Kola’yı yasaklayan “faşistler!..”

18 Şubat 2014

Kola’ya rengini veren 4-MEI isimli madde kanserojen olduğu gerekçesiyle Amerika’nın Kaliforniya eyaletinde yasaklanıyor...Kaliforniya eyaleti dendiğinde, ABD iyi bilinmediğinden, söz edilen büyükçe bir şehir, bir bölgeymiş muamelesi görüyor Türkiye’de...Oysa Kaliforniya Eyaleti dediğiniz yer, içinde Los Angeles, San Fransisco, San Diego gibi çok önemli şehirleri barındıran, 35 milyonun üzerindeki nüfusuyla Amerika’nın en kalabalık devleti...Newyork eyaletinin iki katı nüfusa sahip Kaliforniya...Amerika’daki bütün eyaletlerde olduğu gibi kendi iç sistemiyle yönetiliyor...Amerika’nın Newyork eyaletiyle birlikte, “kalbi ve düşünce sistemine yön veren beyni” olarak biliniyor...Dünya sinemasının Hollywood’un ve Silikon vadisinin merkezi orası...***Dünyanın en ünlü kola markalarının “kola’ya rengini veren katkı maddesinden dolayı”, kanserojen gerekçesiyle vazgeçmek ve bütün formüllerini değiştirmek zorunda kalacakları karar değil, üzerinde durduğum esas nokta...Amerika’da kanser yaptığı gerekçesiyle yasaklanan “formül” Avrupa’da ve Türkiye’de uygulanmaya devam edecek...Amerikan halkı için kanserojen olarak görünen madde, Avrupa’da ve Türkiye’de yaşayanlar için kanserojen sayılmayacak...Kaliforniya eyaleti “35 milyondan fazla nüfusunu kanserojen ilan ettiği maddeden korurken”, Türkiye’de ve Avrupa’da bu maddeden yapılan kolalar satılmaya devam edilecek...***Kenan Evren’in, Çernobil faciasından sonra “radyasyonlu çay bizi etkilemez” deyip, “çay içme merasimi yaptığı” günler gibi...Çernobil’den dolayı Karadeniz sahilinde oturan insanların yıllar içinde nasıl kanser vakalarıyla karşılaştıklarına yakından şahit oldum...O yıllarda askeri yönetimin liderleri; “bize bir şey olmaz” demeyi tercih ediyor ve güya “çayların çöpe atılmasını engelleyerek” ekonomiyi canlandırmaya! çalışıyorlardı...Radyasyonlu çayların tüketilmesine destek çıkarak...Kansere açıktan davetiye çıkartarak. ***Bir hafta önce döndüm 15 gün kaldığım Kaliforniya gezisinden...Herkesi sağlıklı yaşatmak için, okullarda, işyerlerinde, yiyeceklerde, içeceklerde önlem üstüne önlem alıyorlar orada...Yollarda, sokaklarda topu topu 2-3 kişiyi sigara içerken gördüm iki hafta içinde...Binlerce kişinin arasındaydım oysa...En kalabalık yerlerde dolaştım... Disneyland’de, Hollywood stüdyolarında, lunaparklarda, açık restoranlarda, kafelerde, marinalarda, yollarda, parklarda, sokaklarda dolaştığım halde...Hemen hiç sigara içen kimse görünmüyordu ortalıkta...***Los Angeles ve civarında sigara içen kalmamış gibiydi sanki...Yedi sekiz katlı iş merkezlerinin önünde en fazla iki kişiyi gördüm o da Los Angeles’ın şehir merkezinde sigara içen...Santa Monica, Manhattan Beach, Beverly Hills, Malibu hiçbir iş yerinin önünde sigara içmek için dışarı çıkmak zorunda kalan personele rastlamıyordum...Kapalı alanda zaten içilmiyor...Kaliforniya’da dışarıda da, topluca insanların bulunduğu yerlerde sigara içirttirilmiyor...***Kaliforniya’yı gezer ve sigaranın s’sine rastlamazken, Türkiye’deki tartışmalar aklıma gelmişti...Her istediği yerde sigara içememeyi “faşizm olarak sunan” entellektüeller!!! gözümün önüne gelmişti...- “Ne acıklı bir durum, bu ülkede yaşadığımız...” demiştim...- “Kavramlar ve algılar herkesin işine geldiği gibi, eğiliyor, bükülüyor...Faşizm hiçleştiriliyor...Darbecilik gına getirecek şekilde, içi boşaltılarak sıradanlaştırılıyor...Oralarda ne sigara içilmemesine faşizm diyen var...Ne ulu orta her yapılanı darbecilik olarak adlandıran entellektüel bir safsata!...”***Şimdi kola’da katkı maddesinin kanser yaptığını söylüyor Kaliforniya eyaleti yönetimi ve kola satışlarını bu haliyle yasaklıyor...Türkiye’ye bu uygulama daha gelmedi...Kolay kolay gelmez...Mega tröstler; lobileri yoluyla bu tartışmayı Türkiye’ye getirtmezler...“Basın özgürlüğü” var ya!..Ticari çıkarlara karşı kolay kolay kalem oynatılmaz Türkiye’de...Hasbelkader gelirse konu başlığımız da hazırdır:- “Faşizm kola’yı yasaklıyor Türkiye’de...”Bunu dillendirecek aydın görünümlü rantçılar!!!, ellerini ovuşturarak beklemekteler...Her şey “Birkaç dolar için...”Hiç utanmadan “Bu yapılan özgürlüklere müdahaledir” diyecekler...Göreceksiniz...Utanmasalar; “Kahrolsun faşizm” de diyebilirler...Siz hazırlıklı olun...*****ERKEK NEDEN BİR KADINI KORUYAMAZ?..Hafta sonunda “bir erkeğin kadını korumasının imkansızlığını” yazmış,“Gerçek olan kadının erkeği koruyabilecek olmasıdır...” demiştim...Neden bir kadın bir erkeği korur da bir erkek bir kadını koruyamaz?..Önce bir erkeğin neden bu konuda yetersiz kaldığını söyleyeyim...Kadının erkeği korumasını, müsait olursa yarına yazarım...***Erkek kadını koruyamaz çünkü;Kadın erkekten daha detaylı düşünür...Daha detaylı durumu gözlemler...Daha detaylı önlem alır...Erkek kadını koruyamaz çünkü;Kadının sezgileri, onu koruduğunu söyleyen erkekten daha yüksektir...Erkek kadını koruyamaz çünkü;Koruyacağı şeyin arkasında da mutlaka bir kadın gücü vardır...Bir erkek tek başına hiçbir şekilde bunun üstesinden gelemez...***Bir erkek kadını koruyamaz çünkü;Erkek kadın kadar esnek değildir...Ön yargıları, ideolojileri, erkeklik saplantıları, dogmaları kadına göre daha fazladır...Kadın daha esnektir...Hayata karşı esnek olabilme özelliği, kadını erkeğin ‘gurur’u karşısında daha güçlü kılar...***Bir erkek kadını koruyamaz çünkü;Kadın pragmatiktir...Erkek bağımlılıklarının esiri olabilir...Kadın bağımlılığının esiri olmaz...Fırsatları erkeğe göre, değerlendirmekte ustadır...***Bir erkeğin kadını koruyabileceği tek alan;Fiziksel bir kavgada, kadının önüne geçme ve kadının dayak yemesini önleme olarak gözükebilir...Bu da büyük bir yalan ve safsatadır...Yabancı bir erkek, herkesin ortasında tanımadığı veya kendisinin olmadığı bir kadına “kolay kolay el kaldıramaz...”Bunu erkeklik gururuna yediremez...Kadın, dayağı genelde kendi erkeğinden yer!..Bir erkeğin kadını; kendinden koruması ise korumak olarak addedilemez...

Devamını Oku

Mezara kadar sürecek bir aşk…

16 Şubat 2014

Hayatımda ‘tarifsiz muhteşem’ babasız kadınlar tanıdım...“Babasız Kadınların Aşkları” yazısını birkaç yıl önce Vatan gazetesinde, onları anlatırcasına yazdım... En büyük sevgileri verirken, en büyük acılara gark etmekten çekinmediler beni...İntikamlarını en acıtacak şekilde aldılar benden...Pes dedirtmek istercesine...Yere serdiler...***‘Bakalım şimdi ne yapacak?’ dercesine meydan okudular...Sevgilerindeki yoğunluk, öfkelerindeki sınırsızlığı beraberinde getiriyordu...Sevgilerindeki tutkunun gücü, sevgisizliklerindeki öfkenin şiddetiyle raks etmekteydi... Tutku karşısında egom patlıyor, öfke karşısında egom yerlerde sürünüyordu...Babasız kadınlar; bana hayatı baştan sona yeniden çerçeveliyordu...Onlar bana “sevgiyi öğrettiklerini” düşünürken;Ben onlardan, sevgilerinde terbiye edilmiş acıları çekmesini...Acıları çekerken “sessiz kalabilmesini...Sessizce ağlayabilmesini” öğrendim...***Gözyaşımı içime akıtmayı...‘Sükut’u dışarıya yansıtmayı’ onlardan öğrendim...Gün geldi onlarla koptuk...Koptuğumuzu zannettik...Oysa babasız kadınlar kopmazlardı ki;Onların sevgisi mezara kadardı..Babasızlığın çoraklıklarında, öksüz kalmış ruhlarından taşan sevgiyi, bir serap gibi sınırsız ve korkusuz yaşardı onlar...Yerine hiçbir şeyi ikame etmezcesine...“Babasız Kadınların Aşkları” yazımı...Ayrıca, onları anlatan, onların kaleminden çıkmış bir mektubu onların izniyle bu Pazar günü sizin için yayınlıyorum...Babasız Kadınlar’ın aşklarındaki muhteşemliği aktarabilmek için...Babasızlıktan mütevellit öksüzlüklerini, kendi satırlarından akan muhteşemlikle dengelemek için... “Aşk yüzyılı değil bu yüzyıl” diyenlere inat...“Aşk yüzyılların ve takvimlerin değil, insanlığın senfonisidir” dercesine...Babasız kadınların aşklarıBiliyorum ki, babasız kadınların aşkları hayatın en dramatik, en trajik, en acımasız tablolarından biridir...Aslında babasız kadın olmak zaten yeterince dramatik ve acımasızdır...Ama babasız kadınların aşkları, dramatikliğin ötesinde trajiktir...***Küçük bir kızken, ölüm ya da başka nedenlerle kendisinden kopartılan baba, babasız kadının hayatı boyunca arayacağı en temel özlemi belirler...Babasız kadın mutlaka ama mutlaka, içten içe, hep çok güçlü hep ona kol kanat gerecek erkeği arayacaktır...Her kadının aradığından daha fazla arayacaktır...Yakışıklılıktan, hoşluktan, çıtırlıktan hatta hoşgörüden fazla gücü arayacaktır...O güce sahip erkeğin, onu, koruduğunu hissetmesi, babasız kadını güvende hissettirecektir...***Babasız kadınların erkekleri çoğu zaman serttir...Babasız kadınların erkekleri, çoğu zaman pek yakışıklı ve çıtır değildir...Babasız kadınların erkekleri, fazlaca hoşgörülü, kadına karşı töleranslı zevattan da değildir...Babasız kadınların erkekleri hatta biraz kaba ve biraz serttir...***Olay başlangıçta basit görünür...Baba özlemi duyan kız çocuğu ve ona bunu sağlayan güçlü kuvvetli bir erkek...Oysa esas karışıklık bundan sonra yaşanır... Babasız kadın, aşkta mutsuzluğu yaşarken, bir sorunun cevabını bir türlü bulamaz...Hayatına giren erkekler onu anlamamaktadırlar?” ***Onu bir erkek kolay anlayamaz, çünkü o kolay anlaşılabilecek kadar kolay değildir...Güçlü ve kuvvetli bir erkek ister, ama ona şımarmak da ister...O şımarıklığının, ya da tezatlarının da erkek tarafından anlaşılmasını arzu eder...Erkeğin, babadan kalan öksüz ruhunu sonsuz derecede doyurmasını talep eder...Onu delirtmekten, o güçlü ve kuvvetli adamın kimyasını bozmaktan da sonsuz gurur duyar...***Babasız kadının erkeği hem güçlü, hem kuvvetli olacaktır...Babasız kadının erkeği, kadını, herkesten fazla koruyacak ve kollayacaktır...Babasız kadının erkeği, onun öksüz kalan ruhunu doyurmak için, onu şımartacaktır... Babasız kadının erkeği onu her halükarda bırakmayacaktır...***Babasız kadın bunları ister...Ama isterken, babaya karşı duyduğu güvensizlikler, onu zikzaklara da sürükler...Karşısındaki erkekte bunları görmediği anda, müthiş hayal kırıklığı ve savrulmalar yaşar... Erkeğe duyduğu öfke, böyle durumlarda çocukken babaya duymuş olduğu öfkeyle birleşir ve katlanır...Acıtmak eylemi, her ikisini de kapsayacak biçimde yapılır...Sorumlu davranmaya çalışan erkeği, can damarından acıtacak bir eylem mutlaka yapılır...Bu yapıldığında, erkek kroki olur...Birkaç krokiden sonra, sorumluluktan kaçmaya koyulur...Sorumluluğu haketmediğine inanır...Erkek, babasız kadının sorumluluğundan kaçtıkça, babasız kadın daha da acıtıcı olur...Yalvarmaz...Daha fazla acıtır...Bu acıtma bilinçsizdir...Geçmiş öfkelerin birikimidir...***Babasız kadın gerçekte onu koruyan güçle erkekten kopamaz...Derin özlemlerine cevap veren adamın yerine, o sırada bir şey koyamaz...Ama koyamaması acıtmasını engellemez...Acıttıkça bilinç dışı rahatlar...Erkek o acıtmalar karşısında kadından kaçtıkça öfke daha da artar...Bazen öyle bir an gelir ki, taciz kaçınılmazdır...Kadın o anda erkeği taciz ederek, dikkat çekecektir...Çekmek zorundadır...Çekmezse erkeği kaybolacak, o ise erkeği kaybetmeyi göze alamayacaktır...***Babasız kadınlar, 20’li yaşlarda akılları bir karış havada acayip maceralarda olmazlar...Psikopatça bağlanılan sevgililer, çok genç yaşta yapılan evlilikler, sonra boşanmalarla 20’leri geçirirler...Gereksinim duydukları esas şey, bir erkeğin onların olduğuna inandıkları gücüdür... Onun koruyuculuğu esastır...Onu bulduğunu düşündüğü an, fazla beklemez evlenir... Günlük heyecanlar yaşayacak, mood’da değildir...Bir süre sonra, özlemlerinin karşılanamadığını görür...Müthiş acılı bir süreçle kocadan ya da sevgiliden ayrılır...***Kendi psikopatından uzaklaşmaya çalışır... Oysa bilmez ki o psikopat kendi koordinatıdır... Acılı, dramatik, trajedik, hatta travmatik...Babasız kadınların aşkları müthiş olur...Aşk gibi aşktır onlar...Kırıntı gibi değil, dağ gibidir onlar...Ama bir yanardağ gibi...Güzel, çekici ama patladığında hayatı mahvedecek gibi...Patlamazsa o eşsiz doğada, tehlike içinde ama mutlu yaşarsınız...Patlarsa, yapacak bir şey yoktur... Ölür gidersiniz!..BİR BABASIZ KADININ MEKTUBU...Vazgeçiyorsun ondan..Gidiyorsun..Unutmuyorsun ama...Vazgeçmek yetmiyor..Başkasının koynunda onun kokusunu duyuyorsun,,Kimseye bir şey de diyemiyorsun artık.. Utanıyorsun.. Bir şey eksik diyorsun hep...O eksik diyemiyorsun...Malum bu yüzyıl aşktan utanır hale getirdi bizi...Hayatta kalmaya çalışıyorsun,Gün geçiriyorsun...Artık duyguların bir önemi kalmadı ya..Kimse dinlemek istemiyor seni...Kimsenin omuzunda onun için ağlayamıyorsun da.. Kaçıyorsun bütün omuzlardan da...Yalnız kalıyorsun...Yapayalnız..Uyuyamıyorsun..Ölüyorsun onun yokluğunda kimsesizlikten..Şeytan gelse sarılacak hale düşüyorsun ateşine aldırmadan..Şefkatine muhtaç..Ellerine muhtaç..Hiçbir şey doldurmuyor o boşluğu..‘Ben seninim’ diyemiyorsun..‘Ferhat yoksa ölürüm’ diyemiyorsun..‘Şımarıklık’ diyorlar... Sanki bir başkasını sevmek zorundaymışsın gibi..O hiç senin olmadı..Buna da alıştın, öğrendin sevmeyi böyle..‘Bırakın yalnız kalayım.. Bırakın bir ömür onu düşleyeyim’ diyemiyorsun..Arabesk oluyorsun.. Anlatamıyorsun..Yalnız kalıyorsun hep yalnız.. Şimdi bu yalnızlıkla ne yapsan boş..Öyle bir sevmişsin ki..O yoksa hiçbir şey yok.. Olmasa da olur..”

Devamını Oku

Erkeğin bittiği yerde kadın yeni başlıyordur..

15 Şubat 2014

Tabiatın insanlara bahşettiği seksüel potansiyel açısından, kadına göre fukaralık sınırlarında dolaşan bir cins, kadınla acaba gerçekten eşit olabilir mi?..Dün 14 Şubat’tı...“Zengin bir cinsellik potansiyeli taşıyan kadınla; fukara bir cinsel performansın üstüne çıkamayan erkek arasında, tabiatın kadından yana bahşettiği eşitsizlik” yaşamın her alanına sıçramaz mıydı?..Bir kadın, sınırsız sevişmeler yaşayabilirdi...Bunu ne kadar yaşayıp yaşayamadığı değildi önemli olan...Tabiatın kendisine bu potansiyeli bahşetmiş olmasıydı mühim olan...***Buna karşın erkek, fukaraydı cinsel açıdan...Sınırlı sayıda kadınla birlikte olabilme kapasitesini, köpürterek, abartarak üstün hale getirme arayışına yöneliyordu...Erkeğin bittiği yerde aslında kadın daha yeni başlıyordu... Bir kadın kendisine göre, fukara olduğunu bildiği “erkeğe karşı” cinsel açıdan gerçekte ne hissederdi?..Tabiatın bu denli acımasız bir eşitsizlik sağladığını erkeğe; bu gerçeği açıktan hiçbir zaman söylemeyeceği aşikardı kadının...Ancak erkeğe söylemediği gerçek, kendisini ondan kat be kat üstün gördüğü realitesini değiştirmiyordu...***Kadın; erkek karşısında eziliyor görünse de, ona ekonomik olarak bağımlı farz edilse de, kendisinin; doğa tarafından bir erkekten fersah fersah daha güçlü yaratıldığını biliyordu...Kadının gerçekte taşıdığı cinsel gücün ve potansiyelin, onda biri bir erkekte yoktur... Erkeğin kadın karşısındaki cinsel zavallılığı, psikolojisine, fizyolojisine, davranış biçimine ve komplekslerine rehber oluyordu...***Hayatın ve doğanın bu basit ve açık gerçeğini örtmek, gizlemek, ondan alakasız bir hurafe yaratmak için, “Erkeğin cinsel açıdan kadına göre çok daha güçlü bir cins olduğu dogması” yaratılmıştı...Dogmanın yaratılma nedeni; “kadını bu dogmanın psikolojik etkisiyle zapt-u rapt altına almak”, ondaki sınırsız cinsel potansiyeli “erkek için ahlaksızlık sınırına taşımadan, yok etmekti...”***Fizyolojik farklılığın bilincinde olan hipokratlar, bu konuyu hafiften es geçiyorlardı...Erkeklerin yüzleşmek istemediği bir gerçekti bu...Kadınlar ise, erkekte arıza çıkartacağını bildiklerinden, üzerine gitmekten bilinçli olarak kaçınırlardı bu konunun konuşulmasından...***Erkeğin ne kadar çapkın olduğu, “bir kadının tek bir erkekle olmayı tercih ettiği halde”, bir erkeğin sınırsız sayıda kadınla beraber olmasının ‘doğal’ bulunması özellikle yalana sarılıp sarmalanmış bir dogmaydı...Gerçek tam tersiydi...Kadın belirgin bir zaman diliminde fizyolojik olarak, istediği kadar erkekle beraber olabilirdi...Erkek aynı zaman diliminde ancak çok sınırlı sayıda kadınla beraberlik yaşayabilirdi...***Bu gerçeği yazdığımda, Ertuğrul Özkök “dağınık bir yatakta, keyifle içmekte olduğu sabah kahvesi keyfini mahvettiğimi” söyledi...20 yıl bir gazete yöneten, sosyolog, çapkın ve flörtöz bilinen bir genel yayın yönetmeni, erkekle kadın arasındaki bu temel fizyolojik farkı nasıl kendinden ve bilincinden bu kadar saklayabilmişti?..Esasen onun gibi, karşı cinse antenlerini açık tutan birisi;Kadınların neden, kendi aralarında erkeklerin cinsel performansını konuşurken, erkeklerin kendi aralarında kadınların cinsel performansını hiç konuşmadıklarını sorgulayabilmeliydi... ***Erkekler neden, kendi aralarındaki erkek erkeğe geyiklerde, “kendi performansları hakkında uluorta atıp tutuyorlardı da, kadınların performansı üzerine tek kelime etmekten sakınıyorlardı?..”korkuyorlar mıydı bilinçaltında yoksa ondan bahsetmeye?..Kadınlar aralarında neden kendilerinden bahsetmek yerine “erkeklerin durumundan söz etmekten zevk alıyorlardı?..”Kendileri kendi durumlarından emin olduklarından olabilir miydi?..Sorun “tabiatın yaratırken cimri davrandığı karşı cinste olabilir miydi?..”***Bu konu “cinsellikle sınırlı olan, seksologları ilgilendiren bir seksüel performans” meselesi olarak görülebilir...Oysa kadınla erkek cinsinin, bu zenginlik ve fukaralık meselesi, “aralarındaki ilişkinin dengesizliğinin, kadın cinsinin gerçek üstünlüğünün” temel nedenidir...Kadın gerçekte üstün olduğu erkekten, bunu gizlemek için düşük profilli bir ikinci cins konumuna sokar kendisini...Erkek durumu kavramadığından, pohpohlanan egosuyla durumu teorize eder...Doğanın zekasıyla alay etmektir esasen, gerçeğe karşı yaratılan bu dogmatik cereyan...*****BİR ERKEK KADINI KORUYAMAZ... ANCAK BİR KADIN ERKEĞİ KORUYABİLİR...Dün gece ATV’de yayınlanan Bruce Willis ile Richard Gere’in oynadığı The Jackal (Çakal) filmi sinema klasikleri arasında girmiş bir başyapıttır...O filmin bir sahnesinde “uluslararası düzeyde profesyonel katillerin en rafinesi” olan Çakal (Bruce Willis), kendisini tanıyıp ortaya çıkarmakla görevlendirilen müebbete mahkum İRA militanı Declan’a (Richard Gere), ironik bir aşağılamada bulunur...Öldürücü darbe vurup sadece yarım saat yaşamasına izin verdiği polis kadına;- “Declan’a söyle” der...- “Kadınlarını koruyamıyor o...”Ağır bir sözdür söylediği...Declan’ın hamile olan sevgilisinden sonra ikinci kez bir kadın olayında başına gelmektedir...Filmin IRA militanı Declan’la; Profesyonel tetikçi Çakal arasındaki dramının en belirgin noktalarından biri budur... ***Uzun zaman, bir erkeğin kadını koruyabilme misyonu üzerinde kafa yordum... Hayat ve öğrendiğim klişeler beni, “kadınların erkekler tarafından korunması gereken bireyler sınıfına” sokuyordu...Kadınlar;- “Bizim sizin korumanıza ihtiyacımız yok” dedikçe içimden;- “Var da istemiyorsan göstermeyelim bari...” diyordum...***Oysa eğer cinslerden biri bir diğerini koruyacaksa, esasen kadın erkeğini korurdu...Erkek kadını değil...Kadınının kendisini koruyacağına inanan erkeklerin sırtı hayatta yere gelmezdi...Hayat buna karşın kadınlarını korumaya çalışan erkeklerin trajedileriyle doluydu...Ceasar, Kleopatra’yı korumaya çalışırken öldürülür...Antoni Kleopotra’yı sonsuz kereler korumak isterken, onun kollarında ölür...İki büyük tarihi lider, Kleopatra’yı koruma yerine, Kleopatra tarafından korunmayı seçselerdi, bugün Roma’nın tarihi değişik yazılırdı...Belki Mısır’ın da...

Devamını Oku

Beni bu gitmeler mahvedecek!..

13 Şubat 2014

Açtım parçamı dün gece...Anı yaşayabilmek...Geceyi hissedebilmek...Gelecekten bir tutam umut alabilmek...İçimdeki duyarlılığı hissetmek için...***Sevgililer gününün arefesiydi dün gece...Sevgi’nin arefesi gecede;Geçmiş aşklarının dalgalarıyla sörf yapmak istedim...Derin izler bırakan kadınlarla yeniden buluşmayı denedim...O kadınlara hiç bitmeyen şarkımı mırıldanmak istedim...***“zaman sadece birazcık zamangeçici bu öfke, bu hırs, bu intikamacılarımız tarih kadar eskinefes alıp vermek misali olağan***zaman sadece birazcık zamanson bulduğu yerde sevgiler bir tek anböyle benzer hisler etrafımdaalışkanlıklarımız bile sıradan***gidiyorum bütün aşklar yüreğimdegidiyorum kokun hala üzerimdesana korkular bıraktım bir de yeni başlangıçlarbir kendim bir ben gidiyorum***zaman sadece birazcık zamankızgınlığım yalnızklıktan korktuğumdanbilirsin karanlıktan da ürkerim çocuklar gibiışıkları yakarım hep bu korkudan***gidiyorum bütün aşklar yüreğimdegidiyorum kokun hala üzerimdesana korkular bıraktım bir de yeni başlangıçlarbir kendim bir ben gidiyorum...”***Kaçıncı defadır bilmem bu parça çalıyor...Kaçıncı defadır bilmem; içimde fırtınalar kreşendo yapıyor...Kaçıncı kezdir bilmem yine ‘gitmekteyim yüreğimde...’Kaçıncı defadır bilmem yine yolculuğa çıkmaktayım bir meçhule...Orhan Veli’yi; “bu havalar mahvetmişti...”Farkındayım ki “beni de bu gitmeler mahvedecek...”Aşkları yüreğimde taşınıyorlar...Kokular üzerimden çıkmıyorlar...Aşklar ve kokular beni sarmalamışlar...Yine de, yeni ve yeniden; Bir meçhule yol almaktayım...Meçhulün dibine...Meçhulüne meçhulüne... Gün gelecek bu çekirge artık gidemeyecek...Hala muammadır kalbimin derinliklerinde...Gitmek mi yoksa gidememek mi beni bitirecek?..SEVGİ GÜNLERİNDE AF...Bugün 14 Şubat...Sevgililer Günü...Sevginin Günü...Anlamanın, anlaşılmanın, empatinin, sevgiyi vermenin, sevgiyi almanın, sevgiyle büyüyüp sevgiyle çoğalmanın günü... “sevgiyle yeniden çoğalmayı” öğrenebileceğimiz bir gün bugün...***Aşkları ve aşklarımı yazmayı düşündüm...Aşklarıma referanslar yapmayı, geleceğe aşkla bakmayı, aşkın kıvılcımlarıyla yaşamı tazelemeyi düşündüm önce...Ne ki yazı için masaya oturduğumda...Elim gitmedi kavuşmak istediğim aşkları yazmaya...Yarım kalmış aşkları anlatmaya...Geçmiş aşklardan, gelecek aşklara uzanan köprüyü anlatmaya...***Cezaevlerinde onbinlerce insan var...Hayatın rüzgarları, tahmin etmediğimiz kadar, sert esiyor bu ülkede...Yeni hesaplaşmalar ufukta beliriyor...Mazi her geçen gün daha fazla istikbali rehin alıyor...Geçmiş temizlenmiyor...Gelecek kirleniyor...Bu filmin bir sonu, bir ‘end’i bir nihayeti olmalı...Bugün “sevginin ve sevgililerin günü...”Karşındakini anlamanın, anlayışla karşılamanın, sevgiyle çoğalmanın, aşkla yakınlaşmanın günü...Bugün birbirimizi affedebileceğimiz ve yeni başlangıçlar yapabileceğimiz bir gün...***Yeniden yargılama değil...Yeni mahkemeler, yeni yargıçlar, yeni savcılar, yeni bilinmeyenler, yeni kavgalar, yeni savunmalar değil arzuladığım...Geçmişe bir sünger çekmek, bitmeyen hesaplaşmaları nihayete erdirmek, sürüp giden yargılamalara bir son vermek zamanıdır bugün...Sevgiye layık olma günüdür yaşadığımız gün...Olağanüstü bir af çıkarmak için düğmeye basma günüdür bugün... Cezaevinde “sevgilisinden, sevdiğinden, aşkından, yavuklusundan, yavrusundan ırak” sevgiyi özleyenlere bir çiçek gönderme, bir jest yapma günüdür bugün...Sevgiyi gösterecek olanlar, gün gelip karşılığında, bugün verdiklerinin bin katı sevgi bulacaklar...Evren işleyecek...Veren alacak...***Yarım kalmış geçmiş aşklarımı değil...Yaşanmamış gelecek aşklarımı değil...Yaşamayı düşündüğüm bugünün aşklarını değil...Kavuşulamayan onbinlerin sevgilileriyle aşklarına gidiyor kalemim ve elim...Yeniden yargılama değil...Bir an önce af çıkmalı...Yargıyı ve toplumu yeniden yapılandırma için...

Devamını Oku

Size teşekkür yok Bay Ertuğrul Günay!..

13 Şubat 2014

Ne yapsam, ne söylesem, ne desem, ne etsem; karşımdaki bir cevap yetiştiriyordu...Çocukluğumun kutsalını, gençliğimin heyecanını, yetişkinliğimin yaşam alanını elimizden alacaktı...Buna ahdetmiş gibi davranıyordu Ertuğrul Günay...Görünüşte futbolla ilgili bir adam değildi...Fanatik olmayan bir Galatasaray’lı olduğunu söylüyor, futbolla ilgisinin olmadığını belirtiyordu...Ancak ne yapıp edip, Dolmabahçe’deki stadı, yıktırmaya ve bir daha da yaptırmamaya çalışıyordu...***İnsanlara dikkatli bakarsanız anlarsınız...Nedenini bilmiyordum, fakat anladığım Ertuğrul Günay’ın ne yapıp edip, Dolmabahçe stadını Dolmabahçe’de Beşiktaş’a yar etmek istemediği idi...***O günlerde hükümetin çok etkili bir unsuruydu Ertuğrul Günay...Kültür Bakanı’ydı...Stat tarihi eserdi...AKP arka arkaya seçimler kazanıyor, Türkiye’nin bütün gündemine hakim gözüküyordu...Ertuğrul Günay muhafazakar bir politikacı değildi...CHP’den gelen hatta bir zamanlar Türkiye Komünist Partisi’ne yakın duran bir politikacıydı... Böyle bir politikacının değme AKP’liye taş çıkartırcasına; “Stadın yapıldığı yerin Osmanlı’dan kalan mirasına atıfta bulunması”, bunu bir muhafazakar politikacıdan çok daha fazla benimsemesi garibime gidiyordu...***Taksim Kışlası’na, Tayyip Erdoğan’ın duyduğu özlemi anlayabiliyordum...Ancak “Osmanlı döneminde atların bulunduğu söylenen arazideki stadın kültürel!!! nedenlerle, niçin bir zamanlar TKP’ye yakınlık duyan, ateist olarak bilinen ve geçmişte CHP’nin sol kanadında politika yapmış bir siyasetçi tarafından yıkılmak istenmesini kavrayamıyordum...”İşin içinde bir bit yediği vardı ama neydi?..***-“Siz de stadınızı alın, Galatasaray gibi İstanbul dışına taşıyın...” deyiverdi bir gün... O zaman gerçek niyetini anladım Ertuğrul Günay’ın...Bu stadı Dolmabahçe’den göndermek istiyordu...Yerine neyin gelmesini istiyordu, gelecek olanla ne ilgisi vardı, onu bilmiyordum...Fakat istediği buydu...İdeolojik gerekçesi ise; “Osmanlı tarihini ve kültürel eserleri korumak” olarak gösteriyordu...Topçu Kışlası’nın Taksim’e yapılmasında ısrarlı olunduğu günlerdi...***Böyle anlarda, insanın gözüne ilk bakışta her şey imkansız gibi görünüyordu...İktidar güçlüydü...Bakan çok güçlü...“Güç” stadı Dolmabahçe’de istemiyordu...Osmanlı kültürü ve motifleri modaydı...Cumhuriyet döneminde inşa edilen stat ve İnönü ismi “Tu kaka edilmekteydi...”Pek şansımız yok gözükmekteydi...Oysa “hayat” kavga etmeden direnebilir, pes etmeden bir çıkış formülü bulabilir, egonuzu patlatmadan gücünüzün farkına varırsanız, “imkansız” tanımaz... ***- “Her şey Ertuğrul Günay’dan yana görünebilir... Fakat dikkatli bir göz iki şeyin ondan yana olmadığını söyleyecektir... Birincisi Tayyip Erdoğan, gençliğinde futbol oynamış bir futbolcu ve politikacıdır...Kendi takımı Beşiktaş olmasa da futbol camialarına aşinadır ve onları sever...Futbolun taraftar için ne önem taşıdığını bilir...Taraftarın tepkisinin ne olduğunu da...Kendi de bir taraftardır...Kendi de bir futbolcu...”*** Bu birinci noktaydı...Ertuğrul Günay; - “Biz Osmanlı’nın tarihi mirasını koruyoruz... Orada ahır vardı... Stat yoktu...” dese de;“Dolmabahçe stadının Osmanlı’yı unutturmak için Cumhuriyet kadrosu tarafından özellikle inşa ettirildiği” rüzgarı estirilse de, “kulüpler ve taraftarının bir reel politik gerçeği vardı...”Bu reel politik gün geldi, şike olayında Fenerbahçe camiasında, stat olayında ise Beşiktaş taraftarında itici güç oldu Türkiye’de...*** İkinci nokta buydu...Tayyip Erdoğan futbolcu kökeninin ötesinde bir politikacıydı...Koskoca bir Beşiktaş camiasını bir “hiç” uğruna karşısına almayı istemeyecek bir politikacı...“Oy”un nereden kazanıldığını bilen, nereden kaybedildiğini gören bir politikacı...Ona “Cumhuriyet mirası bu stadın yerinde kalmasını anlatmak zor görünse de, aslında hiç zor değildi...”Pragmatikti o ve öyle olmak zorundaydı...Öyle olmasa bu kadar geniş bir kitlenin oyunu alamazdı...***Konu Beşiktaş ve çıkarlarıysa;“Beşiktaş’lılar siyaseti Beşiktaş’ın üzerine kurarlardı...”Gerçek Beşiktaş’lılık buydu, bunu gerektirirdi...***Okları, Dolmabahçe’de stadı baştan beri yıkıp, yeni bir şey yapılmasına izin çıkartmak isteyen Ertuğrul Günay’a yöneltip, Tayyip Erdoğan’dan başbakan olarak stat desteğini isteme nedeni buydu...Tayyip Erdoğan bir süre sonra o desteği verdi...Stat kapasitesinin 42 bin kişiye kadar çıkartılıp, Dolmabahçe’nin kalbinde, Beşiktaş’ın ilçe göbeğinde, bu stadın yapılmasına izin çıktı...Yıldırım Demirören, Fikret Orman, İsmail Ünal, hep uğraştılar bu stada izinlerin çıkması için...Ben de kendi çapımda uğraştım...Fakat biliyordum ki;- “Bu izni çıkartacak, bu mucizeyi gerçekleştirecek, bu imkansızı başaracak olan tek güç esasen Beşiktaş’ın milyonları bulan seyircisidir...” Biz değil; Milyonlarca insan, milyonlarca ses, milyonlarca yürek o stadı Dolmabahçe’ye dikecektir... ***Dün akşam Fikret Orman Beşiktaş Başkanı olarak “imkansız kılınan bu mucizenin gerçekleşmesinin lansmanını yaptı” Swiss Otel’de...Boğaz’ın kıyısında “muhteşem ve çağdaş bir stat yükseliyordu...”Boğaz kıyısında kurulmuş, adı Beşiktaş olan, Türkiye adı verilen coğrafyanın en eski kulübünün, evi ve mabedinin mimarisiydi yükselmekte olan...Emeği geçen herkese teşekkür edilmeliydi şimdi...Bir tek Ertuğrul Günay hariç...Ona Beşiktaş’lıdan gelecek hiçbir teşekkür olmayacaktı... “No Thanks To You...” İngilizce’de çok sevdiğim bir deyimdir...Bir işin olması için, hiçbir destekte bulunmayan hatta köstek olan insanlara söylenir, iş hallolduktan sonra...Meali şöyle:- “Size bir teşekkür yok Bay Ertuğrul Günay!..”

Devamını Oku

Gazetecilik...

12 Şubat 2014

Bir süre önce, çocukların gazeteci olmaması için duaya başladığımı yazıyorum...Bunu gazetede ilan ediyorum...Duadan ibaret olmasın diye önlem olarak, evin içinde gazeteciliği çağrıştıracak, ona gıpta edilecek, özlem duyulacak, ne var ne yoksa gözünden uzaklaştırıyorum...İçimden “Çocuklar, iyi ki benim aktif gazetecilik, televizyonculuk günlerimde doğup büyümediler... Şimdi çoktan dönüşü olmayan bir yola girmişlerdi...” diye geçiriyorum...***Çocuklarımın gazeteci olmamasını dilemek bir süre sonra beni kesmiyor...Kendim de bir şeyler yapmak istiyorum...O esnada bir üniversitede söyleşiye çağırıyorlar beni...Tıklım tıklım dolu bir salonda öğrencilerden biri söyleşinin sonlarında karşılıklı samimiyetten cesaret alarak soruyu patlatıveriyor:- “Televizyon haberlerine dönecek misiniz?.. Dönecekseniz ne zaman döneceksiniz?..” diyor...Ona televizyon haberlerine dönmeyi düşünmediğimi kesin bir dille söylüyorum...***Zaman zaman hakkımda “şu televizyon kanalının haberlerini teslim alacakmış” yollu dedikodular üretiliyor, haberler çıkıyor...O görevleri yürüten arkadaşlar tedirgin olmasınlar, yanlış anlamasınlar diye, kesin bir dille böyle bir şeyin olmayacağını söylüyorum...Benim için ne çocuklarımın gazeteci olması, ne de televizyon veya gazete genel yayın yönetmenliği, yapılacak işler değil artık...Yıllardır bu konuda “bana nerelerden teklif gelmiş olduğunu” ayıp olur diye söylemiyorum...Bir anlamı yok...Ben nasıl olsa yapmayacağım...Tekliflerin bir tanesiyle bile, para konuşma aşamasına gelmemeye özen gösteriyorum...***Bir süre sonra bu önlem de yetmiyor...- “Bundan böyle yazarlığımı bile, bir gazeteci-yazar gibi değil, sade bir yazar gibi yürüteceğimi” söylüyorum...Gazeteci kimliğimden çok, yazar kimliğimin yanına, edebiyatçı kimliği koymaya çalışacağımı beyan ediyorum...Belli ki, kurtulmak istediğim, artık içselleştirmekten imtina ettiğim, bıkkınlık hissettiğim ve yapmaktan mutluluk duymadığım, bir meslek var ortada...Bu meslek benim hayatım...Tam 35 senem bu meslekte geçmiş benim...Kendimi adamışım bu mesleğe...Adımdan önce, gazeteci sıfatım gelmiş yıllarca...Buna rağmen, istemiyorum artık aktif gazetecilik yapmak...Arka arkaya birkaç defa, “gazeteciliği de 35 sonunda nihayete erdirdiğimi” yazıyorum...***Bazen bir şey yapmamak aslında çok şey yapmaktır...Bazen bir şeyi görmemek, aslında çok daha önemli bir şeyi görmektir...Bazen susmak ve konuşmamak, konuşmaların en büyüğüdür...Sessizliğin sağır edici etkisi vardır...Sound of Silence parçasını bilenler sessizliğin anlamını bilirler...Gücünü de...*****FERNANDES GİDİCİDİR!..Bütün camia İspanyolların ünlü yıldızı Guti’nin yeniden ne zaman şahlanacağını soruyordu Beşiktaş’ta...Oysa İspanyol futbolcu İstanbul’a eğlenmek, futbolunun son günlerinde güzel bir tatil yapmak, kızlarla hoş vakit geçirmek, bu arada da senede 2.5-3 milyon euro’yu cebine indirmek için gelmişti...Oynayacağı falan yoktu...Bunu fark etmek için fazla zeki olmaya da gerek yok...O günlerde Fernandes, Guti’den dolayı ilk onbirde kolay yer bulamıyor, savunmanın önünde libero oynadığında ise top kaybederek, gole sebebiyet veriyor, astarı yüzünden pahalıya neden oluyordu...- “Guti’nin oynayacağı yok, Fernandes onun yerinde oynarsa patlar...” diye haftalarca yazı yazdım... Sonunda Guti gitti, Fernandes kazanıldı...***Kazanılmasında emeğim vardı Fernandes’in...Emeğimin olduğu bir futbolcu için duygusal davranmam, ne olursa olsun onu korumam doğal bir reaksiyondu...Ne var ki; Fernandes’le, sözleşme ve para meselesi bir türlü zamanında halledilemedi...Sonuçta Fernandes, Beşiktaş’a yarar değil, zarar vermeye başladı...Fernandes’in oynadığı maçlarda Beşiktaş eskiden olduğu gibi patlamıyordu...Uzun zaman teselliyi genç Oğuzhan’la buldu Beşiktaş...Fakat tıpkı Guti gibi Fernandes de büyük bir isim yapmıştı...O oynamadı mı takım oynamadı zannediliyordu...***Genç Oğuzhan tek başına yeterli olmuyordu bu aşikardı...O haliyle bile Fernandes’den kat be kat üstündü...Sezon başında panzehir bulundu...Kanada’lı Hutchinson ön liberoda mükemmeldi...O da takımın sağ ve sol beki olmadığından, joker niyetine her tarafta kullanılmaya başlandı...Bu da Beşiktaş’ın hızını kesti...Şimdi, Hutchinson ön liberoda, Oğuzhan ise forvet arkasında nihayet önlü arkalı oynamaya başladı Beşiktaş’ta...Kartal patlıyor böyle oynayınca...Üç haftada, lider Fenerbahçe’yle arasındaki 14 puanlık fark, 5’e indi...Hutchinson ile Oğuzhan beraber oynarsa...Şampiyon olamasa da Beşiktaş bu yıl üst sıralara kesin abone olur...Bir zamanlar Guti için söylediğimi artık Fernandes için söylemek zorundayım...Fernandes’in kafasına girenler Fernandes’i bitirdiler...Beşiktaş yönetimi de zamanında sözleşme yaparak, Fernandes’i kazanamadı...Sonuçta onun kaderi de Guti’ye benzedi...Fernandes bu haliyle ilk onbirde yer bulamaz Beşiktaş’ta...Hiçbir futbolcu giydiği Beşiktaş formasından üstün değil çünkü...

Devamını Oku

Savaş Ay’dan yadigar kalan kızları...

11 Şubat 2014

Cengiz Semercioğlu dün Hürriyet’te çok ilginç bir habere daha imza atıyor...Savaş Ay‘ın kızının ayrıldığı annesiyle yaşadığı sorunlardan dolayı mirasını oğluna bıraktığını söylüyor...Savaş sağlığında kızının annesiyle ağır problemler yaşıyor...Bütün bunlara karşın kızıyla yeniden görüşmeye başlıyor...Ancak son günlerindeki hastalığı esnasında yaşadığı eve kızının annesi tedbir koyduruyor...Bunun üzerine kızıyla görüşmeyi kesiyor ve miras hakkını oğlunda tutuyor...***Dün haberle ilgili Cengiz’i arıyorum...Bana Savaş’ın bilinen aksine bir kızı değil, iki kızı olduğunu söyleyerek bazı ayrıntılar veriyor...-”Bir babanın annesine kızıp, çocuğunu cezalandırması ne kadar doğru?.. Böyle şey olur mu?..” diye soruyor bana...“Babalık duygumu” yakından bildiği ve gözlemlediği için benden alacağı cevaptan belli ki emin...Ona hiç tahmin etmediği bir cevap veriyorum:-”Bir baba annesinin tavırlarından ötürü çocuğundan uzaklaşabilir...” diyorum...Farkındayım ki hiç beklemediği bir cevap bu...Cengiz o esnada, benim nasıl olup da üç çocukla tek başıma Amerika’larda iki haftayı geçirdiğime gıpta ettiğini söylüyor...***-”Televizyon programı yaparken senin gibi düşünürdüm Cengiz...” diyorum...Babaların öz çocuklarına karşı “nasıl bu kadar ilgisiz ve duyarsız davrandıklarına“ hayret eder, “bunlar adam mı, değil mi?..” diye canlı yayında ne fırçalar kayardım...Zavallı Rafet El Roman neler çekmişti elimden...O zamanlar kendi hayatımda çocuklarla bu meseleler konusuna yabancıydım...Yıllar içinde manevi kızımdan başlayarak üç çocuk sahibi oldum...Zaman geldi çocuklarımın annelerinden ayrıldım...Ağır cenderelerden geçtim...Sonunda ne mutlu ki ne manevi kızıma, ne de iki kardeşine karşı bir uzaklık olmadı hayatımda...***Nihayet iki hafta önce, iki anneden izin alarak üç çocuğumla başbaşa Amerika’ya tatile gittim...Fakat bu yaşadıklarım; “çocuklarına karşı duyarsız babalarda, sorumlulardan birinin de anneler olduğu” gerçeğini değiştirmiyor...-”Ben de senin gibi düşünüyordum bir zamanlar... Ne var ki hayatta gördüklerim beni değiştirdi... Savaş’ın da aynı şeyleri yaşadığını zannediyorum... Eşle ayrılıkta, erkeğe düşman olan kadın, ister istemez ‘çocuğunu babaya karşı istemeden dolduruyor bilinçaltında...”Bunu anne bilerek yapmıyor belki...Fakat annesiyle, anneannesi veya arkadaşları arasında konuşulanları istemeden duyan çocuk bilinçaltında “babaya karşı bir öfke, bir mesafe biriktiriyor...Baba çocuğuyla karşılaştığında çocuğunda bu mesafeyi, bu belirsiz öfkeyi hissediyor...Babayı çocuğundan uzaklaştıran temel nedenlerden biri bu...”***Cengiz ilgiyle dinliyor...Onun çocuğunun annesi Berna’yla böyle bir gündeminin olmaması şansı...-”İki neden var babaların çocuklarından uzaklaşmasının“ diyorum...-”Birincisi annenin, erkeğe kendi öfkesinden dolayı, çocuğunu bilinçli veya bilinçsiz babaya karşı doldurması...Erkeğin, kadının çocuğunu kendisine karşı kullandığını hissetmesi...İkincisi ise, babanın hayatına yeni giren kadının, onun ilk çocuklarına karşı mesafesini tetikleyen bir rol oynaması...” diyorum Cengiz’e...***Elbette bu söylediklerim, çocuklarla hiçbir ilişkisi olmayan duyarsız erkekler için değil...Gerçekten duyarlı babalar için söylediğim bu gerçekler...Birçok babanın anneleriyle iyi ilişkiler içinde kaldıkları çocuklarına karşı “iyi ve sorumlu davrandıklarını” görüyorum...Rahmetli Savaş Ay; benim arkadaşım...Savaş’ın yadigarı kızlarının bu şekilde medyada yer almasından büyük rahatsızlık duyacağım aşikar...Amacım Savaş’ı aklamak, hayatın gerçeklerini değiştirmek değil...Ona dostluk göstereceğim gün gelirse, gözümü kırpmadan yaparım...Fakat bugün yaptığım bir dostluk gösterisi değil...Anneler ve ayrılan eşler için bir gerçeğin altını çizmek amacım...Savaş gibi oğlunun üzerine titreyen duyarlı bir “baba”nın, “duygu titreşimlerinden öz kızlarının nasibini almaması, Savaş’ın kalbinin onlara karşı kayıtsız kalması normal şartlarda” mümkün olmazdı...Olsa olsa, ayrıldığı kadınlar, ona olan öfkelerini, farkında olarak veya olmayarak hiçbir suçu günahı olmayan çocuklara genetik olarak yükleme ihtimalleridir...-”Belki bir duygusal uzaklık, belki bir gönül köprüsünde kırılma, belki sevgi tezahüründe bir nakıslık”tır yaşamış olduğu Savaş’ın...***Ondan bize yadigar kızları, bilmeliler ki; onun dostlarının, arkadaşlarının da kızıdırlar tabiatıyla...Müsterih olabilirler...Babalarının ruhunu rahatsız etmeden, haklarını arayacaklar...Savaş’ın ölümünden sonra yaşananlar ise, tüm ayrılanlara, annelere, babalara ve arada kalan çocuklara ibrettir...Savaş’ın hayata kattıkları, ölümünden sonra devam etmektedir...Dün ayrı ayrı çocuklarımın iki annesi aradılar beni...Ayrı ayrı çocukların durumunu konuştuk...Birbirimize destek olmayı sürdürmeye çalıştık...Nihayetinde; Ayrılan veya ayrılmayan bir repliktir anneyle babanın ortak söylediği...Çocuklarının arkasından “İyi bir insan yetiştirdik...” diyebilmektir amaç...Başarı budur...Gerisi başarısızlıktır...

Devamını Oku

Uçak korsanını izlerken uçak yolculuğu...

9 Şubat 2014

Uçağa binmeden, “Pegasus Hava Yolları uçağını kaçırmak üzere harekete geçen korsan haberi” internete düşüyor...Los Angeles Havaalanı’na “bu haberleri okuyarak” geliyorum...Üç çocuğum ve irili ufaklı onbeş parça eşyayla seyahat ediyorum...İstanbul’dan çocukların sırtlarına aldıkları çantalarını da saydığımızda 11 parçayla yola çıkmıştık...Dönüşte onbeş parça oluveriyoruz bir anda...***Nedeni, Amerika’da yaptığımız sınırsız alışveriş falan değil...Disneyland’da çocuklar, kendi boylarına uygun sürülebilir bavullar görüyorlar...Babalarının o bavulları havaalanında tekerlekle yürüttüğünü gördüklerinden;-“Biz de isteriz...” diye tutturuyorlar...Türk Hava Yolları’nın uçakta verdiği çantalar, Disneyland bavulları derken, aniden 15 parça oluveriyoruz havaalanında...Havaalanına girdiğimiz andan itibaren bütün gözlerin bizi süzdüğünü fark ediyorum...Sevgi dolu, biraz da merhamet dolu sevecen bakışlar var üzerimde...Minik çocuklar ve onbeş parça eşya ile “hicret görüntüsü” veren yalnız bir baba görüyorlar karşılarında...***Giderken aynı uçakta yolculuk ettiğimiz ailelerden bazıları dönüş yolunda da aynı uçaktalar...Bir hanım;-“Biz anne ve anneanneleri olarak baş edemedik yaramazlıklarıyla çocukların iki hafta boyunca... Siz nasıl baş ettiniz?..” diye soruyor...Bir şey söylemiyorum...Gülümsüyorum...***O hengame arasında söyleyemiyorum ki;-“Onlara giderken bir konuşma yaptım... Arkadaşlar ‘biz bir izci ailesiyiz...’ dedim...Birbirimize yardım edeceğiz... Birbirimizin eksiklerini kapatacağız...Her şeyi kendi başımıza yapacağız...Kendi kendimize yeteceğiz...Bir aile olduğumuzu göstereceğiz...Tamam mıyız?..” dedim...Onlar da ‘tamam baba’ dediler...Biz takımı seyahatin başında kurduk...Gerisi kendiliğinden geldi...İki hafta dört kişilik bir izci takımının Amerika’daki maceralarından oluşuyordu...Çok da güzel maceralardı onlarRüya gibi geçtiler...”***Bunları söyleyemiyorum;Bir arkadaşım;-”Hayatın boyunca bu seyahati unutmayacaksın...” diyor-”Hep en güzel anılarla anacaksın...”-”Biliyorum...” diyorum;-”Bunu biliyorum da, sen nasıl bunu biliyorsun onu bilmiyorum...”Pegasus uçağını kaçırmaya kalkan uçak korsanının Ukrayna’lı olduğu haberleri geliyor...Bir süre sonra içkili olduğu haberi düşüyor...Tam o sırada güvenlik kontrolü için, havaalanının en zor bölümüne giriyoruz...İstanbul’da Atatürk Havalimanı’nda tanıdıklarından fazla zorluk çıkarmıyorlar, fakat Avrupa’da ve Amerika’da güvenlik kontrolüne girmek tam bir işkence...***Sıvı diye after shave’ine, deodorant’ına el koyuyorlar...Aykakkabını çıkarttırıyorlar...Kemerini, üzerinde metal olan her şeyi çıkarttırıyorlar...Çoraplarla o kontrollere giriyorsunuz...Teker teker çıkardıklarını bir de sonradan giymesi var...En dertli kısmı da o...Üç çocukla yalnız başına Amerika’da güvenlik kontrolüne girmek!..-“Hadi hayırlısı” diyorum içimden...THY’nin havaalanı görevlisi sağolsun bize yardımcı oluyor...Ancak o da havaalanında çalışmasına rağmen, aynı güvenlik kontrolünden ayakkabısına kadar çıkartarak geçmek zorunda kalıyor...MİKROFONLA GÜVENLİK ŞOVLos Angeles Havaalanı’nda birkaç gündür yeni bir uygulama başlatılıyor...Güvenlik görevlilerinden biri, elinde bir mikrofon saatlerce bir stand-up’çı gibi, neleri çıkarmak, neleri çıkarmamak gerektiğini, esprili bir dille anlatıyor...Kız arkadaşından örnekler veriyor, espriler patlatıyor, resmen stand-up show yapıyor...Yolcular, stand-up sayesinde güvenlik kontrolü esnasında gerilmiyorlar, rahat davranıyorlar...Kimsenin stand-up show’un etkisiyle sinirlenemediğini fark ediyorum...Amerika işte...Her şeyi bir şov haline getirmekte usta...***Ntv’den telefonuma düşen uçak kaçırma mesajlarıyla gerildiğimden, bu kez Amerikan güvenlik görevlileri gayet sempatik geliyorlar gözüme...-“Keşke daha fazla güvenlik kontrolü yapsalar... Sakata gelmesek...” duygusu hakim oluyor bana... Eskiden kendimi sadece gazeteci görüyorddum...O kadar ki “Fazla bir güvenlik önlemi olur da, yolcuları rahatsız ederler” diye hır çıkarmak için özellikle gözlerinin içine bakardım güvenlik kontrol elemanlarının...Hayat çocuklarıyla seyahat eden babayı değiştiriyor...-“Ne iyi kontrol etseler de bir sakata gelmesek...” diyorum içimden...Bir zamanlar kendi canımı taşıyordum...Şimdi üç çocuğumun canını...Hayat böyle yeniliyor insanı...İzci kampından dönüyoruz...Mutluyum!..*****KOSKOCA UÇAKTA YER YOK...Artık alışıyorum...THY uçakları seferlerinin büyük çoğunluğunu full yapıyorlar...Dolu gidiyor, dolu geliyorlar...Havaalanında bir Türk yolcunun yanında uçağın kalkmasını bekliyoruz...-“THY ile mi gidiyorsunuz?..” diyor...Önce şaka yapıyor gibi geliyor bana...-“Hepimiz Türküz...Birazdan Türk Hava Yolları uçağı kalkacak Los Angeles’tan... THY ile gitmeyip de Lufthansa’yla Almanya’ya mı gitmeyi bekliyeceğiz?..” diye geçiriyorum içimden...Sanki içimden geçeni duymuş gibi;-“Ben THY ile gidemiyorum... Uçakta yer yok... Lufthansa ile gitmek mecburiyetinde kaldım...” diyor...-“Önce Zürih... Zürih’ten Münih, Münih’ten Ankara...Uçakların arasında bir saat var...Büyük ihtimalle ya Zürih’te ya Münih’te kaçıracağım aktarma uçaklardan birini...”-“Hepsine yetişirsen ne zaman memlekette olacaksın?..” diye soruyorum...-“Gece 23 sularında Ankara’da olurum...” diyor;-“THY’de hiç yer yok... Kaç gündür uğraşıyorum... Bizim uçaklar hep dolu...”***Uçağa girerken yapılan kontrolde, ilginç bir olay yaşıyoruz ma-aile...Hepimizin üstümüzdekileri ve ayakkabılarımızı çıkartıyoruz cihazlardan geçerken...Poyraz’ın da ayakkabılarını çıkarmalarını istiyor Amerikan güvenlik görevlileri...Ancak Mina’yı zararsız gördüklerinden mi, çok sempatik bulduklarından mı bilinmez, ondan ayakkabılarını çıkartmasını istemiyorlar...Onun elini kolunu sallayarak geçmesine müsade ediyorlar...***Bu durum Mina’da sorun çıkartıyor...O ayakkabısının çıkartılmamış olmasını bir jest diye değil, bir eksiklik olarak hissediyor...-“Ben niye ayakkabımı çıkarmadan geçtim?..” diye ağlamaya başlıyor...Bir Hello Kitty alarak ancak sakinleştirebiliyorum...Uçakta Oscar adayı Gravity filmini seyrediyorum...Sandra Bullock’a bir kez daha hayran kalıyorum...

Devamını Oku