Haberin Devamı
Çocukken babası ve abisinin korkusuyla büyüyen, kişiliği bastırılan bir çocuğun “kekeme olmasıydı”, The King’s Speech filminin draması...
Kadınlarla ilişkisi düzgün olmayan abisinin krallığı; kilise tarafından elinden alınınca, kral olma zorunluluğu kekeme çocuğa düşüyordu...
Kekemeliğinden dolayı kral olmak istemiyordu...
Kendisini ona layık görmüyordu... Çocukken babasından korkuyordu...
Onun krallığının altında eziliyordu...
Abisinden ürküyordu...
Ona karşı da duygularını rahatça ifade edemiyordu...
Yaşadığı zikzaklar, durumun üstesinden gelme çabaları, onu kekemeliğinden kurtarmaya çalışan sıra dışı öğretmeniyle yaşadığı alabora ilişkisiydi filme anlatılan...
Dram, çocuğun aşmaya çalıştığı kekemeliği değil, kekeme oluş biçimiydi...
Babası ve abisi karşısında duygularını rahat ifade edememişti çocukken...
4-5 yaşlarında babasıyla konuşurken “tıkanmaya başlamış, kelimeler ağzından çıkamaz hale gelmişti...”
Gerçek hayattan esinlenen filmin ilerleyen dakikalarında, küçük kardeşin, sadece babasıyla değil, abisiyle de ilişkisinin eşit olmadığını fark ediyorduk...
Kekemeliği esasen “psikolojik olarak ezik hissettiği” baba ve abisine karşı başlamış, sonra “kekeme olduğuna inanmıştı...”
Kendisini farklı bir yöntemle iyileştirmeye çalışan öğretmenine;
-”Ben kekemeyim!..” dediği zaman; öğretmeni ona şöyle diyecekti:
-”Kendi kendinle de kekeleyerek mi konuşuyorsun?.. Hiç kimse dünyaya kekeme olarak gelmez...”
Çocukluğumuzda yaşanan dramların, bütün bir hayatı “kekeme” bıraktığını, lise yıllarında Freud’u okurken öğrenmeye başlamıştım...
Çocuklukta yaşanan ve “rezil olma, utanmma, küçük düşme” korkusuyla, kendini ifade edemeyerek ortaya çıkan travma, bir başka olayda “kekemelik” şeklinde ortaya çıkıyor ve çözülemez bir hüviyete bürünüyordu...
Hayatı o günden sonra “kekeme”leşiyordu...
Sorunu kaynağını oluşturan çocukluk travmasını yakalamak, ortaya çıkarmak, tedavi etmek ve “hayat kekemeliğini“ ortadan kaldırmak, sanıldığı kadar kolay bir iş değildi...
2010 yılında Oscar’lara doymayan Thei kings’e Speech filmini izlerken, dil kekemeliğinin ötesinde “hayatın içinde yaşadığımız envayi çeşit kekemelikler geldi gözümün önüne...”
Kendi çocuklarıyla yaşarken, kendi çocukluğuna da gidiyor insan...
Onlara bir şeyleri “aşılarken”, kendinize yapılan aşıları ve sakat bırakan arızaları görüyor, dejavu oluyor insanoğlu...
Çocuklarla yaşadığınız hayat, gerçekte kendi kişisel bilincinizi sıçratır...
Farkındalığınızı artırır...
Davranışlarınızın temelindeki ebeveyn kodlanmaları ortaya çıkarır...
Çocukluk travmalarını kafanızda belirginleştirir...
Dramlar ve trajedilerin hesaplaşmalarıyla başbaşa kalırsınız...
Psikolojik hesaplaşmalarla dolu süreci tedavi etmeye uğraşırken, acı çekersiniz...
Bu süreçte eğer buğulanıyorsa gözleriniz, bir parça yaş damlamaya başlıyorsa gözlerinizden birinden, azıcık yumuşar gibi olursa kalbiniz, dramınızla yüzleşmektesiniz demektir...
Zoraki Kral, ya da orijinal adıyla The King’s Speech’i bu contekstte izleyin Digitürk’ün yeni açılan Oscar kanalında...
Gözünüzden yaşlar geliyorsa, kendi dramınızı da yaşamaya ve çözmeye başladınız demektir...
Kuru gözlerle, duygulanmadan izliyorsanız, kalbinizin üzerindeki nasır, henüz yumuşamamıştır...
Ruhunuzu daha fazla yıkamaya ihtiyacınız var demektir...
Yıkama nasırı yumuşatır çünkü...
ELENİ GELDİ...
“Onu gördüğümde sarı saçları, renkli, büyük, cam gibi gözleri ve sadece kaliteli burjuva kadınlara has olan tavırlarından etkilenmiş “Ne cezbedici ve lacivert bir kadın bu” demiştim...
Akıcı ve güzel bir İngilizcesi vardı...
Atina’da bu kadar iyi İngilizce konuşan kadın nadir görülürdü... Yaptığı iş, çok iyi düzeyde İngilizce bilmesini gerektiriyordu...
Yunan başkentine geleli çok bir zaman olmamıştı...
Hayatımdaki her şey yeniydi... Yeni bir büro, yeni bir ev...
Dünyanın dört bir tarafından yeni gazeteciler...
O güne kadar iki tanesi hariç hiç tanımadığım gürültüsü bol Yunanlı gazeteciler...
Yeni bir ülke...
Yeni bir şehir...
Yeni insanlar...
Yeni bir çevre...
Günler, aylar geçiyor “renkli gözlü, sarışın, lacivert burjuva kadın”la zaman zaman karşılaşıp, iş icabı görüşüyorduk...
Bir yaz günü “sarışın, renkli gözlü, lacivert kadını Atina’nın en kurt gazetecilerinden biriyle yemeğe götürdüm...”
Kurt gazeteci sadece gazetecilikte değil kadın erkek ilişkilerinde de çapkın ve kurnaz bir adamdı...
Atina’daki iki Yunan gazetecisine karşı, her şeyiyle deplasmanda olan genç bir Türk gazetecisi, bir Osmanlı-Bizans saray lokantasından kendine ev sahipliği yaratmaya çalışıyordu...
Restorandan içeri girdik şef garson kapıda karşıladı “Hoş gelmişsiniz Paşam...” dedi...
26 yaşında gencecik bir Türk gazetecisiydim...
Rakı söyledim onlara...
Beyin salatası, hünkar beğendi, döner, kuzu kapama servis edildi masaya...
Keyfim yerine gelmişti, deplasmanda kendi evimde oynuyor gibiydim...
Uzun süren o yemeğin sonunda nihayet ev telefonunu aldım sarı saçlı, renkli gözlü, lacivert kadının...
Bir süre sonra görüşmeler, buluşmalar sıklaştı...
Sarı saçlı, renkli gözlü, lacivert kadınla ilişki ise Atina’nın yüksek bir tepesinin eteklerinde Likavitos denilen bir semtin dar bir sokağında, çarpıcı bir aşktan çok birbirini anlayan bir sevgi içinde başlamış ve sürüyordu...
Aşıktan çok dosttuk Eleni’yle...
Sevgi vardı ve paylaşıyorduk paylaşabileceklerimizi...
Ege’de savaş tehlikesinin fena halde kabardığı günlerdi...
Bir taraftan her an savaş çıkabilecek süreci adım adım izliyor ve gazeteye haber ve yazı gönderiyordum...
Diğer taraftan günlük notları çıkartmış, kitap yazıyordum...
Zaman zaman Eleni’yi görüyordum...
Yine sevgiyle konuşuyor, dostça paylaşıyor, birbirimizi kalpten kalbe koruyorduk...
Zor günlerdi...
Savaş ha çıktı ha çıkacaktı...
Ve benim için değil, ama Eleni için “benimle ilişkisi mesleğinde tehlikeli” olabilirdi... Bunu konuşmamaya özen gösteriyorduk...
O yıl savaşa çok yaklaştığımız bir krizi birlikte yaşadık...
Sonra ben onun kitabını yazdım...
Kitaba noktayı koyar koymaz iki aylığına askere gittim...
Atina’da çalıştığım için para ödeyerek bedelli yapma hakkım vardı... Askerden döndüm kitabımı imzaladım ve yeniden Atina’nın kışına daldım...
Bir sene içerisinde hayatımda her şey değişmişti...
Evliydim boşandım...
Askerliğimi yapmamıştım, onu yaptım...
Hiç kitap yazmamıştım, kitap yazdım...
Döndüğümde Atina’ya, bütün bunları yapmış, ama yapayalnız bir adamdım...
Evimde bir yılbaşı partisi düzenleyecektim...
Bütün dostlarımı, arkadaşlarımı, sevdiklerimi ve meslektaşlarımı çağıracaktım...
Hayata yeniden “merhaba” diyecektim...
Yılbaşı gecesi evimdeki parti inanılmazdı...
Türk, Yunanlı, Amerikalı, Fransız kimi ararsan bizim evdeydi... Eleni de gelmişti elbet...
Gece yenildi, içildi, dansöz oynadı, konuklar saatlerce dans etti...
Sabaha karşı 4’e doğru son misafir de izin istedi kalktı ve gitti... Eleni kalmıştı...
Kendisini haklı olarak farklı bir konumda görüyor, ev ve davetin sahibesi gibi davranıyordu...
Haklıydı, benimle onca şeyi paylaşmıştı...
O gece ilk ve son kez beraber uyuduk Eleni’yle...
Sabah kalktığımızda yeni bir yılın ilk günü başlıyordu...
- “Seni çok sevdiğimi biliyorsun Eleni” dedim,
- “Ama bundan sonrası için aynı evde kalamayız... Kendimi kötü hissederim... Yalnız olmam gerekiyor... Yalnızlık benim ilacım şu anda... Beni anlamanı rica ediyorum...”
Hiçbir şey söylemedi...
Haris Alexiou unutulmaz şarkısı “Eleni”yi koydum...
Evin salonunda çınlarken Alexiou’nun “Eleni” diyen sesi, ben Eleni’yi evine götürmek üzere hazırlanıyordum...”
Bu yazıyı dört yıl önce yazmıştım... Önceki gün, bu yazıda yazdığım Eleni İstanbul’a gelmişti ve bir medya yöneticisi aracılığıyla beni arıyordu...
- “Ben Eleni beni hatırladın mı?..” diyordu...
Eleni’yle dün buluştuk...
Bütün bir günü neredeyse beraber geçirdik...
İki arkadaşıyla gelmişti İstanbul’a...
Alexiou’nun Eleni parçasını koydum onu çaldım...
Eleni mırıldandı şarkıyı...
Sesi sanki 27 yıl öncesinin bir Atina gecesinden geliyordu...

