Haberin Devamı
Puslu günlerin tam ortasından, bir şeylerin doğru düzgün net görülmediği zamanların içinden geçiyoruz... Pazar günü öğleden sonrayı akşama bağlayan saatlerde eve geliyorum...
Çok yorgunum...
Çalışma odamda, televizyonun karşısında, gazete ve kitaplara baktığım, zaman zaman uyuduğum, zaman zaman televizyon seyrettiğim kanapede uzanıyorum...
Saat 17.00 suları...
Bir yerden bir soğuk hava geliyor...
Çalışma odası camlarla kaplı...
Buna rağmen öğleden sonra saatlerinde odaya gelen bu esinti pek normal bir esinti değil...
Etrafa bakıyorum, her şey yerli yerinde...
-“Havalandırmalardan biri soğuk veriyor herhalde...” diyorum;
-“Yarın baktırırım...”
Dışarıda hava gün boyu güneşli...
Akşam da soğuk yapmıyor...
Fazla bir rahatsızlık vermiyor durum...
Kaloriferler bütün hızla çalışmaya devam ediyor...
Pazartesi sabah çalışma odamda işlerimi yaparken, cam kapılardan birinin alt tarafındaki camın sökülerek çıkartılmış olduğunu fark ediyorum...
Eve bakıyorum...
Ortada olağanüstü hiçbir durum yok...
Zaten evde alınabilecek bir şey bırakmadığımdan, “kim ne yapacak artık evi?..” diye düşünmekteyim...
Her ihtimale karşı bilgisayarı kontrol ediyorum...
Her şey yerli yerinde duruyor...
Yandaki apartman görevlisini çağırıyorum, camla ilgilenmesi için...
-“Bir problem oldu da, camı çıkartman mı gerekti?..” diye soruyorum...
-“Hayır...” diyor apartman görevlisi;
-“Bu işte bir iş var abi...”
Var da evin içinde hiçbir şey yok...

Hiç aklıma gelmiyor, evde aile evraklarımın, silahımın, ruhsatımın, çocuklarımın ve kendi pasaportumun, kartlarımın, arada bir dönüşümlü taktığım sevdiklerimden yadigar bir iki saatin bulunduğu küçük kasa...
Kasada yaşlı anne baba, küçük çocuklarım için her ihtimale karşı tuttuğum az bir miktar para var...
Otel odalarında “safe box” diye bulunan kutu kasalardan evde monte edilmiş kutu şeklindeki kasa...
Aniden onun bulunduğu yere gidiyorum ve şoka giriyorum...
Safe box denilen küçük kasa, sökülmüş ve götürülmüş...
İçinde bulunan ailevi ve özel belgeler, silah ve pasaportlarla birlikte...
Çocukların pasaportları, benim pasaportum, bir sürü kart, evrak ruhsatlı silah, ruhsatı, araba ruhsatı her şey gitmiş…
Girenler nokta atışı yapmışlar...
Evi biliyorlar...
Ne zaman gireceklerini biliyorlar...
Alacakları küçük kasayı biliyorlar...
Hiç aramadan hedefe yöneliyor, alıyor ve gidiyorlar...
Ne olduğunu ummaktalar o kasada?..
İçini sadece parayla doldursanız yine fazla bir para almaz ki o kasa...
Ebatları küçük...
Halinden belli ki bir evrak kasası esasen o...
Önceki gün ve dün polisle birlikte ciddi bir çalışma yapıyoruz...
Hayatım ilk andan itibaren sanki bütünüyle felç oluyor...
Arabamın ruhsatı orada...
O da gidiyor...
Fakat paniklemiyorum...
Günlük hayatta “Ne kadar büyük bir hırsızlık trajedisiyle karşılaşırsam karşılaşayım” nehrin bir süre sonra yatağını bulacağını biliyorum...
Her hırsızlık vakası; içinde hırsızlık dışı birçok şüpheyi barındırır...
Ancak bu sefer; “gayet ustaca planlanmış, evin içini bilen nokta atışı bir hırsızlık ya da hırsızlıkla örtülmüş şüpheli bir vakayla” karşı karşıyayım...
Ülke öyle günlerden geçiyor ki, “özel ve ailevi evraklarınız, silahınız, pasaportlarınız, kartlarınız ve kimliklerinize” yönelik hırsızlık vakasının arkasında “çok başka şeylerin olabileceğini” düşünmeniz çok normal...
Evinizin “kara kutusu” çalınıyor...
Ülke bir baştan bir başa, nereden elde edildiği belli olmayan kasetler, belgeler, görüntüler ve konuşmaların “şantaj” aracı haline geldiği bir dönemi yaşıyor...
Evde hiç bir yere dokunulmadan, bir küçük kasaya neden yöneliniyor?..
O kasa, sökülerek niye götürülüyor?..
Bunu yapacak profesyonellikte olanlar, evin mübrem ani harcamaları için tutulan paradan başka evraklar ve ailevi belgelerin bulunduğu küçük kasayı niye hedefliyorlar?..
Başka bir amaçları mı var?..
Nedir o amaçları?..
Berbat bir dönemden geçmekteyiz velhasıl-ı kelam...
TANIMADIĞIM BİR KADINDAN ANİ TELEFON...
Dün bütün gün, olay üzerinde çalışıyor, belgeleri yeniden temin etmeye uğraşıyorum...
Yazıyı yazacağım akşam saatlerinde telefonla konuşurken bir telefon geliyor...
Sabit bir hat değil arayan numara...
Konuşmam bittikten sonra numarayı arıyorum...
-“Alo...” diyorum...
Karşıdan cevap yok...
İlginç bir sessizlik var telefonda...
Kapatıyorum telefonu...
Bir süre sonra aynı numara bir daha arıyor...
Telefonu açıyorum bu sefer cevap vermiyorum...
Karşımdaki kişi konuşmuyor...
Uzun bir beklemeden sonra tak tak tak sesleri geliyor karşıdan...
Kapanıyor telefon...
Biraz sonra yeniden aynı numara arıyor...
Yine açıyorum...
Yine bekliyorum, konuşmuyorum...
Yine ses gelmiyor...
Yine tak tak tak sesleri geliyor telefondan...
Ve en sonunda nihayet bir kız sesi çıkıyor...
-“Beni hatırladınız mı Reha Bey... Ben Köln’den bilmem kim? diyor...”
-“Hayır hatırlamıyorum...” diyorum...
Olay ve konuşmanın biçiminden arayan telefon kuşkulandırıyor beni...”
Telefonu kapatıyorum...
Mesaj geliyor bu sefer karşıdan...

-“Hatırlamadınız mı Reha Bey?.. Beş sene önce yolda karşılaşmıştık... Ben 1.80 boyunda bilmem kim... Yanımda 1.75 boyunda arkadaşım bilmem kim vardı... Yolda tanışmıştık... Sizin eve gelmiştik...”
Mesajı görür görmez cevabı yapıştırıyorum...
-“Yalan söylüyorsunuz hanımefendi...” diyorum;
-“Böyle bir şey olmadı... Benim evime yolda tanıştığım ve Almanya’da yaşayan kimse gelmedi... Siz belki hırsızlarla evime girmişinizdir onu bilmem... Ama ne siz ne de arkadaşınız ne tek, ne birlikte benim evime girmediniz... Benimle yolda falan tanışmadınız... Yalan söylediğiniz açık... Peki kimsiniz siz?..”
İlginç ve müphem olaylar arka arkaya oluyor Türkiye’de...
Bu olayların bizi paranoyak yaptığı düşünülebilir...
Ben de bundan payımı almış olabilirim...
Ancak bir gerçeği söylemeliyim...
Benim hayatım, öyle yağda balda geçmiş bir hayat değil...
Washington, Newyork veya Londra’da değil, Atina’da bir Türk gazetecisi olarak yedi yıl çalıştım ben...
Bizi düşman belleyen bir ülkenin tam göbeğinde; yedi yıl boyunca Milliyet gazetesine, TRT’ye, Almanya’nın Sesi’ne, BBC’ye, Norveç Radyosu’na haber ve analiz geçtim...
Evimin içine giriyorlardı...
Eşyalarıma bakıyorlardı...
Yatak odamı karıştırılıyorlardı...
Ev telefonumdan acayip sesler çıkıyordu...
Arabamın içinden çakmak çalınıyor...
Bir süre sonra yerine konuyordu...
ASALA Atina’da Türk diplomatlarını öldürüyordu...
17 Kasım örgütü tanıdığım Türk diplomatlarını vuruyordu...
Paranoyanın dibine vurmanın doğal sayılacağı yıllardan geçtim...
Yeterince şerbetli sayılırım bu hayatlarla ilgili...
Yine de itiraf etmeliyim ki; “Atina’daki evimde ve büromda bile, şu anda İstanbul’da yaşadığımdan daha fazla güvende hissediyordum kendimi...”
Seni düşman sayan ülke nire?..
Kendi ülken, kendi şehrin, kendi mahallen nire?..
Yazık oluyor bu millete...

