Hediye gömlek gelmiş!.. Bir fakire bağışlayacağım sevgili Sarıgül!..

11 Ocak 2014

Dubai tatilinde otelin parasını kim verdi?..Ali Ağaoğlu mu karşıladı masrafları, yoksa başsavcı mı cebinden ödedi?..Günlerdir faturalar gazetelerde tam sayfa yayınlanıyorlar...Bir gün işadamının bürosundan açıklama yapılıyor...Diğer gün savcının...***Gazetecilik hayatım boyunca hiç kimselerle akçeli ilişkilere girmedim...Hep itina ettim...Bir dürüstlüğüm varsa eğer; o bana “baba”dan yadigar...Ondan bana geçmiştir...Benim kişisel bir dahlim yok...Gazetecilikte ahlak ve dürüstlük konusuna gelince;Bu mesleği ta 35 yıl öncesinden gözümde öyle kutsal bir yere oturttum ki akçeli işlerle ilgilenmeyi bile “gazeteciliğe uygun düşmeyen bir faaliyet” gibi gördüm hep...***Geçenlerde 10-12 kişilik bir davette Mustafa Sarıgül’le beraber olmuştum...Uzun bir yemek yemiştik...Konu konuya açmış sohbet esnasında, Mustafa Sarıgül yanıbaşında oturan Galatasaray Kulübü eski başkanı Faruk Süren’in hayatına yaptığı katkıları örneklerle anlatmıştı...Koltuğa oturunca pantolon altından bacakları göstermeyen uzun çorap giyme ritüelini Galatasaray yönetiminde nasıl edindiklerini, Faruk Süren’in gusto meselesinde ne büyük roller üslendiğini anekdotlarla anlatıyordu...***O sıralarda kitabı çıkalı epey olmuştu...Ben kitabı henüz edinmemiştim...-“Bu anekdotlardan onlarcası kitabımda var... Yarın sana göndereyim... İstemediğin kadar anı var orada” demişti...Ertesi gün Mustafa Sarıgül’ün kitabı geldi...Ancak “istemediğim bir sürprizle...”Sarıgül, bir de jest yaparak yanına kendi seçtiği bir gömleği hediye olarak göndermişti...Yaptığı bir dostluktu, bir jestiydi, bir incelikti...Ahlak dışı sayılabilecek bir şey yoktu...Sarıgül’ü uzun yıllardır tanırdım, dostluğumuz vardı, hayatı zaman zaman paylaşmışlığımız da...Yine de;İçime sinmemişti, bana hediye edilen gömlek...***Yıllar önce SHOW Haber’i yönetiyordum... İlk zamanlarında haber müdürüm olan bir arkadaşım odama girdi:-“Abi...” dedi;-“Falanca bey, sana hediye olarak bir saat göndermek istiyor... Beni aradı söyledi... Haberin olsun istedim...”Bir anda başımdan vurulmuşa döndüm...Söylediği kişi, “çok ünlü ve ağır abi dediğimiz türden bir kişiydi...”Bu tip kişilerin hediyelerini almamak, onlara “saygısızlık olarak addedilirdi...”-“Ben hediye almam...” dediğinizde, bu tavrınızı kişisel alabilirdi...Beri taraftan; hediyeyi kabul etsem, ben bir daha uyku uyuyamaz hale gelirdim...Ne o saati takabilir...Ne de o saat bende durdukça, ben rahat edebilirdim...-“Bak yavrum...” dedim...-“Şimdi hemen arıyorsun aradaki kişiyi...Ona benim; bu davranışından ötürü çok mütehassis olduğumu (duygulandığımı) söylüyorsun...Mütehassis kelimesini özellikle kullanıyorsun ki ağırlığı olsun...Ancak hayatta bir meslek ilkesi olarak hiçbir şekilde bu pahada hediyeler almadığını söylüyorsun...Bunun kesinlikle kişisel bir mesele olmadığını, bir meslek ilkesi olduğunu asgari iki kez vurguluyorsun...”***Haber müdürü arkadaşım alı al moru mor yanımdan ayrıldı...Yüzünün renginin değişmesinin nedeni; söyleyeceği kişilerin “ağır abi” olmalarıydı...İçimden “Hayırlısıyla şu meseleyi bir halletsek” diye geçirirken, aniden jetonum düştü...Bu abiler, bana böyle bir hediye vermeyi düşündüklerine göre, büyük olasılıkla bu konuyu benim odama girerek söyleyen genç haber müdürü arkadaşa da bir hediye vermişlerdi...Haber müdürü arkadaşı odama çağırmadım bu sefer...Kendim fırladım odadan...Koşarcasına yanına gittim...-“Bana bak...” dedim; -“Sakın sana da böyle bir hediye gelmiş olmasın...”Genç haber müdürü arkadaş, “evet” anlamında başını salladı...-“Hemen aynı sebeple gönderilen hediyeyi iade edeceksin... Sakın almayacaksın...”***O gün hediye saat gibi pahada ağır bir hediye olunca böyle yapmıştım yapmasına da; kitapla beraber jest niyetine gelen spor gömleği ne yapacağımı bilmiyordum...Gömleği geri göndersem adamcağız;-“Ayıp değil mi?.. Alt tarafı jest niyetine verilen bir gömlek, geri gönderilir mi?..” diyecekti ve ben cevap veremeyecektim...Diğer yandan göndermesem, içim içimi yiyecekti...Ne yapsam nasıl etsem de buradan bir çıkış yolu bulsaydım?..-“Dur hele bir formül buluruz...” dedim içimden...Gömleğe hiç dokunmadan, kutusuyla beraber yatak odamın giriş kapısının yanıbaşına bıraktım...Öyle bir yerde duruyor ki, kapının hemen girişinde, hatırlama niyetine, unutmayayım, gargaraya gelip üzerimde kalmasın diye... Yani gidecek gömlek...Gidecek ama nasıl gidecek?..“Bulacağız” diyorum içimden, “bulacağız bakalım bir formülünü...”***“Garip”in kalbi temizse, “Allah nasılsa bir yol gösterir...”Günlerdir gazetelerde savcının uçak biletini kim ödedi, otel faturasını kim karşıladı başlıkları manşetleri süslemeye başlayınca benim için de jesti geri göndermenin zemini hasıl oldu...Allah’ın gösterdiği çıkış formülünü uygulamanın tam zamanı şimdi:-“Sevgili dostum Mustafa Sarıgül... Biliyorum ki jest niyetine bana gönderdiğin bir adet spor gömleğin altında bir neden aramam hiç yakışık almaz...Fakat yine de ben bu işte rahat etmeyeceğim...Ne seni ne de kendimi anlamsız bir töhmetin altıda tutarak daha fazla rahatsız etmeyeyim...Bu gömleği ihtiyacı olan uygun birisine vermeniz için size göndereyim...Hem bir “garip” mutlu olur bu sayede...Hem de bu “garip” rahatlar sayesinde...Sevgiler dostum...”OLMAYAN BİR GAZETECİLER GÜNÜ...Dün Çalışan Gazeteciler Günü’ydü... Güya halen çalışmakta olan gazeteciler olarak bu mutlu günü idrak edeceğiz, bu güzel mesleği yapabildiğimiz için kendimizle gurur duyacağız...Ben genç bir gazeteciyken, mesleğin biraz kıdemlileri “bu meslek öldü” derlerdi...Nostalji yapmak, “Gazetecilik eskiden gazetecilikti... Şimdi gazetecilik falan yok...” demek tatlı bir ritüeldi eskiden de bu meslekte...Herkes bu söylediklerinin gerçeğin sadece bir yüzü olduğunu bilir, yine deli gibi gazetecilik yapmaya devam ederdi...Böyle söylemek biraz da “Gazetecilik öldü ama ben hala gazeteci kaldım” mealinde bir anlam ifade ederdi...***Neredeyse 35 yılım böyle geçti...Dün gelinen noktada artık nostalji bile yapmanın anlamsızlığını fark ettim... Artık gazetecilikle ilgili hiçbir şey söylemeye gerek duymaz haldeyim...Bu mesleğin “güç, iktidarlar, sermaye, derin lobiler ve çıkar odaklarının elinde nasıl bir araç” haline dönüştürüldüğünü acı acı izlemekteyim...Çocuğum kalkıp da;-“Baba ben gazeteci olmak istiyorum...” derse ne diyeceğim ki ona?..Geçenlerde Özyeğin Üniversitesi’nde gençlere şöyle söylemiştim:***-“Gazetecilik dediğiniz şey, artık güç odaklarının, kamuoyu üzerinde milyonlarca insanın algısını yönetmek için profesyonel psikolojik savaşlarının bir aracı halini aldı... Gazeteciler değişik güç merkezlerinin istediği biçimde kamuoyunda algı oluşturmak için psikolojik harekat yürüten aracı kişiler halini aldılar...Hayatı ve olayları kendi bağımsız süzgecinden geçirip olabildiğince objektif yansıtma çabası diye bir şey tamamen tedavülden kalktı... Böyle bir gazetecilik türü kalmadı...Ya paranın ve sermayenin, ya iktidarın ya başka kitlesel güçlerin, ya da devletlerin “gazetecilik faaliyeti yapan aracı kurumlar”ı var...Oralarda çalışanlar da gazeteci diye adlandırılıyor...Türün eskiden görülen “sadece gazeteci” şeklindeki örnekleri “Ya hiç yoklar, ya da birkaç tane varsa ortada gözükmüyorlar, saklanıyorlar...”Sinmiş durumdalar...Hani büyük savaş ve felaketlerden sonra dünyada sayılı insan kaldığını gösteren bilimkurgu filmleri vardır... Uzaylılar gelmiş ve dünyayı işgal etmiştir...Az sayıda kalan insan soyu, mağaralarda gezegenlerini uzaylılara teslim etmemek için “umutsuz bir çabayla mücadele etmektedir...”“Salt gazeteci” dendiğinde hep o umutsuz bilimkurgu filmlerindeki karanlık mağaralarda yaşamaya çalışan az sayıdaki insan topluluğu geliyor gözlerimin önüne...Salt gazeteci mi kaldı ki?..Gazeteciler günü kutlu olsun?..

Devamını Oku

“Yaşamak acı çekmektir...”

10 Ocak 2014

-“6 Ocak sabahı daldığım derin uykudan uyandım...Yedi küçük odası bulunan, iki katlı cezaevinin bir koğuşunda tek başına uyumuşum...Hava soğuktu...Getirdiğim eşyalar arasında bulunan kalın giysilerden seçtiklerimi giyindim...Aşağı kata indim...Büyük bomboş bir salon... İki masa bir de eski bir televizyon vardı...Yüzümü yıkadım...Televizyonu açtım...Kenarda bir tepsi üzerinde kurabiye kutuları, su ve meyve suları vardı...Herhalde cezaevi idaresi tarafından ilk ihtiyaçların karşılanması için konmuştu...”***6 Ocak 2012 günü yaşıyor bu anlattığı anıyı İlker Başbuğ...Cezaevindeki ilk günü bu onun...-“Başsavcıya yalnız kalmak istemediğimi söyledim... ‘Düşünüp değerlendireceğiz...’ dedi... İnfaz savcısı ise bu sürenin biraz zaman alacağını belki birkaç ay falan süreceğini söyledi... Bunu duyunca içimden demek burada epeyi kalacağız, diye düşündüm...”İki yıl önceki tutukluluğun ilk gününün anıları böyle devam ediyor İlker Başbuğ’un...-“Odaya birileri girdi... Kızım Feride ile oğlum Murat’ın beni ziyaret için geldiklerini söyledi...Günlerden Cuma idi...Yani cezaevindeki ilk günüm... 6 Ocak 2012...”***Savcılar ile konuşmamız uzuyordu...Benim aklım çocuklardaydı...Bir an önce buradaki konuşmayı bitirerek onları görmek istiyordum...Nasıl karşılaşacaktık?..Ne konuşacaktık?..Kapalı görüşmeyi, küçük bir bölmede yapıyorsunuz...Aranızda kalın bir cam var...Konuşmanızı telefonla yapıyorsunuz...Ve kayda alınıyor...Feride ve Murat’ı karşımda gördüm...Adeta iki kuş gibi uçarak babalarını görmeye gelmişlerdi...Yüreklerinin pır pır ettiğini hissediyordum...Filmleri hatırlayın...Sevdiklerinden uzaklarda olan biri, kış günü pencerede oturur dışarıya bakar...Beklemektedir...Ansızın pencerenin sahanlığına iki kuş konar, pır pır ederek...Gözlerindeki büyük sevgi ile ona bakarlar...Oturan adam o kuşlarda sevdiklerini görür...***Cezaevinde bu süreçte geçirdiğim iki yılın ilk günü böyle geçti...Akşam koğuşta düşünürken kendi kendime şu sözleri fısıldadım...“Yaşamak acı çekmektir...” ***İlker Başbuğ‘u gazetecilik hayatımda sanırım iki kez davetlerde yakından gördüm; elini sıktım ‘nasılsınız’ dedim...Dün bana yazdığı kitabı geldi...“Suçlamalara Karşı Gerçekler...”Doğrusu suçlamalara karşı gerçekler kadar, hayatın İlker Başbuğ tarafından da iki yıldır yaşanan ‘insani’ gerçeklerini önemsiyorum bugünlerde...-“Yaşamak acı çekmektir...” diyor...-“Ancak yaşamak için nedeni olan kişi hemen hemen her şeye dayanabilir...Benim için yaşamak için ortada çok neden vardı...Her şeyden önce eşim ve çocuklarım için yaşamak zorundaydım...Önemli olan cezaevinde de olsa yaşam yiğitçe ve onurlu olmalıydı...Cezaevi hayatı zor...Bu zorluğu ancak umudunuzu hiç yitirmeden aşabilirsiniz...”***İlker Başbuğ bu ülkede Genelkurmay Başkanlığı yapan sadece bir örnek cezaevindekileri anlatmak için...Bugün ülke herkesin birbirini “içeri atmakla, yargılamakla, hesap sormakla, gün yüzü göstermemekle tehdit ettiği” bir sürecin göbeğinde...Cezaevlerinin; “siyasi hesaplaşmanın arenasıymış, türeviymiş gibi algılandığı bir” dönemi yaşıyoruz....“Birbirini yok ederek“, çıkılmaya çalışılan bu dehlizden “barış ve huzur” çıkmayacak...Kafalarından; “size gün gelecek; gününüzü göstereceğiz...” diye geçen kimse, yarın kişisel huzurunu bulamayacak...Bu badireden hesap sormayı düşünerek değil; hesapları kapatmaya çalışarak çıkabilir Türkiye...*****ÇARŞAMBA VE PERŞEMBE!..Karşınızdakine silah gösterip, öldüreceğinizi ima ederek, onu “yola getirmek” uğruna “zora” başvurduğunuzda, esasen o kişi “yola gelmez...”Gelmiş gibi gözükür...Değişmez...Değişmiş gibi görünür...Sizinle barışmaz...Barışmış gibi hissettirir...Yanlışlarından arınmaz...Arınmış gibi davranır...***Eğer “huzur bulmak” ve kendinizle “barışmak” istiyorsanız, karşınızdaki ve çevrenizdekilerle uğraşmaktan vazgeçeceksiniz...Eğer karşınızdakinin “iyi olmasını” istiyorsanız, siz ona karşı “iyi olmayı” deneyeceksiniz...Eğer karşınızdakinin samimi ve dürüst davranmasını istiyorsanız; ‘siz aklınızdan başka düşünceler geçirmeden, ona samimi ve dürüst yaklaşacaksınız...’***Siz karşınızdakine nasıl bir enerji verirseniz, o enerjiyi geri dönüş olarak alırsınız...Dost değil fakat dost görünüyorsanız, siz de dost olmayan bir sahte dostluk gösterisine maruz kalırsınız...Bugün Türkiye’de yaşanmakta olan her şeyin bir izahı var gibi gözüküyor...Ancak, “böylesine bir cepheleşme, çatışma ve hesaplaşma” çağdaş demokratik ülkelerde olağan değildir;Farklılıklar artık bu şekilde yaşanmıyor oralarda...***Gelinen nokta gerçek anlamda bir kaostur...Sadece iktidarın ve Cemaat’in değil... Ulusalcıların, BDP’nin; MHP’nin herkesin bir duruşu ve haklı olduğuna inandığı bir pozisyonu var...Kimin gerçekten haklı olduğunu; tezlerle “izah edilebilecek” noktayı geçiyor Türkiye...Polis, yargı, medya ve devlet aygıtı ve siyasi sistem kendi içinde sürekli kırılmalar yaşıyor...Birbiriyle asla yapışmayacak parçalara ayrışıyor...Kırılan parçalar tek bir toplumsal sistemin, ayrı fakat kırılmaması gereken parçacıkları...Bu kadar parçalanmış bir yapıyı, kırılmış bir vazoyu, kimse kolay kolay tamir edemez...Başsavcılar, emniyet müdürleri, valiler, ve devletin bütün organları bu kırılmadan nasibini alıyor...Parçalar birbirinden ayrılıyor...***Polisin birbirine düşman hale getirildiği “Pol-Der ve Pol-Bir” diye örgütlenerek, birbirine silah çekecek duruma geldiği 12 Eylül 1980 öncesi günleri yaşadım ben...Aktivist gençler nerede hangi polis tarafından içeri alındığını konuşurdu...Solcuysalar “Pol-Der”li polisler tarafından alınmak ve kolayca serbest bırakılmak isterlerdi...Ülkücüyseler, Pol-Bir’li polisler tarafından...En berbatı solcuysan Pol-Bir’li polisler tarafından gözaltına alınmaktı...Ya da tersi...Dayaklardan dayak, falakalardan falaka beğenmek zorundaydın o zaman...***Devlet aygıtının bugünkü gibi “bölünüyormuş” göründüğü durumlar, her şeye davetiye çıkartırlar...Dışarlarda; Türkiye için nasıl bir plan hazırlanıyor bilmiyoruz...Artık “darbe” dönemleri kapanmış gibi görünebilir...Ancak “gelmekte olan Perşembe’nin nasıl olacağını bilmesek de”, Bir “Perşembe’nin gelmekte olduğu” görülüyor...“Çarşamba”yı görüyoruz ve yaşıyoruz çünkü!..

Devamını Oku

Kadın hayatında en az üç erkeği yönetir!..

9 Ocak 2014

-“Uyarıyorum seni... Ben feministim...” demişti... Genç kadın...-”Olabilir...” demiştim;-”Benim için fark etmez...”Feminizmin; “sosyal adalet, insan hakları, demokrasi, cinsiyet ayrımcılığı, etnik farklılıklar, ulusların kaderlerini tayin hakkı, insan eşitliği” gibi “sosyalizm teoreminin alt başlıklarından” biri olduğunu inandığım günlerdi...Biraz egzantrik bulurdum feministleri...Sonuçta durum fark etmezdi...Sosyalizm ‘kadın sorunu’na da kesin çözüm getireceğinden, “ilerde eşim olacak kadının feminist olması fark etmezdi...”Ayrıca feminizm Fransa’da serpilip gelişen Parisien bir akımdı...Önünde sonunda “güzel bir şey” olmalıydı...Ayrıca Simone de Beauvoir yeterince “mükemmel ve gelişmiş bir kadın olmasa” Sartre ona aşık olmazdı...Böyle düşünmüş ve genç kadına;-”Olabilir...” demiştim;-”Benim için fark etmez...”***Bir kadının “gerçek gücünün farkında olmadığım” senelerdi o seneler...Erkeğin hotzotlarını “güç”;Kadının alttan alışlarını “taviz” olarak görürdüm...Bir kadının eğer isterse -ki yeterince değerli görürse mutlaka isterdi- bir erkeği her şeyiyle yönetebileceğini keşfetmemiştim...“Geleneksel kadın” denerek aşağılanıp, “eve mahkum olduğu gerekçesiyle, hakkında eşitlik istenen kadın”ların hepsinin; “hayatlarında en az üç erkeği, baştan sona yönettikleri” gizli kalan, kripto bir gerçekti...GENÇ KIZIN İLK SAVAŞI “BABAYI YÖNETMEK İÇİN VERİLEN SAVAŞ...” Bir kadın, daha kadın olmadan; çok önceleri, çocukluk yıllarında “baba”sını yöneterek “erkekleri yönetme becerisi”ne sahip olurdu...Bir kız çocuğunun; kısa bir süre sonra ‘babasını yönetmesi’ leblebi çekirdek bir meseleydi...Bu konuda karşısına dikilecek tek engel öz “anne”siydi...Sanılanın aksine, anne kız arasında çocukluk ve gençlik yıllarında oluşan rekabet ve gerginliğin temelinde “evin erkeğini kim yönetecek” kaygısı vardı...***Evin “baba” figürü olup, kendini ‘yönetici erk’ varsayan erkeği, esasen kim yönetecekti?..Anne ile kız(lar) arasında “duruma, şartlara ve zemine göre değişirdi...” bu durum... Fakat genel gerçek hiç değişmezdi...Baba, ya da koca, ya da oğul bir erkek dördüncü bir kadın hayatına girmemişse evin kadınları tarafından yönetilirdi...***“Bir şeyden anlamaz...”, “Ev işi ve çocuk büyütmekten başka bir şey bilmez...” diye aşağılanan kadın; aslında erkekleri baştan sona yönetme becerisine sahip bir varlıktı...Bir kere “evi yönettiğini varsayan erkeği“ni yönetirdi...Kadınlar bir başka kadının devreye girdiği durumlarda, erkeklerini “kızlar”ı üzerinden, yönetirlerdi...Anne ile kızı arasında varolan geleneksel rekabet, ailenin kadınlarını topyekün tehdit eden üçüncü kadına karşı ittifak halini alır, bu kez iki kadın üçüncü kadına karşı erkeklerine sahip olma mücadelesine girerdi...***Hayat; “kadınların erkeği yönetme savaşı“ndan ibaretti...Kadınlar aralarında verdikleri mücadeleyi, rekabeti, kavgayı ve savaşı, ayna biçiminde yaşama yansıtıyorlardı...KADININ İKİNCİ BÜYÜK SAVAŞI “KOCASINI VE SEVGİLİSİNİ YÖNETME SAVAŞI...”Babasanı yönetmeyi öğrenen genç kız, bir süre sonra evlenecek, ya da sürekli bir sevgili edinecek; bu kez de kocasını ve sevgilisini yönetme savaşına girecekti...Kime karşı?..Kocasına ya da sevgilisine karşı mı?..Hayır!..Kocasının ya da sevgilisinin annesine karşı...“Toplumsal hayatın içinde yeri yok” diye aşağılanıp, “eşit” olması için mücadele edilen kadın; ikinci büyük meydan muharebesini “kocasına sahip olmak için ana kraliçeye karşı verdiği savaşta” gösterecekti...Bir kadının; gerçek kadınlık rüştünü ispat ettiği yer, “babasını yönetirken annesine karşı kazandığı zafer değildi...Kocasının ya da sevgilisinin annesine karşı kazandığı yönetim başarısıydı...”***Kadın, kocasının ya da hayatında önemli yer tutan erkeğin; annesine, yani ana kraliçeye karşı ‘erkeğini yönetme ve etkileme’ savaşını kazanırsa, “rüştü”nü ispat ederdi...İkinci meydan muharebesi “kadınlık rüştü”nün ispat edildiği yerdi..İkinci aşamayı nadir kadınlar başarır, büyük çoğunluk tabiat kanununun fazla vakit geçmeden tecelli etmesini beklerdi...Erkeğin annesi vefat ettiğinde, yönetim ve ipler tamamen “erkeğin yanıbaşındaki kadının eline geçerdi...” O zamana kadar kadın, “erkeğini, annesiyle birlikte yönetebilme” başarısı edinebilmişse, sonrası kolaydı... Annenin vefatından sonra -bir süre için- büyük bir rakip kalmayacaktı... Üçüncü bir kadın hayatlarına girmediği sürece...Kızı varsa ayrıca avantajlıydı...Kızıyla beraber üçüncü kadının üstesinden gelebilirdi...KADININ ÜÇÜNCÜ AŞAMASI “PRESTİJ”... YANİ OĞLU...Prestij filmi 1900’lü yılların başında Londra’da iki ünlü sihirbazın birbiriyle öldüresiye rekabetini konu alır...Filmin başında “bir sihirbazın, sihrinin üç aşamadan oluştuğu belirtilir...”Üçüncü aşama, kaybolan nesnenin yeniden yerine getirilmesi aşamasıdır... Buna “prestij” aşaması denir...Kadının sihrinin üçüncü aşaması yani prestij aşaması, oğlunu yönetmedeki ustalığıydı...Bu da “sihir”deki üçüncü aşamaya yani “prestij”e tekabül ederdi...Kadın babasını yöneterek, aile içinde yer edinmiş, kendini kabul ettirmişti...Kocasını yöneterek rüştünü ispatlamış, toplumsal hayata damgasını vurmuştu...Sırada “istikbal“i vardı...Bu aşama hayatında eğer varsa üçüncü erkek olarak “oğlu“nu yönetme başarısıydı...***Oğlunu yönetmek bir kadının “prestij aşamasıydı...” Aslında kadının önceki deneyimlerinde ve muharebelerinde kazandığı savaşlardan sonra, ‘kolay’ bir savaş addedilebilirdi, ‘oğlunu yönetme’ savaşı...Fazla didaktik, egosantrik ve otokratik davranmaması koşuluğuyla... Oğlunu yönetme savaşının meydan muharebesi, ise; ikinci kuşak kadına yani oğlunun karısına ya da sevgilisine karşı vereceği savaşta ortaya çıkacaktı...Bu savaşta dikkatlibir strateji izleyecek, “oğlunu isteyen genç kadınla kavga etmeden, çocuğuna eskiden olduğu gibi istediklerini yaptırabilecekti...”Maharet gerektiren pozisyon buydu...Erkek; sevgilisi ya da eşiyle annesi arasında bir tenis topu gibi bir oraya bir buraya gidecekti...İyi olan kazanacaktı...Prestij tamamlanacaktı...***Bütün bu sürecin her aşamasında görüldüğü gibi sadece kadın vardı...Tektil değil çoğul olarak...Bir değil birçok kadın vardı...Aralarında savaşan, meydan muharebesi yapan, rekabet eden, gerilimi tırmandıran, yumuşatan, kaderin tecelli etmesini bekleyen ya da beklemeden kavgaya girişen kadınlar...Erkeksiz, karşı cinssiz...Erkeğin gibi görünen hayatlar aslında kadınların hayatıydı...Erkeğin mücadelesi gibi görünen savaşlar aslında kadınların savaşıydı...***Hayatı yürüten kadınlardı...Satranç güzel bir oyundur...Zeka, akıl, strateji bilgisi ve taktik becerisi gerektirir...Ne ki; Satrancın çok önemli bir eksiği bulunur...Filler, atlar, vezir, kaleler, şah ve piyonlar...Her şey vardır satrançta...Ne ki tek bir şey yoktur...Kadınlar!!!Oysa kadının olmadığı bir hayat ve savaş mümkün değildir...“KALBİMİN ŞEKLİ BU DEĞİL...”Satrancı erken bıraktım...15 yaşından itibaren briçe geçtim, şampiyonluklara uzanmaya çalıştım...Maça kızından, kupa kadınına...Karo damından sinek güzeline...Hayatı ve problemleri “kadının olduğu kartlarda” çözmeye çalıştım... Sting’in “That’s Not The Shape Of My Heart” şarkısı maça kızından, kupa damına, karo güzelinden, sinek dilberine; kadınlarla dolu oyun kağıtlarından ilham alır sözlerinde...That’s not the shape of my heart ya da; “Kalbimin şekli bu değil...”Canım şimdi o parçayı dinlemek istiyor...Yılın ilk gününde, yeni yılın şerefine...“That’s not the shape of my heart...”

Devamını Oku

Fenerbahçe, Beşiktaş, Cem Uzan ve diğerleri...

9 Ocak 2014

Fenerbahçe yönetiminin dün akşamki açıklamasını çok iyi okuyun...Ne diyorlar; -”Metin Feyzioğlu’nun söylediği gibi Özel Görevli Mahkemeler’in 2 Temmuz 2012’de kaldırılması Meclis tarafından karara bağlanmıştır...Bu mahkemelerin o tarihten sonra verdiği kararlar, hukuk dışı, yok hükmünde ve geçersizdir...Fenerbahçe yönetimi 2011’den bu yana karşılanması mümkün olmayan türlü mağduriyetlere mazur kalmıştır...Yargıtay’ın gelinen aşamada taraflı yorumlanabilecek bir acelecilikle hareket etmeyip, son gelişmeler ışığında, davayı görmeyi BEKLETECEĞİNİ umut ediyoruz...”***Ne demek bu?..-”Ey Yargıtay...Fenerbahçe yöneticileri hakkında SAKIN KARAR ÇIKARTMA... Biz zaten oluşan yeni durumla yeniden yargılanacağız... Hakkımızdaki cezayı azaltarak da olsa kararı onama... Biz beraat edeceğiz...”Hiç merak etmeyin!..Fenerbahçe’nin açıklamasının üzerine, şike davasının destekleyici figürü Beşiktaş’ın iki yöneticisi anında atlayacak, onlar da aynı yönde yeniden yargılama talep edecekler...Sonra Fenerbahçe ve Beşiktaş’ın “hak mahrumiyetlerinden doğan milyar liralık tazminat taleplerine” gelecek sıra...***Bitmedi...Markaların değer kaybından kaynaklanacak, milyarlık tazminatlar da bekliyor sırada... Yine bitmedi...Tek tek yöneticilerinin yüz milyonlarca liralık tazminat talepleri olacak daha...Diğer kulüpler, diğer sanıklar, diğer tutuklananlar da var sırada... Saymıyorum daha yüzlerce kişiyi henüz...***Yukarıda Allah var...3 Temmuz 2011 gününden başlayarak, tek bir gün “Bu davalardaki cadı avından taraf olmadım...”Hep itidalle, hep mutedil yaklaştım...Televizyon programlarında “Sen de mi eyyamcı oldun” yollu saldırılara bile uğradım...Şikenin sonuna kadar üstüne gidilmesini savundum...Fakat o kampanyanın bir tarafı olmamak için çok didindim durdum...***Bunu şunun için söylüyorum...Şimdi gelinen noktada ortaya atılıp;-”Ben size demiştim arkadaş... Bu kadar olmaz... Hadi yeniden yargılama olsun da görelim bakalım Hanya’yla Konya’yı...” diye böbürlenmek için elimde her türlü pozisyon ve belge mevcut...Üstelik kendi kulübüm Beşiktaş da bu işin mağduru olmuş, bu yüzden Avrupa’ya gidememiş... Gelecek yüzmilyonlarca lira mağduriyet paraları Beşiktaş’ın kasasına girecek, başka yere değil!..***Yine de günlerdir, bu işi “Bir olağanüstü afla bitirin, mağduriyetleri sonlandırın, fakat yeni hesaplaşmaların zeminini açmayın...” demekten dilimde tüy bitiyor... Şöyle örnekleyeyim:Yeniden yargılama olursa...Aziz Yıldırım ve diğer suçlanan yöneticiler normal mahkemede yargılanırsa...Bu yargılamalardan beraat çıkarsa...Fenerbahçe’li olmayan kamuoyunun vicdanında Aziz Yıldırım ve arkadaşları aklanmış olacaklar mı?..Hayır...Ya Beşiktaş’lılar?..Hayır...Ya Sivaslılar ya diğerleri...Hayır...Örneğin Trabzonspor “Hay Allah biz de Fenerbahçe’nin hakkını yemiştik mi?..” diyecek...Kupayı istemekten vaz mı geçecek?..Ya da Galatasaray camiası;-”Gördün mü bak kıç üstüne oturduk... Fenerbahçe suçsuz çıktı... Yanılmışız demek ki... Ezeli rakibimiz tamamen suçsuzmuş...” mu diyecek?..Sevgili Metin Feyzioğlu kardeşim...Bunları da düşünüyor musun?..***Peki Aziz Yıldırım ve arkadaşları “şikeden mahkum olursa” Fenerbahçe camiasının gözünde “mahkum sayılacaklar mı, suçlu görülecekler mi?..”Hayır...Çünkü Fenerbahçe’liler zaten şöyle düşünüyorlar:-”Diğer camialar ne kadar suçsuzsa biz de o kadar suçsuzuz...”Kamuoyu şike davasında kendi vicdani kararını kendisine göre verdi...Suçlu görenler gördü, şike yapıldığına inananlar inandı, inanmayanlar inanmadı...Bu saatten sonra bir şey değişir mi?..Vicdani kanaat olarak değişmez...Ama ne değişir söyleyeyim...“Milyonlarca insanın yargı hakkındaki algısı...”O bir daha hiç gelemeyecekmişçesine yok olur gider...***Eğer Türkiye’yi yıllarca sarsan bir davanın sonunda mahkeme “sanıkları suçlu, suçu hiçbir tartışmaya yer bırakmayacak şekilde sabit” bulursa...Bu süreç zarfında gözaltılar, tutuklamalar, belgeler, tutanaklar, bantlar, konuşmalar, tapeler, çantalar ortalıkta yıllarca uçuşursa...Herkes ağzı bir karış açık, tapeleri ve yapılan tezviratları “Arkası Yarın” heyecanıyla izlerse...Türkiye birbirine girer, kulüpler birbirini suçlar, her şey darmadağın olur, altüst olur, futbolu yeniden diriltmek içim play-off dahil binbir türlü fikir uygulamaya sokulmak zorunda kalınırsa... Şimdi bunca yıl bütün bunlar olmamış gibi; -”Bir hata yaptık, şimdi her şeyi sıfırlıyoruz...” diyemezsiniz...***Milyonlarca insan hukukun, mahkemelerin, savcıların, polisin, avukatların; nihayet devletin karşısında oyuncak haline gelemez... Tek tek mahkumiyet alanlar isterlerse yeniden yargılanma talep ederler...Fakat devlet bu işe taraf olmaz...Olağanüstü dönemin olağanüstü affıyla mağduriyetleri giderir...Yeni ve bir daha kolay tazmin edemeyeceği zararların altına girmez...Yargı hakkında “toplumun bütün algısını bir daha geri gelmemek üzere tarumar etmez...”***Şöyle mi olacak sanıyorsunuz?..Fenerbahçe’li ve hatta Beşiktaş’lı yöneticiler yeni yargılamada beraat ederlerse; geniş kamuoyu vicdanı;-”Helal olsun Türk adaletine... Bak sonunda eğrisi doğrusuna denk düştü ve objektif karar verildi...” mi diyecek insanlar?..Öyle mi zannediyorsunuz?..Metin Feyzioğlu kardeşim; hukukla ilgili olduğu kadar futbolla ilgili değil besbelli...Biraz ilgili olsaydı, bunları söylemezdi...Ya da özellikle söylerdi...Patlamak üzere olan dinamiti tam ortaya bırakmak için!..***Yazının başlığında bir madde daha var...Cem Uzan da “kendisine komplo yapıldığını“ söylemiş ve yeniden yargılama isteyeceğini açıklamış...Elbette sonuna kadar hakkı... Fakat daha neler gelecek neler?..Bana; ilk bir haftada iki yazıdan başka hiçbir şey yazmadığımı gören okurlar soruyorlardı:-”Hayırdır Reha Bey!.. Türkiye’de kan gövdeyi götürüyor... Siz niye bu konulara hiç değinmiyorsunuz yazılarınızda...”Neden değinmediğimi umarım şimdi anlıyordur o okuyucular...***Oynanan dört başı mamur bir komedidir çünkü...Bu komediyi yazıp bir de ciddi ciddi analiz etmek ayıpmış gibi geliyor bana!.. Aklıma ayıp her şeyden önce...Zekama...Beynime...Dante’nin ‘İlahi Komedya’sını okumak daha ilginç ve heyecan verici...“İlahi Komedya”, sanıldığının aksine bir komedi değildir aslında...Ortaçağ’da Komedya, Tragedya’nın aksine “sonu iyi biten hikaye” anlamına gelir...Şimdi yaşadığımız gibi bir komedi değil İlahi Komedya...Bizim yaşadığımızı Dante’nin dönemiyle anlatmaya kalkarsak olsa olsa şu ifadeyi kullanabiliriz:-”İlahi Tragedya...”

Devamını Oku

AKP ve Metin Feyzioğlu’na hukuk dışı birkaç söz...

8 Ocak 2014

Aynı Kolej’den mezun olduğum...Arkadaşlarımın kardeşleriyle aynı sıraları paylaştığını öğrendiğim...Hukuk Fakültesi’nde profesör...Sonra dekan...Ankara Barosu’nda Başkan...Sonra Türkiye Barolar Birliği’ne Genel Başkan olan bir hukukçuyla hukuk tartışmak abes olur...Metin Feyzioğlu, çok iyi yetişmiş bir hukukçu...Dün NTV’de seyrederken, tezlerini nasıl bir sağlam mantık örgüsünde sunduğunu yakından gözlemledim...Hukuki açıdan sağlam argümanlar...Eğer affı düşünmüyorsanız “Metin Feyzioğlu’nun söylediği şeyler” mantıklı gelebilir...***Ancak hayat salt “hukuk”tan ibaret değil...Adalet ve Kalkınma Partisi yıllardır bir iddiayı, bir tezi, bir pozisyonu savunuyor...Doğru veya yanlış...Haklı veya haksız...O pozisyon, “askeri darbeler ve askeri vesayet“e karşı radikal mücadeledir...AKP politikalarının sivil vesayete yol açıp açmadığını tartışabilirsiniz...Fakat AKP’nin askeri vesayet konusunda varolan sabit tutumunu tartışamazsınız...Yeniden yargılama süreci, Başbakan’ın “Biz bu davanın savcısıyız” dediği günden bu yana yıllardır sürdürdüğü tutumu kamuoyu önünde izah edemez bir konuma getirir...***Yıllardır davalar sürdü...Toplumun vicdanında bir hüküm oluştu...Bazılarına göre, bu davalarda darbeciler ve darbe yargılandı...Bazılarına göre “radikal dinciler laiklerden intikam aldılar... Devleti dönüştürme fırsatı yarattılar...”Bir kısmına göre, “ordu ve komutanlar rehin alındı...”Diğer bir kesime göre; “ordudan darbeciler temizlendi...Ordu asli görevine döndü...”***Her neyse ne...Herkes bir şey düşündü...Vicdanının sesini dinledi...Bazısı yüreğini Silivri’ye dayadı... Bazısı Silivri’dekiler tarafından mağdur edildiğine inandıklarına kulak verdi...***Bu süreç zaten çok sancılı bir süreçti...Mahkum olanlar ve tutuklananlar yıllardır içerde yattılar...İlker Başbuğ’un dediği gibi, “kaybedilen yılların geri gelmesi” ihtimali artık yok...“Bu ceza gerekliydi” diyenler var...“Bu ceza haksızdı; intikam amaçlıydı...” diyenler de var...Bu saatten sonra, topyekün bir yargılama, toplumu daha da bölecek, kanatacak ve hiçbir yararı olmayacak...Madem ki, “yatılan süreleri geri getirmenin imkanı yok...”O zaman olağanüstü dönemin olağanüstü affını çıkartırsınız...Herkes tahliye olur...Kamuoyu da kendi vicdanının sesine göre kararını verir...İnsanlar kendi vicdanlarında bu insanları mahkum eder veya beraat ettirir...***Böylece en azından bundan böyle ceza mağduriyeti ve hapis süreci kalmaz...Mağduriyetler nispeten giderilir...İsteyen kişisel olarak yeniden yargılanmasını, talep edebilir... Hukuki olarak da beraatini isteyebilir...Veya yeniden mahkumiyetine razı gelebilir!..Metin Feyzioğlu hukuki olarak yapılabilecek değişiklikleri söylüyor anlatıyor...Peki toplumun yaşadığı bunca yıl?..5 yıldır biz bu davalarla yaşıyoruz... İddialar, savunmalar, kararlar, vesayet, darbe, mağduriyet bu kavramlarla haşır neşir bir süreç yaşadık...Bütün bu süreci “Bir hataydı oldu” diyerek kaldırmak, hiçbir şey yaşanmamış gibi, sıfırdan yargılamaya başlamak, insanlarla ve hayatlarla alay etmek demek...***Bu kadar oynanmaz insanlarla da yargıyla da, hayatla da...Doğru muydu değil miydi?..Haklı mıydı, haksız mıydı?..Darbe tehlikesi miydi, intikam mıydı?..Paralel devlet miydi, normal devlet mi?..Merak etmeyin herkesin kolay değişmeyecek bir algısı var artık bu konuda...Yeniden yargılama, kimsenin halihazırdaki vicdani yargısı değiştirmez...Değiştirse değiştirse tek bir şeyi değiştirir...Yargıya olan inancı...Onu toptan bitirir... İnsan hayatı ve insan aklı, üzerinde bu kadar kolay oynanacak bir oyuncak değil...*****‘KADINLAR BİZE TAPAR FAKAT...’“Kadınlar tehlikeli şeyler yapmaya ne kadar da düşkünler...Bu kadınlarda hayran olunacak özelliklerden biridir...”***Mutlu olduğumuzda her zaman iyi bir insanızdır...Ancak iyi olduğumuz her zaman mutlu olmayız...***Tapılmak bir baş belasıdır...Kadınlar bize insanlığın tanrılara davrandığı gibi davranır...Kadınlar bize tapar ve sürekli onlar uğruna bir şeyler yapmamız için canımızı sıkarlar... ***Kadınlar erkeklere hayatlarının altın yıllarını verir ve onları azar azar geri isterler...***Hırs başarısızlığın son sığınağıdır...***Bir koca, borç senedi gibidir...Kadın borçları kapatmaktan yorulur...***Bir erkek hayatı tükettiğini söylerse, herkes bilir ki aslında hayat onu tüketmiştir...***Erkekler hayatı çok erken tanırlar... Kadınlarsa çok geç...***İngiliz kadınlar duygularını evleninceye kadar saklayıp, evlendikten sonra gösterirler...***Gerçek yaşını söyleyen bir kadına asla güvenilmemelidir...Bunu söyleyen kadın her şeyi söyler...***Evli bir kişinin mutluluğu evlenmediği kişilere bağlıdır...İnsan her zaman aşık olmalıdır...Bu yüzden de asla evlenmemelidir...***Bencillik kişinin istediği gibi yaşaması değildir...Bencillik başkalarından sizin istediğiniz gibi yaşamalarını istemektir...***Erkeklerin çoğu hayatlarını abartılmış ve sağlıksız bir fedakarlıkla mahveder...***Eğitim hayran olunması gereken bir şeydir, ancak öğrenmeye değer şeylerin öğretilemeyeceğini bilmek ve hatırlamak gerekir...***Kadınlar bildiğini okuyan etkileyici bir türdür...Her kadın isyankardır...Ve genellikle kendilerine karşı büyük bir isyandadırlar...***Çocuklar önce anne babalarını severler...Bir süre sonra onları yargılarlar...Nadiren affederler...***Zeki insanlar asla dinlemez...Aptal insanlar asla konuşmazlar...***Uzun nişanlılıklar insanlara evlilikten önce birbirlerini anlama fırsatı verir ki; bu hiç tavsiye edilmez...***Erkeklerin tersine, kadınlar asla iltifatlarla yumuşatılamaz...***Londra sosyetesi güzel salaklar ve akıllı çatlaklardan oluşur...***Londra sosyetesi tamamiyle evlilikle ilgilidir...İnsanlar ya koca arar...Ya da kocalarından kaçar...***Kapris ve tutku arasındaki fark, kaprisin biraz daha uzun sürmesidir...***Ahlak sevmediğiniz kişilere karşı takındığınız tavırdır... (Oscar Wilde 1854-1900)

Devamını Oku

Beyaz Türkler Erbakan gibi anahtar oldular!..

7 Ocak 2014

Hukuk matematik değil, sosyal bir olgu... Bir davanın, onlarca yüzü ve çehresi var...Davaların “adil yapılmadığını” söyleyen mahkumlar yeniden yargılanma hakkını talep ederler...Elbette yargılanırlar...Elbette mahkemelere yeni delillerini sunarlar...Karartıldığını söyledikleri delillerle ilgili ek savunmalar yaparlar...Bütün bunlar olur...Fakat; bütün davaların sıfırdan başlamasını istemek;Yargılanmayı sil baştan başlatmak...Hiçbir demokratik hukuk devletinin, altından ilerde kolay kolay kalkamayacağı ağır sorunlar yaratır...***Yargının düzeltilmesi istenebilir...Her bir durum için ayrı ayrı yeni bir yargılama talep edilebilir...Fakat bütün davaları yok farz edip, sil baştan yargılama istemek, “hukukla ilgili toplumsal algıyı yerle bir eder...”Yargıyla oyun oynanmaz...Toplum inancı “bütünüyle altüst edilmez...”Bir daha hiçbir şekilde yeniden yeşertilemeyecek bir demokratik inanç sistemi yok edilmez...***Bu olağanüstü dönemden çıkışın formülü, sıfırdan yeniden yargılama değil; “olağanüstü af”tır... Herkesi rahatlatacak, topluma nefes aldıracak, demokratik hukuk düzenini yavaş ve sağlam biçimde adım adım yeniden kuracak formül budur...Yeniden yargılama “herkesle ve her şeyle yeniden hesaplaşma” demektir...Bunu düşünenler bir kuantum gerçeğinin farkında değiller:-”Biz birbirimizle az hesaplaştığımız, yeterince birbirimizin hesabını görmediğimiz için bugün bu kaosun ortasında değiliz...”-”Tam tersine biz, hayatı hep karşımızdakilerle hesaplaşma olarak gördüğümüz için buradayız...”Hep karşı tarafı yok ederek...Hesabını görerek...Defterden silerek...Hayatı onlara dar ederek...Yaşamaya çalıştığımız için bir türlü çıkışını bulamadığımız bir labirentin kıvrımlarının arasında sıkıştık kaldık...***Hesaplaşma ve yok etme, yeni hesaplaşmaları ve yok etmeleri beraberinde getirir...Tıpkı çok uzun yıllardır Türkiye’de yaşandığı gibi... Bir dönem “Tayyip Erdoğan ve onun gibiler”in “bitirilmesi”nin andı içilmişti...Veya Cemaat ya da Camia’nın...On yıllar boyu bu uğurda ne savaşlar, ne hesaplaşmalar, ne davalar, ne savcılar görev üslendiler...Ne yargılamalar yapıldı...Ne mahkumiyetler çıkartıldı...Sonunda görüldü ki; “Hiçbir şey hesap sorularak, mahkum ederek, hayatı bitirilerek yok edilemiyor...”***Sonra Kemalistler, Beyaz Türkler, laik Türkler hedef oldular...Nice dava açıldı...Nice mahkumiyetler çıkartıldı...Nice cezaevleri inşa edildi...Nice tutukevleri doldu taştı...Bugün gelinen noktada, şimdi Kemalistler yeni ittifakların ‘anahtarı’dırırlar...Bir zamanlar Necmettin Erbakan kısıtlı oyuna rağmen “Anahtar bendedir” derdi...Şimdi de “Beyaz Türkler” kısıtlı sayılarına karşın anahtardırlar...Yine anladık ki, bunca olaya rağmen kimseler yok olmuyor, hayat ırmaklarının yatağını kurutmuyor...***Bütün bu olaylar bu topluma bir tek şeyi gösteriyorlar... Doğruları bulurken, uzlaşmayı sağlarken, birbirinizi yok etmeyin...Birbirinizden yok edercesine soracağınız hesaplar, kapanmayacak ve bitmeyecekler... Hesabın bitebilmesi için onu aşabilmeniz gerekiyor...Onu öldürmeniz değil...*****OLAĞANÜSTÜ AF...Nedense içimde artık hiçbir duygu uyanmıyor...Ne umut; ne umutsuzluk, ne iyimserlik, ne kötümserlik...Ne “her şey güzel olacak” temennisi, ne “yazıklar olsun, Allah kahretsin” serzenişi...Hiçbir şey yok içimde!..Bir şeye inanmak için, önce bir “rüyam”ın olması lazım...O “rüyam”ın gerçekleşebileceğini gördüğüm bir zemin, bir rüzgar, bir esinti lazım...Bir sevgi, bir paylaşma, bir çoğalma hissetmem lazım...Bir şeylerin olacağına inanmam lazım...***Demokrasilerde seçimler, bir tazelik...Bir umut...Bir filizlenme...Bir yeşerme yaratır...Bense;Bu seçimlerde;Tazelenme yerine bayatlıyorum...Umutlanma yerine depresifleşiyorum...Yeşermek yerine kuruyorum...***Benim “rüyam” kalmadı çünkü...“Çatışan, çarpışan, hesaplaşan ve birbirini yok etmeye and içen taraflar benim rüyamı alıp götürdüler çünkü...”İnsanı bir arada yaşatmak yerine...Bir hoşgörü toplumu olmayı reddederek...Birbirini yok edercesine...Birbirine nefes aldırmamacasına...Birbirinin geleceğini karartırcasına...Birbirini ayağa kalkamayacak hale getirircesine...Hesaplaşan bir toplum barışı getiremez...Barış böyle topraklarda uzun süre yeşeremez...***Bu dönemi bütünüyle unutturacak bir olağanüstü af belki yaraları sarabilir...Geçmişi biraz olsun külleyebilir...Yeni “hesaplaşmaları, yeni çatışmaları, yeni kılıçlaşmaları” şimdilik tehir edebilir...Belki o tehir esnasında, Kaf Dağı’nın arkasından bir barış rüzgarı, bir esintisi filizlenir...***Ancak bunun emarelerini görmüyorum...Tersine,...Güzel paketlenmiş yeni hesaplaşmaların izdüşümlerini yakalıyorum, satır aralarında...Söz düellolarında...“Durum ve pozisyon açıklayan” manifestolarda...“Uzlaşır görünen” hoşgörü mesajlarında...“Yardımcı olmaya çalışır görünen” arabulucularda...Hülasa...Herkes çözüm arıyor gibi gözüktükçe...Aslında yeni hesaplaşmalarda pozisyon alıyor...Bu durumda;Bu “garip” umutsuzca hayatı izliyor...Görüyor ki;“Olağanüstü bir af”la barış falan değil kimselerin istediği...Herkes yeni savaşların peşinde...Geçmiş hesapların cenderesinde...Yine büyük bir hesaplaşma gelmekte...Sanki yıllardır küçüğünü görmüşüz ve yaşamız gibi...***Bu film bana “Las Vegas”ı hatırlatıyor...Oraya kazanmaya giden milyonlarca kumar hastasını...Her oyundan sonra, “artık oynamayayım” diye karar verip, vazgeçen “kumar esirlerini...”Hesaplaşma kültürü de böyle bir şey...Bitmek bilmiyor hesaplaşma isteğiniz...Her galibiyet veya mağlubiyet yeni hesaplaşmaların doğumuna tanıklık ediyor...Matruşka bebekler gibi...Açtıkça yenileri geliyor...Oyunculardan birinin artık açmaması ve durması lazım...Ama kimse buna yanaşmıyor...Herkes Matruşka’yı açıyor...İçinden yeni bebeklerin çıkacağını bile bile...Merak ettiği “yeni”nin aslında yeni değil, bir başka Matruşka olduğunu göre göre...Sonunda yine Matruşka’ları üretenler kazanacak...Milyonlar kaybedecek...Benim bir “rüya”m kalmadı...

Devamını Oku

Yeniden yargılama istemeyenler için af çıkmalı...

5 Ocak 2014

O kadar karışık, o kadar girift bir sürecin içine giriyor ki Türkiye, bulunmaya çalışılan her yeni çözüm “insanlarda yeni mağduriyetler yaratacak, yeni hesaplaşmalara zemin hazırlayacak, ülke çok daha büyük bir kaosun içine sokulacak...”Bir öneri yapılırken, “eğer gerçekten iyi niyet varsa” sonuçlarına bakılarak yapılır...Öneri yeni mağduriyetler yaratır mı?..Yeni içinden çıkılmaz problemlere toplumu gebe bırakır mı?..En önemlisi ne kazandırır?..Örneğin halen mahkum olup cezaevinde olanlar, yeni bir yargılama sürecinde ne yaparlar?..Henüz mahkumiyetleri kesinleşmemiş olanların geleceği ne olur?..Yeniden yargıya gidildiğinde iki yıl, üç yıl daha, bu insanlar “Hangi Kaf Dağı’nın arkasında yeni umutlar filizlendirecekler?..”***İnsanlarla, hele hele cezaevinde mahkum ve tutuklu olan zor durumdaki insanlarla, özgür kalma talepleriyle, ailelerine, çoluklarına çocuklarına kavuşma arzularıyla daha fazla oynamak doğru mu?..Bu insanlar, bu kadar yıldır yargılandıkları, mahkum oldukları ve cezaevinde yattıkları yetmezmiş gibi, şimdi yeniden mi yargılanma sürecinin labirentlerine sokulacaklar?..Eğer “Türkiye’de yeni ve barışçı bir havanın esmesini, eski kavgaların yenilerini tetiklemeyecek şekilde bitmesi arzulanıyorsa, “şartsız, şurtsuz geniş kapsamlı bir affın” kapısını aralayacak teklifler vermeli...***Yargıyla, kararlarıyla, içtihatlarıyla bu kadar çok oynanırsa, ileride oynanacak yeni içtihatlara yol açılır...Bu yargılamalarda suç arayarak, bazı beraatları çıkarmaya girişirseniz, yarın “başka yargılamalarda yeni suçlar bulmayı” tetikleyen bir süreci başlatır ve yargıyı iyice ‘yok hükmüne sokarsınız...’Zaten bitmek bilmeyen toplumsal çatışmada, ileride başka savaşlarda kullanılacak yeni içtihatlar yaratırsınız...***Davalarda ve yargılamalarda genel bir haksızlık ya da yanlışlıklar seziyorsanız; “Bu döneme haiz özel bir afla bu bu defteri kapatırsınız...”Mağduriyetlerin en azından bu saatten sonra önüne geçer, toplumu ve insanları barıştıracak bir havanın oluşmasına katkıda bulunursunuz...Önerilerde “toplumsal barışı istemek, gerçek bir niyet olursa; herhangi bir hesabın ürünü olup, ileride kullanılacak bir ‘yem’in parçası haline gelmekten kurtulunur...”***Diyebilirsiniz ki;Mahkumlar ve tutuklular arasında suçlu olduğuna inanmadığı, haksız yere hakkında karar alındığını düşünenler var...Çıkacak bir af onların “suçluluklarını kabul etmiş olmaları” anlamına gelir, bunu istemezler...Onlar “af” değil, “beraat” istiyorlar...Bu durumu biliyorum...Böyle düşünenlerin ve hiçbir şekilde affı kabul etmeyecek olanların farkındayım...Bu onların “insan hakkı”dır...Bu tercihi yapanlar, savunma delillerini yargıya sunarak “yeniden yargılanmak için başvurabilirler...”İsteyenler için bu hak verilmeli...Ancak bunu istemeyen ve bir an önce özgürlüğüne kavuşup, hayatının kalan kısmını yargının sonsuz labirentlerinin dışında yaşamak isteyenler, “olağanüstü mahkemelerin olağanüstü affından” yararlanıp özgür kalmalıdır...İnsan haklarına, toplumsal barışa ve memleketin taze geleceğine uygun “barış” formülü budur...*****İŞTE HER TELEVİZYONDA TARTIŞILACAK RONALDİNHO BAŞLIKLARI...Medyada birçok televizyoncu, gazeteci, Ronaldinho’nun Beşiktaş’a gelmesi için “gaz” veriyor...Şöyle düşünebilir Fikret Orman...-”Bu kadar adam, bu kadar futbol bilgini, bu kadar şahsiyet, bu kadar toptan anlayan, sahadan, düzenden, taktikten anlayan futbol uleması hep birlikte Ronaldinho’yu istiyorsa, onu transfer etmek en azından çok da yanlış bir karar olmasa gerek...”***Dün çocuklara alışveriş yapmak için Akmerkez’deydim...İki ayrı dostumla aynı zamanda karşı karşıya geldim...Öyle bir durum oldu ki, “Akmerkez’in ortasında üçümüz bir anda kendimizi Beşiktaş ve Ronaldinho’yu konuşurken bulduk...”***Dostlarımdan bir tanesi Beşiktaş’ta çok önemli görevlerde bulunmuş bir eski yönetici...Diğeri ise, futbolda canlı yayınların ve Digitürk’ün yıllarca en tepelerinde bulunmuş, Türkiye’nin en eski ve en deneyimli spor yazarlarından biri...Beşiktaş’ın eski yöneticisi ısrar ediyordu:-”Doğru yazıyorsun... Bu kadar para Ronaldinho’ya niye verilir?.. Forma gelirinden taş çatlasa 1.5 milyon dolar kazanılır... Bu paranın çıksa çıksa onda biri çıkar...”Spor yazarı ve televizyoncu dostum ise şöyle diyordu:-”Niye böyle söylediğini anlıyorum ve biliyorum... Sen para işlerine ve kasa işlerine göre konuşuyorsun... Fakat ben Reha’yı anlamıyorum o medyadan gelen bir yönetici... Onun Ronaldinho’yu çok istemesi lazım...”***Gülüyorum...Biliyordum ki; medyada “Ronaldinho gelsin” korosunu seslendiren, televizyoncu ve gazeteci arkadaşlar “kasabın düştüğü gibi et derdindeler...”Bense sadece Beşiktaş’ı düşünüyorum; can derdindeyim...Elbette televizyon ve gazeteyi düşenen arkadaşlar Ronaldinho’nun gelmesini isteyecek...Ben onların niye isteyeceğini anlatan canlı yayınlardaki tartışma başlıklarını şimdiden tespit ettim bile... İşte her yayında biri veya birkaçı tartışılacak olan başlıklar şunlar:***Ronaldinho bu kadar para eder mi?.. (Tartışma ve kavga etme süresi asgari 45 dakika...)Her program Ronaldinho asgari bir saat tartışılacak...Tartışmayı süsleyici unsurlar:1) Ama Oğuzhan 450 bin euro alıyor...2) Bundan sonra Almeida oynar mı artık, oynamaz..3)Tolga için 300 bin euro vermekten imtina eden yönetim, nasıl 6 milyonu gözünü kırpmadan saydı?..4) 34-35 yaşındaki adama bu para verilir mi?..5) Ronaldinho bitmiş, kimse almazdı...6) İlhan Cavcav ‘1 milyon eder’ demiş, “canlı yayında İlhan Başkan’ın açıklamalarını vereceğiz, sonra tartışacağız...”***7) Büyük tartışma birazdan canlı yayında...“Drogba mı, Ronaldinho mu?..”8) Drogba’ya verilirken iyi, niye Ronaldinho’ya verilmesin?..Beşiktaş Galatasaray’dan daha mı altta?..9) Biliç Ronaldinho’yu yönetebiliyor mu?..10) Ronaldinho’nun gece hayatı niye bu kadar fazla?..11) Ronaldinho niye antrenmanlara katılmıyor?..12) Ronaldinho erken devre arası yapıp niye Brezilya’ya gitti?..13) Neden Brezilya’dan hala dönmedi?..14) Dünya çapında yıldızı yönetemeyecekseniz niye aldınız birader?..15) Devre arasında Ronaldinho alınır mı?..16) Beşiktaş’ın paraları nereye gitti?..17) Biliç, Ronaldinho’yu yönetemiyor... Beşiktaş’a yeni teknik direktör kim olmalı?..18) Ronaldinho gece aleminde iki güzelle yakalandı...Kameralardan kaçarken işaret yaptı...Azzz sonra...19) Ronaldinho’nun olaylı gecesi... Birazdan kadınlarla barın önünde yakalanan Ronaldinho’nun kavga görüntüleri geliyor ekranlara...20) Brezilyalı gidiyor mu, kalıyor mu?.. Yönetim ikiye ayrıldı... Başkan ne yapacak?..21) Büyük anket Ronaldinho gitsin mi, kalsın mı?..22) Ronaldinho’ya Katar’dan teklif var... Beşiktaş ne yapacak?.. Azzz sonra...***Devam edeyim mi?..Televizyoncular ile gazeteciler, elbette Ronaldinho’nun Beşiktaş’a gelmesini hem de hemen gelmesini isteyecekler...Bu tartışmayı Escude için yapabilirler mi?..Ya da Serdar Toprak?..Veya Olcay?Veya Veli Kavlak?..Yapamazlar...Onlar ekmek parası kazanmak için Ronaldinho’nun alınışı için gaz veriyorlar...Fakat Beşiktaş ve Beşiktaşlı için doğru mu bu karar?..Ne dersin Fikret Başkan?..

Devamını Oku

Aziz Yıldırım yeniden yargılanmayı isteyecek mi?..

4 Ocak 2014

Türkiye’de hayatın ne kadar hızlı ve acayip bir şekilde değiştiğini görmek istiyorsanız, çok yakından tanıdığımız bir figürün hayatını yakından incelemek yeterli olacak... Aziz Yıldırım 2011 yılında 3 Temmuz şike soruşturmasıyla içeri alınıyor...Detaylara girmeyeyim...Müebbetle yargılanıyor...Kolay kolay bir daha gün yüzü görmeyeceğinin söylendiği bir sürecin içine giriyor...***Ne zaman tutukevinden çıkacağı, gerçekte çıkıp ya da çıkmayacağı hiç belli değil...Uzun mahkeme süreci tamamlanmadan, bir yıl tutuklu kalan Aziz Yıldırım cezaevinden çıkıyor...Tahliye oluyor...Yeni evlendiği eşine, çocuklarına, ailesine, dostlarına ve kulübüne kavuşması açısından hayırlı ve mutlu bir gelişme Aziz Yıldırım için...Ne var ki mahkeme Aziz Yıldırım hakkındaki kararı açıklıyor...Fenerbahçe Başkanı 6 yıl 3 ay hapis cezasına mahkum oluyor...Bu durumda Aziz Yıldırım bir üst mahkeme onarsa yeniden cezaevine girecek...Davayı temyiz ediyor, Yargıtay’a başvuruyor...Temyizden karar çıkması beklenirken, Türkiye’de gelişmeler baş döndürücü bir hızla iniş çıkışlı dönmeye devam ediyor…Tıpkı bir dönme dolap gibi...***Birkaç hafta önce, Aziz Yıldırım çevresine; “hiçbir şey olmaz, Yargıtay kararı onarsa 3.5 yıl daha hapishaneye gitmek zorunda kalacağını” söylüyor...Aziz Yıldırım bugünlerde Fenerbahçe’de yeniden Başkanlık için adaylığını koyuyor ve kazanıyor...Seçim kampanyası sırasında Fenerbahçe Bank kuracağı yolundaki açıklamalar Başbakan tarafından sert biçimde eleştiriliyor...***Yıldırım, Yargıtay’ın son kararını bekliyor...Hayatının bundan sonrasının ne olacağının belirsizliğini yaşıyor...Türkiye’de o sırada şartlar bir daha baş döndürücü bir şekilde değişiyor...17 Aralık gerilimi; Ergenekon ve Balyoz davasındaki hükümler tartışmalı hale getiriyor...Balyoz ve Ergenekon davasının tutuklu ve mahkumları teker teker “yeniden yargılanma” talep etmeye başlıyorlar...Arka arkaya tahliyeler yaşanıyor... ***Tüm bu gelişmelerin ertesinde önceki gün, Fenerbahçe yöneticisi Mahmut Uslu, Rıdvan Dilmen’le birlikte Başbakan’a çıkıp görüşüyorlar... Görüşmenin; bir yerinde hem de en önemli yerinde Aziz Yıldırım’ın olmadığını düşünmek safdillik olur...Bu haftaki maçta, Fenerbahçe tribünlerinden Başbakan’a yönelik tezahüratların yapıldığını hatırlarsak...Rıdvan Dilmen’in “Başbakan’ın nasıl bir Fenerbahçeli olduğunu en iyi Aziz Yıldırım biliyor...” şeklinde canlı yayında söylediği sözleri gözümüzün önüne getirirsek...***Türkiye baş döndürücü bir şekilde yeniden değişiyor...Kartlar yeniden karılıyor, yeniden dağılıyor...“Güçler dengesi ve trafiğinde” iki yıl önce birkaç tane müebbetle yargılanan Fenerbahçe Başkanı Aziz Yıldırım şu anda, o günlerin uzağında bir güvende bir ikilemin ortasında kalıyor...1) Yargıtay kararı sürecini sürdürecek ve cezasında bir indirim olmasını bekleyecek... Böylece yeniden cezaevinde yatması ihtimali ortadan kalkacak...2) Balyoz ve Ergenekon davası tutuklu ve mahkumlarının yaptığı gibi, yeniden sil baştan yargılanma talep edecek...Yeni yargılanmayla beraat etmeyi hedefleyecek...***Bir daha cezaevine girmemek için hangi tercihi kullanacak Aziz Yıldırım?..Yargıtay’da daha az bir cezayla mahkum olursa bir daha cezaevine girmeyecek...Ancak bu kez de “şike davasından mahkum olduğu için Fenerbahçe’de Başkanlığı otomatikman düşecek...”Aziz Yıldırım ne yapacak?..Başkanlık ve özgürlük formüllerinin ikisini birden aynı sepete koyacağı bir mucize formülü bulup çıkartabilecek mi?..Yeniden yargılanmayı isteyecek mi?..***Eğer; Türkiye’nin geçirmekte olduğu, akıllara durgunluk veren dönme dolabı izlemek istiyorsanız; Aziz Yıldırım’ın son iki yıldaki hayatını gözünüzün önüne getirin...Dönme dolabı o salıncaktan izleyin...Bütün iniş ve çıkışları göreceksiniz...Yılda 18 milyon lira Ronaldinho’ya ödenir mi?..Gazetelerde tam sayfa manşet olmak güzeldir... Gündem değişir, hayat istediğiniz gibi dönüşür...Herkese bir parça umut şırınga edilir...Varan 1... Varan 2... Varan 3... gibi transfer haberleri ‘yönetim imajınızı güçlendirir...’Bunlar bilinir...Bilindiği halde algı yönetmede etkilidir...O gün için taraftara heyecan şırıngaladığından, günlük rahatsızlıklar törpülenir, gündem ustaca değiştirilir...***Nedense bir süredir Beşiktaş’ta Ronaldinho transferini hep “gündem değiştirme, yeni bir heyecanla umut tazeleme” rüzgarının bir parçası olarak görüyorum...Böyle zamanlarda hiç kimse Beşiktaş’ın can dostu olarak ortaya çıkmıyor...Pusuya yatıyor; bekliyor...Başarısızlığın ortaya çıkmasını, Ronaldinho’nun pek bir işe yaramamasını, “18, 36, 54 milyon lira nereye gitti” diye hesap soracağı günleri bekliyor...***Oysa Beşiktaş bu sene “gezginci gibi hangi stadı bulursa” orada oynuyor...Şubat başında ligin ikinci yarısında ilk iç saha maçını hangi statta oynanacağı dün itibariyle kesinleşmemiş durumda...Hangi statta oynayacağını bilmeyen Beşiktaş, yılda en iyi ihtimalle 6 milyon euro, yani 18 milyon lira vereceği Ronaldinho transferini yapmaya çalışıyor...Ronaldinho transfer olursa Beşiktaş’ta oynayacağı ilk maçta, 34 yaşını bitirip 35 yaşından gün almaya başlayacak...Böyle bir futbolcuya 18 milyon lira ödemek, akıl karı mı hiç sanmıyorum...Avrupa’da oynamıyorsunuz...Bir tek Türkiye liginde oynuyor, onda da stadınız olmadan gezginci gibi oynuyorsunuz...***Gerek var mı?..Hiç yok...Futbolcu transfer edecek ve bunun için sponsorları devreye sokacaksanız, bekleyin sezonun bitimini...Yeni stadınızın açılmasıyla, daha genç ve Beşiktaş’a daha yararlı olacak bir transfer yapınız...Bugün Ronaldinho için sesini çıkarmayanlar; pusuya yattılar...Yarın Fikret Orman yönetiminden hesap sormayı bekliyorlar...Bu filmi Quaresma, Simao, Guti olayında görmüştüm ben...Aynısını bir daha yaşamak istemiyorum...Ortada daha stat yokken, kombine gelirleri Kaf Dağı’nın arkasında beklemekteyken, 35 yaşındaki Ronaldinho’yu Olimpiyat stadına getirmenin ne alemi var?..

Devamını Oku