Gün yeni yeni aydınlanıyor...Kaliforniya saatiyle saat sabahın 6’sını gösteriyor...Alacakaranlık saatleri...Otel odamdayım...Küçükler yandaki yatakta, büyük içerdeki odada uyuyor...Daha uyanmadılar, uykuyla uyanıklık arasındalar...Bugün Türkiye’ye dönüyoruz artık...İki haftadır buralardayız...Üç çocukla baş başa bir sömestr tatili yaptık...Çok şey gördüler...Hollywood stüdyolarını...Dinozorları...Disneyland’i...Pinokyo’yu ve daha nice çocuk kahramanı tanıdılar...Bu gezi onlara ne kattı, ya da ne katmadı, ilerde kendileri sınarlar...Hafızalarına kaydettiklerinden, gelecekte vizyonlarının nasıl şekilleneceğini, ben görmesem de onlar görecekler...Hepsi için iyi olur umarım...***Bana gelince...Los Angeles’ta otel odamda, alacakaranlık kuşağında, otuz beş yıla yaklaşan bir meslek döneminin sonuna geldiğimi hissediyorum...Gazetecilik dönemim bitiyor artık...Büyük mutluluklar, gıpta edilesi başarılar, tarifsiz acılar, sınırsız hayal kırıklıkları ve sonsuz keyifler aldığım bir hayat döneminin finaline yaklaşıyorum...Az önce, bir okuyucumun tweetiyle, Hürriyet gazetesinde Ayşe Arman’a verdiğim röportaja baktım...Beş yıl önce, bugünlerde yapmışım o söyleşiyi...Deniz çocuklara hamile...Ben o sırada CNN’de Çok Farklı programına başlıyorum...Ayşe “Kadınlarla ilişkilerden başlayarak geniş bir ufuk turu yapıyor” söyleşide...Röportajı okuyorum... Hayatı daha derin okumaya başladığım ilk günlerin izlenimleri var sanki o röportajda...***Sonlara doğru;-”CNN’deki ‘Çok Farklı’nın ne olmasını bekliyorsunuz“ diye soruyor Ayşe Arman... -”SHOW’dayken bana ihtiyaç vardı... Öyle olduğu için yaptığım programlar uçtu... CNN’de de aynı ihtiyacın olduğunu fark edersem patlar... Yoksa bırakır giderim...” ***Televizyonculuk hayatımın en keyif alarak yaptığım programlarından biriydi Çok Farklı...Her gece saatlere ve kendime meydan okurcasına yapıyordum programı...Hamile sevgilimin yanında bile kalamadan...Yine sabahlara kadar ter dökerek...Sonra ellinci yaşıma sayılı günler kala bir Temmuz günü, “CNN’dekilerin programımı arzu etme derecelerinin, SHOW TV’dekiler kadar olmadığını” anladım... “Yine, yeni, yeniden” mücadeleler gerekiyordu vazgeçilmezliğimin sınırlarını belirlemem için...***Oysa hayat başka bir mecraya kaymıştı benim için...Çocuklarım doğmuştu...Temmuz güneşi benim ve çocuklarımın iliklerimizi ısıtıyordu...Onları koklamak istiyordum...Televizyon stüdyolarında “otuz yıldır yaptığım gibi vazgeçilmezliğin sihrini aramaktan sıkılmıştım...”***Artık ölümsüzlüğü doğanın ilahi dengesinde arama çağına geçmiştim...Ne yaptığımı anlayamayan bakışlar içinde, bıraktım gittim televizyon programını...Arkama bile bakmadım...Şaşırdıklarının farkındaydım...Oysa ben onların bana şaşırmalarına şaşırıyordum...“Benden beklemekte olduğu yeni fedakarlıkları“ nasıl olup da isteyebildiklerine hayret ediyordum...Ellerindeki televizyonun neden bu kadar “önemli ve vazgeçilmez olduğunu“ sanıyorlardı acaba?.. ***Hayatta yaşadığınız şeyler sizden hep bir şeyler talep ederler...Mesele “talepler; doğanızı zorladığında, ruhunuzda ağırlık yaptığında, size yük gibi göründüğünde, kendinizi kullanılıyormuş hissi verdiğinde” kalbinizin sesini dinleyip kısa yoldan oradan uzamaktır...Varsın “mücadele etmedi gitti” desinler...Varsın “niye gittiğinizi anlayamasınlar“, ellerinde bulundurdukları şeyin vazgeçilmez olduğuna inansınlar...Fark etmez... Siz kendi yaşam mücadelenize adayın kendinizi...Başkalarının sizin adınıza, sizden istediği mücadelelere değil...***Yaşadığımız günlerde “gazeteciliğin bir çıkmaz yola girdiğini“ görüyorum...Zaten bir süredir, çocuklarımı gazetecilikten uzak tutma yolundaki dualardan başlayarak, üniversitesinde okuduğum 35 yıllık mesleğimden git gide uzaklaştığımın farkındayım...Benim anladığım, benim tanıdığım, benim iliklerime kadar savunduğum; gazetecilik yapılmıyor artık Türkiye’de...Yapılacağını da sanmıyorum uzun bir süre...Kırgın mıyım?..Hayır değilim...Hayata kırgın olunmaz...Hayat böyle gelişiyor...Öyleyse artık gazeteci sıfatımı “özenle bezenle sıkı sıkıya sarmalı, sarmalamalı nadide köşeye koyup” çocuklara nostaljik bir yadigar olarak bırakmanın zamanıdır...***Artık kendimi “yazıyla ve yazarlıkla ifade edebileceğim” bir döneme giriyorum...Birçok okuyucu, “yazmayı bırakmadığına göre, neyi bırakıyorsun?..” diye düşünebilir...Bırakmaya uğraştığım mecra “gazetecilik”...Onu artık yapabileceğime inanmıyorum...Korkudan değil...Cesaretsizlikten değil...Tırsmaktan değil...İçimden gelmiyor artık...Ben gazeteciliğin bu türünü bilmiyorum çünkü...***Psikolojik savaşlar ve harekatlar bunlar... Haber saikiyle değil, rakibini öldürme gayretiyle yapılıyor bunlar...Ben kimseyi öldüreyim diye haber yapmadım...Bu tür bir bilincin gazetecilik olduğuna inanmıyorum...Basın şeref kartımı çıkarıp bakıyorum... Bir okuyucum “Ne zaman yarım kalan romanlarınız yazılacak ve satılacak?..” diye soruyor...Yazı yazarken, romanları da yazma zamanı geldi diye düşünüyorum...***Basın şeref kartına gelince;Kimbilir hangi çocuğum bunu alıp saklamak isteyecek mütevazı bir hatıra niyetine...Onların son olarak bilmelerini isterim ki; Babaları gazetecilik yaparken hiçbir yolsuzluğa bulaşmadı...Hiçbir üç kağıtçılıkla, dolandırıcılıkla işi olmadı...Tetikçilik yapmadı...Derin merkezlerden emir ve talimat almadı...Kimseleri içerlerde süründürmek için “yapılan ideolojik kılıflı kampanyaların bilinçli bir parçası olmadı...”Gazetecilik ve birikimlerinin sağladıkları dışında hiçbir yerden tek kuruşluk bir kazancı olmadı...Vicdanının sesi dışında, hiçbir şeye rağbet etmedi...Para için tek bir haber bile yapmadı...Sadece gazetecilik için gazetecilik yaptı... Kendisini mesleğini yaparak tatmin etti...Çocuklarını büyütecek parayı kendiliğinden böyle kazandı...Bu kadarını bilsinler yeter...Basın şeref kartımı cüzdanıma yerleştiriyorum...Yerleştirirken onu fark etmeden okşadığımı fark ediyorum...Okşamakta olduğum o kartla birlikte 35 yılım sanırım...MUHTEŞEM YÜZYIL VE ÇALIKUŞU BİTİYOR...Bir okuyucum “Artık romanlarınızı yazmanın zamanının geldiğinin farkında değil misiniz?..” diye soruyor...Zamanın geldiğinin farkındayım...Gazete yazıları “roman yazmama engel değil...”Esas engel olanın ne olduğunu ise biliyorum...Edebiyatçılığın önündeki en büyük engel “hala gazeteci olduğumu düşünmem ve gazeteci gibi düşünme refleksim...”***Oysa artık gazetecilik refleksinin bir önemi yok yaşadığımız çevrede... Gazetecilik ve yayıncılık faaliyeti “psikolojik taarruzların, yıpratma savaşlarının, itibarsızlaştırma kampanyalarının parçası olarak seyrediyor günümüzde...”***İki gün önce Cengiz Semercioğlu’nun “çok önemli saydığım bir haberiyle sarsılıyorum...”Cengiz, Muhteşem Yüzyıl ve Çalıkuşu dizilerinin yapımcısı Timur Savcı’nın mesleğe üç yıl boyunca ara verme kararı aldığını yazıyor...Çocuklarına daha fazla zaman ayırmak ve yurt dışında yabancı dil öğrenmek için vermiş bu kararı Timur Savcı...Timur Savcı’yı tanımıyorum...Ancak televizyon piyasasında ayda bir milyon liradan fazla kazanan bir yapımcının, “yurt dışında yabancı dil öğrenmek ve çocuklarına daha fazla zaman ayırmak için”, buralara kadar başarıyla getirdiği işini bırakmasını gerçekçi bulmuyorum...Kararını saygıyla karşılıyorum... Fakat kararının altında, yurt dışında yabancı dil öğrenme isteği ve çocuklarına zaman ayırma telaşından çok daha fazlasının olduğunu hissediyorum...***Türkiye’nin yaşadığı birbirini linç etmeye yönelik “ölümcül” kampanyalar, yaratıcı ve üretici insanları mesleklerini yapamaz hale getiriyor...Ben bundan böyle artık gazetecilik yapamayacağımı hissediyorum...Timur Savcı, senede milyonlarca dolar kazandığı televizyon dizilerini yarıda kesmeye karar veriyor... Tıkır tıkır işleyen bir düzeni bitirmeyi düşünüyor...Los Angeles’tan İstanbul’a doğru yola çıkmaya sayılı saatler kaldı artık... “Zor bir coğrafya”ya doğru dönüş yoluna geçiyoruz...
-“Sınıfta kalırsan, en yakın arkadaşların önümüzdeki yıl bir sonraki sınıfa devam eder... Sen ise senden küçüklerle aynı sınıfta, kalmış öğrenci olarak devam edersin... Felaket bir şey... Rezil olursun...”Annemle babamın gerçek; fakat gerçek olduğu kadar berbat bir psikolojik savaş taktiğiydi üzerimde denedikleri...Kabul etmem gerekir ki etkili olmuştu...Son iki yılda okulla ve derslerle ilgimi kesmiş görünsem de, ne yapıp edip sınıfta kalmamayı becermiştim... ***Serdar Turgut yıllar sonra bizim gibi Kolej’li olan eşi Rana’yla bir gün yemekte benim okulla ilgili ironik eleştiriler yaptığımı görünce;-“Yoksa sen Kolej’i bitirmedin mi?..” diye sormuştu...Gülmüştüm...- Bitirdim...” demiştim...-“Hem de hiç çakmadan, yıl kaybetmeden 17 yaşında mezun oldum Kolej’den...”***Hiç çakmadan mezun olmuştum ama, son yılın sonlarına doğru annemle babama “rezistansiyalist bir karşı tavır” koymuştum...-“Hiç çakmadan bu okulu bitiriyorum...” demiştim...-“Ama bu yıl çok yorulduğumdan dinleneceğim... Üniversiteye bir yıl sonra gireceğim...” Apartta kalmışlardı ne yapacaklarını bilemiyorlardı...Üniversite sınavında toplam beş dakikada bütün cevapları c ve d şıkkı olarak işaretleyip çıkmıştım salondan...Mümeyyizlerden biri dayanamamış sormuştu:-“Bir sorunun mu var evladım?..”-“Hayır...” demiştim;-“Hiçbir sorunum yok... Biraz dinleneceğim Hocam...”***Arkadaşım ise beş dakika içinde a ve b olarak işaretlemişti...İkimiz de o yıl üniversiteye gitmeyecek, çok yorgun düştüğümüz!!! okul hayatı nedeniyle, bir yıl eğitime ara verip, dinlenecektik...***Eagles’ın “Hotel California“ parçası, 1977’nin Şubat ayında çıktı...Sabahın köründen gece yarılarına kadar briç oynuyorduk...Batı’da çıkan hit parçaları dinliyor...Long playlar alıyor...Kafamıza göre takılıyorduk...Ne yaptığımız soranlara;-”Dinleniyoruz... Kolej’i sene kaybetmeden bitirdik... Şimdi bir yıl dinleniyoruz...”Nasıl olsa, artık bizden ileri geçecek sınıf arkadaşlarımız karşısında mahçup olacak bir durum kalmamıştı...Herkes kendi yoluna gitmişti...Hayat hepimizi kendi mecramıza savurmuştu...***O avare günlerimin hit parçasıydı Hotel California...“Welcome to the Hotel California” diye başlayan nakaratı, bütün dünyayı etkisi altına almıştı...Özgürlük ve kafamıza göre özgür takılma arzularımıza karşılık geliyordu o muhteşem melodi...Welcome to the Hotel California... (Hoşgeldin Hotel Kalfiforniya’ya)Such a lovely day... (Ne güzel bir gün)Such a lovely face... (Ne sevimli bir yüz)Such a lovely place... (Ne sevimli bir yer...)***Eagles’ın “Hotel California“ parçasının üzerimde yarattığı duygusal tetiklenmeyle, Türkiye’nin o ağır atmosferinden kaçıp kurtulmak istiyordum...Saatlerce arkadaşlarımla odalarımıza kapanıp, sigara dumanından yuvarlaklar yaparak, hayallerimizi konuşuyorduk...1977’nin Şubat’ında çıkan parça, dünyada hit olmuştu...Ben ve arkadaşlarımın Nisan-Haziran aylarındaki üniversiteye giriş hazırlıklarına “katık olmuş“ parçaydı o parça...Üniversiteye giremezsem, “kaçar giderim buralardan“ diyordum...“Hotel California’ya...Kim bilir ne kadar güzeldir o otel?..”***Önceki gün, Santa Monica’da Ocean Avenue’da günlük sporumu yapıyordum...Küçük bir “The Hotel California“ levhası gördüm...Önce pek oralı olmadım...Sonuçta Kaliforniya’daydım...Bir sürü otelin adı rahatlıkla Hotel California olabilirdi...Eagles’in gençliğimin rüyası olan parçası Hotel California’yla ilgisi olduğunu pek düşünmedim...Dönüş yolunda merak dürttü beni...Bu kez otelin önünden tam olarak geçmeye ve durup bir süre gözlemlemeye karar verdim...Evet oydu...Bir gitar amblemi koymuşlardı otelin önüne...“The Hotel California“ diyerek, otelin Eagles’in parçasında zikredilen otel olduğuna vurgu yapılmıştı...Daha bir sürü ince gönderme vardı o muhteşem parçaya...-”Biz o oteliz” dercesine...***İhtişamlı bir otel değildi The Hotel California...Kaldığım otel ondan çok daha güzeldi...Ne ki ben The Hotel California’nın önünde takılıp kalmıştım...Gitmek istiyor, gidemiyordum...Orada 17 yaşımdaki gençliğimle başbaşaydım...Hayallerim...Rüyalarım...Özgürlüğüm...Gençliğim...Kim bilir o gün bir yolunu bulup kaçıp gelsem buralara ve hayalini kurduğum gibi Hotel California’da tek bir gece geçirsem, şimdi nerede olurdum...Acaba o gün yapamadığımı bugün mü yapmaktaydım?..***Gençliğinde, yalnız başına Kaliforniya’ya kaçamayan gencin, bugün iki mükemmel anneden, üç muhteşem çocukla Hotel California’nın önünde dolaşması bir ilahi tesadüf müydü?..***Yoksa yine 1977 gibi bunalmaya mı başlamıştım?..Yoksa yine kaçmak, özgür olmak, hayatı bildiğim gibi takılarak, istediğim gibi yaşamak mı istiyordum?..Yoksa yine, çevrede olan olaylar bize gına getirmeye başlamış, yeter bir parça “huzur” demeye mi başlamıştık?..Yoksa yine yorulmuş muydum?..Mola mı istiyordum yine hayattan?..1977’de Şubat’ında piyasaya çıkan parçayla; görmeden aşık olduğum Hotel California hangi amaca hizmet tam 37 yıl sonra yine bir Şubat günü karşıma çıkıveriyordu Ocean Avenue’da?..1977 berbat bir seneydi...Ölümlerden ölüm beğendiğimiz, Hotel Kaliforniya’yı mırıldanırken, Taksim’de 36 kişiyle öldürüldüğümüz, şarkıları ölümlere panzehir yapmaya çalıştığımız günlerdi o günler...Ben benzemesini istemiyorum...Fakat her şey gittikçe benzeşiyor o günlere... Fark ediyorum bunu ve uzaklaşıyorum bu düşüncelerle The Hotel California’nın önünden...Yeni bir gelecek ve taze bir başlangıç kurma ümidiyle aileme ve ülkeme...HİÇ KADININ OLMADIĞI BİR OSCAR ADAYI FİLM... CAPTAIN PHILIPS...Oscar ödül töreni Mart’ın 2’sinde yapılacak...Adaylar belirlendi...Törenlerin yapılacağı Los Angeles’da bunca hay huy arasında, Oscar adayı filmleri izlemeye çalışıyorum...Dün gece Tom Hanks’in oynadığı gerçek bir olaydan yola çıkan Captain Philips’i izledim...***Bir saniye bile temponun düşmediği Hanks’in muhteşem oyunculuk becerisiyle kendini izlettiren bir film...2009 yılında Somali açıklarında saldırıya uğrayan bir Amerikan yük gemisinde Kaptan Philips ve mürettebatının yaşadıklarını anlatıyor...Aslında, kadının hiçbir şekilde yer almadığı öyküleri ve filmleri sevmiyorum...Kadının herhangi bir biçimde içinde bulunmadığı hikayeler bana yavan ve gerçeği tam yansıtmayan eksik öyküler olarak görünüyorlar...***Yük gemisinin rehin olayında kadının olması doğal olarak mümkün değil... Kadının hikayedeki eksikliğini, Tom Hanks’in muhteşem oyunu kapatıyor...Sıkılmadan izleyeceğiniz bir gerilim ve dram...
Küçük kız babasının biricik aşkıydı...Kendinden küçük kız kardeşi ve kundakta bebek olan yeni doğmuş kardeşiyle birlikte üç kardeştiler...Babası için hayatta vazgeçilmez tek şey ilk kızıydı...Yakışıklı, tatlı, romantik ve sevecen bir karakterdi baba...Rüyaları olan, hayal dünyasının romantik güzelliklerinde dolaşan, dışarıdaki dünyanın hırtlığı ve acımasızlığı karşısında ne yapacağını pek beceremeyen bir kişiydi...***Karşılaştığı hiçbir sorun, onu mutsuz etmiyor gözüküyordu...Oturdukları muhteşem evden çıkmak zorunda kalıyorlar, dert etmiyordu...Evden taşınırken arabaya verecekleri paraları yoktu...Kızı kucağında ona şarkılar söyleyerek yürümeyi deniyordu...Adeta tecrit edilmiş bir çiftlik evine yerleşmek zorunda kalıyorlar, kızına ata binmenin güzelliklerini anlatıyordu...Kırlarda kızıyla hayal dünyasının renkli oyunlarını oynuyordu baba, arka arkaya işini kaybederken...***Babasının biricik aşkı olan küçük kız için hayat, babasının ona can veren sıcak bakışlarındaydı...Mutluluğu onun davranışlarıydı...Onun söylediklerini bir öğreti olarak benimsiyordu...Tartışılmaz doğrular olarak kabul ediyordu...Ona tapıyordu...Babasının da ona taptığını biliyordu...Babasından, anlattıklarından, onun hayallerinden ve sevgisinden başka kimselerin olmadığı bir yaşam, genç kızın bilinçaltına babasının sevecen yüzüyle yerleşiyordu...***İlerde hiçbir şey babasının yerini tutamayacaktı...Hiçbir erkek babası kadar mükemmel olamayacaktı...Fakat bir gün, hayatla bir türlü baş edemeyen babası kızına verdiği sözü tutamadı...Çok sevdiği kızından ayrılmak zorunda kaldı...Küçük kız için yıllar geçse de üstünden atamayacağı bir yıkımdı yaşadığı...Neredeyse bütün bir yaşamı boyunca affedemeyeceği ve içinden çıkamayacağı bir trajedi halini aldı bu durum...Tüm bunlar aslında gerçek hayattan alınma bir öykünün parçalarıydı...***Çocukların aşık olduğu Mary Poppins tiplemesinin mucidi P.L. Travers’ın hayatıydı bu yaşananlar...Bugün vizyona girecek olan ve Tom Hanks ile Emma Thompson’ın başrolünü oynadığı Mr. Banks filminin öyküsüydü anlatılanlar...***Baba-kız aşkları; yaşamın en imrenilen “rüya”larından biriydi...Ancak baba kız aşkının “psişik bir bağlanma olmaktan çıkıp”, gerçek ve sevgi dolu bir aşk halini alabilmesi, yaşadığım hayatın önemli dilemalarından biriydi...Kızıyla aşk yaşayan baba “onunla başkasının giremeyeceği başbaşa bir hayat” kurma yerine, kızını hayata hazırlamayı düşünseydi farklı olabilirdi hayat...Kızını, bilinç altında kendine her daim muhtaç etmek yerine, hayatın getirdiklerinin yalnız başına üstesinden gelebilmeyi öğretebilseydi, dramı daha düşük, hayat kalitesi daha yüksek bir yaşamı kızına armağan edebilirdi...***Travers’ın babası bunu yapamadı...Çok “baba”nın kızı için yapamadığı gibi...O “kendi hayat mecrasında karşılaştıklarının üstesinden gelememişti” ki, kızına onlarla başa çıkabilmesini öğretebilsin...Bunun yerine, üstesinden gelemediği hayatın bütün zorluklarını, “kızının kendisine olan hayran bakışlarına” sığınarak çözmeye çalışmıştı...Onunla “teselli bulmuş” ama ona fiziken kendisinin olmayacağı bir geleceğin kapısını aralamamıştı...Kızını geleceğe kurban ettiğinin farkında değildi...***Travers, “ailevi acılarını kendine katık edip büyük başarılara sahip bir yazar olabilirdi”, ilerde... Ancak mutluluk başarıyla doğru orantılı değildi... Nice şatafat; sahiplerine mutluluk getirmiyor, onları kör acılar içerisinde kıvranmaktan kurtarmıyordu...***İnsanın kendisiyle barışabilmesi ve mutluluğu yakalayabilmek için, hayatın doğal mecrasını, kendi natüründe yaşamasını becerebilmesi gerekiyordu...Baba-kız aşkı hayatın en özenilesi, en sevilesi, en hayal edilesi aşkıydı...Yirmi altı-yirmi yedi yıl önce, Atina’da bir gece 21 sularında açık havada tavernada oturmuş yemek yiyor sohbet ediyorduk...Eşim ve bir arkadaşım vardı...Dipteki masalardan birinde 7-8 yaşlarında bir kız çocuğunun, hafif rahatsızlandığını ve eve gitmek için direttiğini fark ettim...Masalarına yemek henüz gelmişti, daha yememişlerdi...***Kızının “sevgi dolu, yalvaran bakışlarını gören babası”, hemen hesabı istedi ve kızını kucağına alıp, tavernadan ayrıldı...Küçük kızın babasının kucağında ona sarılışını ve onda hissettiği güven duygusunu ve hayranlığı gözlerinden okuyordum...Dünyanın en mutlu insanının hali vardı o sırada küçük kızın yüzünde...Baba kız aşkını daha tatmadığım ve yaşamak için uzun süre bekleyeceğim yıllardı o yıllar...Çok uzaklardaydı benim için o duyguyu yaşayabilmek o sırada...İçimin bir tuhaf olduğunu hissetmiştim...Küçük kızın babasına sarılışındaki, güven duygusunun yerini hiçbir şeyin almayacağını fark etmiştim...Kızının güven duygusunu, kendi erkeklik gururuna ve egosuna kurban etmemek...Sanıyorum bir “baba”nın ödevi bu... TÜRKİYE’DEN UZAKLARDA AMERİKA’DA...Ne kadar farklı bir hayat var buralarda Türkiye’dekinden...Kaliforniya’dayım...Amerika’nın Pasifik sahillerindeki eyaletinde, Los Angeles’ta geçiriyorum iki haftamı...Sabah erken başlıyor hayat buralarda...Herkesin dışarı çıktığı ve eğlendiği Cumartesi geceleri hariç, haftanın her günü ve saati, okyanus boyu spor yapan insanların şehri bu şehir...Bisiklet, koşma, yürüme, kaykay, basketbol, futbol, tenis yapan onbinlerce insan, sahil boyunu dolduruyorlar...***Kentin gündüzleri güneşle ısınan, akşamları biraz soğuyan ılıman bir havası var...Şehir havanın ve yaşam tarzının etkisiyle, barışçı ve huzur dolu...Kavga eden kimselere rastlamıyorsunuz sokaklarda...Trafik çok sıkışık olmasına rağmen, hiçbir sorun yaşanmıyor sürücüler arasında...Sarhoş görmüyorsunuz, hiçbir zaman hiçbir yerde...Hollywood taraflarında barlarda, hayatın biraz karmaşık olduğu söyleniyor...Şehrin diğer semtlerinde hayat steril, kavgasız ve gürültüsüz...***Buradan baktığımda, aynı dünyanın, aynı evren aynı türün canlıları olarak, aynı kategoride yaşadığımız bu insanlarla, kurduğumuz sistemler arasındaki farkı sorguluyorum... Nasıl oluyor da bu insanlar, böyle ağır kavgaların ve hesaplaşmaların içine girmeden, hayatı nisbi bir barış ve huzur içinde geçirebiliyorlar...Oysa aralarında büyük bir rekabetin var olduğunu öğreniyorum...Mesleki rekabet had safhada... En iyi olmak için inanılmaz bir mücadele veriliyor buralarda...***Ancak bu amansız rekabet, “korkunç bir hesaplaşmanın ve birbirini yok etmenin parçası” haline gelmiyor bu taraflarda...İnsanlar arası çelişkiler burada ne kadar uzlaşmazsa, bizde de o kadar uzlaşmaz..Ya da buralarda ne kadar uzlaşılabilirse, Türkiye’de de o kadar uzlaşılabilir...Ve fakat arada dağlar var...Hayat Türkiye’de sürekli savaşı gündemde tutuyor, buralarda ise hoşgörü ve sinerjiyi...Bunu “bulunduğum coğrafyanın hayati çıkarlara egemen mümbit arazisine bağlamaktan” sıkıldım artık ben...Çocukluğumdan beri, herkesin gözünün olduğu bu coğrafyayı korumak için neler yapmamız gerektiğini dinleyip duruyorum...Sonuçta Los Angeles ve Kaliforniya da çok güzel ve nedense buraları korumak için adamlar sürekli birbirleriyle kavga etmiyorlar...***Ya egolarını kontrol ediyor, ya da uzlaşının ve bir arada yaşamanın bir formülünü üretiyorlar...Buralardan “bizim savaştığımız coğrafyalar mümbit araziden ziyade, talihsiz topraklar olarak gözüküyorlar...”
7 şubat Cuma günü bir film geliyor sinemalara...Yengeç burcu olmasa, özelliklerini taşımasa ve Philedelphia’dan Forrest Gump’a daha nicelerine kadar muhteşem bir filmografiye sahip olmasa, Mr. Banks filmini ilk tercih izlemeye yanaşmayacaktım...Los Angeles’ta sinema sanatının merkezinde, hayatın bir kuantumuydu bana Saving Mr. Banks (Mr. Banks’i Kurtarmak) filmini izlemek...Filmin afişinden hal-i pürmelali, romantik komedi bir Hollywood filminin esintilerini taşıyordu...O haliyle bana “sıradan bir romantik komedi filmi” havası vermişti...***Oysa filmde, “bir babayla küçük kızı arasındaki aşkın” ve dramın yıllara taşıdığı ağır yüklerin, acıklı hikayesi vardı...Dış görünüşe aldanmayın...Cuma gününden itibaren sinemalarda izleyeceğiniz filmin içinde iki film var...Birisi muhteşem bir drama...İçiniz titreyecek...Ağlamaktan, gözünüzü silmekten yorulacaksınız...Bitmeyecek ağlamanız...***Filmin içindeki ikinci film ise, o muhteşem dramın üzerine inşa edilen bir romantik komedi...Güya, P. L. Travers‘ın yazdığı Mary Popins filminin perde arkasında yaşananlar...Walt Disney karakterini Tom Hanks‘in oynadığı, Travers karakterini ise Emma Thompson‘un canlandırdığı filmin görünen yüzü bunca güçlü iki oyuncuya karşın, sıradan...Flashback’lerle yaşanan iki film aynı öykünün ve karakterlerin parçası ve yansıması...Fakat filmin dram bölümünde öykü, damardan giriyor ve sizi hiç tahmin etmeyeceğiniz bir şekilde çarpıyor...Eleştirmenler beğenmemiş ama, ben bu bölümlerde yardımcı oyuncu olarak oynayan Colin Farell‘i çok başarılı buldum...***Komedi bölümü ise Tom Hanks ve Emma Thompson gibi iki Oscar’lı oyuncuya karşın, sıradanlığın ötesine geçemiyor...Fimin içinde iki ayrı film olmasının nedeni, flashback’lerle işlenen dramanın, esas öyküden çok daha anlamlı ve içerikli olmasında...Neyse...Biz gerçek ve bugüne kadar anlatılmamış öyküden yola çıkan filme ve anlattıklarına gelelim...Bir baba kız aşkının, yıllara taşınması, geçmiş bir dramın bir kadının hayatında ömür boyu sürmesinin filmi aslında Saving Mr. Banks...***“Bambaşka bir hayat vardı...” demiş, Yazar Cafe, küçük kızın babasıyla yaşadığı aşk için...“Sadece ikisinin anladığı, hayal dünyaları vardı...Gerçek dünyaya hiç ihtiyaç duymadan varoldukları...Hayatı gerçek kılan tüm acılardan koşarak uzaklaştıkları...”*****MELEKLERİN ŞEHRİNDE BABA-KIZ AŞKINI İZLEMEK...Los Angeles Meleklerin Şehri demek İspanyolca’da... Meksika’ya bir iki saat mesafede olduğu için, şehrin ismi İspanyolca...Mr. Banks’i Kurtarmak filmi de burada geçiyor...Yıllar sonra ünlü bir yazar olan Travers “Walt Disney’le görüşmek için Los Angeles’a geliyor...”***Havaalanında karşılanıyor ve ilk sorusu,-”Ne kokusu bu?..” oluyor...Şoför şehrin “yasemin“ koktuğunu, soluduğu kokunun da yasemin olduğunu söylüyor...Travers’ın cevabı hayata ve Los Angeles’a bakışını özetliyor:-”Klor ve ter kokusu bu...”***Los Angeles’a “ter ve klor” kokusunu hissetmek yerine “yasemin” kokusunu solumak için geldim ben çocuklarımla...Filmi seyettikten sonra Walt Disney‘in alamet-i farikası “Disneyland”e götürdüm çocukları...Gün boyu inanılmaz bir mutluluk içindeydiler...Gördükleri her yeni şeyin zihinlerinde yarattığı zenginlikle, vizyonlarını büyüttüler, hayal dünyalarını genişlettiler...***İkizler bir ara, çizdikleri resmin bulunduğu kağıdı bana göstermek için aralarında yarışıyorlardı...Kağıdı kim bana getirecek diye çekiştire çekiştire sonunda yırttılar...İkisi birden ağlamaya başladılar...Onlara;-“Eğer kağıdı paylaşır ve bana beraberce getirmeyi arzularlarsa, üç mükemmel şeyin olacağını söyledim...Birincisi resim yaptıkları kağıdı beraberce getirip, bana göstermenin verdiği mutluluğu yaşayacaklardı...İkincisi paylaşacaklardı...Paylaştıkça, mutlulukları artacaktı...Aralarında ortak bir iş yapmanın sinerjisi ve dayanışması oluşacaktı... Bu da onları mutlandıracaktı...Üçüncüsü kağıdı yırtıp dökmeden babaya getirmeyi başaracaklardı...Babaları onların yarattıkları eserden keyif alacak, birlikte getirmelerinden mutluluk duyacak, resmi görme fırsatı yakalayacaktı...”***Oysa bunların hiçbiri olmamıştı...Yerine ortada buruşuk bir tarafı yırtılmış bir kağıt parçası ve ağlamakta olan iki çocuk vardı...Onlara “hangi tablonun daha iyi olduğunu” sordum...Sessizce dinlediler beni...Önce bir iki itiraz edecek gibi oldular, sonra sessizliği ve dinlemeyi seçtiler...Walt Disney’in dünyası gibi, “hayatın dramlarından sinerji ve mutluluklar çıkartılan” coğrafyalarda, hayatı çocuklara anlatmak daha kolay oluyor...İçinde bulundukları, gülüp oynayıp eğlendikleri Meleklerin Şehri onları paylaşmaya ve paylaşarak başarmaya tevşik ediyor... Mutlular çünkü...*****“HİÇBİR ERKEĞİ SEVMEYECEKTİ ONUN GİBİ OLAMADIKLARI İÇİN...”Hayatının ilk ve tek kahramanı olan babası onun için her şeyi yapardı...Ne var ki küçük kız bir süre sonra, babasının; dış dünyanın acımasızlıklarından kaçmak ve hayatı küçük kızıyla yarattığı hayal dünyasında yaşayabilmek için, içki içtiğini öğrendi...Kızıyla yarattığı o muhteşem dünyaya karşın baba, dışarıda iş hayatında iletişim sorunları yaşıyor ve üstesinden gelemiyordu...***Babanın kovulduğu işler, onları muhteşem evlerinden alıp, Avustralya’da bir çiftlik evine taşınmaya kadar zorladı... Fakat babasının kızıyla yaşadığı o muhteşem ilişki aynen devam ediyordu... Ta ki hayat, “ila nihaye böyle devam edemeyeceğini“ onlara gösterene kadar...***Yarım kalmış bir baba kız aşkından, dünya çocuklarının deli gibi sevdikleri, Mary Poppins kahramanına...O kahramanı Disneyland’lerin ve Walt Disney kahramanlarının yaratıcısı, Walt Disney‘in kızlarına verdiği söz uyarınca filmleştirmek için inanılmaz bir uğraş vermesi...O kahramanı yazan, o kız çocuğuyla yıllar sonra ilişkiye geçmesi...Yarattığı karakteri “Film yapmak için” iknaya çalışması...Aynı anda kendi babasıyla yaşadığı dramı aktarması...O dramlardan çıkan “Dünyanın en büyük çocuk sihirbazı Walt Disney”i ortaya dökmesi...***Ancak gerçek şu:Flashback’de sunulan gerçek baba-kız öyküsünün duyarlılığı ile çarpıcılığı karşısında Disneyland ve onun muhteşem dünyası bile çaresiz kalıyor...Öyküdeki dram hayatın sahici dramı... Yine Yazar Cafe’de söylendiği gibi;“Kızgınlığı hiç geçmeyecekti küçük kızın...Kocaman yaşlı bir kadın olsa bile...Hayatındaki en güzel şeyi ondan aldığı için hiç affetmeyecekti hayatı ve hiçbir erkeği sevmeyecekti onun gibi olamadıkları için...”Belki de film gün gelip değiştirecektir onu da kim bilir?..
Kaliforniya’ya Los Angeles’a gelirken, evde durdum bir süre kitaplığıma baktım...Binlerce kitap, ‘yeniden oku beni’, ‘göz gezdir bana’, ‘beni okumaktan mahrum kalma’ dercesine gözümün içine bakıyordu... Aileme ve kendime yeni bir hayatın kapısını aralamaya, tazelenmeye, yeni şeyler keşfederek yeni vizyonlar açmaya gidiyordum Los Angeles’a...Yanıma ‘hayatı yenileme, tazeleme, enerjiyi yükseltme içerikli’ kitapları almaya karar verdim...Pasifik kıyılarında spor yaparken, aileme yeni bir vizyon açmaya çalışırken, “bunlara ihtiyacım olur” dedim içimden...Prag’a gitmiyordum ki, “hüzünlü kar”ın, izdüşümüyle uyumlu bir paralellik arzedecek olan bir Kafka alayım yanıma...Bir Kundera serpiştireyim çantama...***Yaz kış havanın 18-25 derece arasında gidip geldiği Los Angeles’tayım...Herkes deli gibi spor yapıyor...Penceremin önünüden, dakikada 200-250 kişi geçiyor koşan, yürüyen, köpeğiyle birlikte jogging yapan, bebeğiyle birlikte tempo tutan...Sabah, öğlen, akşam fark etmiyor...Günün her saati delicesine spor yapıyorlar buralarda...Birazdan çıkacağım ben de o kalabalığa karışacağım...Stephen Covey’in “Kendini Dengeli Biçimde Yenileme İlkeleri” başlıklı makalesini okuyorum...-“Diyelim ki bir koruda ağacı telaşla kesmeye çalışan biriyle karşılaşıyorsunuz...” diyor...-Ona ne yaptığını soruyorsunuz...O da size hafif sinirlenerek;-‘Görmüyor musun?..’ diye çıkışıyor...-‘Ağacı baltayla kesmeye uğraşıyorum...’***Adamın bitkin göründüğünü farkediyorsunuz...-‘Ne kadar zamandır ağacı kesmeye çalışıyorsun’ diye soruyorsunuz...-‘Beş saatten fazla oldu...’ diye cevap veriyor...-‘Çok yoruldum, çok zor bir iş bu...’-‘İşe birkaç dakika ara verip baltayı bilesene...’ diyorsunuz...-‘O zaman ağacı daha hızlı keseceksin...’Adam sinirleniyor size...-‘Baltayı bileyecek zamanım yok... Bir an önce ağacı kesmem gerekiyor...’Gördüğünüz gibi eğer baltayı bileme zamanını kendinize ayırmazsanız, etkili bir değişimi sağlamanız mümkün olmayacaktır...”***Stephen Covey, yenilenmenin dört boyutu olduğunu söylüyor...“FİZİKSEL: Egzersiz, beslenme ve stres yönetimi...ZİHİNSEL: Okuma, hayal etme, planlama ve yazma... RUHSAL: Değer belirleyip bağlanma, inceleme ve meditasyon...SOSYAL DUYGUSAL: Hizmet, empati, sinerji, iç-güvenlik... ***Baltayı bilemek temelde bu dört motivasyonun, hepsini birden ifade eder...Doğamızın dört boyutunu da akıllıca ve dengeli biçimde düzenli ve tutarlı kullanmamız anlamına gelir...”***Bunlar Covey’in yazdıkları...Ben size bu Pazar yazısı olarak süreci ayrıntılarıyla yazayım...Keyifle okuyun...Yaşadığımız coğrafyanın bitmek tükenmek bilmeyen hesaplaşmalarının yarattığı gerginlikten, huzursuzluktan, iç sarsıntısından, gelecek endişesinden, günün stresinden kurtulmak istiyorsanız öncelikle fiziksel olarak “Egzersiz yapacaksınız, sağlıklı besleneceksin ve stres yönetimini öğreneceksiniz...”***Arkasından kendini yenilemede en önemli motif olan “hayal etmeye geleceksiniz...”Ne olacağınızı, ne olmayı arzuladığınızı, kim olmak istediğinizi hayal etmeden hiçbir şey yapamazsınız...Önce ne olmayı arzuladığınızı, kim olmak istediğinizi hayal edin, gözünüzde canlandırın, düşüncenizde somutlayın...Hayalinizi somutlaştırın...Rüyanızı görünür hale getirin...Sonra ona nasıl ulaşacağınızı planlayın...Düşündüklerinizi, planladıklarınızı mutlaka yazın...Hem kayda almış olursunuz ve unutmazsınız...Hem de yazarak içselleştirirsiniz... Yazmak tahmin edemeyeceğiniz önemde bir rehabilitasyondur...Ben günlük olarak yazmaya başladıktan sonra, “televizyonculuğa bile ihtiyaç duymayan bir ruh haline girdiğimi gördüm...”***Üçüncü aşama “Değer belirleme, bağlanma inceleme ve meditasyon” aşaması...Olmak istediğiniz kişiliği, uzanmak istediğiniz amaçları gözünüzde değerli hale getirin...Amaçlarınızı ve yapacaklarınızı değerli görmüyorsanız, bilinçaltınız harekete geçmez...Bilinçaltını harekete geçirmenin yolu, bir şeyin değerli olduğuna kendinizi inandırmaktır...İdeolojilerin ve psikolojik etki yaratmayı amaçlayan grupların temel noktası “çevreyi ve sizi yaptıkları şeyin değerli olduğuna” inandırmaktır...Siz kendi değerli bulduğunuz şeyleri bulup öne çıkartın...Onlara bağlanın...Meditasyon yaparak ruhunuzu ve beyninizi yeni amaçlarınıza ve değerli bulduğunuz hedeflerinize göre hazırlayın...***Son nokta hizmet ve empati, sinerji ve iç güvenlik noktasıdır...Kendinizi fiziken ve ruhen yeni durumunuza hazırladıktan sonra, iç güvenliğinizi ve huzurunuzu sağladığınızı göreceksiniz...İç huzur ve güven, çevrenizle daha kolay empatiye girmenize, önyargılardan kurtulmanıza, daha olumlu ve açık düşünebilmenize yol açacak...Bunlar bir süre sonra çevrenizdeki enerjilerle, sinerji yaratmanızı ve kendi hedeflerinize uygun kişileri bulmanızı sağlayacak...O kadar kendiliğinden ve kolay olacak ki bu süreç siz bile bu duruma şaşırıp kalacaksınız...İÇKİ, SİGARA VE KİLOYU BIRAKIRKEN, ŞEKERİ BIRAKAMAMAK...Kendimizi yenileme süreçleri, uyguladığımız teknikler her şey aslında kafamızın içinde yaratılan önyargıları parçalamaya, şartlanmalardan arınmaya, yeni ve taze bir hayatı algılamaya yönelik...Kendimi “gerçek anlamda keşfettikçe” ruhumun hafifleten bütün süreçleri, kendi başıma keyifle uygulayan bir mecranın içine girdim yıllar önce...Her yenilenme bende yeni ve taze bir enerji yarattı...Üstümdeki anlamsız yüklerden kurtuldum...Birçok gereksizlikten kurtuldum...***Önce sigarayı tak diyerek kestim...Herkese şaka gibi geldi...Dokuz yıl önce bir Cuma gecesi Antep’le Beşiktaş arasındaki bir lig maçını izledim ve kebap yer, bir kadeh de rakı içerken, ‘Yarın Cumartesi, ben artık sigarayı bırakayım’ dedim içimden...Masadakilere bile söylemedim...Ertesi günü hiçbir şey olmamış gibi, sanki otuz yıldır günde iki paket sigara içen ben değilmişim gibi, sigara içmemeye başladım...Tek yaptığım son bir yıl boyunca kendimi psikolojik olarak o güne hazırlamamdı...***İçki ise daha kolay oldu...Sigarayı bıraktığım gün bile içtiğim tek kadeh rakı bir istisnaydı...Rakı, viski gibi ağır ve ciğerlerimi parçalayan içkileri içmemeye karar vermiştim...Böylece ağza doğru düzgün tat vermeyen ağır alkollü içkilerden uzaklaşmıştım...Yerine tadı gerçekten güzel olan kırmızı şarabı ikame etmiştim...Bir süre sonra kırmızı şarabın iki üç kadehi aştığında, ertesi günü berbat bir baş ağrısı yaptığını fark ettim...Ertesi güne berbat bir baş ağrısıyla uyanmak işime gelmemeye başladı...Bazı içsel psikolojik rahatlamaları sağladıktan sonra, yine aniden altı yıl önce, pattadanak şarap içmeyi de kestim...Senede üç beş kadeh ya içiyor ya içmiyordum...***Kilo sorunu da spor yaparak ve hayat biçimi değiştirilerek halledildi...Ancak bir tek şeyi halledemedim henüz...Hiç içki içmeyince, o güne kadar hiç hissetmediğim bir tatlı yeme arzusu belirdi bende...‘Şeker’in nasıl felaket kanserojen bir madde olduğunu bildiğim halde, şeker krizlerinin önüne kolay kolay geçemedim...Hiçbir şey olmazsa siyah çikolata yiyordum...Her şeyi kesebilirken, “Şeker” konusunda halen çözülemeyen bağımlılık, beni çileden çıkartıyordu...Çocuklarımın kitlesel bombardıman ve ürün özendirme yoluyla iyice tektiklenen şekerli yiyecek ve içeceklere gösterdikleri ilgi beni zıvanadan çıkarıtyordu...Onlar da bir süre sonra benim gibi şekere bağımlı hale getirilecek ve “zehirlenme bağımlılık düzeyinde sürecekti...”***Bunun üzerine arada bir bir iki kadeh kırmızı şarap içerek yemeklerden sonra hiç tatlı yememeyi deniyorum...Biliyorum şarapta da şeker var...Hem üzüm hem alkol...Fakat onun az miktarından alınacak, yararlar, yemek sonrası yiyeceğim tatlıya göre çok fazla olduğundan, şimdilik onu tercih etmek sanki daha doğru gibi geliyor...Hangisinin daha az zararlı olduğunu bir uzmana danışacağım...O güne kadar ise “çocuklarımın tatlıya düşkünlüklerini ve bağımlılıklarını” gördükçe, için için kahroluyorum...Çözeceğim ama, bakalım ne zaman?..
Dün akşam yazıyı yazarken, telefonum çaldı...Bir arkadaşım;-“Merak etme...” diye girdi söze;-“Babanın tansiyonu düştü... Baş dönmesinden hastaneye kaldırdılar...Tetkikleri yapılıyor... Merak edecek bir şey yok... Bir gün daha kalacak...”***Haberi aldığım saatte Los Angeles’ta saat sabahın 8’iydi...Gazeteye yazımı yazıyordum...Odada çocuklar oyuncakları “piknik yapıyormuşcasına” havlunun üzerine sermiş oyun oynuyorlardı...Babamı telefona verip veremeyeceğini sordum arkadaşıma...-“Veriyorum” dedi...Babamın sesi gayet iyi geliyordu...Halinden fazla bir sorununun olmadığı anlaşılıyordu...Fakat ben babamla konuşurken ilginç bir şeyi fark ettim...Bizim ailenin genlerinde kendi durumunu önemsememek ve kendi zor durumda olsa bile karşısındakini üzmemek duygusu gelişmişti...Baktım babam durumunu anlatmak yerine, benim merak etmemem ve üzülmemem gerektiğini anlatıyor...Hiçbir şeyinin olmadığını, gayet iyi olduğunu söylüyor...***Konuşma bir süre bu minvalde devam etti...Babamla konuşma bittikten sonra, aile geleneğinin bendeki tezahürünün örnekleri aklıma geldi...Bunun bir aile geleneğinden kaynaklandığını bilmiyordum...“Sevgililerle vedalaşırken” kendi durumumu dert etmez, çoğu zaman onların potansiyel üzüntüsüne üzüntü yapardım...Neredeyse kendimi bırakıp, onları teselli etmeye çalışırdım...O anda birisi çıkıp da deseydi;-“Arkadaş sen beni teselli etmeye uğraşmak yerine, niye kendi derdine yanmıyorsun?.. Sen üzülmüyor musun da beni teselli ediyorsun?..”Nasıl cevap verirdim bilmiyorum...Üzülmediğimden değil...Başkasının üzüntüsünü, kendi üzüntümden üstün tutuyordum...***Babam da öyleymiş...Daha doğrusu ben babam gibiymişim...Durmadan kendisine hiçbir şey olmadığını anlatıyor, meraklanmamam ve üzülmemem gerektiğini söylüyor...Amerika’da “babamın hastaneye kaldırıldığını” öğrenmek, beni 17-18 yaşlarıma götürüyor...Kolej’in son yılındayım...Sınıftan bazı arkadaşlar Amerika’daki üniversiteler için “yazışmalara başlıyorlar...”Acceptance (kabul belgesi) gelirse, Amerika’da üniversite okumayı düşünüyorlar...***Ben o günlerde sıkı solcu olduğumdan hiç ses etmiyorum annemle babama “Ben de Amerika’ya gitmek istiyorum” diye...Ancak dersleri boş verdiğimden, üniversite açısından pek umutvar değil durumum...Bakıyorum ne diyecekler, ne yapacaklar, nasıl inisiyatif kullanacaklar diye...O günlerde annemin gizli yönlendirmesiyle babam arkadaşlarıyla konuşurken benim de duyacağım şekilde açıklamalar yapıyor:-“Çok uzak...” diyor Amerika için...-“Gitti mi bir daha ara ki gelsin... Mümkün değil... O kadar uzağa gönderemeyiz tek çocuğu...Ayrıca yurtdışına üniversite eğitimi için gitmesi sakıncalı... Gider orada bir kızı sever evlenir kalır...Tek çocuk, o da Amerika’da.. Ara ki bulasın...Üniversiteyi burada okusun... Durulsun otursun...Sonra master, doktora için İngiltere’ye gider...Amerika zaten olmaz... Oraya gidenler dönmüyorlar...”***Bunları söylerdi babam...Dinlerdim...Hiç ses çıkarmazdım...Solculuğuma toz kondurmamaya çalışır...İçten içe “acaba ben de mi gitsem” diye geçirir...Ailenin beni uzaklara bırakmak istemeyen tavrını gözlemekle yetinirdim...Arkadaşlarımdan bazıları gitti...Dönmediler, kaldılar orada...Babamlar şanslıydılar...Allem edip kallem edip, tutmuşlardı beni buralarda...***35 yıl geçti aradan...Geçen hafta; onlara “çocukları Amerika’ya tatile götüreceğimi söylediğimde” yine bir gölgenin geçtiğini fark ettim gözlerinden...Hiç değişmemişlerdi...Ben 50 yaşını geçmiştim, ama onlar yine değişmemişti...-“Ne yapacaksınız ki Amerika’larda” diyorlardı...-“Çok uzak değil mi oralar?..”***Babamla hastaneden konuşurken bunlar geçti aklımdan...Büyük olasılıkla bu kez kendilerinin gösteremediği direnişi vücutları üzerinden gösteriyorlardı bana...Babam her zamanki nahifliğinde konuşuyordu:-“Beni merak etme... Her şeyim iyi... Siz iyi misiniz?..”Annem ise durumdan vazife çıkartmakta kararlıydı her zamanki gibi...-“Ne zaman dönüyorsunuz Amerika’dan?..”O sırada Mina hapşırıverdi...Kızıma döndüm “çok yaşa” dedim...Cevap verdi:-“Hepimize...”*****FIRLAYAN DOLAR VE EURO’DAN SONRA RONALDİNHO’YA ÖDENECEK MİKTAR...Beşiktaş haftalar önce Ronaldinho’ya yıllık 6 milyon euro ödemeyi düşünüyordu...Sadece bu para o zamanlar 18 milyon lira ediyordu...Sonra görüşmeler 4.5-5 milyon euro bandına indi...Ancak Beşiktaş’ın kasasından çıkacak para bununla sınırlı değil...Bu paranın vergisi var...Ronaldinho’nun yılda en az üç kez Brezilya’ya ailesiyle business class gidiş dönüş uçak biletleri var...Kalacağı evin kirası, vergisi, tahsis edilecek şoför, tercüman, yardımcı gibi bir minik ordu var Ronaldinho’yla beraber düşünülmesi gereken...***Her neyse...Şimdi söylemek istediğim çok başka...Ronaldinho imza attığı eski kulübüyle bile bir ay sonra “anlaşmaya uymadığı” gerekçesiyle sözleşmesini fesh ediyor...Türkiye’de ise medya allayıp pullayıp, büyük manşetlerle Ronaldinho’nun Beşiktaş’a geleceğini müjdeliyor...Avının kokusunu almış sırtlan gibiler...Ronaldinho’nun Beşiktaş’taki günleri de benzer haberlerle medyaya malzeme sağlayacak...İstemedikleri kadar çok Ronaldinho haberi yapıp rating ve tiraj alacaklar...***Alsınlar...Beşiktaş’ın meselesi medyanın ne yapacağı değil...Beşiktaş meselesi; yönetimin sözleşme imzalarken, “medyanın allama pullamalarına rağbet etmemesi ve hata yapmaması...”Mesele bu...Ronaldinho’nun ilk geleceği günlerden bugüne köprülerin altından çok sular aktı...Dolar ve euro fırladı...Aldı başını gitti...Nerede duracağı belli değil...Ronaldinho, “anlaşmaya uymadı” diye bir ay içinde sözleşme fesh eden bir futbolcu...Brezilya’daki kulübünde bunu yapan, Beşiktaş’ta neler yapmaz?..***Buna karşın Beşiktaş’ın Ronaldinho’ya karşı avantajları var...Brezilya’lı bu saatten sonra başka bir takımla; değil bu şartlarda yarısında bile kolay kolay anlaşma yapamaz...Beşiktaş kulübü, dolar ve euro’daki artışın boyutlarını anlatan, düzgün bir indirimle iyi bir anlaşmanın yolunu bulmalı Ronaldinho ve menajeriyle...Amaç Ronaldinho’nun Beşiktaş’a...Beşiktaş’ın da Ronaldinho’ya kazandırması...Bu anlayış birlikteliği kurulursa, “Fikret Orman’ın düşlediği mutlu birliktelik gerçekleşir...”***Beşiktaş Başkanı birkaç gün önce -“Ronaldinho’nun kariyerinde bir futbolcu gelmedi bugüne kadar Türkiye’ye...” diyordu bana...-“Ronaldinho’nun Türkiye’ye gelmesi ile birkaç yıl sonra Messi’nin Türkiye’ye gelmesi arasında hiçbir fark yok... Ronaldinho da birkaç yıl öncesinin dünyadaki Messi’si ve Ronaldo’suydu...”Doğru fakat;Aman anlaşmaya dikkat...
“Hafta sonlarında beyzbol, futbol maçları var... Kulüp fanları maçları izlerken, fazla miktarda bira tüketiyorlar...Özellikle Pazar günleri yollarda alkol kontrolü fazlalaşır... Diğer günlerde pek içkili araba kullanma ihtimali olmadığından, kontroller seyrekleşir...”***Los Angeles, Newyork’la beraber Amerika’nın “yaşam kalitesi standardı en yüksek yerleşim birimlerinden biri...”Burada da Türkiye’nin bir bölümünde olduğu gibi, akşam yemekleri bir iki kadeh kırmızı şarap eşliğinde yeniyor...Kırmızı şarap, “sağlıklı içki sayıldığından”, bir iki kadehlik kullanımı teşvik ediliyor...Zaten masalarda akşam saatlerinde, kırmızı şarap dışında alkollü veya alkolsüz bir içki görmek pek mümkün değil...Beyaz şarap bile hissedilir oranda gözden düşmüş buralarda...***Günlerce, haftalarca hatta aylarca süren “alkollü içki tartışmaları” geliyor aklıma... Bu tartışmalar buralarda hiç yaşanmıyor...Gittiğim mekanlarda dikkatlice etrafı süzüyorum...İki kadehin üzerinde içene pek rastlamıyorum...Şarap şişeleri gidip gelmiyor masalarda...Şaraplar dolup boşalmıyor bitmemecesine...***Los Angeles’ta taksi kullanımı çok az...Şehir birbirinden bağımsız ve uzak, o kadar fazla birimden oluşuyor ki, 50-60 kilometre mesafedeki yerlere, taksiyle gitmek akıl karı gelmiyor...Herkes arabalı...Arabaların bazı yollarda tek kişiyle kullanılmaması için, değişik teşvikler uyguluyorlar...Şoför mahallinin yanında en az bir kişi varsa, bazı yollarda onlara tercihli sol şerit tahsis ediliyor...Böylece hızlı gidebiliyor ve trafiğe kalmıyorlar...Tek başına yolculuk eden sürücüler ise, diğer şeritlerde trafiğin içinde ilerlemek zorunda kalıyorlar...Bazı uyanıklar, “şişme bebek” koyuyorlar yanlarına iki kişi gözüksünler ve tercihli sol şeridi kullanabilsinler diye...***Sonuçta akşam bir yerlere gidenler, eve dönüşü kendi arabalarıyla yapıyorlar...Bir kadehten, hadi diyelim iki kadehten fazla içki almıyorlar...Pazar günleri futbol ve beyzbol fanları hariç...Onlar maçlarını bira içerek seyrediyor ve Pazar günleri çokça sarhoş oluyorlar...Trafik güvenliğini tehdit ettikleri için, kontrole tabi tutuluyorlar...***Burada kimse alkollü araç kullanımına getirilen ağır yasaklar için, ‘ne yapmaya çalışıyorsunuz?..’ diye sormuyor...“İrtica” gibi tehlikelerden bahsederseniz size “deli” muamelesi çekeceklerinden emin olabilirsiniz...Fakat madalyonun bir de öteki yüzü var...Hayat dini referanslarla yürümüyor buralarda...“Gereklilik” üzerinde her şey tartışılıyor ve sonuca bağlanıyor...Bir kurallar ülkesi Los Angeles ve bağlı olduğu Kalifornia...Kuralların insanlar ve hayat üzerindeki etkisini hemen hissediyorsunuz...-“Ben yaptım oldu...” gibi safsataların geçerli olmadığı yerler buralar...***Trafikte bile korna çalıp, bağırmıyorlar...Hayat sakin, huzurlu ve barışçı gidiyor Pasifik sahillerinde...HANGİ SABAH PROGRAMI?..Günlük konuşmalarımızda Avrupa’dan ya da Amerika’dan söz açıldığında çoğumuz aynı tepkiyi veririz:-“Arkadaş bizim bir günde yaşadığımız olayları onlar on senede yaşamıyorlar... Fazla huzur ve sakinlik var oralarda...Hiç bize göre değil... Hayatın heyecanı kalmamış onlarda...Yaprak kımıldamıyor...Olay yok, heyecan yok...Adrenalin salgılanmıyor...Hiç bize göre değil...Onlar bizdeki olayları gördüklerinde küçük dillerini yutar gibi oluyorlar...Biz oralarda yaşayamayız...Ölü gibi yaşıyor onlar...Daha doğrusu yaşamıyorlar...” ***Böyle diye diye, birbirini boğazlayan, yok etmek için can atan, kendisi gibi düşünmeyen herkesi vatana ihanetten içeri tıkmaya çalışan, sürekli kavgalı, hep geçimsiz, birbirinin celladı insanlar haline geldik...Bu durumdan heyecan duyup, mutlu olanlar var mı bilmem...Ancak yaşadıklarımız tıpkı 1978-79 yıllarındaki bölünmüşlüğümüzü, birbirimize yönelik öfkemizi, kinimizi ve intikam arzumuzu çağrıştırıyor...***Celladın varlığından mutlu olan...Cellat bulunmadı mı kendine maktuller bularak cellatlığa soyunan... Bu arada celladını da aramaktan zinhar vazgeçmeyen... Birbirini boğazlayan...Bundan gizli ve mazoşist bir zevk duyan...Böyle yaşamayı da “heyecanlı ve zevkli bir yaşam tarzı” zanneden bir acayip toplum halini almaktayız...***Oysa kişisel barış ve huzur, hayatın gelişmesi, medeniyetin ilerlemesi için, doğayla bütünlüğün sağlanabilmesi yolunda temel meseledir...Meditasyonla ilgilenen profesyoneller, çalıştırdıkları kişilerin güne meditasyon yaparak başlamalarını isterler...Sabahın ilk saatlerinde meditasyon yaparak, güne kendi sesini dinleyerek başlayanlar, doğayla bütünleşir ve dingin bir şekilde hayatı yaşayabilirler...***Geçen gün sabahın ilk ışıklarında tesadüfen İstanbul’da televizyonu açmıştım...Gazete manşetlerinden bir şeye bakıyordum...Aniden, bir önceki gecenin “sürekli bağırış, çağırış ve kavgadan oluşan sıcak haber görüntüleri arka arkaya gelmeye başladı...”-“Sabah bu haberler ve görüntülerle uyanan bir insanın gün boyu, karşısına çıkanı boğazlamaya tetiklenmesinden doğal ne olabilir ki?..” diye düşündüm...***Los Angeles’ta sabahın erken saatlerinden itibaren binlerce insan koşuyor, spor yapıyor sahil boyu...Bütün bir kent, gün boyu bitmek bilmemecesine sahilde koşuyor, bisiklete biniyor, yürüyor ve streching yapıyor, plajları ve çevresini doğal spor salonu olarak kullanıyor...Güne böyle başlayan bir kişiyle, sabah haberlerindeki “bağırtı, çığırtı, dava, duruşma, mahkeme, olay ve kavga görüntüsüyle” başlayan bir insan arasında yazla kış arasındaki kadar fark var...***-“Biz oralarda yaşayamayız, ölürüz” diyenler aslında doğru söylüyorlar...Güne o kavgaları seyrederek başlayan bir kişinin, gün boyu dinginlikten, huzurdan ve barıştan keyif alması mümkün değil...Barış ve huzur bulabilmek, hayattan bu şekilde tatlı küçük keyifler alabilmek için, önce güne doğayla bütünleşerek başlamak gerekiyor...Uzun yürüyüşler, koşular, ter atarak vücudun endorfin dengesini sağlayan egzersizlerle, güneşin doğuşu ile vücudun güne uyanışı arasındaki paralelliği keşfetmek gerekiyor...Güne bu şekilde başlayan bir insanın, gün boyu başkasını boğazlamaya çalışması mümkün olmuyor...Los Angeles’ta insanlar hayata böyle başlıyorlar...Gün boyu, doğal stres eklendiği halde, huzur ve sakinlik azami ölçüde devam ediyor...En azından buralarda kimsecikler;-“Bu ne heyecansız bir hayat... Ölü gibi mi yaşıyoruz biz ne?..” diye saçmalayıp feveran etmiyor...AKŞAM HABERLERİYLE SABAH PROGRAMLARI ARASINDAKİ FARK!..Televizyonların haber merkezleri, gazetelere göre küçük olur... Ben de televizyon haberlerini yaparken, maalesef o dar kadronun içinde “sabah haber programlarına gereken önemi veremezdim...”Çokça bir önceki geceden kalma, “sıcak ve olaylı haberleri” editör arkadaşlar ertesi sabaha da kullanılmaları için ‘akış’a koyarlardı...***Sabah haber saati programları için, ayrı ve kapsamlı bir organizasyon yapamazdık...Akşam haberlerinde kullanılan sıcak olay görüntüleri, bağırışlar, çığırışlar, kavgalar, kazalar gün bitiminde kullanılabilirdi...Fakat sabah uyanan bir kişinin bir önceki günün “bağırtılı, çığırtılı, kavgalı, gürültülü, kanlı, ölümlü görüntülerini izleyerek” güne başlaması çok sakıncalı oluyor...Günün ilk algıları, insanlar üzerinde yirmidört saate egemen olur...Sabah programlarındaki arkadaşların bu gerçeği gözönünde tutmaları gerekiyor...Bu bir televizyon eleştirisi değil...Öyle görmesinler...Hep birlikte, görüntüsü daha sakin haberleri sabah bültenine koyarlarsa, herkesin günü daha huzurlu başlar... Herkes böyle yapacağı için bir rating kaybı da yaşanmaz...İyi yayınlar...