göreneklere saygılı ol...***Başkalarının zamanına saygılı ol...Randevularına on dakikadan fazla gecikeceğin zaman telefon ederek haber ver...***Öyle olmadığın zamanlarda bile neşeli görünebilmeyi öğren!..***Daima yakınındaki benzinciden benzin al...Karda kışta otomobilin çalışmadığında ahbaplığın işe yarayacaktır...***Dedikodu yapma...***Sırtüstü uzan ve yıldızlara bak...***İşe erken git ve mesai bittikten sonra da çalış... (Eğer işin varsa R.M.)***Parayla saadet olmaz...***Durum ne kadar vahim olursa olsun, soğukkanlılığını yitirme...***Herkesin ortasında kürdan kullanma...***Erkekliğini kanıtlamak için, korunmasız hayvan ve kuşlara ateş etmekten başka yollar bul...***İnsanların gerçeği her zaman bilmek istemeyeceklerini unutma...”*****DOSTLAR; “YARIN ENDİŞESİ DUYMADIĞINIZ İNSANLARDIR...”Dün 24 Aralık’tı...Hristiyan aleminin bugün kutladığı Noel Bayramı’nın ünlü arefe gecesi...Ailecek yemek yenen, çam ağacının altından hediyeler çıkan, saatlerce pişirilen meşhur hindi yemeğinin yendiği gecedir o gece...Bir Atina gecesinde kızlı erkekli bekar arkadaşlarım, “Bu gece dışarıda çok hoş bir piyano barda Noel’in gelişini kutlayacağız... Mutlaka gel...” demişlerdi...Öğleden sonra program için bürodaki işleri bitirmeye çalışıyordum...Üniversiteden yakın arkadaşım Celal Kazdağlı aradı...- “Hayırlı olsun...” dedi...- “Ne hayırlı olsun?..” dedim...- “Bugün Selin’le boşandınız...” dedi;- “Mahkeme tek celsede bir itiraz olmadığından sizi boşayıverdi... Hayırlı olsun...”***Ağzımdan belli belirsiz bir teşekkür ederim çıktı...Celal evliliğimizin başından sonuna en yakın tanığıydı...Birkaç ay önce bedelli askerlik yaparken, birliği ziyarete gelmiş, Selin’le ortak boşanma avukatı için imzamı ve vekaletimi almıştı...Şimdi işlemlerin bittiğini, boşanmanın gerçekleştiğini haber veriyordu...Böyle bir boşanma gününün gecesinde hemen eğlenmeye gitmeyi pek içime sindirememiştim...Telefon ettim arkadaşlara;- “Ben bu gece gelmeyeyim...” dedim...- “Olmaz...” dediler...- “O zaman...” dedim;- “Siz gidin, ben gece onikiden sonra, 25 Aralık olduğunda size katılırım...”***Bir yıl önce yine yılbaşı haftasında Atina’daki en yakın dostum olan Kaya Dorsan’a bir öğle yemeğinde açmıştım konuyu...- “Abi biz ayrılıyoruz eşimle...”Gülmüştü önce...Allah Allah demiştim içimden...Espritüel bir adamdır, ama niye güldü ki bu söylediğime...3-5 saniye sonra anlamıştım ki, o da benim espri yaptığımı zannederek gülmüştü...Sakin ve oturaklı bir adamdı...Güven verirdi dostlarına...Ona bir şeyi anlattığınızda “kendiliğinden rehabilite olur, rahatlardınız... Başka bir şey yapmanıza gerek kalmazdı...”***Plaka’da bir restoranda iki saat şarap içip konuşmuştuk...Şarap mı iyi değildi, benim psikolojim mi bilmiyorum, şarap midemde kaynama yapmıştı...Dün kızı Esin Dorsan’ın Marie Clair dergisine mimari başarısının kapak olacağını öğrendiğim esnada, Kaya Dorsan’ın Amerikan Hastanesi’ne yattığını söylediler bana...Atina gibi yerlerde kurulan dostluklar, teknede kurulan denizci dostluklara benzer...Yunan başkentinde “kesif bir düşmanlık yalnızlık ortamında, o yıllarda görev yapan Türkler, ilginç bir kader ortaklığı yaşamışlardı...”***O yıllardaki arkadaşlıklar ve dostluklar arasında, olaylardan ve zamandan süzülebilenler, çok rafine kaldılar...Kaya Dorsan öyle rafine bir dostumdu...Hayatın en zor zamanlarında varlığıyla güç aldığım, Atina’da çok önemli virajlarda bana destek olan adam gibi adam bir dosttu...Dün Amerikan Hastanesi’ndeki tanıdıklarımı aradım...Onlara şöyle söyledim:- “Biliyorsunuz, belimi sakat bırakan ameliyatın sahibi doktorunuzla ilgili olaylardan sonra, bir daha kendi doğduğum, çocuklarımın doğduğu hastanenize gelmiyorum...Bu durumdayken bile, sizi Kaya Dorsan’a mukayyet olmanız için arayabiliyorsam, o dostun benim için ne kadar büyük bir dost olduğunu anlarsınız... Başka bir şey söylemeyeceğim...”Aslında benim aramama gerek bile yoktu...Damadı zaten hastanede doktordu...Yine de;- “Elbette...” diyerek bana bir nezaket gösterdiler...***Şimdi yine hayatımda nice viraja rastgelen bir 24 Aralık ve yılbaşı haftası...Boşandığım hafta gibi...Kaya Dorsan’la ayrılığı paylaştığım gün gibi...Ayşe Nazlı’nın ‘baba’ dediği ilk gecede olduğu gibi...Mina’yla Poyraz’ın annesiyle birlikte olduğum Aralık’ın son haftası günleri gibi... Hayat dostluklarla anlam ve değer kazanır...Dostlar hayatta en kutsal değerleri paylaştığınız ve kendinizi güvende hissettiğiniz yegane insanlardır...Onlarlayken yarın veya dün endişesi yoktur...Kaya Dorsan‘la beraberken de benim yarın endişem yoktu ve hiç olmadı...Bunu dün gece baş başa bir yemekte çocuklarıma anlattım...
Ahmet Kanık dostum “Hayata dair küçük öğütler” gönderdi...2103 biterken, yeni yıla taze bir başlangıç yapmak isteyenler için o bir bölüm yayınlıyorum...***“Yılda en az bir kez güneşin doğuşunu seyret...***Yaşlılara karşı özellikle nazik ve sabırlı ol...***İnsanların gözlerinin içine bak...***Sık sık teşekkür ederim de...***Sık sık ‘lütfen’ de...***Değerli gümüş takımlarını saklama kullan...***İlk önce sen ‘merhaba’ de...***Ucuz otomobil kullan, ama sahip olabileceğin en iyi evi al...***Hiçbir neden yokken de şampanya iç...***Bir konuşmanın hemen öncesinde asla yemek yeme...***Sır sakla...***Sevinçleri erteleme...***Öfkene gem vur...***Sevdiklerine küçük beklemedik hediyelerle sürpriz yap...***Hayatın her alanında sorumluluğu üstlen...Suçu başkalarına yıkma...***Hatalarını kabul et...***Cesur ol...Değilsen bile öyle davran...Hiç kimse aradaki farkı anlayamaz...(Bu söze hiç katılmıyorum... Kendini cesur gösteren ödlekler her hallerinden belli olurlar... Hiç olmazsa cesur göstermesinler kendilerini ki komik duruma düşmesinler...Böyle durumlarda Karlı Kayın Ormanı’nın dizelerini düşünsünler...‘Ne ölümden korkmak ayıp...Ne de düşünmek ölümü...’)***Son üç yıldır giymediğin bütün kıyafetlerini bir hayır kurumuna ver...***Sağlıklı olmanın değerini bil...***Alaycı sözcükler kullanma...***İş ve aile ilişkilerinde en önemli şeyin güven olduğunu aklından çıkarma...***Sarhoşken kimseye görünme...***İnsanlara; senden kaynaklandığını anlamayacakları güzel şeyler yapmayı alışkanlık haline getir...***Büyük düşün, fakat küçük zevklerin tadına var...***Bilanço yorumlamayı öğren...***Bol bol gülümse... Hem maliyeti sıfırdır... Hem de bedeline paha biçilmez...***Bir tekneye sahip olmanın dayanılmaz çekiciliğine kapılma...***Adlarını hatırla...***Saatin daima beş dakika ileriye ayarlı olsun...***İngilizce öğren; bu gidişle senden başka bilmeyen kalmayacak...***Asla birilerinin umudunu kırma...Belki de sahip oldukları tek şey o umuttur...***Milli Bayramlarda bayrak as...***Özgün ol...***Gerçekten yapmak istediklerinden asla vazgeçme...Büyük düşleri olanlar, gerçekleri bilenlerden daha güçlüdür...***İnsanlara üçüncü bir şans verme...İkide kal...***Yaşlan ama paslanma...***Büyük bir açgözlülükle merak et...Sık sık ‘niçin’ de...***Bedenini dik tut...Odalara ve salonlara kendine güvenen ve ne istediğini bilen bir tavırla git...***Yağsız süt iç...***Az tuzlu ye...***Kırmızı eti azalt...***Unutma!.. Bir insanın en derin duygusal ihtiyacı takdir edildiğini hissetmesidir...***Büyük olduğunu düşündüğün bir fikirden seni vazgeçirmelerine izin verme...***Hazırlıklı ol!.. Arada sırada kaybedebilirsin de..***Bir şeyi satın alırken babadan kalma yöntemi kullan...Önce tasarruf et; Sonra peşin ödeyerek al...***Kimse tek başına başaramaz...Sana yardım edenlerin hakkını teslim et...Onlara minnet duy...***En ufak bir gelişme için bile iltifat et...***Pahalı ayakkabı, kemer ve kravat satın al... Fakat bunları indirimde al...***Bir odayı ne renk boyayacağın konusunda kararsız kaldığında; kırık beyaza boya...***Ciddi bir sağlık sorunuyla karşı karşıya kaldığında en azından üç ayrı görüş al...”*****“PEKİ NEREDE OYNAYACAK BU ÇOCUKLAR?..”Aralık’ın son günlerine geldik...Çocukların okulu tatile girdi bir hafta...Onları İstanbul’un kesif bir hesaplaşmayla çevrili ağır ortamının enerjisinden uzakta, bir parça güneş görecekleri, biraz oyun oynayacakları, en önemlisi tatil duygusunu doyasıya yaşayabilecekleri bir ortama götürmeye karar verdim...Aktarma uçuşlarla Dubai’lere falan gidecek rahatlıkta hissetmiyorum kendimi çocuklarla henüz...Bu memlekette Aralık’ın son günlerinde de güneşi göreceğimiz yerler bulunur elbet dedim...Çocuklar için muhteşem bir oyun cenneti kuran Antalya Belek’teki Max Royal’cimleri aradım...- “Hava nasıl oralarda?.. Güneş tenleri ısıtıyor mu hala?.. Çocuklar yüzüp, güneş altında oyunlar oynayabilirler mi?..”Telefonun öbür ucundan beklediğim cevap hemen geldi...- “Millet dışarıda güneşleniyor, havuza giriyor...” dedi dostlar...***Topladım kütüphanemden okumak istediğim kitapları...Aldım yanıma spor yapacağım kıyafetleri...Hani aniden bir akşam daveti ortaya çıksa, spor kıyafetlerle katılacağım o derece rahat kıyafetler seçtim...- “Bu çocukların bir hafta kış tatilleri var...” dedim içimden...“Tatili tatil gibi geçirememek, farklı bir ortamda koşup oynayamamak, günleri tatilin senin üzerine kurulduğunu düşünemeden, senin tatilin olduğunu hissetmeden bir hay huy içinde geçirmek...” çocukluğumdan içimde kalan bir sızıydı...Benim için kış tatilleri “var mıydı yok muydu” belli olmazdı...Babamın üniversitesi tatil olduğundan, İstanbul’a aile büyüklerine gidilmek üzere kısa dönemli bir hicret yaşardık...***Kış tatilinin benim için düşünülen hiçbir tarafı yoktu...Ailenin durumuna uyum sağlamaktı görevim...İstanbul’a gidilecekti...Ben de onlarla gidecek, böylece aile efradına büyüdüğüm gösterilecek, karşılıklı özlem giderilecekti...Koskoca aile içinde tek başına bir çocuktum...Arkadaş çevremden uzak kaldığım için, “kış tatilleri bana” tatil değil, metazorik bir geniş aile buluşmasının bir arada geçirilmesi zorunlu günlerini çağrıştırırdı...Neredeyse “okul devam etse daha iyi olacaktı” dediğim günlerdi...***İnsan kendi yaşadığı olumsuzlukları çocuklarına yaşatmak istemiyor...Sanırım hayatın en şifreli yerlerinden birisi burası...Annemle babam da kendi yaşadıklarını bana yaşatmamaya çalıştıklarını söylerlerdi...Belli ki her kuşak kendi yaşadığı olumsuz deneyimleri, çocuklarına yaşatmamak için uğraşıp didiniyordu...Çocukların madem tatili vardı; bu sefer ben onların programına uyacak, kendi kitap ve spor kıyafetlerimi alıp, onların tatilinde onlara eşlik edecektim...Özne onlardı; paylaşan ben...Geçmişte, özne aileydi; katılmak zorunda olan ben!..***Aklıma yine benimle aynı günün on yıl öncesinde doğan ünlü pop şarkıcısı Cat Stevens’ın (Yusuf İslam) lise yıllarında dinlediğim o unutulmaz parçası geldi:Hayatın ve medeniyetin getirdiği muhteşem yeniliklere atıfta bulunarak şöyle diyordu;- “But tell me where do the children play?..”“Peki söyle bana çocuklar nerede oynayacak?..”Çocukların oynaması, güneşin, denizin yanında koşması, dinozorlarla muhabbet etmesi için uzaklardayım...Onlar oynar, tatili yaşarken, benim hücrelerim yenileniyor gençleşiyorum...