Birkaç gün önce sevdiğim bir dostum, “yayınlanan kasetler, ortaya dökülen belgeler, telefonlar, tapeler, fotoğraflar ve açığa çıkan olaylar sonra, yeni hayatımızın ve siyasetin kodlarının neler olacağını” soruyordu bana...-“Birkaç gün önce evimin içine hırsızlar girdi... Beş on bin lira para, sevdiklerimden hediye iki üç kol saatiyle birlikte silahımı, ruhsatımı ve belgelerimi alıp sırra kadem bastılar...” dedim...-“Orası ailemin kasasıydı... Hırsızlık olsa bile, kasayı açanlar içindeki üç beş bin lirayı alır giderler diye düşünürdük hep... Kimse benim silahımı ya da kimsenin hiçbir işine yaramayacak belgeleri alır diye düşünemezdik... Ama yaptılar... Hırsızlar eve girdiler, kasayı yerinden söktüler, her şeyi alıp gittiler... Silahın, pasaportların ve ailenin belgelerinin şimdi kimin ellerinde olduğunu bilmiyoruz...Düşün ki başımıza gelen bunca felaketten sonra, bir de kendi kasamızda, “birilerinden, bir şeylerden gizlediğimiz belgeler ya da bir şeyler olsaydı ne olurdu halimiz?..” Bilinmedik şeyler, hesabını veremeyeceğimiz unsurlar ve onun gibi şeyler olsa, bugün nasıl yatardık yatağımızda?..O sakladığımızı zannettiğimiz şeylerin hiçbiri gizli kalmayacaktı şimdi...“Kim bilir kimlerin ellerinde açığa çıkacaklardı...”Belki de, oradaki birkaç bin lira için değil, o belgelerde ne olduğunu öğrenmek için yapıldı bu hırsızlık?..Bilebilir miyiz?..”***Dikkatle beni dinliyordu arkadaşım...-“Eve birkaç yıl önce giren hırsızlar da hiçbir şeye dokunmamışlar, bu sefer de bilgisayarı alıp kaçmışlardı...Bir eve giren hırsız niye portatif bilgisayarı alır gider?..O bilgisayarı satıp büyük paralar kazanmayacağına göre, neyi amaçlar?..‘Hırsızlar’ o sefer bilgisayar dışında hiçbir şeye dokunmamışlardı...Bu sefer ise bilgisayarlara hiç dokunmamışlar...Çantasını bile açmamışlar...Sadece kasaya yönelmişler...Kasanın yerini bilerek...Sonunda bilgisayardaki dosyalarımdan, kasamızdaki belgelere kadar neyimiz varsa her şeyimiz ‘Hırsızların’ ya da ‘hırsız süsü verilmiş meçhul kişilerin ellerine geçti...”***Söylediklerimin bu noktasında durdum, bekledim ne tepki verecek diye?..Korkmuştu...Belli ki empati yapıyordu...Empati yaptıkça, durumun korkutucu olduğunu düşünüyordu...Herkesin gizlediği, sakladığı bir şeylerin olduğunu biliyordu...Gözleri açılmış, bundan sonra ne söyleyecek diye benim konuşmamın finalini bekliyordu...Ona şöyle dedim:-”Artık hayat sakladığın sırlarının, gizlediğin şeylerin sana korku vereceği noktaya geldi...”Neyi saklıyorsan, bir gün ortaya çıkacak diye korkuyu da içine alıyorsun...Artık hiçbir şeyin gizli saklı kalması ihtimali neredeyse yok...Gizlediğim sakladığım bir şey olsaydı şimdi ben ne yapacaktım?..***Hangi şantajların geleceğini düşünecektim?..Kimler yaptı acaba diye kaç gece karalar bağlayarak bekleyecektim?..Hayat nasıl bir azap haline bürünecekti?..Bir süre sonra “korku” beni nasıl yönetecekti düşünebiliyor musun?..Şantaj yapılması ihtimali kimyamı bozmayacak mıydı?..Yaptığım bir şeyin belgesi ortaya çıktı diye, kendimi emniyete alacak davranışlara girip, hayatımı altüst etmeyecek miydim?..Hayat herkesten özenle sakladığım sırların, gizlediğim şeylerin yükünü benim üzerime bindirmeyecek miydi?..Bu yüklerin bedeli, gizlediğim sırlardan ya da işlediğim suçlardan daha ağır olmayacak mıydı?..”***Oysa şimdi şöyle bakıyorum yaşama...Hırsızlar hayatıma yepyeni bir sayfa açtılar...Çocuklarımla beraber sıra numarası bile birbirini takip eden yeni pasaportlar çıkartmama vesile oldular...Hepimiz için aynı süreleri kapsayan yeni ve uzun süreli vizeler aldım üç çocuğuma ve kendime...Dördümüzün de Amerika vizeleri 10 yıl süreli...Aynı gün başlıyor aynı gün bitiyor...Allah nasip ederse, Amerikan vizelerinin sona erdiği gün Ayşe Nazlı 23, Mina ve Poyraz 14-15 yaşlarında olacaklar...Kim bilir ben nerede ve nasıl onların yanında olmaya çalışacağım?..Geçmişe ait bütün belgeleri hırsızlar aldılar ve götürdüler...Yok olup gitti o belgeler...Demek ki evren, “geçmişimi bitirmemi istiyor benden...”Yeni bir geleceği, taptaze bir enerjiyle çocuklarımla birlikte kurmamı arzuluyor...Geçmiş enerjilerin, etkisini üzerimden alıp götürmek istiyor...Beni hafifletiyor, tazeliyor ve geleceğe hazırlıyor...O belgelerde bana ve aileme ait çok şeyler vardı...Ama ne gizlediğim ne sakladığım ne de yaptığımdan utanç duyduğum bir şey vardı!..Bu saatten sonra ihtiyaç duyacağım bir şey yoktu aslında onlarda...Demek ki gitmeleri gerekiyormuş hayatımdan...Tazelenmek, geçmişimle barışmak ve yeni bir gelecek kurmak için...Hatta silahıma bile ihtiyacım kalmamış demek ki...O silah “bana açık tehditlerin olduğu günlerde emniyet tarafından ruhsatı verilerek, korumamın seçimiyle eve alınmıştı...” Bu vesileyle, geçmişteki hesapları, hırsızların son operasyonuyla tamamen mazide bırakmış olduğumu hissediyorum...Hoşçakal geçmiş...Hoş geliyorsun gelecek... *****TÜRKİYE’DEKİ SAVAŞ KİMİN BİLGİYE SAHİP OLACAĞI SAVAŞIDIR...Arkadaşımla konuşurken onun “siyasette ne olacak” sorusunu es geçmedim...-“Bu gördüğün savaş...” dedim...-“Esasen neyin savaşı biliyor musun?.. Bilgi kimde olacak savaşıdır bu savaş...Hayatı bilgi yönetiyor...İnsanları ve toplumları yönetebilmek için, algıyı değiştirmek ya da belirleyebilmek için, gizli açık insanlarla ilgili bütün bilgilere sahip olmak gerekiyor... Dataların elinde olması gerekiyor...Savaşan güçler, ‘bilgiye sahip olmak isteyen güçler...’Savaş o bilgiye kimin sahip olacağı üzerinde şekilleniyor...Herkes biliyor ki, ‘bilgi’ kimin elindeyse yönetim onun elindedir...”***-”Bu olayların bilgiyle ne ilgisi var?..” diye sordu...-”Eskiden dinlemeler üç merkez tarafından yapılırdı...” dedim...-”Genelkurmay’a bağlı askeri birimler...MİT yani Milli İstihbarat Teşkilatı...Ve Emniyet istihbarat, yani polis istihbarat merkezi...Son yıllarda dinleme ve bilgi toplama teknikleri korkunç boyutlara vardı...Teknoloji bilgi edinmeyi, dinlemeyi ve teknik takibi inanılmaz boyutlara ulaştırırken, Türkiye’de bir şey daha oldu...Genelkurmay, Emniyet İstihbarat ve MİT’in ayrı ayrı yaptığı bütün dinlemeler tek bir merkeze bağlandı...Bu merkez MİT...Yani Milli İstihbarat Teşkilatı...Artık bütün bilgilerin resmi olarak toplandığı tek mercii MİT...‘Bütün bilgilerin MİT’in tekelinde toplanması MİT’e tek başına aşırı ve kontrol edilemez bir güç verir...’ diyenler de var...‘Demokratik sivil toplumlarda bilgiler istihbarat teşkilatlarında toplanır... Başka derin merkezlerde değil...’ diyenler de...Bilgilerin kimlerin elinde toplandığı sorusu, kimin yöneteceği sorusunu de beraberinde getirir...Savaş bu bilgilere sahip olma savaşıdır...Yani toplumsal ve kılcal damarlara kim ya da kimler hakim olacak sorusudur esas soru?..Savaş da bunun savaşı...”
-“Atina’da herkes hala senin evindeki o yılbaşı partisini anlatıyor... Bütün Türk kolonisinin o yıllardan biriktirdiği en önemli anı; senin evinde verdiğin o eğlenceli parti...” dedi Kaya Dorsan dün bana...Öğlene doğru ona gittim...Geçenlerde haber almıştım...Atina’da hayatı paylaştığım, günleri geceleri yalnızlıklardan kurtardığım sevgili dostum Kaya Dorsan, ağır bir hastalığın cenderesinden geçiyordu...Amerikan Hastanesi’nde tedavi görüyordu...Eşi Sibel, geçenlerde hastaneden çıktıklarını söyledi...Ankara’ya dönmeyip, Teşvikiye’de kızlarının evine taşındılar, tedaviyi buradan sürdürüyorlar...***Dün evlerine gittim...Kaya Dorsan Türkiye’nin yabancı başkentlerde görev yapan en kıdemli basın müşaviri ve ataşelerindendi...Meslek hayatı boyunca iki kez Atina’da, iki kez Paris’te, Beyrut’ta, Brüksel’de yirmi yıla yakın görev yaptı...-“Hayatımda senin olduğun o ikinci Atina görevim esnasında yaşadığım samimiyeti, dostluğu, sıcaklığı ve gülmeyi hiçbir yurt dışı görevinde yaşayamadım...” dedi... -“Hala Atina’daki bütün dostlar ‘o yıllardan arta kalan anı olarak’ evinde verdiğin o yılbaşı partisini anlatıyorlar... Partiye katıldın mı, katılmadın mı diye soruyorlar birbirine...”***Dün çok sevdiğim birine;-“Hayatımın en trajik ve dramatik gibi görünen anları, en büyük mutluluklarımın bizzat kaynağı oldular...” demiştim...Kaya Dorsan’ın sözünü ettiği o efsane haline gelen 1988 yılbaşısı da öyle bir yılbaşıydı...Bir yıl önce sevgili dostuma söylediğim gibi “eşimle ayrılmaya karar vermiştik...”Eşim 1987’nin ilk günlerinde Atina’dan İzmir’e döndü...Eşyalarını havaalanına taşıdım...Havaalanında öpüşerek ayrıldık...Atina havaalanı “evliliğimizin sonuna, birlikteliğimizin vedasına” tanık oluyordu...Havaalanında birbirimize veda ederken, ikimizden başka hiçbir tanığımız yoktu civarımızda...***87 mutsuz başlamıştı...Öyle devam etti...Şubat’ta berbat bir Türk-Yunan krizi patladı...Blöf falan yapılmıyordu...Savaş olması neredeyse kaçınılmazdı...Evimin ve büromun içinde tek başına gece gündüz deliler gibi çalışıyor, haber ve analizler yazıyor, televizyona ve radyolara haber geçiyordum...Gündüz İstanbul’lu Rum yardımcılarım oluyordu evde ve büroda...Geceleri yalnızdım...Evimin bir bölümüydü büro...Çalışırken, gözüm arada bir kapıya gidiyordu...Kapıyı çalacaklar ve ‘buyrun gidiyoruz’ diyeceklerdi...O günlerde Atina’da diplomat olan Kaya Dorsan, eşi Sibel’e;-“Götürülmemiz durumunda, bavula neler koyacağını bir planla istersen...” demişti...Atina’da sefarette ve gazetelerde görevli birkaç Türk; muhtemelen “özel bir yerde gözaltında tutulacak ve mübadeleyle Türkiye’ye gönderilecekti...” Büromda yalnız çalışırken, gözümün kapıya kayması ondandı...***Savaştan son dakikada cayıldı...Hemen ertesinde o “dramatik günleri” anlatan kitabı yazdım...“Ankara-Atina Savaşa Bir Var...”Günlerce gecelerce, sayfalar dolusu haberi İstanbul’a, bir taraftan da kitabı yazıyordum...Kitap bitti, son noktayı koydum Milliyet Yayınları’na gönderdim...Gönderdiğim gün, askere gitmek üzere Burdur’da birliğime teslim oldum...Bu sefer de iki ay bedelli askerlik dönemi bekliyordu beni...Askerdeyken yakın arkadaşım Celal geldi, “boşanma avukatına vereceğim belgelerin imzalarını aldı...”Askerdeyken boşanma evraklarını imzaladım...***Askerlik bitti, İstanbul’a geldim kitabın imza gününe katıldım ve Atina’ya döndüm...Döndükten bir ay sonra, Celal Ankara’dan aradı...-“Hayırlı olsun boşandınız...”Böyle bir yıldı 87 benim için...Sonunda “öyle bir yılbaşı partisi düzenleyeceğim ki...” dedim içimden; -“Bütün Atina orada olacak...”Gerçekten de bu kadar Yunanlı, Amerikalı, Fransız, İngiliz gazetecinin, Türk diplomatın, İstanbul’lu Rumların, Ermenilerin bir araya geldiği bir yılbaşı partisi Atina’da düzenlenmezdi...Dansöz de dahil her şey tamdı...Gloria Gaynor’ın “I Will Survive” parçası o yıllarımın parçası olmaya devam ediyordu...Yıkılmamıştım; ayaktaydım...***Kaya Dorsan’la 1988’in o yılbaşı partisini konuştuk dün...Ona söylemedim...Atina’dayken birkaç yıl önce yaptığım bir haberden dolayı, başıma büyük bela gelmesi muhtemel günlerin birinde, öyle bir dostluk göstermiş ve beni cellatların elinden öyle ustaca almıştı ki; onun o gizli iyiliğini hiçbir zaman unutmayacaktım...Bazen 12 Eylül üzerine “bugün kolay yoldan ahkam kesenlere” bakarken, düşünürüm...-“Böyle büyük laflar edebilmek için hangi bedelleri ödediler acaba?..”***Hayatın çoğalması ve zenginleşmesi, beraberken her şeyi konuşabileceğiniz, arkanızdan iş çevirmeyeceğini bildiğiniz, söylediklerinizin ileride size karşı kullanılmayacağını hissettiğiniz dostlarınızın varlığıyla doğru orantılıdır... Bunu anlamayanlar; “zenginliği” maddi refahta ararlar...Oysa o dostlarınız size hayatta yaşamanın anlamlı bir şey olduğunu kavratırlar... Kaya Dorsan öyle bir dost...Ne ilginçtir...Dün şöyle diyordu:-“Hep dostlarım yanımda rahatça konuşabilsinler istedim... Bunun onlara karşı ileride kullanılmayacağının rahatlığında istedikleri gibi bana açılmalarını arzu ettim...”Öyleydi sevgili dostum...Nadir bir pırlanta gibiydi...Onu ve onun gibileri tanımayanlar, böyle dostlukların nasıl olduğunu hiç bilmeyecekler...Ne acı bir durum onlar için!.. *****SEVGİ SAHİP OLMAK DEĞİL, PAYLAŞMAKTIR...“Teşekkür ettiğinin kim olduğunu bilmediğin sürece “şükretmiş” olmazsın...”***Korku atılmadıkça vehmin terki mümkün değildir...***Nelerin varsa, kendini nelerin sahibi olarak görüyorsan, o kadar güçlü vehmin esirisin demektir...Nerede kaldı “Vahdet”i yaşamak?..***Zulmeden zulüm bulurmuş da ‘neden zulme uğradım’ dermiş...***Gözle görüyorum dediğin şey bir hayalden başka bir şey değildir...Hakiki görme idraktir, ilimdir...***Yumurtası içindeki civciv kasılmaktaydı...-“Benden büyüğü yok bu dünyada...”Kozası içindeki insana göre de, ondan daha iyi bilen yok...***Bir günahın büyüklüğü, kişinin ahiretine verdiği zararla ölçülür...***Sevgi sahip olmak değil, paylaşmaktır...(Ahmed Hulusi Dosttan Dosta...)
Yargıtay 5. Ceza Dairesi, dün Fenerbahçe Kulübü Başkanı Aziz Yıldırım’la ilgili şike ve örgüt kararını onuyor...Bu karar büyük “spekülasyonlara neden olacak”, haklıydı haksızdı diye üzerinde uzun tartışmalar yapılacak bir karar...Oysa kararın Türkiye’de 17 Aralık sürecinden itibaren yaşanan olaylarla bağlantılı çok önemli bir sonucu var...Yargıtay’ın kararı onamasıyla birlikte “Aziz Yıldırım’ın Fenerbahçe tüzüğüne göre, Başkan’lığı resmen düşüyor...”Fenerbahçe tüzüğü Başkan veya yöneticilerinin “yüz kızartıcı suçtan ceza almaları durumunda yöneticiliklerinin otomatikman düşmesini“ öngörüyor...***Bunu bilen Aziz Yıldırım ve Fenerbahçe yönetimi geçtiğimiz günlerde “Yargıtay’a bir çağrıda bulunuyor...”Çağrıda mealen şöyle deniliyor:-“Şike ve diğer davalarda yeniden yargılamaların gündeme geldiği bugünlerde, Fenerbahçe yönetimi olarak Yargıtay’ın ilgili kararının aceleye getirilmemesini bekliyoruz...”Fenerbahçe yönetiminin çağrısının anlamı açık:-“Şike davasının onama kararını şimdi hemen almayın... Yeniden yargılama süreciyle ilgili kararı bekleyin... Alacağınız bir karar telafisi mümkün olmayan sonuçlar doğurabilir...”***Yani söylenen şu kısaca:-“Şimdi karar alır ve onarsanız, Aziz Yıldırım’ın Başkan’lığı düşecek...Yeniden yargılama sürecine girerse, karar kesinleşmediğinden Fenerbahçe Başkanı da değişmeyecek...”Fenerbahçe bu açıklamayı yapıyor, ancak Yargıtay bu açıklamayı kaale almıyor...Cezayı onuyor...Böylece hemen yeniden yargılama süreci başlamazsa, Aziz Yıldırım’ın Başkan’lığı fiilen düşüyor...Aziz Yıldırım’ın Başkanlığı’nın düşmesi ne anlama geliyor?..Bu sorunun cevabını bu köşede 2 Kasım 2013 tarihinde yazıyorum...Aziz Yıldırım’ın Başkan’lıktan düşmesi, Ali Koç’un Başkanlık için adaylığını koyabilecek ve kazanabilecek olması anlamına geliyor... Şimdi 2 Kasım 2013 tarihinde Fenerbahçe Başkanlık seçimi yapılacağı günlerde yazdığım yazıdan ilgili yerleri aktarayım...Ne olacağı her şeyiyle orada var... ALİ KOÇ’UN FENERBAHÇE BAŞKANLIĞI...2 Kasım 2013Ali Koç dün “Başkanlığa aday değilim” diyor ve aslında “2014 yılının en güçlü Fenerbahçe Başkan adayı benim” mesajını veriyor...Bir başka deyişle “Ben aday olmayarak, Fenerbahçe Başkanlığı’na geliyorum...” demek istiyor...- “Fenerbahçe’ye Başkan adayı değilim...” dediği dünkü basın toplantısı;- “Fenerbahçe’ye Başkanlığa geliyorum” dediği basın toplantısının bizzat kendisidir Ali Koç’un...Nedenini ve stratejisini altta açıklayacağım...ALİ KOÇ’UN FENERBAHÇE BAŞKANLIĞI STRATEJİSİ...Yarın Fenerbahçe’de üç aday yarışacak... Adayların ikisi Aziz Yıldırım ile Mehmet Ali Aydınlar...Kulüp işlerinde yönetim ve başkanlık seçimlerini yaşayanlar, kulüplerin fiili başkanlarının, seçime girmesi halinde kaybetmelerinin imkansız olduğunu bilirler...Kulüplerin üyelik yapıları kulüp başkanlarının elindedir...Üyelik yapısını dışarıdan değiştirmek mümkün değildir...O bakımdan fiili başkana karşı aday olanların şansı yok denecek kadar azdır...***Bu durum 15 yıldır Fenerbahçe Başkanlığı’nı yürüten Aziz Yıldırım açısından “haydi haydi” böyledir ve yüzde yüz geçerlidir...Bu seçimde Mehmet Ali Aydınlar’ın; büyük çoğunluğu Aziz Yıldırım zamanında kaydedilen kongre üyelerinin arasından, sıyrılıp Yıldırım’ı geçmesi hemen hemen imkansızdır...***Peki ne olacak o zaman?..Aziz Yıldırım Fenerbahçe Başkanlığı’na seçilecek... Aziz Yıldırım seçildiğinde ne olacak?..Başkanlığı yürütmeye start verirken, Yargıtay’daki şike davasının son kararı beklenmeye başlanacak.......***Yargıtay’ın bir alt özel mahkemenin mahkumiyet kararını bir şekilde onaması hukukçulara göre, büyük ihtimal......Yargıtay, cezada indirime gitse ve Aziz Yıldırım yeniden hapse girmese bile “mahkumiyet kararını” onaylarsa, Fenerbahçe tüzüğüne göre, Aziz Yıldırım Fenerbahçe Başkanlığı’nı sürdüremeyecek...Çekilmek zorunda......***Aziz Yıldırım’ın işaretlemesine çok da gerek olmadan, kongre üyeleri Yıldırım’ın başkanlığından boşalan koltuğa Ali Koç’u getirmek için harekete geçecek...Ali Koç dün “Fenerbahçe Başkanlığı’na aday değilim” diyerek, ve Mehmet Ali Aydınlar’ı hedefe koyarak, Yargıtay kararına kadar Aziz Yıldırım’ın başkanlığının önünü açıyor ve sonrası için de kendi yolunu döşüyor...Yargıtay’ın karar verdiği zamana kadar, Aziz Yıldırım’ın Başkan olmasını öngörüyorlar...Kararın mahkumiyetlerin onanması olarak çıkmasıyla da, Yıldırım’dan boşalan koltuğa onun desteği ve kendi gücüyle Fenerbahçe’nin yeni başkanı olarak gelmeyi planlıyor...***Bazen bir insan “aday değilim” diyerek, yakın gelecekteki “en büyük aday olduğunu” açıklar...Ali Koç’un durumu böyle bir durum...Kısa bir süre sonra Başkanlığı düşünmese, Ali Koç niye böylesine tantanalı bir toplantı düzenlesin?..Kongre üyeleri ve medya ordusunun eşliğinde, arkasından yemek servisi yapılan bir toplantıda “Ben bu seçimde aday olmuyorum” deme zahmetine girişsin?.. Bu seçim Yargıtay kararının ertesinde yenilenecek...Bunu biliyor Ali Koç...***Bu seçime giren adaylar değil, kuvvetle muhtemel ki bu seçime girmeyen Ali Koç Fenerbahçe Başkanlığı’na gidecek...Haber görünende ve gösterilmek istenende değildir çoğu zaman... Görünmeyen ve gösterilmek istenmeyendedir...İyi haberciler, görüneni değil; görünmeyeni, gösterilmeye çalışılanı değil, saklanmaya uğraşılanı ortaya çıkartırlar...Bizleri gazeteci olarak yetiştiren rahmetlilere selam olsun...Onlara layık bir haber analiziyle bitirelim yazıyı:- “Fenerbahçe Başkanlığı için, Aziz Yıldırım ve Mehmet Ali Aydınlar aday gözükse de!.. Önümüzdeki yıl Fenerbahçe Başkanlığı’na en yakın ismi Ali Koç’tur...”Nokta!..”FENERBAHÇE’DE YENİ CEPHELER VE AZİZ YILDIRIM-ALİ KOÇ İLİŞKİSİNDE SORULAR...2 Kasım 2013 tarihli yazımın yazıldığı günlerde, henüz ortada 17 Aralık depremi yok...Şike davasının yeniden yargılanması konusu gündemde değil...Onun için, Aziz Yıldırım “şike mahkumiyetinin onanması durumunda”, yerini Ali Koç’a devretmeye hazırlanıyor...Aziz Yıldırım ceza alırsa sadece Başkan düşecek, yönetim devam edecek...Onun için Ali Koç son Fenerbahçe yönetimine de girmiyor...O günlerde Aziz Yıldırım ile Ali Koç arasında bir halef-selef durumu var...Aralarında zımni bir mutabakat görülüyor...***Fakat ne oluyorsa sonrasında oluyor...17 Aralık depremi ve yeniden yargılama süreci, her şeyi altüst ediyor...Aziz Yıldırım yeniden yargılanmayı ve bu sürede Fenerbahçe Başkan’lığını sürdürmeyi hedefliyor...Ali Koç’un ne yapacağı belli değil...Fakat bu noktada Yargıtay kararından hemen önce, çok ilginç bir telefon konuşması basına sızdırılıyor...O konuşmada Fethullah Hoca’nın, telefondaki muhatabına “Koç grubunu korumaya yönelik sözler sarfettiği” haberi yayılıyor...AKP yanlısı medya, bu sözlerden hareketle günlerdir “Cemaat’le Koç grubu arasında bir ittifaktan söz ediyor...”***Buna karşın 17 Aralık depreminden hemen sonra Fenerbahçe yönetim kurulu üyesi Mahmut Uslu’yla Rıdvan Dilmen, ani olarak Başbakan Tayyip Erdoğan’la görüşüyorlar...Görüşmenin “Aziz Yıldırım’ın durumuyla ilgili” olduğu kamuoyuna yansıyor...İlginç bir tablo var o günlerde ortada:***Şike davasının yeniden yargılanacağı söyleniyor...Yargıtay halihazırdaki kararı onuyor...Aziz Yıldırım’ın Başkanlığı düşme noktasına geliyor...Bu durumda şartlar Ali Koç’un, Fenerbahçe Başkanlığı’na gidebileceği kıvama geliyor...Fethullah Hoca’nın konuşma kasetleri ortaya çıkıyor... Koç grubunu koruyan sözleri manşetlere taşınıyor... Aziz Yıldırım’a yakın olanlar, Başbakan Tayyip Erdoğan’la görüşüyorlar...***Bu durumda ne olacak?..Fenerbahçe’ye Ali Koç Başkan olabilecek mi?.. Yoksa Aziz Yıldırım Başkanlığı düşecek olmasına rağmen, yeniden yargılamadan istifade ederek Başkan’lığa devam mı edecek?..Bu denklemde sadece Aziz Yıldırım’la Ali Koç ve Fenerbahçe mi var?..Yoksa bu denklem çok daha grift bir denklem mi?..Acaba?..Fenerbahçe; sadece Fenerbahçe değil mi?..
Türkiye’yi televizyon haberlerinde kasıp kavurduğumuz yıllardı...Bir gün haber müdürü arkadaşlar haber toplantısında;-“Cemalettin Kaplan’ın oğlu Metin Kaplan, Almanya’da konuşma yapmış... ‘Gerekirse Anıt-Kabir’i bombalarız, havadan saldırırız...’ diyor... Ajanslar üzerinden bağlantı kurduk yakın çevresiyle... Yakınındakiler Metin Kaplan’ın akşam bizim canlı yayınımıza çıkabileceğini söylüyorlar... Teklif edelim abi... Siz ve karşınızda Anıtkabir’e saldırabileceklerini söyleyen Metin Kaplan... Acayip bir yayın olur... Büyük bir televizyonculuk başarısı olur...”Kendi yetiştirdiğim çocuklar, beni can damarımdan vurmayı çoktan öğrenmişlerdi...-“Büyük bir televizyonculuk ve habercilik başarısı olur...”Bu sözü söyle...Başka birşey söylemeden çek yanımdan git...Ucunda ne olursa olsun, biliyorlar ki nasıl olsa kabul edeceğim...***Oturduğum koltukta geriye doğru yaslandım...Toplantıda bütün gözler üzerimdeydi...Hemen “evet” dememek için işi yokuşa sürdüm...-“Oğlum başımıza bela gelir...”İçimden düşünüyordum...-“Adam yayında, yayın ilkelerine aykırı, suç teşkil edecek biçimde konuşursa, üste çıkıp susturmak zorunda kalacaksın... Al başına belayı...Yayında suç işlese, sen ‘ne yapayım suçu o işliyor, onu bağlar, beni değil’ diye, pasif kalamazsın...Suça ortak olmaktan hakkında dava açılır...Ayrıca milyonlarca insan sana dönüp, “Utanmadın mı adamın konuşmasına doğru düzgün cevap veremedin” diye seni yerin dibine batırır...En önemlisi ise şu:-“Sen hazmedebilir misin o söyleyeceği sözleri?..”Hazmetmeyip cevap vereceksin...Peki onlar senin söyleyeceklerini nasıl hazmedecekler?..***Belalardan bela seçmek zorunda olduğum durumlardandı...-“Bu çok belalı bir yayın olur... Yapmasak mı?..” diyecek oldum...Diyorum ama, kendim de söylediğime inanmıyorum...Biliyorum ki hepimiz “habercilik” denen o virüsün kanımızda dolaşmasıyla yaşıyoruz...Biz hayır desek bile, “damarlarımızda dolaşmakta olan kan duruma itiraz edecek...”-“Emin misiniz canlı yayına çıkmak istediğinden?..” dedim...-“Evet abi...” dediler...-“Çıkarım diyormuş...”***Fitili ateşlemişler gazı vermişlerdi...Beni en hassas yerimden vurmuşlardı:-“Madem çıkmak istiyor, bize de onu yayına çıkarmak düşüyor...” deyiverdim...Malumun ilamı zaten...Öyle bir yayın ihtimali olacak biz, ‘haberciyiz’ diyerek tekmeye kafa uzatırken, buna ‘yok istemeyiz’ diye almayacağız...Allah yazdıysa bozsun!.. ***Şimdi düşünüyorum da “arka planını, gerisini, önünü, ötesini, berisini düşünmeden”, yayıncılık yapmak insana kendini ‘gazeteci’ olarak hissettiriyordu...O zamanlar hiçbir çevreye müdanaası olmayan salt habercilik yapmayı “gazetecilik için vazgeçilmez şart” bilir, ona göre davranırdık... Kullanılır mıydık birileri tarafından zaman zaman?..Muhtemelen arada bir, birileri kullanmaya kalkarlardı...Fakat gazetecilik zaten böyle bir işti...Birilerinin sizi kendi çıkarlarına göre yönlendirmek istemeleri işin doğası gereğiydi...Mesele “kimseden emir, talimat, para karşılığı telkin almadan, işini düzgün yapmaya çalışmaktan” ibaretti...***Akşam tahmin ettiğim gibi ‘acayip’ bir yayın oldu...Yayında muhatabımın mümkün olduğunca “suç oluşturacak sözleri” söylememesine çaba gösterdim...Fakat Metin Kaplan Almanya’da yaşıyor ve konumu itibariyle, yayında suç işlenip işlenmemesini pek düşünmüyordu...Bu durumda B planımız yürürlüğe giriyor tahmin ettiğimiz gibi iş bana düşüyordu...Ona bu sözleri yayında söyleyemeyeceğini kesin bir dille, söylemeye çalıştım...O konuştukça ben de onu bastırarak, konuşmaya başladım...Yayın bitti...Stüdyodan çıktım; haber merkezinin ortasındaki camekanlı odama geçtim...Göz ucuyla haber merkezine bakıyordum...Herkes inanılmaz mutluydu...“İyi yayın olmuştu... Bir televizyonculuk başarısıydı!..”***Haber merkezi mutlu olmasına mutluydu ama, o yayını yapan insan kendisiyle başbaşa kaldığı içinden geçenler bambaşkaydı...Şöyle mırıldanıyordum kendi kendime:-“İçindeki virüse dayanamadın; yaptın yayını... Şimdi yaşa da görelim bakalım ödeteceklerinin maliyetini...”Bakalım, bu yayını yapmaya cesaret etmenin bela cinsinden “hesabı” nasıl kesilecekti bana...Ertesi gün “Almanya’dan miting görüntüleri geldi...”Kaplancılar “ölüm” diye bağırıyorlardı...Daha ertesi gün ise yeni bir tebligat geldi savcılıktan...Muhteşem tablo tamamlanmıştı...Vatanını seven birileri benim için “İstanbul savcılığına suç duyurusunda” bulunmuşlardı...Bir taraf yayından dolayı ölümümü isterken, diğer taraf yayından dolayı yargılanmamı istiyordu...Bir taraf “can”ını elinden almak istiyor, diğer taraf ise aynı yayından dolayı “özgürlüğünü” almak istiyordu...Tipik bir Türkiye tablosuydu...Berbat bir durumdu...***Emniyetten ‘koruma mı versek’ diye sorular soruluyor, savcılıktan ise, “Gel bakalım Metin Kaplan’ı canlı yayına çıkarmak neymiş görelim...” diye suç duyurusuna ifade çağrısı geliyordu... Onu ilk kez benim için “berbat” olan bu günlerde; hiç de büyük olmayan bir odada oturmuş çalışırken gördüm...İstanbul Beşiktaş’taki savcılardan biriydi...İfademi o alacaktı...Hadi Salihoğlu...Aşağıda yanlışlıkla başka bir savcının odasına girdim...İki üç savcı oturmuş konuşuyorlardı...Öğle arası daha bitmemişti...-“Sizin ifadenizi bizim Hadi alacak...” dediler...-“Odası yukarıda... Çok iyi çocuktur...”***Hani bazı insanlar vardır...Gördüğünüz an kanınız kaynar...Gülümsemesi içinizi okşar...Kendinizi güvende ve emniyette hissedersiniz...İçiniz bir anda sevgiyle dolar, yumuşar...Öyle bir adamdı Hadi Salihoğlu...Ona “ifade mi verdim”, yoksa durumumun berbatlığını mı anlattım tam bilmiyorum...Sanırım ifade verirken, asıl; bir tarafta “ölüm” diğer yanda suç duyurusunun yarattığı tezatın dramını anlatmıştım...Sakin ve gülümseyerek dinlemişti beni...Hiç germemeye çalışarak...Ona ifadeye gitmeden önce, kimselerden araya bir tanıdık bulmalarını falan istememiştim...-“Kendi başıma gider, başıma geleni çekerim...” demiştim...Bir taraftan “ölüm”ün istenince, sanırım iyice bir tevekkül çöküyor insanın içine...Onu tanımıyordum...O da beni tanımıyordu...Sevenim olduğu kadar nefret edenim de vardı...Neyle karşılaşacağımı hiç bilmiyordum...45 dakika bir saat kadar kaldım yanında...Çıkarken, şöyle diyordum içimden:“İnsan gibi girdim, insan gibi karşılandım, insan gibi çıktım odasından... Allah ona dert göstermesin...”Böyle bir adamdı Hadi Salihoğlu...Şimdi İstanbul’un yeni Başsavcısı...*****YENİ BAŞSAVCININ SİYASİ EĞİLİMİ!..Günlerdir neredeyse kan gövdeyi götürüyor...Hesaplaşmanın geldiği nokta, artık ürkütücü boyutlarda...Beni bilenler bilir...Ben “siyasi” değil, “insani” taraflara bakan bir ademim... Bir kişinin siyasi tarafının ne olduğu beni hiç mi hiç ilgilendirmez...İnsani tarafı nedir onunla ilgilenirim...Benim için, “insan gibi insan”sa ve onu tanıma fırsatı bulmuşsam, “ne düşündüğünü merak bile etmem...”***İstanbul’a dün Başsavcı olarak atanan Hadi Salihoğlu’nu ifademi aldığı o günden sonra da zaman zaman dost ortamlarında gördüm... Hep sıcak ve hep sevgi dolu olan yüzünü yaşadım hissettim...Savcılıktan; Üsküdar Başsavcılığı’na, Bakırköy Başsavcılığı’na atandı...Silahlı saldırıya uğradı...Bir günden bir güne, halindeki sevecenlik, tavrındaki çelebilik, duruşundaki insanlık değişmedi...***Yemin ediyorum, halen siyasi eğilimi nedir bilmiyorum...En ufak bir fikrim yok...Çünkü o, siyasi fikirleri ne olursa olsun, siyasi fikirlere göre davranan bir savcı ve hukukçu değil...O bir “insan...”Sevecen, çelebi, savcı gibi savcı değil, insan gibi bir insan...Aklım yanılabilir...Sezgilerim asla...
Hırsızların evin kasasını söküp götürdüğünü duyduğumda, onca şeyin arasında aklıma ilk çocuklar için yeni çıkarttığım pasaportlar geliyor... Sömestr tatili için büyük kızım Ayşe Nazlı’yla beraber hepsine bir sürpriz planlıyorum...Onları Los Angeles’a götürmeye karar veriyorum...Hollywood’a...Sinema ve şov dünyasının kalbinin attığı parıltılı şehre...Hollywood filmlerinin çekildiği, muhteşem stüdyolara...Animasyon dünyasının akıl almaz şovlarına... Disneyland’e...Pasifik Okyanusu’nun kıyısından dünyaya meydan okuyan 7. sanatın göbeğine...Oscar törenlerinin yapıldığı mekandan, seyrettikleri yüzlerce filmin yaşandığı caddelere, sokaklara, otellere, mahallelere, restoranlara...Çocuk kahramanlarının orijinallerinin boy gösterdiği lunaparklara...Çocukların küçük dünyalarını açmaya, pencerelerini genişletmeye, vizyonlarına renk katmaya karar veriyorum...***Sanırım en çok da; bu coğrafyadan bir süre uzaklaştırıp, kendi içinde birbirini sürekli boğazlamayan insanların dünyalarına, götürmeyi düşünüyordum...Onlar için; o dünyalardan yeni bir gelecek, taze bir umut yeşertmeyi amaçlıyorum...Onlar için, geleceğe birikmiş, nostaljik bir “vizyon” sağlamayı umuyorum...Ancak eve gelen hırsızlar, her şeyimizi çaldıkları gibi “çocuklarımızın geleceğini de çalmaya” kalkıyorlar...Aralık’ın son günleri; 4.5 yaşındaki çocuklar için çıkarttığım pasaportlar da kendi pasaportum ve vizelerimle birlikte uçup gidiyor...***Hayatımızı karartmak isteyenler, çocukların geleceğini de karartmak istiyorlar..Tesadüf Ayşe Nazlı’nın o gün annesinden gelen pasaportu henüz kasaya koymamış oluyorum...Bir tek o bu hengamenin ortasından sorunsuz kurtuluyor...Her şey hırsızların uğursuz elleriyle çalınınca, çocuklarla, “sinema sanatının göbeğinden taze bir umut, ileriye matuf bir vizyon, geleceği inşa edecek bir tuğla” çabamız elimizden uçup gidiveriyor...Bu kadar kısa zamanda, sil baştan onca pasaportu çıkartmak, vizeler almak, ruhsatı olmayan arabaların sahipliğini ispatlamak olacak iş değil gibi görünüyor...***Ne ki uğursuz hırsızların bilmediği bir şey var...İnsanın elinden her şeyi alabiliyorsunuz...Her şeyi imkansızlaştırdığınızı zannedebiliyorsunuz...Ama umudunu elinden alamıyorsunuz...Yeni bir kıpırtıyı, taze bir başlangıcı, geleceğe yönelik bir mutluluk yolculuğunu, yaşama dair bir umudun kıpırtılı vizyonunu elinden alamıyorsunuz...Her şeyi sil baştan çıkartmak üzere, “imkansız görünene doğru” bir yolculuğa başlıyorum...Yıllar önce Erol Aksoy’un yapmakta olduğumuz Show Haber’in, mucizesini anlatırken kullandığı aforizmada olduğu gibi:-”Başardılar... Çünkü ‘başarmak istedikleri ‘şey’in aslında imkansız olduğunu bilmiyorlardı...”***48 saat geçiyor aradan...Bu sabah taşımakta zorlandığım onlarca belgeyi koltuğumun altına alıp, üç çocuğumla birlikte Amerikan Konsolosluğu’na gidiyorum...35 yıllık gazetecilik hayatımda bugüne kadar hiçbir konsoloslukta ‘vize alma’ görüşmesine girdiğimi hatırlamıyorum...Onlar “gazetecilere” bugüne kadar “olağan insanların” işiymiş gibi gelirdi...Şimdi üç çocuğuma, onlarla birlikte, kendi pasaportum da çalındığı ve yenilendiği için, kendime vize almak yolunda Amerikan Konsolosluğu’na gidiyorum...Orada vize görüşmelerini yapan konsolosluk yetkililerinin çocuklarım ve kendi adıma soracakları soruları yanıtlayacağım... ***Çocuklar gazeteci değil...Onlar her kapıyı açtığını zanneden medya dünyasının, şizofrenik ‘gazetecilik mecrasından gelme’ güce tapan, egosantrik, ve patlak egolu ‘Tanrı’larından değiller henüz şükür ki...Bir aile onlar...Sömestr tatilini Amerika’yı görerek, Los Angeles’ı yaşayarak geçirmeye uğraşan, babalarıyla başbaşa, bu küçük yaşta, fantastik bir maceraya atılmaya hazırlanan minik dünyaları olan çocuklar onlar...***Buralardan sıkıldılar...Hep hesaplaşma, hep çatışma, hep istikbale matuf kapışma...Biraz çocukluklarını biraz da ilk gençliklerini, renkli bir pencereden yaşamanın heyecanını duyuyorlar...Bu coğrafyanın hesaplaşmalarının sonu gelmez karmaşasından uzakta, Pasifik kıyılarında sanatın sonsuz ufuklarında; bir istikbalin fenerini minik elleriyle tutmaya çalışıyorlar... “Heyecanlı yolculuktan” şimdilik notlar bunlar...İLK HEYECANIM...Kendi başıma İngiltere’ye gittiğim 19-20 yaşlarım aklıma geliyor şimdi...Tıpkı bugünkü gibi;1978’in o günlerinde de sıkılmış, bunalmış bir taze umut arar olmuştum...Uçağa bindiğimde annemin pantolonumun içine diktiği dolarları çıkarmıştım...Hepsi hepsi 700-800 dolardı...Oradaki harçlığım ve okul paramın ikinci taksiti...Okumak için, o kadarcık dövizi bile çıkartırken sorun olabilirdi...Onun için her ihtimale karşı pantolonumuzun iç cebine dikerdi ailelerimiz paraları...Sonra uçakta o dikişleri çıkartır, İngiltere’ye girişte sorun çıkmasın diye paraları cepten çıkartarak ne kadar çok olduğunu göstermeye hazırlanırdık...***Kural şöyleydi:Türkiye’den çıkarken dövizimiz yok gözükecekti...İngiltere’ye girerken de ‘dövizimiz çok...’Alırlar mı almazlar mı, hep heyecan içinde seyahat ederdik uçaklarda...Ya almazlarsa Türkiye’ye ilk uçakla nasıl dönecektik?..Havaalanında giriş yapamadan nasıl bekleyecektik?..O zaman da “yaşadığımız coğrafyanın bitmek tükenmek bilmeyen hesaplaşmaları ve çatışmaları”ndan gına gelmiş, İngiltere’de ya da bir yerlerde ‘bir parça istikbal ve barış’ arar olmuştuk...35 yıl sonra çocuklarımla, benzer duygularla okyanusu aşmaya gidiyoruz...Umarım “hoş bulacağız” seni Los Angeles...İçimdeki kıpırtılar öyle söylüyor çünkü...35 yıl önce Londra’ya giden 19 yaşındaki gençte olduğu gibi...
Puslu günlerin tam ortasından, bir şeylerin doğru düzgün net görülmediği zamanların içinden geçiyoruz... Pazar günü öğleden sonrayı akşama bağlayan saatlerde eve geliyorum...Çok yorgunum...Çalışma odamda, televizyonun karşısında, gazete ve kitaplara baktığım, zaman zaman uyuduğum, zaman zaman televizyon seyrettiğim kanapede uzanıyorum...Saat 17.00 suları...Bir yerden bir soğuk hava geliyor...Çalışma odası camlarla kaplı...Buna rağmen öğleden sonra saatlerinde odaya gelen bu esinti pek normal bir esinti değil...***Etrafa bakıyorum, her şey yerli yerinde...-“Havalandırmalardan biri soğuk veriyor herhalde...” diyorum; -“Yarın baktırırım...”Dışarıda hava gün boyu güneşli...Akşam da soğuk yapmıyor...Fazla bir rahatsızlık vermiyor durum...Kaloriferler bütün hızla çalışmaya devam ediyor...Pazartesi sabah çalışma odamda işlerimi yaparken, cam kapılardan birinin alt tarafındaki camın sökülerek çıkartılmış olduğunu fark ediyorum...Eve bakıyorum...Ortada olağanüstü hiçbir durum yok...Zaten evde alınabilecek bir şey bırakmadığımdan, “kim ne yapacak artık evi?..” diye düşünmekteyim...Her ihtimale karşı bilgisayarı kontrol ediyorum...Her şey yerli yerinde duruyor...***Yandaki apartman görevlisini çağırıyorum, camla ilgilenmesi için...-“Bir problem oldu da, camı çıkartman mı gerekti?..” diye soruyorum...-“Hayır...” diyor apartman görevlisi;-“Bu işte bir iş var abi...”Var da evin içinde hiçbir şey yok...Hiç aklıma gelmiyor, evde aile evraklarımın, silahımın, ruhsatımın, çocuklarımın ve kendi pasaportumun, kartlarımın, arada bir dönüşümlü taktığım sevdiklerimden yadigar bir iki saatin bulunduğu küçük kasa...Kasada yaşlı anne baba, küçük çocuklarım için her ihtimale karşı tuttuğum az bir miktar para var...Otel odalarında “safe box” diye bulunan kutu kasalardan evde monte edilmiş kutu şeklindeki kasa...Aniden onun bulunduğu yere gidiyorum ve şoka giriyorum...Safe box denilen küçük kasa, sökülmüş ve götürülmüş...***İçinde bulunan ailevi ve özel belgeler, silah ve pasaportlarla birlikte...Çocukların pasaportları, benim pasaportum, bir sürü kart, evrak ruhsatlı silah, ruhsatı, araba ruhsatı her şey gitmiş…Girenler nokta atışı yapmışlar...Evi biliyorlar... Ne zaman gireceklerini biliyorlar...Alacakları küçük kasayı biliyorlar...Hiç aramadan hedefe yöneliyor, alıyor ve gidiyorlar...***Ne olduğunu ummaktalar o kasada?..İçini sadece parayla doldursanız yine fazla bir para almaz ki o kasa...Ebatları küçük...Halinden belli ki bir evrak kasası esasen o...Önceki gün ve dün polisle birlikte ciddi bir çalışma yapıyoruz...Hayatım ilk andan itibaren sanki bütünüyle felç oluyor...Arabamın ruhsatı orada...O da gidiyor...Fakat paniklemiyorum...Günlük hayatta “Ne kadar büyük bir hırsızlık trajedisiyle karşılaşırsam karşılaşayım” nehrin bir süre sonra yatağını bulacağını biliyorum... Her hırsızlık vakası; içinde hırsızlık dışı birçok şüpheyi barındırır...Ancak bu sefer; “gayet ustaca planlanmış, evin içini bilen nokta atışı bir hırsızlık ya da hırsızlıkla örtülmüş şüpheli bir vakayla” karşı karşıyayım...***Ülke öyle günlerden geçiyor ki, “özel ve ailevi evraklarınız, silahınız, pasaportlarınız, kartlarınız ve kimliklerinize” yönelik hırsızlık vakasının arkasında “çok başka şeylerin olabileceğini” düşünmeniz çok normal...Evinizin “kara kutusu” çalınıyor...Ülke bir baştan bir başa, nereden elde edildiği belli olmayan kasetler, belgeler, görüntüler ve konuşmaların “şantaj” aracı haline geldiği bir dönemi yaşıyor...Evde hiç bir yere dokunulmadan, bir küçük kasaya neden yöneliniyor?..O kasa, sökülerek niye götürülüyor?..Bunu yapacak profesyonellikte olanlar, evin mübrem ani harcamaları için tutulan paradan başka evraklar ve ailevi belgelerin bulunduğu küçük kasayı niye hedefliyorlar?..Başka bir amaçları mı var?..Nedir o amaçları?..Berbat bir dönemden geçmekteyiz velhasıl-ı kelam...TANIMADIĞIM BİR KADINDAN ANİ TELEFON...Dün bütün gün, olay üzerinde çalışıyor, belgeleri yeniden temin etmeye uğraşıyorum...Yazıyı yazacağım akşam saatlerinde telefonla konuşurken bir telefon geliyor...Sabit bir hat değil arayan numara...Konuşmam bittikten sonra numarayı arıyorum...-“Alo...” diyorum...Karşıdan cevap yok...İlginç bir sessizlik var telefonda...Kapatıyorum telefonu...Bir süre sonra aynı numara bir daha arıyor...Telefonu açıyorum bu sefer cevap vermiyorum...Karşımdaki kişi konuşmuyor...***Uzun bir beklemeden sonra tak tak tak sesleri geliyor karşıdan...Kapanıyor telefon...Biraz sonra yeniden aynı numara arıyor...Yine açıyorum...Yine bekliyorum, konuşmuyorum...Yine ses gelmiyor...Yine tak tak tak sesleri geliyor telefondan...Ve en sonunda nihayet bir kız sesi çıkıyor...-“Beni hatırladınız mı Reha Bey... Ben Köln’den bilmem kim? diyor...”-“Hayır hatırlamıyorum...” diyorum...Olay ve konuşmanın biçiminden arayan telefon kuşkulandırıyor beni...”Telefonu kapatıyorum...***Mesaj geliyor bu sefer karşıdan...-“Hatırlamadınız mı Reha Bey?.. Beş sene önce yolda karşılaşmıştık... Ben 1.80 boyunda bilmem kim... Yanımda 1.75 boyunda arkadaşım bilmem kim vardı... Yolda tanışmıştık... Sizin eve gelmiştik...”Mesajı görür görmez cevabı yapıştırıyorum...-“Yalan söylüyorsunuz hanımefendi...” diyorum; -“Böyle bir şey olmadı... Benim evime yolda tanıştığım ve Almanya’da yaşayan kimse gelmedi... Siz belki hırsızlarla evime girmişinizdir onu bilmem... Ama ne siz ne de arkadaşınız ne tek, ne birlikte benim evime girmediniz... Benimle yolda falan tanışmadınız... Yalan söylediğiniz açık... Peki kimsiniz siz?..”***İlginç ve müphem olaylar arka arkaya oluyor Türkiye’de...Bu olayların bizi paranoyak yaptığı düşünülebilir...Ben de bundan payımı almış olabilirim...Ancak bir gerçeği söylemeliyim...Benim hayatım, öyle yağda balda geçmiş bir hayat değil...Washington, Newyork veya Londra’da değil, Atina’da bir Türk gazetecisi olarak yedi yıl çalıştım ben...Bizi düşman belleyen bir ülkenin tam göbeğinde; yedi yıl boyunca Milliyet gazetesine, TRT’ye, Almanya’nın Sesi’ne, BBC’ye, Norveç Radyosu’na haber ve analiz geçtim... Evimin içine giriyorlardı...Eşyalarıma bakıyorlardı...Yatak odamı karıştırılıyorlardı...Ev telefonumdan acayip sesler çıkıyordu...Arabamın içinden çakmak çalınıyor...Bir süre sonra yerine konuyordu...ASALA Atina’da Türk diplomatlarını öldürüyordu...17 Kasım örgütü tanıdığım Türk diplomatlarını vuruyordu... ***Paranoyanın dibine vurmanın doğal sayılacağı yıllardan geçtim...Yeterince şerbetli sayılırım bu hayatlarla ilgili...Yine de itiraf etmeliyim ki; “Atina’daki evimde ve büromda bile, şu anda İstanbul’da yaşadığımdan daha fazla güvende hissediyordum kendimi...”Seni düşman sayan ülke nire?..Kendi ülken, kendi şehrin, kendi mahallen nire?..Yazık oluyor bu millete...
Dün Mustafa Sarıgül’le ilgili anımı yazınca, kuantum hemen işliyor...Öğlen saatlerinde telefonum çalıyor...Arayan Aylin Kotil...CHP’nin efsanevi politikacısı rahmetli Aytekin Kotil’in yeğeni...Fakat onun bir başka özelliği daha var...CHP İstanbul Anakent Belediye Başkan adayı Mustafa Sarıgül’ün eski eşi... Sarıgül bana hediye ettiği kitapta “çok özenli kelimelerle anlatıyor” Aylin Kotil’i...Dikkatimi çekiyor...-“Ortak çocukları var... Doğru kelimeler seçmiş, eski eşi ve çocuğunun annesi hakkında...” diyorum içimden...***Ancak telefondaki ses bir mitralyöz gibi, kelimeleri arka arkaya sıralıyor...-“Bir kadının eski eşinden dolayı, hayatına set çekilmesi, önüne duvar örülmesi, yaşamına gem vurulması hak mıdır, reva mıdır?..” diyor...-“Ne oluyoruz?..” demeye kalmadan sıralamaya devam ediyor...-“Babam CHP’de politikacıydı... Amcam Aytekin Kotil CHP’de politikacıydı... Kendim üniversitede iktisat, üniversite sonrası kamu idaresi okudum... Her gün 60-70 ev dolaşıyorum Beyoğlu ilçesinde...Seçim bölgemde; tarafsızlığıyla bilinen üç ayrı kamuoyu şirketine “Beyoğlu ilçesinde kimi CHP adayı görmek istiyorsunuz?..” sorusunu içeren anketler yaptırttım... Yüzde 70’le açık ara beni istiyor CHP’li seçmen... ***Fakat öğreniyorum ki parti içinde bir grup, ‘eski eşi İstanbul anakent adayı olduğu için, eski karısının Beyoğlu’ndan aday olması parti için uygun olmaz’ diyormuş... ‘Kadının adı yok mudur?..’ Beni hâlâ eski eşimle mi anarak, politik hayatımın önüne set çekecekler?..Ayıp değil mi?..Ben bir kadın olarak eski eşimden dolayı artık politika yapamayacak mıyım?..Bunu söyleyenler bir de kendilerine CHP’li diyorlar...Böyle CHP’li olunabilir mi?..Sosyal demokrat bir parti ‘kadına eski eşin mirası olarak bakabilir mi?..’Hâlâ rahmetli Duygu Asena’nın kitap yazdığı dönemde miyiz?..Kadının hâlâ Adı Yok mu?..İstanbul’dan Ankara’ya 450 kilometre yolu 19 gün boyunca yürüyen Aylin Kotil yaşamıyor, hâlâ Mustafa Sarıgül’ün eski eşi Aylin Kotil oluyor... Böyle bir şey olabilir mi?..”***Telefonda nefes almadan konuşuyor Aylin Kotil...- “Belki de...” diyor;- “Hayat sınıyor beni... Kadın hakları üzerine daha fazla yoğunlaşmam için... Baksanıza bunca mücadeleden sonra hala ‘Kendi adım yok... Kadının adı yok’ Bir erkeğin eski karısıyım hâlâ... Kendi partimin gözünde...”***İnsan böyle durumlarla karşılaştığında hemen empati yapıyor...Kendisinin ve hayatındaki kadınların durumunu mercek altına yatırıyor...İsimleri boyumdan büyük kadınlarla, kapasiteleri benden misli büyük kadınlarla aşklar yaşadım...İki tanesi bana muhteşem çocuklar armağan ettiler...Çocuklu veya çocuksuz, isimli veya isimsiz hepsine baktığımda...Büyük çoğunluğunun muhteşem bir kariyer çizgisi yakaladıklarını görüyorum...Ne mutlu onlara...Ne mutlu bana...Kendi hayatlarını yaşadıkça, kendi kanatlarıyla uçtukça zirvelere konuyorlar...Onlara baktıkça “Acaba ben onları zamanında ne kadar taşıyabildim?..” diye soruyorum kendime... Onlar ise bulundukları yükseklerde beni taşımaya devam ediyorlar...Bilmeyenler anlamaz; ne keyif verici bir tattır, “kadınlar tarafından taşınıyor olmak...”Bilmezler ki erkek neslindekiler; “yükseklerde mevzilenen kadınların, maziden kalan bir yadigarı taşımalarındaki hazzı?..” HER AN MUCİZE...Mail kutuma geçenlerde mail atmışlardı...-“Ralph Marston’un “Her An Mucize” kitabını size gönderdik...” diye...Bir süredir bakıyordum, henüz gelen giden yok...Gönderilen kitaplar, önce gazeteye gidiyorlar...Ben çalışma ofisimi artık eve taşıdığımdan, onların gazeteden gelmesi de bir zaman alıyor...Dün akşam baktım, “Her An Mucize” gelmiş...Pazar gününüzü “Mucize”vi önerilerle doldurayım istedim...***“Kendinizi sahiden harika hissetmek istiyor musunuz?..O halde bir başkasına cesaret verin...Başka birisini cesaretlendirmeye bu kadar enerji harcadıktan sonra cesaretinizi yitirmenizin mümkün olmadığını göreceksiniz...Varlıklı biri mi olmak istiyorsunuz?..O zaman başkalarının hayatına zenginlik katmanın yolunu bulun...Sevilmek mi istiyorsunuz?..O zaman başkasına sevginizi verin...Daha fazla saygı görmek mi istiyorsunuz...O zaman başkalarına daha fazla saygı gösterin...***Pırıl pırıl parıldayan bir ışık kendine ışık verebilir mi?..Tabii ki hayır...Aydınlatacak bir şeyi olmadığında ışığın anlamı yoktur... Siz de ışık gibi bir enerjiye ve zenginliğe sahipsiniz...Ancak bunları dışarı saçarsanız, belirgin ve faydalı hale gelirler...Enerjinizi dışarı; sahiden iyi bir şeye yarayacağı yere yönlendirin...Işığınızı başkalarına yansıtın...Karşılığında siz de parıldayacaksınız...Hayat sizi, kendinizi, kendi özgün tarzınızla dünyaya ifade ettiğiniz ve başkalarına bir şey kattığınız ölçüde mükafatlandıracak...Elinizde ne varsa verin...“Arzu ettiğiniz her ne ise sizin olacak...”(Ralph Marston Jr... Her An Mucize) “KARŞINIZDAKİNE ZARAR VERMEYE ÇALIŞTIĞINIZDA SİZ ZARAR GÖRÜRSÜNÜZ...”“Nefret, öfke, şiddet sayısız insanın hayatını kaybetmesine neden oldu... Bunun nedeni; Bir kişinin başına gelen talihsizlikten, bir başka insanın fayda sağlayabileceği yolundaki yanılsamadır...Birinin canını yakarak kazanç sağlamanız mümkün olamaz...Karşınızdaki insan da sizin kadar dünyanın bir parçası... Bir başkasına zarar vermeye çalıştığınızda görünüşte elde edilen kazanç, ‘kaybın gerçekliği yanında sönük kalacaktır...’***Bir başkasının kaybından kazanç sağlamak istediğinizde, olumsuza odaklanırsınız... Bu olumsuzluk nereye yönlenirse yönlensin, sizin kendi ağırlaşan yükünüz halini alacaktır...Başkasına zarar verdiğiniz süreçte, kendinizi zarardan koruyamazsınız...***Kalıcı doyum; yaratmaktan gelir, yıkmaktan değil...Ortaya koyduğunuz olumlu enerjinin kat be katı size geri dönecektir...Zarar ve yıkım enerjisi de aynı şekilde kat be kat size geri döner... Hangisinin geri dönmesini tercih ediyorsanız onu yapın!..”(Ralph Marston Jr: Her An Mucize)