Karşımdaki adam, Yunanlılara hiç benzemeyen, oralarda çok nadir görülen bir özelliğe sahipti...Anglosaksonların; “cool” dediği, “sakin” bir tarzı vardı... Atina’daki eski kız arkadaşım Eleni ve bir erkek arkadaşıyla İstanbul’a gelmişti Niko...Sanatçıydı...Santorini adasında seramik ve benzeri ürünler sergilediği ünü adayı aşan bir dükkanı vardı...Hayatını Girit ve Santorini adaları arasında geçiriyor ve artık Atina’ya hiç uğramıyordu...***-”Ne zaman ayrıldın Atina’dan?..” diye sordum...-”1989 yılında...” dedi...-”Gitmiyor musun hiç?..” dedim..-”Hayır...” dedi...-”Onun için bu kadar sakin ve huzurlu görünüyorsun... Ancak Girit’te, Santorini’de, Atina’dan uzaklarda adalarda yaşayarak bu kadar sakin kalabilir insan... Atina’da bu halinle kalmana imkan yok...”-”Oralarda yapacak hiçbir şeyim kalmadı...” dedi...***Bir sanatçının, yaratmak için ihtiyacı olan oksijenden bahsetmekteydi...O oksijenin Atina gibi yerlerde, karbonmonoksite çevrildiğinin farkındaydı...Kavga, gürültü, birbirini yeme ve karşındakinin celladkı olma kültürü hayatı çekilmez hale getiriyordu...Ona bugüne kadar çokça dillendirmediğim bir şey söyledim...-”Bazen...” dedim; “Düşünürüm...”-”Atina’dayken gazete bana Londra muhabirliğini isteyip istemediğimi sormuştu... Hiç düşünmeden ‘hayır’ demiştim...‘Hayır’ dememin nedeni, gazete için Londra’nın Atina kadar verimli olmamasıydı...Manşet barındırmamasıydı...”Ben hayata “manşetler ve gazeteler” olarak bakardım o sıralarda...‘Londra’nın gazetecilikte Atina kadar verimli bir merkez olmadığına’ karar verdim... ‘Ne işim var Londra’da’ dedim...Atina’daki bitmez tükenmez hesaplaşmaları, sonsuz çatışma ve çarpışmaları, demokrasinin özü sayıyor, gazetecilik için bunların elzem olduğunu zannediyordum...Gazetecilik açısından mümbit alandı Atina...Fakat zaman içinde gördüm ki, Yunanistan’daki bu çatışma ve hesaplaşma kültürü, sonunda ülkeyi iflasa kadar götürdü...Aynı şey Türkiye’de de var...Kanlı hesaplaşmalar, bu coğrafyanın ve Ortadoğu’nun alamet-i farikası...Yunanistan bu konuda maalesef Türkiye’ye benziyor...Ya da Türkiye Yunanistan’a...***Hiç hesaplaşma bitmezdi oralarda...Temizlenme süreçleri, temizlenmenin temizlenmesi prosesi, arkasından temizlenenlerin iktidarı devralma süreçleri, nihayet devralanların devrilip yeniden arınma dönemine geçilmesi süreçleri...Bu öldürücü süreçler boyunca sürekli bir ‘öteki’, bitmek bilmez bir ‘düşman yaratma’ ve toplumun gerile gerile, her gördüğü yerde birbirinin celladı haline gelen insanlar topluluğuna dönüşme psikozu yaşanıyordu...Yunanistan’ın iflasın eşiğinde olduğunu söylediklerinde, ben Atina’da değildim...Evim kadar iyi bildiğim şehre, arada bir uğrayıp kalıyordum...Hiç şaşırmamıştım iflasa...-”Bunca hesaplaşmanın; bunca düşman enerjinin aynı coğrafyada birbirine karşı varolmaya çalıştığı bir iklimde, tükeniş kaçınılmazdı...” diye içimden geçirmiştim...***Hala grev yapıyorlardı, birbirlerinin gözünü oymak için uğraşıyorlardı...Bu sefer de “krizden çıkmanın vebalini birbirlerinin omzuna yüklemek için...” savaşıyorlardı... Niko;-”Sen ne yapıyorsun İstanbul’da?..” dedi...Cevap vermedim...-”Gel göstereyim sana...” dedim...Onu eve çalışma odama getirdim...Binlerce kitabın arasında, önünden geçmekte olan suya baktı Niko...-”Buradan çıkmıyorsun değil mi?..” dedi;-”Gazeteye gitmiyorsun...”-”Hayır...” dedim...Bir süre sonra çocuklar geldi...Onları öptüm, yanaklarını okşadım...***Santorini’de buluşmak üzere sözleştik Niko’yla...Atina’dan ve İstanbul’dan çoook uzaklarda...Ne güzeldir Santorini şimdi kim bilir?.. Yanardağ’ın üzerine kurulu adaya ilk gittiğimde, yanardağın volkanik patlamalarını gözümün önüne getirmiş, o volkanik topografyayı inceleyerek; denizi seyretmiştim...Geçmiş volkanik patlamaların yarattığı coğrafyanın heyecanını duymuştum... Geçmişte patlayan volkan bugüne nostaljik bir heyecan bırakıyor, dört yanı saran lacivert Ege o heyecanlı nostaljiye derinlik katıyordu...Artık volkanik patlamalar yaşanmıyordu Santorini’de...Aşk vardı ve sadece aşkın patlamaları yaşanıyordu adanın üzerinde...ELENİ’YLE MELTEM’İN ARKADAŞLIĞI...Yunanlı arkadaşlarımla uzun bir öğlen yemeğinden sonra ben yazıya geçtim...Son günleriydi İstanbul’da...Akşam ne yapmak istediklerini sordum...Eleni’yle, Leon sakin bir akşam için bana bıraktılar programı...Niko ise “göbek dansının da olduğu oryantal bir eğlence” arzuluyordu...-”Benim o günlerim çok uzaklarda kaldı Niko... İstanbul’da nerede oryantal şov var onu bile bilmiyorum...” dedim... Akşam buluşmak için vedalaşırken, bir anda aklıma İzzet Çapa geldi...Kendi kendime “pes” dedim...-”Senin İzzet Çapa gibi bir arkadaşın olacak... Sen Yunanistan’dan gelen arkadaşlarına İstanbul’da oryantal bir şov merkezinin adresini bilmediğini söyleyeceksin...”***Günlerden Pazartesi...İzzet’i arayıp bir sorayım dedim...Hangi mekanı açık?..Cahide mi Arabesque mi başkası mı?.. O söylesin ona göre program yapayım... Beş saniye sonra İzzet telefondaydı... -”Kardeşim; Yunanistan’dan çok sevdiğim arkadaşlarım geldi... Senin dükkanların eğlence türüne meraklılar... Hangisine gidelim?..”-”Reha Abi bugün Pazartesi herhalde Cahide açıktır, bir bakayım...” demez mi...-”İzzet sen holding patronu olmuşsun galiba...” dedim;-”Artık geceleri hangi mekanının açık olduğunu bile bilmiyorsun...” ***Mütevaziliğinden lafı değiştirmeye çalıştı, fakat bir kere yakaladım bırakmayacaktım...-”Sen şimdi İzzet Çapa olarak Pazartesi gecesi İstanbul’da sahibi olduğun hangi mekanının açık olduğunu bilmiyor musun?..” Bilmiyordu...Gerçekten bilmiyordu...Kısa bir süre sonra sağ kolu Barış aradı çünkü...Cahide Pazartesi geceleri kapalıydı... Arabesque açıktı...Ben İzzet’e ironi yaparken masalar ayarlandı, Yunanlı arkadaşlarım benden önce oraya gittiler...Bir zamanlar Banliyö olarak hizmet veren mekana, en son dört yıl önce geldiğimi hatırladım...Bu dört yıl içinde hayatımda her şey değişmişti...***Çocuklarıma sahip olmak, çocuklarımı büyütmek, Türkiye’nin düşman coğrafyasında çocuklarım için hayatta ve ayakta kalabilmek için tarifi mümkün olmayan dehlizlerden geçmiştim?..İki yanımda yatan iki çocuğuma geceler boyu sarılıp, kaç yüz gece, dışardaki yıldızları endişe ve umut içinde seyretmiştim kim bilir?..Ne gece eğlencesi, ne gece mekanı, ne içki, ne sigara her şeye oruçlu; meşakkatli bir süreci hayatıma katık etmiştim?... İzzet’in eğlence mekanlarının sahibi olduğunu bile hatırlayamayacak durumdaydım... ***Eleni Giritli’ydi...Zaman zaman Atina’da konuşurken; “İşsiz kalırsan, Hanya’da denize yakın bir evim var... Orada kalırız...” derdi bana...Bir ara sigara içmek için dışarı çıktı... Geldiğinde gözünde yaşlar vardı...-”Dışarıda bir Türk kızıyla tanıştım...” dedi...-”Benim gibi Giritli... Ailesi oradan gelmiş... Adı Meltem... Ona Meltem’in Yunancasının meltemi olduğunu söyledim...Belli ki ailesi adada esen meltemi’den esinlerek kızlarının ismini Meltem koymuştu...“Sonra Meltem’le tanıştım... Mübadelede Girit’ten gelen ailesinin yaşadığı zorlukları anlattı...Ailesinin Türkçe’yi bile doğru düzgün konuşamadan geldiğini, ata topraklarından uzak kalmanın verdiği yalnızlıkları bir bir anlattı... Eleni ağlıyordu...Biri Türk biri Yunanlı iki Girit’li kadının arasında kalmış hayatı yeniden okumaya çalışıyordum... ***Yaşadığım meşakkatli dört yıl sona ermiş, ben yeniden hayata dönmüştüm... Canım fena halde Atina’ya gitmek ve kırılmamış bütün tabakları kırmak istiyordu...Eski günlerdeki gibi...
-“Son birkaç gündür yazılarınızda habire Digitürk Oscar kanalından bahsediyorsunuz...Oscar kanalı da, Oscar kanalı!..Kaç para aldın Digitürk’ün reklamını yapmak için...Olayı anlatırsın, yazını yazarsın...Sonuna Digitürk’ün Oscar kanalı demen şart mı?..Reklamını da yaparsın bir beis yok... Fakat gazetedeki köşeni bu iş için kullanman etik değil...”***Böyle bir mail aldım dün bir kişiden...Önce yazdıklarını bir daha okudum...Önce şaka yapıyor sandım...Yeni Oscar kanalı topu topu17 günlük bir kanaldı...2 Mart’taki Oscar törenleri vesilesiyle, 14 Şubat-3 Mart tarihleri arasında 17-18 gün süreyle hizmet verecekti kanal...Tam 105 adet Oscar kazanan veya adayı olan filmi gösterecekti bu yılki Oscar törenleri öncesi...2 Mart’ta yapılacak 86. Oscar ödül törenleri sonrasında da yayın hayatını bitirecekti Oscar kanalı...Sinema izleyicisine, dünya sinemasının en önemli ödülünü alan ve ona aday filmleri tarih tünelinden geçerek, bugünlere ücretsiz aktarmak, müthiş bir hizmetti...Ben de bu hizmeti Oscar alan The King’s Speech filmini anlatırken övmüştüm...***Bana bu maili gönderen kişi; “köşemi parayla reklama açtığımı iddia edecek” kadar hadsiz ve rezil bir iftirayı atmaktan da çekinmiyordu... Hatırladığım kadarıyla Digitürk halen özel sektörün elinde değildi...TMSF’ye verilmişti, henüz bir başkası almamıştı...Özel sektörün elinde olmayan, 17 günlüğüne hizmet için açılan bedelsiz bir kanalın reklamını yaparak para kazandığımı söylemek için bir insanın “kötülükle” besleniyor olması gerekirdi...Mesele bana atılan mail değil; bu ülkede insanların düşünce sisteminin üzerine kurulduğu iftiracılık, rezillik, zavallılık, zeka fukaralığı ve görgüsüzlüktü...***İyi olan, hizmet veren, evrene ve hayata katkı sağlayan şeylerin teşvik edilmesi, övülmesi, örnek gösterilmesi ve başkalarını tetiklemesi, bir gazete yazarının okuyucusu karşısında göreviydi... Bunu yaparsam, okuyucumdaki vizyonu genişletebilir, yeni çabalara kaldıraç olabilirdim...Hayatın entelektüel seviyesini artırabilir, çocukların ve insanların yaşam kalitelerine artı bir şey sağlayabilirdim...***Bülent ve Faruk Eczacıbaşı kardeşler hayatımda bana hep mesafeli bir dostluk göstermiş kişilerdi...Pazar günü, her hafta gittiğim sahibi oldukları Kanyon alışveriş merkezindeki çocuk oyun salonunun artık çocuklara katkı sağlayacak bir hizmet vermekten çıktığını çok ağır biçimde yazdığımda hiç bana kırılacakları aklıma gelmedi...- “Acaba ben bana her zaman mesafeli bir dostlukta bulunan kişilere ayıp mı ediyorum?..” diye düşünmedim hiç...Nitekim onlardan da bu yönde hiçbir şey gelmedi...Trump Tower’da yeni açılan Çocuk Dünyası’nı anlatırken de, hiç düşünmedim “sahibi olan Doğan grubuyla ilişkilerim iyi mi olur kötü mü” diye...***Hayatın basit bir şifresi vardı...Evrene katkı sağlayan şeyleri destekleyecektiniz...Evreni bozan, ona kötücül enerji veren, karşısındakini yok eden şeyleri ise kendinizden uzak tutacaktınız.Trump Tower’deki Çocuk Dünyası, küçüklerin gelişimi için bir cennetti...Çocukların gelişmesi için bu cenneti anlatmaz, onu yapanları bu davranışlarından dolayı desteklemez, yenilerinin açılması için tetiklemez, böylece yeni ve değişik semtlerde başka çocukların da bu dünyalardan faydalanmasının önünü açmazsanız “evren”e katkı yapmamış olurdunuz...***Ne yazık ki o yazıdan sonra da okuyucu olduğunu söyleyen bir kişi “acaba nasıl bir reklam geliri aldığım”ı sordu... Çarpık bir beynin tezahürüydü yazdığı mail...Cevap verdim:- “50 lira aldım...” dedim...50 liralık giriş ücretine referans yaparak dalga geçiyordum...O sırada gözümün önüne; televizyonda “rakip ticari gruplara haber üzerinden vurma, rakip siyasileri itibarsızlaştırma” talebine nasıl tepki gösterdiğim geliyordu...- “Bu işleri ben yapmam... O haberleri de ben okumam... Yanıma bir tane spiker alırım... Kanalın o haberlerini o spiker sunar...” demiştim...Ama “milyon dolarlık anlaşmalar söz konusu” demişlerdi...- “Milyon dolar değil, milyar dolar olsa yapmam o işleri...” demiş ve basıp istifayı televizyon haberlerini bırakmıştım...***Şimdi 50 liralık Çocuk Parkı giriş ücreti için “reklam yaptığımı ima eden çamurlarla karşı karşıyaydım...”Milyon doları elinin tersiyle iten gazeteci, 50 lira karşılığı reklam yapacaktı!.. Bunu düşünebilen kişinin beynindeki zekasızlığa yazıktı...Kalbindeki ruhsuzluğa lanetti...Haber ve yazı namusu...Ne istenirse istensin, tek kuruşluk kişisel çıkar karşılığı olmadan “yazarlığa layık bir yazı yazma etiği” için uğraşmamış mıydık?..Bu uğurda hayatın bütününü, dramlarla örülmüş trajik bir öyküden ibaret bırakmamış mıydık...Gazetecilik ve ruhu için...El-Fatiha...*****“ÇOCUKLARI HAMBURGER VE PATATES KIZARTMASIYLA ÖLDÜRMEYİN”Trump Tower’deki Çocuk Dünyası muhteşem...Orada deliler gibi uğraşıp didinen yöneticilere üzülerek söyledim...- “Koskoca Çocuk Dünyası’nda, Cafe Nero’nun yanına sadece Burger King’in konması büyük bir hata...”4-14 yaş arası çocuklar oraya girdi mi, bir daha dışarı çıkamıyorlar...Çıkarlarsa oyun haklarını kaybediyorlar...O zaman yemek yiyecekleri tek yer içerde tezgah kurmuş olan o hamburgerci...Çocuklar ya lastik gibi hamburgerler ile içine şeker katılmış beyaz ekmekleri ya da kızarmış patates ve tavuk parçalarını seçecekler yemek için...***Newyork’ta, Paris’te, Londra’da bir zamanlar her semtte açılan fast food hamburgerciler teker teker kepenk indirirken, İstanbul’da en trendi çocuk oyun merkezine, “tek alternatif olarak, sağlıksız ve çocukları obez yapacağı kesinleşmiş yiyeceklerle dolu hamburgerci dükkanı”nın açılmasına izin vereceksiniz... Üstelik başka hiçbir alternatif bırakmadan...***Onları patates kızartması ve hamburger yemeye teşvik edecek hatta zorlayacaksınız...Yetkililere sorduğumda kendi içinde mantıklı bir cevap verdiler bana:- “Bütün çocukların yiyebileceği marka nedir diye araştırdık... Bunu bulduk...” dediler...Doğru, şeker, patates kızartması, hamburger, kola bütün çocukların istedikleri junk-food...Bütün çocuklar, adım adım kendilerini obez yapacak bu yiyeceklerin içindeki “özel tatlara ve soslara bağımlı hale getiriliyorlar...”Londra’daki ilkokul ve ortaokullarda yasaklanıyor bu yiyecekler...Amerika’da okullar da her geçen gün bu tür yiyeceklerden birini daha sakıncalı yiyecekler listesine sokuyor...***Amerikan Sağlık Bakanlığı resmi internet sitesinde, bu yiyeceklerin zararından bahsedip;- “Bunları çocuklarınıza yedirmeyin” diyor, okullarda yasaklatıyor...Bizde açılan yeni Çocuk Dünyası’nın tek restoranı bu hamburgerci...Bunun adına basiret bağlanması deniyor literatürde...Çocukları mutlu edeceğim derken, çocukları öldürmemek için, basiret bağlanmasından kurtulmak gerek...Daha fazla gecikmeden...
Çocukken babası ve abisinin korkusuyla büyüyen, kişiliği bastırılan bir çocuğun “kekeme olmasıydı”, The King’s Speech filminin draması...Kadınlarla ilişkisi düzgün olmayan abisinin krallığı; kilise tarafından elinden alınınca, kral olma zorunluluğu kekeme çocuğa düşüyordu...Kekemeliğinden dolayı kral olmak istemiyordu...Kendisini ona layık görmüyordu... Çocukken babasından korkuyordu...Onun krallığının altında eziliyordu...Abisinden ürküyordu...Ona karşı da duygularını rahatça ifade edemiyordu...Yaşadığı zikzaklar, durumun üstesinden gelme çabaları, onu kekemeliğinden kurtarmaya çalışan sıra dışı öğretmeniyle yaşadığı alabora ilişkisiydi filme anlatılan...***Dram, çocuğun aşmaya çalıştığı kekemeliği değil, kekeme oluş biçimiydi...Babası ve abisi karşısında duygularını rahat ifade edememişti çocukken...4-5 yaşlarında babasıyla konuşurken “tıkanmaya başlamış, kelimeler ağzından çıkamaz hale gelmişti...”Gerçek hayattan esinlenen filmin ilerleyen dakikalarında, küçük kardeşin, sadece babasıyla değil, abisiyle de ilişkisinin eşit olmadığını fark ediyorduk...***Kekemeliği esasen “psikolojik olarak ezik hissettiği” baba ve abisine karşı başlamış, sonra “kekeme olduğuna inanmıştı...”Kendisini farklı bir yöntemle iyileştirmeye çalışan öğretmenine;-”Ben kekemeyim!..” dediği zaman; öğretmeni ona şöyle diyecekti:-”Kendi kendinle de kekeleyerek mi konuşuyorsun?.. Hiç kimse dünyaya kekeme olarak gelmez...”***Çocukluğumuzda yaşanan dramların, bütün bir hayatı “kekeme” bıraktığını, lise yıllarında Freud’u okurken öğrenmeye başlamıştım...Çocuklukta yaşanan ve “rezil olma, utanmma, küçük düşme” korkusuyla, kendini ifade edemeyerek ortaya çıkan travma, bir başka olayda “kekemelik” şeklinde ortaya çıkıyor ve çözülemez bir hüviyete bürünüyordu...Hayatı o günden sonra “kekeme”leşiyordu...***Sorunu kaynağını oluşturan çocukluk travmasını yakalamak, ortaya çıkarmak, tedavi etmek ve “hayat kekemeliğini“ ortadan kaldırmak, sanıldığı kadar kolay bir iş değildi...2010 yılında Oscar’lara doymayan Thei kings’e Speech filmini izlerken, dil kekemeliğinin ötesinde “hayatın içinde yaşadığımız envayi çeşit kekemelikler geldi gözümün önüne...”Kendi çocuklarıyla yaşarken, kendi çocukluğuna da gidiyor insan...Onlara bir şeyleri “aşılarken”, kendinize yapılan aşıları ve sakat bırakan arızaları görüyor, dejavu oluyor insanoğlu...***Çocuklarla yaşadığınız hayat, gerçekte kendi kişisel bilincinizi sıçratır...Farkındalığınızı artırır...Davranışlarınızın temelindeki ebeveyn kodlanmaları ortaya çıkarır...Çocukluk travmalarını kafanızda belirginleştirir...Dramlar ve trajedilerin hesaplaşmalarıyla başbaşa kalırsınız...Psikolojik hesaplaşmalarla dolu süreci tedavi etmeye uğraşırken, acı çekersiniz...Bu süreçte eğer buğulanıyorsa gözleriniz, bir parça yaş damlamaya başlıyorsa gözlerinizden birinden, azıcık yumuşar gibi olursa kalbiniz, dramınızla yüzleşmektesiniz demektir...Zoraki Kral, ya da orijinal adıyla The King’s Speech’i bu contekstte izleyin Digitürk’ün yeni açılan Oscar kanalında...***Gözünüzden yaşlar geliyorsa, kendi dramınızı da yaşamaya ve çözmeye başladınız demektir...Kuru gözlerle, duygulanmadan izliyorsanız, kalbinizin üzerindeki nasır, henüz yumuşamamıştır...Ruhunuzu daha fazla yıkamaya ihtiyacınız var demektir...Yıkama nasırı yumuşatır çünkü...*****ELENİ GELDİ...“Onu gördüğümde sarı saçları, renkli, büyük, cam gibi gözleri ve sadece kaliteli burjuva kadınlara has olan tavırlarından etkilenmiş “Ne cezbedici ve lacivert bir kadın bu” demiştim...Akıcı ve güzel bir İngilizcesi vardı...Atina’da bu kadar iyi İngilizce konuşan kadın nadir görülürdü... Yaptığı iş, çok iyi düzeyde İngilizce bilmesini gerektiriyordu...***Yunan başkentine geleli çok bir zaman olmamıştı...Hayatımdaki her şey yeniydi... Yeni bir büro, yeni bir ev...Dünyanın dört bir tarafından yeni gazeteciler...O güne kadar iki tanesi hariç hiç tanımadığım gürültüsü bol Yunanlı gazeteciler...Yeni bir ülke...Yeni bir şehir...Yeni insanlar...Yeni bir çevre...***Günler, aylar geçiyor “renkli gözlü, sarışın, lacivert burjuva kadın”la zaman zaman karşılaşıp, iş icabı görüşüyorduk...***Bir yaz günü “sarışın, renkli gözlü, lacivert kadını Atina’nın en kurt gazetecilerinden biriyle yemeğe götürdüm...”Kurt gazeteci sadece gazetecilikte değil kadın erkek ilişkilerinde de çapkın ve kurnaz bir adamdı...Atina’daki iki Yunan gazetecisine karşı, her şeyiyle deplasmanda olan genç bir Türk gazetecisi, bir Osmanlı-Bizans saray lokantasından kendine ev sahipliği yaratmaya çalışıyordu...Restorandan içeri girdik şef garson kapıda karşıladı “Hoş gelmişsiniz Paşam...” dedi...26 yaşında gencecik bir Türk gazetecisiydim...***Rakı söyledim onlara...Beyin salatası, hünkar beğendi, döner, kuzu kapama servis edildi masaya...Keyfim yerine gelmişti, deplasmanda kendi evimde oynuyor gibiydim...Uzun süren o yemeğin sonunda nihayet ev telefonunu aldım sarı saçlı, renkli gözlü, lacivert kadının...Bir süre sonra görüşmeler, buluşmalar sıklaştı...***Sarı saçlı, renkli gözlü, lacivert kadınla ilişki ise Atina’nın yüksek bir tepesinin eteklerinde Likavitos denilen bir semtin dar bir sokağında, çarpıcı bir aşktan çok birbirini anlayan bir sevgi içinde başlamış ve sürüyordu...Aşıktan çok dosttuk Eleni’yle...Sevgi vardı ve paylaşıyorduk paylaşabileceklerimizi...***Ege’de savaş tehlikesinin fena halde kabardığı günlerdi...Bir taraftan her an savaş çıkabilecek süreci adım adım izliyor ve gazeteye haber ve yazı gönderiyordum...Diğer taraftan günlük notları çıkartmış, kitap yazıyordum...Zaman zaman Eleni’yi görüyordum...Yine sevgiyle konuşuyor, dostça paylaşıyor, birbirimizi kalpten kalbe koruyorduk...Zor günlerdi...Savaş ha çıktı ha çıkacaktı...Ve benim için değil, ama Eleni için “benimle ilişkisi mesleğinde tehlikeli” olabilirdi... Bunu konuşmamaya özen gösteriyorduk...***O yıl savaşa çok yaklaştığımız bir krizi birlikte yaşadık...Sonra ben onun kitabını yazdım...Kitaba noktayı koyar koymaz iki aylığına askere gittim...Atina’da çalıştığım için para ödeyerek bedelli yapma hakkım vardı... Askerden döndüm kitabımı imzaladım ve yeniden Atina’nın kışına daldım...***Bir sene içerisinde hayatımda her şey değişmişti...Evliydim boşandım...Askerliğimi yapmamıştım, onu yaptım...Hiç kitap yazmamıştım, kitap yazdım...Döndüğümde Atina’ya, bütün bunları yapmış, ama yapayalnız bir adamdım...Evimde bir yılbaşı partisi düzenleyecektim...Bütün dostlarımı, arkadaşlarımı, sevdiklerimi ve meslektaşlarımı çağıracaktım...Hayata yeniden “merhaba” diyecektim...Yılbaşı gecesi evimdeki parti inanılmazdı...Türk, Yunanlı, Amerikalı, Fransız kimi ararsan bizim evdeydi... Eleni de gelmişti elbet...Gece yenildi, içildi, dansöz oynadı, konuklar saatlerce dans etti...Sabaha karşı 4’e doğru son misafir de izin istedi kalktı ve gitti... Eleni kalmıştı...Kendisini haklı olarak farklı bir konumda görüyor, ev ve davetin sahibesi gibi davranıyordu...Haklıydı, benimle onca şeyi paylaşmıştı...O gece ilk ve son kez beraber uyuduk Eleni’yle...Sabah kalktığımızda yeni bir yılın ilk günü başlıyordu...- “Seni çok sevdiğimi biliyorsun Eleni” dedim,- “Ama bundan sonrası için aynı evde kalamayız... Kendimi kötü hissederim... Yalnız olmam gerekiyor... Yalnızlık benim ilacım şu anda... Beni anlamanı rica ediyorum...”Hiçbir şey söylemedi...Haris Alexiou unutulmaz şarkısı “Eleni”yi koydum...Evin salonunda çınlarken Alexiou’nun “Eleni” diyen sesi, ben Eleni’yi evine götürmek üzere hazırlanıyordum...”***Bu yazıyı dört yıl önce yazmıştım... Önceki gün, bu yazıda yazdığım Eleni İstanbul’a gelmişti ve bir medya yöneticisi aracılığıyla beni arıyordu...- “Ben Eleni beni hatırladın mı?..” diyordu...Eleni’yle dün buluştuk...Bütün bir günü neredeyse beraber geçirdik...İki arkadaşıyla gelmişti İstanbul’a...Alexiou’nun Eleni parçasını koydum onu çaldım...Eleni mırıldandı şarkıyı...Sesi sanki 27 yıl öncesinin bir Atina gecesinden geliyordu...
Olaylar ve insanlar “miyad”larını kendi kendilerine dolduruyorlar...Kanyon’u alışveriş merkezi yaptıklarında çok sevinmiştim...İyi restoranları, kafe ve sinema salonlarını bünyesine katınca, kısa zamanda müdavimi olmuştum...Çocuklarla birlikte ailecek bir yere gitmeye karar verdiğimde, her alışveriş merkezinde olduğu gibi bir oyun merkezi bulacağımı düşündüm...Fun Gate isminde bir oyun merkezi vardı orada...Ben sinema ve D@R’da film seyreder, kitap bakarken, çocuklar da yemek sonrası oyunlar oynuyor tatil günlerinde keyif yapıyorlardı...***Birkaç kez böyle devam etti...Sonra bir gün Fun Gate mağazasından “Çocukları kabul etmiyoruz... Öğleden sonra saatlerinde doğum günü partilerimiz var...” demeye başladılar...Bir gün, iki gün, üç gün, dört gün...Her Cumartesi ve Pazar aynı şeyi söylüyorlardı...Onlara ve Kanyon yönetimine “Burası bir alışveriş merkezi... Gelen insanlar alışveriş yaparken, sinemaya girerken, çocuklarını oyuna bırakırlar... Doğrusu bu... Bunu yapmanız doğru değil...” dedim...Mümkün değil dinlemediler...Her Cumartesi, Pazar, alışveriş merkezine gelen binlerce insanın çocuğunu hiçe sayıp, dükkanı doğum günü partisi için kapattılar...***Onlarca kez mesaj attım...Sonunda Şişli Belediyesi’ni aradım...Bir alışveriş merkezinde çocuk merkezinin bu şekilde çalışmasının anlamsızlığını dile getirdim...Çocuklar için hizmet verdiğini söyleyen mağaza, inanılmaz bir şekilde çocukların oyun hakkını “ellerinden alıyordu...”Son olarak Şişli Belediyesi, Sarıyer Belediyesi’ni arayacaktım ki, hayat bana “aslında o dükkanın miyadını doldurduğunu karşıma çıkan yeni bir örnekle anlatıverdi...”***Birkaç kez bir kız arkadaşım;- “Trump Tower’da çocuklar için inanılmaz bir dünya kurmuşlar... Çok severler çocukların... Orada polis karakolunda polis, itfaiyede, itfaiyeci, hastanede doktor, hemşire, güzellik salonunda güzel, moda merkezinde manken, televizyon stüdyosunda televizyoncu, radyo stüdyosunda radyocu, gazetede gazeteci, otelde resepsiyon görevlisi, bankada banka memuru, uçakta pilot, ambulansta ambulans görevlisi oluyorlar... Mutlaka götür onları oraya...” dedi...***Çocuklar için koskoca bir dünya kurmuşlar dokuz bin metrekarenin üzerine, on milyon dolar yatırım yaparak Trump Tower’da...Çocuklar eğlenceli yerlere girdiklerinde para ödüyorlar...Katkı sağladıkları işlere girdiklerinde para kazanıyorlar...Girişte bir banka var...Oranın girişinde, oyuncak paralarını alıyorlar...Sonra hem harcıyor, hem kazanıyorlar...Poyraz biriktirdiği paralarla bir hediye almak istemedi...Ertesi güne bıraktı...Babası gibi paraları taşımaya özeniyor...Mina hemen hediyeye yöneldi...Kendisine uygun bir oyuncak seçti...***Tiyatro uçak ne ararsanız var “Trump Tower’da çocukların dünyasında...”Böyle anlarda kuantumun önemini bir kez daha anlıyorum...Bana haftalardır evren;- “Kanyon’daki oyun merkezini bırak... Burada çocuklar gelişmeyecek... Trump’ta çocukların yeteneklerini geliştirecekleri bir merkez açıldı... Oraya gidin... Çocuklar kendi paralarını, nasıl kullanacaklarını öğrensinler... Kendilerini değişik mesleklerle sınasınlar... Hangi mesleğe, hobiye, alana ilgi gösterdiklerini hayatın ve oyunun içinde ortaya çıkarsınlar...” diyor...Bense haftalardır, hala Kanyon’u ve Fun Gate’i ikna etmeye çalışıyorum; “yapmayın oynamak bu çocukların hakkı” diye...***Oysa benim ve çocuklarım için miyadını doldurmuş orası...Oranın vereceği bir şey kalmamış...Yeni, daha güzel, keyifli şeyler verecek yerler açılmış...Trump alışveriş merkezine açıldığından beri iki defa gittim...Birincisinde çocuklar için uluslararası bir gösteri gelmişti...İkincisi de dün “Çocuk dünyası”nı yaşamak için...Dün gördüm ki, açıldığından bu yana daha bir ayını doldurmamış merkeze, 27-28 gün içinde 22 bin kişi ziyarete gelmiş...Cumartesi Pazarları iki vardiya yapmak zorunda kalıyorlar... ***Oysa Trump’a müşteri çekmek için yapmadıkları kalmadı oranın yöneticilerinin...Sonunda restoranlar ve Cadde konsepti için İzzet Çapa’yla, çocuklar için de Beyrut Konsepti dedikleri “Kidz Mondo’yla anlaştılar...”Bir anda patladı...Hayat böyle bir şey...Değişik ve aranılan bir konsept yaptınız mı, müşteri akınına uğruyorsunuz...Walt Disney’in hayatı geliyor şimdi gözlerimin önüne...- “Ben iki kız çocuğumu çok severdim...” diyordu;- “Onlara söz verdiğimi bir baba olarak mutlaka yerine getirirdim... Sonunda onlar için bir dünya yarattım... Walt Disney böyle çıktı ortaya...”Sevgi ve yaratıcılık...Biz çatışma ve düşmanlık yaratarak; ne kadar da uzağında bir dünyada yaşatıyoruz o çocukları...Neyse ki bu parklar açılıyor da...Birkaç saatliğine “yaratıcılığın ve sinerjinin dünyalarında geziniyor çocuklar...”Dün akşam, çocuklar yanıma geldi...Bebeklerine nasıl baktıklarını bana gösteriyorlardı...Hatırladım ki; orada bebeklerin bulunduğu küçük hastane odasına girdiler...Elli dakika geçirdiler orada...Akşam evde oyuncak bebeklerine sevgi gösteriyorlardı...YENİ ŞEYLERİN BAŞLADIĞINI NASIL ANLARSINIZ?..Hayatınızda bir şey sona erdiğini, “bir şeyin sürekli aynı fasit dairesinin içerisinde, aynı şekilde devam etmesinden ve sizi bloke etmesinden” anlarsınız... Aynı şeyler aynı biçimde defalarca tekrar ediyorsa, “davranış kodları değişmiyor” demektir...Evren o olayla, konuyla ve kişiyle aranızdaki ilişkinin sona erdiğini söyler, fasit dairede aynı şeyler tekrarlandığında...***Bir olayla ve insanla ilişkiniz sona erdiğinde moralinizi bozmayın, tersine keyiflenin...Bugüne kadar biten maceralardan ve ilişkilerden sonra, hayatınızın nasıl yön değiştirdiğini gözünüzün önüne getirin...- “İyi ki hayatım değişmiş...” diyeceğiniz nice olayla karşılaşacaksınız... Düşünün ki, eğer o olaylar bir şekilde son bulmamış olsaydı, yeni yaşamış olduğunuz hiçbir şeyi yaşayamayacak, kendinizi geliştiremeyecek ve kanatlanamayacaktınız...Bugün baktığınızda biten ilişkilere, olaylara ve durumlara şükretmeniz gerekiyor... ***Bugün başınıza gelen olaylara da muhtemeldir ki yarın şükredeceksiniz...Kanyon’daki oyun merkezinin bizi bloke etmesi, çocuklarıma çok daha keyifli bir oyun merkezi olarak geri döndü...Eğer bu gerçeği bilirseniz, hayatın önemli şifrelerinden birini çözmüşsünüz demektir...KEKEME BİR ÇOCUK KRAL OLUNCA...King’s Speech filmi geçen yıl Oscar kazandığında, ha bugün ha yarın izleyeceğim diye filmi rahat bir zamana bıraktım...Digitürk geçtiğimiz günlerde “muhteşem bir yenilik yaptı ve Oscar filmleri kanalı diye bir kanalı açtı...”Digitürk’ün birinci kanalı, bugüne kadar Oscar almış ve Oscar’a aday gösterilmiş filmleri yayınlıyor sadece... Oscar’la ilgili haberler, ödül törenleri ve starlarla röportajlar yer alıyor... Benim için keyiften öteye bir anlamı var Oscar kanalının...***Kendinizi eğer iyi bir sinema izleyicisi olarak görüyorsanız, Oscar kanalı sizin için biçilmiş kaftan...King’s Speech filmini işte o kanalda izledim...Kekeme bir çocuğun İngiltere kralı olabilmek için nasıl kekemeliği yenmeye çalıştığının öyküsü bu...Gerçek bir öykü...Üstelik yakın geçmişte ikinci dünya savaşının başladığı yıllarda yaşanan gerçek bir öykü...Film muhteşem... Fakat kabul etmeliyim ki Digitürk’ün Oscar kanalı daha da muhteşem...
Bu Şubat ayında gazetecilikteki 34 yılımı tamamlıyor, 35. yıla giriyorum...Gerçi artık kendimi “gazeteci olarak göstermiyorum...”Gazeteci aidiyetiyle bir şey yapmaya çalışmıyorum...Kendimi gazeteci zannedip, “elaleme rezil etmekten imtina ediyorum...”Yine de kolay değil; 34 yılın alışkanlığı var üzerimde...***Bir ezber var 19 yaşından bu yana bellediğim...Ben gazetecilik hayatımı bir eli yağda bir eli balda hiç yaşamadım...20 yaşında gazeteciliğe başladığımda, üç yılı Milliyet’te toplam dört yıla yakın kadrosuz sigortasız, telif alarak çalıştım...Kadrom sigortam nihayet yapıldığında, bir taraftan gazetecilik yapıyor, diğer yandan yılda iki sömestr okuduğum 18 dersi verip üniversiteden mezun olmaya çalışıyordum...Kadrom, sigortam, gazetem belli olup, üniversiteyi bitirdiğimde, tam rahat edecekken, beni “Her gün savaş tamtamlarının çaldığı Atina’ya gazetecilikte daha iyi yetişmem için gönderdiler...”***Yedi yıl oralarda yaşarken, üç yakın tanıdığım bombalanarak yaralandı, bir arkadaşım kurşunlarla şehit oldu...Altında bomba patlayan tanıdık araba sayısını hatırlamıyorum...Yedi yılın sonunda İstanbul’a döndüğümde her şeye sıfırdan başladım...Bir haftalık dergide yazı, TRT’nin ikinci kanalında ise gecenin bir yarısı tanesi 470 liradan program yaparak meslek hayatını devam ettirdim...***Bu meslekte üç dört kez işsiz kaldım...Kapılar suratıma kapandı...Her şeye sıfırdan başlamak zorunda kaldım...Bir televizyon kanalında, programım sansüre uğradı, apar topar eşyalarımı alamadan çıkartıldım...Bir başka televizyon kanalında üzerime operasyon yapıldı, bir anda kendimi karşıdaki kebapçının bahçesinde buldum...Her şeye her seferinde sıfırdan başladım...***Bütün bu yaşadıklarım son yıllarda yaşadıklarım yanında, leblebi çekirdek gibi kalıyor...İşsiz kaldığım zamanlarda; kadrosuz sigortasız çalıştığım senelerde, etrafımda bombalar patlatıldığı saatlerde, arkadaşlarımın vurulup öldürüldüğü ülkelerde, televizyon ve gazetelerden operasyonlar sonucu kopartılıp dımdızlak bırakıldığım günlerde bile; bir umudum, bir meslek aşkım, bir gazetecilik aidiyetim vardı...Şu andaki hissiyatım bir gazeteci olarak hurda muamelesi gördüğümdür...***Bu yazım, sadece iktidar...Sadece muhalefet...Sadece cemaat...Sadece patronlar...Sadece yandaşlar...Sadece paralel...Sadece darbeciler...Sadece Ergenekon...Sadece BalyozSadece Alo...Sadece o...Sadece bu yazısı değil...***Kendimi bu meslekte “kullanılırsa atılacak, kullanılmazsa atılmaya bile gerek duyulmayacak bir hurda, bir paçavra gibi hissediyorum...”Teşekkürler Türkiye...Her nerede yaşanıyor ve yaşatılıyorsan...ELE GÜNE KARŞI ÇIRILÇIPLAK!..Bugün bizim gazetede bir haber var...Yeni MİT yasasıyla, kişisel hiçbir sır kalmıyormuş...Bütün sırları, banka hesaplarını, bankalar bilgi, belge kayıtlarını, kimin ne kadar parası, borcu, kredi yükü olduğunu, yurt dışına sipariş verdiği kitaplara kadar her özel bilgiyi MİT elinde toplayacakmış...***Bu haberin neresi yeni doğrusu anlayamadım...Aylardır ortalık kasetlerden geçilmiyor...Fotoğraflar, özel ilişkilerin en ince detayları, fiskos konuşmaların içerik zabıtları, evlerde yaşanan mahrem, özel hayatın en ince ayrıntıları her şey ayan beyan tüketime sokulmuş halde...***Sanki banka hesaplarının gizli olduğunu zannediyorduk...Sanki konuşmalarımızın, kendimizin, evimizin, yatak odamızın röntgenlenmediği hissini taşıyorduk...Sanki bizim bir mahremimiz var, herkes ona saygı gösterir gibi bir zavallı umudun esiriydik...Hayatta hiçbir mahremimiz yok... MİT’in eline gidiyormuş...MİT’in elinde değil miydi zaten...***Bildiğim kadarıyla bilgiler, başka yerlerde de vardı...Şimdi bir elde toplanmakta...Toplanır toplanmaz, kimde toplanır ayrı bir tartışma...Ama sanki bir bekaretimiz, bir mahremimiz, bir sırrımız varmış da, onun bekareti bozuluyormuş algısı yalan bir algıdır...Bizim mahremiyetimiz ve bekaretimiz çoktan bozuldu...Ele güne karşı çırılçıplağız...
MEŞRUBATÇILAR DERNEĞİ İLE PROFESÖR AHMET RASİM KÜÇÜKUSTA KARŞI KARŞIYA GELDİ...İki gün önce bu köşede; Amerika’nın 35 milyon nüfuslu Kaliforniya eyaletinde Kola’ya rengini veren karamelin kanserojen madde olduğu gerekçesiyle, kola üretiminin bu haliyle yasaklandığı haberi üzerine bir yorum yazısı yazdım...Kola’da kanser tartışması giderek büyüyor...Yazım üzerine, iki farklı kesimden, iki zıt düşünceden, iki ayrı görüşü temsil eden yazı aldım... Bunlardan birincisi Meşrubatçılar Derneği Yönetim Kurulu adına Genel Sekreter Nizamettin Şentürk’ün mailiydi...Nizamettin Şentürk, “kolada kanserojen madde” iddialarını reddediyor; bu uygulamanın Amerika’da sadece Kaliforniya’da yapıldığını söylüyordu...İkinci mail ise, Prof. Ahmet Rasim Küçükusta‘nın mailiydi... Hoca bana bu konuda daha önce yazmış olduğu yazıyı gönderiyor, karamelin hayvanlarda kanserojen etkisinin ortaya çıktığını söyleyerek “tehlikenin ciddi olarak varolduğunu” söylüyordu...***Kola çocuklarımızın, bizlerin, sevdiklerimizin ve yakınlarımızın günlük sürekli tükettiği bir içecek... Kola’ya rengini veren karamel’in kanserojen olabileceği iddiası, çocuklarımız ve hayatlarımız açısından kolay geçiştiremeyeceğimiz bir olgu...Konunun önemini gözönüne alarak, iki yazının ikisini de sizlere sunmayı uygun buldum... Meşrubatçılar Derneği Yönetim Kurulu ile, bu konuda araştırmalar yapan profesör bir bilimadamının görüşlerini yan yana okuyacaksınız bu sütunlarda...Kararınızı verirken objektif olabilmeniz için...*****‘KARAMEL KANSER YAPMIYOR...’Meşrubatçılar Derneği Yönetim Kurulu adına Genel Sekreter Nizamettin Şentürk:Sayın Reha Muhtar,Vatan Gazetesi’nde 18 Şubat 2014 tarihinde “Kolayı yasaklayan faşistler!...” başlıklı, içeriğinde de Amerika’nın Kaliforniya Eyaleti’nde kolalı içeceklerde karamel kullanımına değindiğiniz yazınızla ilgili bilgi paylaşımında bulunmak isteriz...2012 yılında ABD’nin Kaliforniya Eyaleti Gıda Otoritesi, eyaletteki tüm gıda üreticilerinden karamel kullanımı sırasında oluşan 4-MEI (4-Methylimidazole) maddesinin oranının hiçbir bilimsel veriye dayandırılmadan kanser yaptığı iddiasıyla azaltılmasını talep etmiştir...Bu durum dünyada bir tek Kaliforniya Eyaleti’nde gerçekleşmiştir...ABD’de Kaliforniya dahil olmak üzere hiçbir eyalette kolalı içeceklerin satışına yönelik herhangi bir yasaklama söz konusu değildir.***Kola üreticileri, Kaliforniya Eyaleti Gıda Otoritesi, karamel kullanımı sırasında oluşan 4-MEI maddesinin oranının düşürülmesi talebi doğrultusunda karamel tedarikçilerinden üretim süreçlerinde değişikliğe gidilmesini istemiştir...Kola üreticilerinin Kaliforniya’da piyasaya sundukları ürünlerin formülünde herhangi bir değişiklik söz konusu değildir...***Bu vesile ile karamel ve 4-MEI maddesinin kullanımı ve güvenliği ile ilgili bazı bilgiler de paylaşmak isteriz...Karamel içeren ürünlerin muhteviyatındaki 4-MEI maddesi, fırınlama, ısıtma gibi pişirme işlemleri sürecinde gıdalarda doğal olarak eser miktarlarda oluşabilir...Bu madde ekmek, fırınlanmış yiyecekler, kahve, soya sosu, bazı biralar ve karamel gibi pek çok gıdada eser miktarlarda bulunur.Karamel, US Food and Drug Association (USFDA), The European Food Safety Authority (EFSA), The Food Standards Australia New Zealand (FSANZ),The WHO/FAO Joint Expert Committee on Food Additives (JECFA), Health Canada ve A National Toxicology Program (NTP)’ın bulunduğu dünyadaki pek çok resmi otorite tarafından güvenli olarak kabul edilen bir gıda renklendiricisidir ve uzun yıllardır gıda sektöründe yaygın olarak kullanılmaktadır.Bu otoritelerin tamamı gıda ve içeceklerde karamelle renklendirmenin güvenli olduğuna karar vermiş ve kullanımına bir kısıtlama getirmemiştir...***Ayrıca, Avrupa Alkolsüz İçecek Üretici Dernekleri Birliği (UNESDA) 27 Ocak 2014 tarihinde “karamel rengi”nin eklenmesi sonucu bazı alkolsüz içeceklerde 4-methylimidazole’nin (4-MEI) oluşmasının, geçerli Avrupa mevzuatında yer alan güvenlik spesifikasyonlarına uyduğunu beyan etmiştir. Bunun yanı sıra Türk Gıda Kodeksi’ne göre de karamelin renklendirici olarak gıda ve içeceklerde kullanımı onaylıdır.***MEDER üyesi gazlı içecek üreticilerinin Türkiye’de ürettikleri tüm ürünler yasal mevzuata uygun ve Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı tarafından onaylıdır.Yıllardır ürünlerimizi güvenle tüketen tüketicilerimiz, bundan sonra da aynı şekilde bu ürünleri tüketmeye gönül rahatlığı ile devam edebilirler...***Meşrubat sektörünü temsil etmek ve gelişmesine katkıda bulunmak amacıyla yola çıkan Meşrubatçılar Derneği, ürün içerikleri ve sektöre yönelik her türlü konuda kamuoyunu bilgilendirmeyi öncelikli görevi olarak görmektedir...Sektörümüz ile ilgili her türlü konuda ve haber çalışmanızda dilediğiniz zaman bizlere ulaşabileceğinizi hatırlatır, dernek olarak görüş paylaşmaktan memnuniyet duyacağımızı belirtmek isteriz... Saygılarımızla*****‘HAYVANLARDA KANSER YAPTIĞI SAPTANDI’Profesör Ahmet Rasim Küçükusta:“Yüksek kalorili, mısır şurubu ile tatlandırılmış, birçok katkı maddesi ihtiva eden gazlı içeceklerin pek çok hastalığa yol açabileceği biliniyordu... Bundan sonra kolalı içeceklerden uzak durmak için çok önemli bir sebep daha var...***CSPI isimli kuruluş başta kolalı içecekler olmak üzere birçok yiyecek ve içecekte renklendirici olarak kullanılan karamel boyasının kansere yol açtığını ileri sürerek bu kimyasal maddenin yasaklanması için FDA’ya (Gıda ve İlaç Dairesi) başvurdu.***Kısa adı CSPI olan Center for Science Public Interest, merkezi Washington’da bulunan ve kamu yararına çalışan bir kuruluş.Adı karamel ama..Karamel boyasının adı hanımların evde şekeri tencerede eriterek yaptıkları karamel ile aynı olsa da şekerin yüksek basınç ve ısı altında amonyak ve sülfitlerle muamele edilmesiyle üretilen bu boya tabii bir madde değil...***Karamel boyasının üretimi sırasında kısaca 2-MI ve 4-MI adıyla bilinen “metil-imidazol” yan ürünler oluşuyor.Amerikan Milli Toksikoloji Programına (America’s National Toxicology Program) göre, 2-MI ve 4-MI ismiyle bilinen bu bileşikler hayvanlarda akciğer, karaciğer, tiroit kanserleri ve lösemiye yol açıyor ve insanlar için de aynı risk söz konusu olabilir.***Kaliforniya eyaleti, 4-MI’nin bir kanserojen, yani kansere sebep olan bir madde olduğunu kabul ediyor ve bu maddenin bulunduğu yiyecek ve içeceklere kanser uyarısı konmasını talep ediyor...***Kaliforniya’da günde 16 mikrogramdan fazla 4-MI alınmasının kanser riskini artırdığı kabul ediliyor.12 onsluk bir kutuda ortalama olarak 130 mikrogram 4-MI olduğu ve Amerikalıların ne kadar çok kola içtikleri dikkate alınacak olursa kola tiryakilerinin ihmal edilemeyecek kanser riski ile karşı karşıya oldukları kolayca anlaşılacaktır.***CSPI’nin yetkili müdürlerinden Michael Jacobson “Bu risk küçük olmakla beraber idarenin buna mutlaka müdahalesi gerekir. Hiçbir besin değerleri olmayan ve sadece kozmetik olarak kullanılan kimyasalların yiyecek sanayiinde işi olmamalı” diyor.***CSPI bu sebeplerle FDA’ya yazdığı dilekçede karamel boyasının yiyecek ve içeceklerde kullanımın yasaklanmasını veya hiç değilse bu ürünlerin üzerine kanser riski uyarısının konmasını istiyor...Kolacılar itiraz ediyorlar.Kola üreticileri ise CSPI’nin bu itirazlarına karşı çıkıyorlar. Amerikan Meşrubat Birliği (ABA) yaptığı açıklamada 4-MI’nin insan sağlığı için zararlı olduğu iddiasını reddediyor: “4-MI nin insanlarda kansere yol açtığına dair bir kanıt olmadığı gibi FDA da dâhil hiçbir ülke 4-MI’yi insanlar için kanserojen olarak kabul etmiyor...Hayvanlarda çok yüksek dozlarda görülen kanserojen etkinin insanlar için de geçerli olduğunu iddia etmek imkânsız... CSPI’nin bu dilekçesi uzun zamandan beri yiyecek ve içecek endüstrisine saldıran bir grubun tüketicileri korkutmasından başka bir işe yaramayacaktır.“***Kaliforniya’da ABA da dâhil endüstri grupları 4-MI’nin kanserojen olarak kabul edilmesini önlemek için dava açmış durumdalar.FDA’nın sözcülerinden Douglas Karas bu konu ile ilgili açıklamasında kurumun 2-MI ve 4-MI ile ilgili verileri incelediğini ve kararını daha sonra vereceğini bildiriyor.***Gelelim neticeye2-MI ve 4-MI gibi kimyasalların insanlarda kanser yaptıkları ispatlanmamış olsa bile hayvanlarda elde edilen sonuçlar bile bu maddelerden uzak durmak için yeterli...Bu kimyasalların yiyecek ve içeceklere renk vermekten başka bir işe yaramadıkları da hesaba katıldığında endüstrinin bunları kullanmakta ısrar etmesinin mantığını anlayamıyorum...Anlayan varsa beri gelsin!..”
Sinan Engin, Ümit Özat, Rasim Ozan Kütahyalı, Ahmet Çakar ve Ertem Şener’in “bana çok ağır sözler söyleyip, bir kısmının hakaretler ettiği” bir televizyon programının ertesi günleriydi...Hakkımda söyledikleri sözler, avukatlara göre açık tehdit içeriyordu ve hepsi;- “Bu sözlerin, edenler dava sonunda hapis cezasıyla cezalandırılırlar... Televizyon kanalı ağır ceza alır... Siz de tazminat kazanırsınız...” diyorlardı...Bunca yıldır tanıdığım insanların, bana bu sözleri söylemeleri çok ağrıma gitmişti...Değişik avukatlarla temas ediyor ve bir taraftan da sinirimin yatışmasını bekliyordum...***O günlerde çok ünlü ve çok sevgili bir dostum, bana kendisi için zamanında mucizeler yaratmış bir avukatın ismini verdi...- “Şu kızla bir görüş...” dedi...Ünlü avukat kızla bir yemek yedim...Program bantlarını deşifre ettirmiş, incelemişti...- “Hapis cezası çıkartırım... Size de tazminat kazandırırım...” diye konuşuyordu...- “Televizyona verilecek ceza ise cabası...” ***Kendisiyle yediğim uzun yemek boyunca, işi hep yokuşa sürmekte olduğumu fark etmişti...Her yolu denedi beni tahrik etmek ve iyice öfkelendirmek için...- “Yaptıkları açık tehdit...” diyordu...- “Sizi kamuoyunun önünde, itibarsızlaştırıyor, açıktan tehdit ediyorlar... Bu suçların cezası ağır ve tecili yok...”Dinliyordum ünlü avukatı...Sonra,- “Ben bir düşüneyim...” diyordum...***Yemeğin sonunda hala dava açmaya beni ikna edemediğini fark edince aniden şöyle deyiverdi:- “Herkes sizin gibi davransa biz ekmeksiz kalırız...”Açılan her davanın avukatlar için yeni bir ekmek kapısı olduğunu fark etmiştim...Bense hayatı artık eskiden olduğu gibi almıyordum...Bir sürü dava açılacaktı...Bir sürü suçlama yapılacaktı...Hapis, cezaevi, tazminat, suçlama derken, bitmek bilmez bir süreçte, karşımdakilere azap çektirecektim...Bir türlü içime sinmiyordu...***Avukat işinde çok iyiydi...Dosyaları incelemiş, yapılacakları sıralamıştı...Onu gücendirmeden, bu işi yapmayacağımı söylemem gerekiyordu...Ne yayınlayan televizyon kanalı, ne de bu arkadaşların hiçbirisine dava açmadım... Onlardan hiçbir şey talep etmedim...Benimle konuşma, görüşme istekleri olduğunda tek bir şey söyledim:- “Sizden bir şey istemedim... Hiçbir şey de istemeyeceğim... Geldi geçti... Ama yeniden görüşmemizi istiyorsanız, o davranışınızın hatalı olduğunu, yaptığınızdan üzgün olduğunuzu canlı yayında söyleyin... Bunu aramızdaki konuşmada söylemeniz bir şey ifade etmez... Nerede o sözleri söylediyseniz, orada bunu yapın... Bir mesele kalmaz...”***Üzerinden aylar geçti...Bir akşam üstü telefonum çaldı...Arayan programın moderatörü Ertem Şener’di...Üzüntü duyduklarını, akşamki programda bunu telafi edeceklerini, hatalı olduklarını açıklayacaklarını söyledi...Canlı yayının bir kısmını dinleyebildim, kısaca yayına katıldım...Teşekkür ettim ve olayı kapattım...Bu olayı hatırlamamın nedeni; rahmetli Savaş Ay kardeşimin kızından ve kızının annesinden dün aldığım cevap ve düzeltme metniydi...Avukat elinden çıktığını tahmin ettiğim üsluba baktığımda, “En yakın arkadaşlarımdan birinin bize yadigar kalan kızına bu üslupla” cevap verdirttiriyorsa “ortada yeğenim sayılacak genç kız için sorun var demektir” dedim...O gün o yazıyı, her zamanki üslubumdan öte bir “dikkatli kaleme almıştım...”Hiçbir kırgınlık olmasın diye, çok ince eleyip, sık dokumuştum...Yazmak istemediğim bir yazıydı ve kardeşimin ruhunu bunaltmak istemiyordum...***Dün o yazıya gelen cevaba baktım...İçim daraldı...Hiçbir yasal müeyyidesi olamasa da, yeğenim sayılacak bir genç kızın altında imzası bulunan mektubu aynen yayınlamaya karar verdim bu köşede...Sanem’e bu mektubu kaleme aldıran avukat, acaba farkında mıydı, genç kızın abisi sayılacak babasının en yakın arkadaşlarından biriyle, böyle bir yazışma tekniğinin ona hiçbir yarar sağlamayacağının...Sevgili Sanem bana, bize, babasının bütün arkadaşlarına babandan yadigardı...Ona kırılmak mevz-u bahis olmazdı...Yine de abisi olarak ona bir tavsiyede bulunmalıydım...Avukatlar meslekleri gereği, davalaşmaktan ekmek yerler...Bu onların mesleğini sürdürmelerinin gereğiydi...Haklıydılar kendi açılarından...Ancak bizim arkadaşlıklarımız, dostluklarımız bu hesaplaşmalardan ve davalaşmalardan çok öte anlamlar taşırdı...Hayat dostlar ve kardeşler arasında, “içinde sıcaklık ve sevgi barındırmayan cevap ve düzeltme haklarının uygulanmasından” çok daha ötelerde bir anlam içerirdi...Keşke beni telefonla arasa anlatsaydı derdini...Ben onun abisiydim...Savaş Ay’ın kızına, babasının en yakın arkadaşlarından birine “cevap ve düzeltme hakkı” diye noterden avukat kanalıyla yazı göndermek yakışmazdı...***Çocuklarıma vasiyetimdir...Gerçekten arkadaşım dediğim kimseye, benim ölümümden sonra “cevap ve düzeltme hakkı” gibi saçmalıklara girmesinler...Benim arkadaşlarım, onların abisi, ablası, teyzesi, amcasıdır...Açarlar telefonu konuşurlar...Çözerler sorunlarını...Çözemezlerse de, canları sağolsun çözemezler...Babalarının anısına ihanet etmesinler...Babalarının arkadaşlarıyla “mahkemeler üzerinden davalaşmasın, noterler üzerinden ihbarlaşmasınlar...”*****CEVAP VE DÜZELTME TALEBİ...Türkan Demir Hanım’la, Savaş Ay kardeşimin kızı Sanem Dolun Ay’ın cevap ve düzeltme talebinde bulunduğu metin aşağıdaki metindir...Bir yasal zorunluluğu yok...Ama benim için vicdani bir sorumluluktur...Aynen yayınlamak boyun borcumdur...***“Yazıda geçen bilgi ve anlatımlar tamamen gerçek dışıdır...Şöyle ki;Sanem Dolun Ay’ın annesi Türkan Demir’in, Savaş Ay’ın hastalığı esnasında evine tedbir koydurduğu tamamen gerçek dışıdır...Bir kimse hayattayken, evine mirasçıları tarafından bu şekilde müdahale edilmesi mümkün olmadığı gibi, Türkan Hanım’ın böyle yasal başvurusu hiçbir zaman olmamıştır...Bu nedenle Savaş Ay’ın kızıyla görüşmeyi kestiği ve miras hakkını oğlunda tuttuğu da doğru değildir...İddia edilen olaylar hiç yaşanmamıştır...***Gerçekliği sorgulanmamış, aktarma bilgiler kullanılarak yazılmış işbu yazı ile henüz 16 yaşındaki müvekkil küçüğüm, babası Savaş Ay ile ilgili hatıraları, kamuoyuna yanlış aktarılarak müvekkilin kişilik hakları zedelenmektedir...Müvekkil Türkan Demir ile Savaş Ay arasında miras ya da parasal konulara ilişkin hiçbir çatışma yaşanmadığı gibi, müvekkil küçük ile babası arasındaki ilişki de ancak sevgi bağı olarak tanımlanabilir... Bahsedildiği gibi aralarında bir kırgınlık, küskünlük de bulunmamaktaydı...Bu açıklamanın, 5187 sayılı basın kanunu’nun 14. maddesine istinaden aynı sayfada, aynı sütunlarda, aynı puntolarla, aynı şekilde yayınlanmasını kanuni haklarımız saklı kalmak suretiyle rica ederiz...”***Tanrı seni korusun, kem gözlerden saklasın Sanem’cik...Sen iste...Bu sütunlar zaten senin...
Erkek kadını değil, kadın erkeği koruyabilir çünkü;Koruma güdüsüne esas sahip olan cins kadındır...Kadınlık güdüsü çocuklarını koruma üzerine kuruludur...Bunun için ek bir çaba harcamasına gerek yoktur...Kadın “natürünü” yaşayabilmek için, koruma güdüsünü sürdürebilmelidir...***Kadın erkeği koruyabilir çünkü; Kadın hayatı ve olayları etkiler...Bu alandaki gücü erkekle kıyaslanmaz...Yaşamı kontrol eden güç kadındır...Yaşamı kontrol eden gücün, erkeği kontrol etmesi ve yönetmesi kaçınılmazdır...Bu gücü elinde bulunduran kadın ise, erkeği koruyabilir...***Kadın koruması zaruri değil, iradidir...Kadın sadece istediği hallerde erkeği korur...Bunun için erkeği sevmesi, sevimli bulması, kendisinden bir parça olarak görmesi gerekir...Erkeği kendinden bir parça olarak görmediği durumlarda, kadın erkek için kılını kıpırdatmaz...- “Sana aşağım...” dese de onu sevecek kadar korumaz...Kadının erkeği, kendinden bir parça görmesi, erkeğin davranışlarıyla ilintilidir...Hötzöt yapan erkekler, başat ve egemen karakterler, kadını zapt-u rapt altına alacağını sanan müsveddeler kadınlar tarafından korunmaya alınmazlar...***Erkeğin kadın tarafından korunabilmesi için, ona ihtiyacı olduğunu söylemekten çekinmemesi, bunu doğal bir içtenlikle istemesi, ‘ego’ yapmaması ve öncelikle sevimli olması gerekir...Bir kadının “korumasına alacağı erkek”le ilgili şifre repliği ilginç bir cümle olarak tezahür eder;- “İçime almak geliyor içimden seni...”KADIN TARAFINDAN KORUNMAYA ALINAN ERKEKLER...Erkek doğası gereği kadın tarafından korunarak hayata başlar... Çocukken onu annesi korur; her şeyden ve tüm tehlikelerden...Erkek; anne korunmasına muhtaç olarak büyür ve büyütülür...Süreci başlatan esasen anne rolündeki kadındır...***Erkek bir süre sonra büyür, gelişir...Fiziksel açıdan güçlenir...Dışarıdaki acımasız mücadeleyle egosu biçimlenir...Savaşçı kişilik ve rekabetçi kimlik kazanır...İş, güç, para, itibar sahibi olur...Doğasındaki kadın korumasına muhtaç kimliğinden uzaklaşır...Sosyal gücünün ve toplumsal itibarının, “kadınları koruyabileceği bir düzeye geldiğine” inanır...Annesi çocukken, “Bir gün oğlum büyüyecek annesine bakacak” demiştir...Bu koşullanma onu yönlendirir...Büyümüştür...Artık annesi ve beraber olduğu kadınları koruyacaktır...Öyle sanmaktadır...***Oysa bir erkek, ne annesini ne de beraber olduğu kadınları koruyabilir...Anne hayatının sonuna kadar oğlunu, kadınlar ise ancak isterlerse, o da severlerse erkeği koruyacaklardır...Kadının erkek tarafından korunduğu safsatası “çarpıtılmış bir mottodur...”Kadın erkek tarafından korunmaz...Eğer bir korunan varsa ortada; bu her zaman erkektir...O da kadının istediği durumlarda olur, her zaman vukuu bulmayacaktır...***Erkek egoları bu gerçeğin farkına varmazlar...Kadını yönlendirmeye, yönetmeye, biçimlendirmeye ve istedikleri yöne sevketmeye uğraşırlar...Oysa tabiatta, yönlendirme, yönetme, biçimlendirme ve sevketme eylemlerinin hepsi, kadının çocukları üzerinde yaptığı eylemlerdir...Çocuklarında bir karakter oluşturan, onlarda bir kimlik yaratan kadının, karşısına çıkan erkek tarafından yönlendirilebileceğini düşünmek abestir...Doğayla alay etmektir... Kadın anne olarak hayatı biçimlendirir...Yeni nesiller yetiştirir...Nesillere yön verir...***Nesillere yön verenlerin, dışarda ego savaşı verenler tarafından yönetilebileceğini ve korunabileceğini varsaymak hayatla dalga geçmek anlamına gelir...Kadın erkeği yönetir...Kadın erkeği yönlendirir...Kadın erkeği biçimlendirir...Kadın erkeği; isterse koruyabilir...İstemediği durumlar, ondan gıcık kaptığı durumlardır...Karakterine ifrit olduğu zamanlardır...- “Kendini ne zannediyor bu herif” dediği anlardır...Böyle durumlarda kadın, içten içe erkeğe tepki duyar...Onu korumak bir yana, “belalara rast gelmesinden” ince bir haz duyar...Erkeği korumak için sevimli bulması gerekir...Bu güzel bir şeydir...Oysa böyle anlarda, korumak değil; - “Ne hali varsa görsün” mantığı geçerlidir...Başına gelecek belalarla, terbiye edilmesi ve adam olması arzulanır...***İki tür erkek üzerinde, kadın koruması vardır...1) Bağımlı erkekler üzerindeki kadın koruması... 2) Bağımsız erkekler üzerindeki kadın koruma çabası...***Kadın koruması altına giren bağımlı erkekler kocalar ve erkek çocuklardır...Kadın çocuğunu zaten doğal olarak korur...Kocasını da bir süre sonra ikinci erkek çocuğu olarak gördüğünden, belli belirsiz onu da koruma altına alır...Bu tip koruma “bağımlı erkeğe” yönelik ‘anaç’ korumadır...İkinci tip koruma, kadının hayat bulduğu, tazelendiği, içten içe arzulandığı korumadır...Kadın sevimli bulduğu, sevgi duyduğu, aşık olduğu, eğlendiği ve sarılıp metaforik olarak içine sokmak istediğini söylediği erkeği korumak isteyecektir...Erkeğin egosu müsaitse bu koruma keyiflidir...Kadın ve erkek kendi “doğal”lıklarını yaşayacaktır...Bu beraberlik anne ile erkek çocuk arasındaki ilişkinin ezberine dayanır...“Ezber” bağımlılık getirmezse eğlencelidir...Bağımlılık getirirse erkek için “öldürücü...”***Sevgi ve aşkın tezahürleridir bunlar... İlişkilerin griftliğinin altında çocukluk yatar... Ne kadar kendi maceranızda, ruhunuzun gerçeklerini ortaya çıkartırsanız, hayattan o kadar keyif alırsınız...Dışarıdaki dünyayı fethetmek için, bu dünyaya geldiğimizi sanırız...Oysa dünyaya gelme nedenimiz...Kendimizi, özümüzü anlamaktır...Nüvenin gerçeklerine ulaşmak, onları geliştirmektir...Dışarıda fethedeceğimiz koskoca dünya denilen şey; “içimizdeki kendimizdir...”