Bugün Dünya Kadınlar Günü... Sekiz yıl önce, Mina’ya Mektuplar kitabında yazdığım son mektuptu aşağıda yayınladığım mektup...Bu son mektupla, kitaba nokta koymuştum...2006 yılının 15 Temmuz’uydu...Kitap boyunca birçok kadını yazmıştım...Son mektubu yazarken de, bir kadın geldi gözlerimin önüne...Diğerleri gibi onun da adı Mina değildi...Aslında benim Mina adında bir sevgilim yoktu; hiç olmadı...Sadece Mina ismini çok severdim...Bütün kadınlardan bir Mina çıkartmaya çalışmıştım... ***En azından ben öyle varsayarak yazmıştım...Mina’nın dünyaya gelişinin; bu kitabın yazılmasıyla tetiklendiğinin farkında değildim...Değil sevgili olmak; Mina’nın annesini bile tanımıyordum o sıralar...Çok içten yazmıştım aşağıdaki son mektubu...Bütün yazılarda olmaya çalıştığım gibi...Hayatta yaşarken yapmaya uğraştığım gibi...“Sahici” kalmaya çalışmıştım, her zaman yaptığım gibi...*****MİNA’NIN KAHVALTISI...15 07-2006Sabah gazetesinde yazmaya başladığımda her Pazar günü Mina’ya mektuplar yazardım...Var mıydı Mina diye birisi; yoksa yok muydu bilinmez...Gerçek miydi sanal mıydı?..Yoksa birkaç kadının birer parçası mıydı o da söylenmez...Adına Mina demiştim...Mektupları Mina için yazmaya başlamıştım... Mina’ya Mektuplar şimdi kitap oluyor... Aşağıdaki mektup Mina’ya gönderilen mektupların sonuncusu...Adı Mina’nın Kahvaltısı...***Seninle kahvaltı nasıl bir şeydi Mina?..Kahvaltı Kadınları yazısını yazdıktan sonra düşündüm...İlk zamanlar sen de gün gelip kahvaltı kadını olacağını biliyor muydun ki?..Her zaman benim için çok mücadele ettiğini söylerdin...Acaba ilk günden mi başlamıştın o mücadeleye?..Her kahvaltı kadını gibi ilk günden mi planlamıştın kahvaltı kadını olmayı?..İlk beraber olduğumuz gün, hiç kahvaltı edilecek bir zaman değildi hatırlıyor musun?..Kim derdi ki o gün ne kahvaltılara gebedir?..Ben demezdim...Eminim sen diyordun...Ama eminim sen de emin değildin...***Mutlu muydun “Kahvaltı Kadını” olmaktan...Mutlaka...Hep bir bilinmezliği yaşar ve yaşatırdın...Kahvaltı kadınlığının ötesini istediğini bilirdim...Ama kahvaltı kadınının ötesinin bile seni mutlu edeceğinden kuşkuluydum...Kahvaltı kadınıyken bile, kahvaltısız kadınlar gibi hareket edebilirdin...Onun için kahvaltılar, kahvaltı gibi olmazlardı ya zaten...Hayat ne ilginç?..İnsan istediği şeye tam sahip olacakken kaybediyor...Tam kahvaltılık oluyorduk ki, o mesaj geldi... Kahvaltının da kahvaltıların da içine etti...Bir daha uzun süre beni kahvaltıdan etti...***Sana bir şey söyleyeyim mi?..Umarım şimdi güzel bir kahvaltı kadını olarak kahvaltı ediyorsundur...Umarım öyle bir erkekle berabersindir...Umarım senin de çelişkilerin yoktur...Umarım kahvaltılar huzursuz ve meçhul değildir...Bana gelince...Ben o olaydan sonra epey bir süre kahvaltı etmedim Mina...Bilmem hatırlar mısın?..Çok sonraki buluşmalarımızda bile kahvaltı etmedim seninle...Bunu fark ettim mi bilmem...Ama ben bilerek etmedim kahvaltı seninle...Çünkü kahvaltı huzurlu olmak demek...Güneşin ışıklarını teninde hissetmek demek...Güneşin ve huzurun verdiği iştah demek...Yanında olduğun kadına çok güvenmek demek...Kahvaltı güven demek...***Hayat böyle bir şey işte...Kahvaltı kadını olmak için, kahvaltı kadını gibi olmak da gerekiyor galiba...Kahvaltı erkeğini bulmak da gerek tabii...Umarım şimdi kahvaltı erkeğinle birlikte...Kahvaltı kadınları gibisindir...Sevgiyle kal...Hoşçakal...*****KAHVALTI KADINLARI MI; YOKSA KIZLARIMLA KAHVALTI MI?..‘Kahvaltı Kadınları’nı yazdığım zaman, kadınlar üzerinde bu kadar etki bırakacağını bilmiyordum...Öyle olur ya zaten...Ne kadar etkili olacağını, insan yaparken ya da yazarken fark etmez...Gönlünden koparak yapıyorsa işini, olacağı tahmin edemez...Hesaplamıyorsa, ölçüp biçmiyorsa, ne olacağını bilmez...***Hayatımda iz bırakan Kahvaltı Kadını oldu elbette çokça...Ama o yazılarda yazmadığım bir şey var...Bir erkeğin hayatında; Kahvaltı Kadını olmak, büyük bir riski de beraberinde getiriyor...Kahvaltının kadın için anlamı büyük...Beklentisi de büyük oluyor bu sefer erkek için...***Son yıllarda kendimi gözlüyorum...Artık arzuladığım bir Kahvaltı Kadını mıdır hayatta?..Yoksa kızlarımla kahvaltı mıdır?..Bilemiyorum...Biliyorum ki bunlar birbirinin karşıtı veya rakibi değil...Bir taraftan da farkındayım ki; “Mina’ya Mektuplar’da yazdığım son mektubun” bendeki halihazır izdüşümü yanı başımda büyümekte olan iki kızımdır...Bugün onlarla başlayacağım Kadınlar Günü‘ne...Sonrasını bilmiyorum...Hayatın ne getireceğini bilmediğim gibi...
Geçen yıl Dünya Kadınlar Günü’nde beni TV8’e davet ettiler...Kendimin özne olduğu hiçbir televizyon programına yıllardır katılmıyorum...TV8’ciler de defalarca aradıkları halde katılmamı sağlayamamışlardı...Fakat bu seferki tekliflerini reddedemiyordum...Dünya Kadınlar Günü dolayısıyla çağırıyorlardı ve o günde, programa katılmamak kadınlara saygısızlık anlamına gelecekti... ***Çaresiz katıldım...Kanalın program müdürü ve program ekibi, Mina’ya Mektuplar kitabından ve yazılarımdan tahmin edemeyeceğim mükemmellikte bantlar hazırlamışlardı...Çok duygusal bir program yaşattılar bana...Sonra kadınlarla ilgili bir yazı yazdım Dünya Kadınlar Günü’nde...Kadının erkek karşısındaki gücünün sonsuzluğunu, erkeğin bu güç karşısındaki biçareliğini anlatan...Yarın Dünya Kadınlar Günü...O yazıyı bugünden yayınlıyorum...Yarına “Mina’ya Mektuplar kitabındaki Mina’dan; kızım Mina’ya kadar uzanan” bir öyküm olacak; Kadınlar Günü’nde, kadınlar için...Yarına...KADIN...Kadın popülizminin eteklerine sığınmak istemem, Dünya Kadınlar Günü’nde...Kadını kutsayıp, vazgeçilmezliğini tekrarlayıp “Dünya Kadınlar Günü” yazısı niyetine vasat bir güzelleme yapmak yakışmaz bana...Gerçek şudur...Bir erkek; kadının sonsuz ve sınırsız dünyasının duygusal yoğunluğunu, çeşitliliğini, duygusal ve tensel isteklerini tatmin edebileceğine inanmaz...Erkek bir kadını tatmin edebileceğine inanmadığı ölçüde böbürlenmeye heveslenir... Ne muhteşem bir karşı konulmazlıkta olduğunu ispata yönelir...Ne çok kadınla ne “kusursuz çapkınlıklar” yaptığını anlatmaya yeltenir...***Erkek kadını tatmin edemediği ölçüde, başka kadınlara seyirtir...Farklı kadınlarla oldukça zevahiri kurtaracağını düşünür...Gerçek yetersizliklerini kapatabilmesi çerçevesinde, günlük çapkınlıklarla idare-i maslahata sürüklenir...Doğa dengesizdir...Kadının ruhu komplikedir...Duyguları ve yoğunluğu derindir...Cinselliği erkek cinselliğinin fersah fersah üstündedir...Erkek kendi bilinçaltında yetersizliğinin farkındadır...Yetersizliği, karşısındakini hor görerek aşağılamaya sürükleyecektir ...***Kadınlara karşı “kendini güçlü gören” sanıldığından çok daha azdır çevrede...Kadını idare edebileceğine, onu çekip çevirebileceğine inanan erkek, nadidedir...Sadece beyin değil, sadece cinsellik değil, sadece para ve güç değil, belki bunların hepsi, belki de bunların hepsinden fazlası gereklidir...Kadın erkeklerin kendine göre “güçsüz” olduğunu bilir...Arayışı da bu yüzdendir...Bir türlü ne aradığını bilememesi “esasen güçlüyü görememesindendir...”Aslında güçlü bir erkek portresini ne kadar uzaktan görürse görsün gözlerinden fark edeceklerdir...***Kadın Kokusu filminde kör bir emekli yarbayı oynayan Al Pacino böyle bir erkek karakteri çizer...Alexis Zorba “kadınla baş edebilen erkek karakterinin” tarihteki en nadide örneklerinden biridir...- “Yatağında yalnız yatan her kadından bir erkek sorumludur...”Bunu diyebilen bir erkek, “erkeğin güçsüzlüğünün kadının ise inanılmaz gücünün farkındadır...”***Her lafının başında “şeytan götürsün kadını” diyecek kadar korkutucu bulur buna karşın kadını...Çünkü Zorba da “Kadınsız bir hayatı düşünemezken, kadınlarla dolu bir hayatın başına belalar açtığını düşünür...”“Bu kararsızlık geçidini,Bu günah testisini,Bu şarlatanlık tapınağınıBu hile otlarıyla kaplı tarlayı,Bu cehennemin giriş yerini,Bu kurnazlık taşan sepeti,Bu bala benzeyen zehri,Bu dünyaya bağlayan zinciri,Yani bunların hepsi;Kadını kim yarattı?..” sözleri onundur...***Bugün Dünya Kadınlar Günü...Ezici çoğunluk, bugün kadının erkek tarafından dünyada nasıl ezildiğini örnekleriyle anlatacak...Fiziksel olarak erkek ezer kadını...Gerçekte ise güçsüzdür ve kadın karşısında ezilir erkek...Maddi olarak ezmesi, manevi olarak ezildiğinin göstergesidir...Erkek, kadın karşısında güçsüz ve biçaredir...Güçsüzlüğün ve biçareliğin girdabında, zalimliğe ve gaddarlığa yönelir...Olmayan gücünü, fiziksel şiddetle dengelemeye yeltenir...En büyük zalimliklerin altında ezilen kadınlar bile, tek tek erkeklerinden çok daha güçlü olduklarını bilirler...Erkeklerin zavallılıklarının farkındadır...Kadınlar Günü, güçsüz erkeklerin kadınlar kadar ruhlarını güçlendirip, onlara zalimlik yapmayacakları zamana kadar, erkek barbarlıklarını konuşmaya devam edecek...BİR KADINLA AŞK YAŞAMASINI ÖĞRENMEK...Bir kadınla aşk yaşamasını bilen erkek var mıdır acaba?..Hani gerçek anlamda, aşk gibi aşkı yaşayabilecek bir erkek?..Bu soruya kadınların hemen hepsi “Hayır” cevabı verirler...Erkekler bu soruyu iyi düşünürlerse “cevap veremeyecek duruma düşerler...”Erkeğin aşkı küçümseme nedeni, gerçek aşkı yaşayabilecek potansiyele sahip olmamasındandır...Erkek aşkı dört başı mamur olarak ancak kısa bir süre yaşayabilir...Kadın ise aşkı “uzun süreli yaşamak isteyecektir...”***Geçmişte “sert erkeklerin, barda arka arkaya şat deviren, karizma çizen, güç sembolü erkek varlıkların” güçlü erkek profiline uygun olduklarını düşünürdüm...Kadınların güçlü erkekten anladıklarının o olduğunu zannederdim...Oysa kadınları kendi erkek bakışının terk edip onların bakışından, duygusundan ve dünyasından görmeye başladığımda, “güçlü erkek imajının” hiç de bu özelliklerle ilgili olmadığını kavradım...Erkek için güçlü erkek portresiyle, kadın için güçlü erkek portresi arasında dağlar kadar fark vardı...***Ve ilginç bir şekilde kadınlar kendileri için hangi erkeğin güçlü olduğunu her seferinde bir bakışta fark ediyorlardı...Bir erkek kendisini kadının baktığı yerden göremeyecek kadar, sorunları içinde debeleniyor...Artık farkındayım ki;Bir kadınla doğru düzgün bir aşk yaşamamış, o aşkın rahle-i tedrisinden geçmemiş bir erkek, erkek gibi bir erkek değildir...Erkeğin iktidarı dört başı mamur bir aşkı yaşamaktan geçmektedir...
Geçen gün, 40 yıla yakın bir süredir dostum olan siyaset mühendisliğinde iddialı bir arkadaşımla sohbet ediyordum...Durup durup insanın aklına gelmeyecek siyasi analizler yapardı...- “Doğru Yol Partisi ile Anavatan Partisi’ni hatırlıyor musun?..” diye sordu...- “Önce Özal’la Demirel...Arkasından da Mesut Yılmaz’la Tansu Çiller yıllarca sürekli sadece birbirlerini dövdüler...Kavga merkez sağın lideri kim olacak kavgasıydı?..Bunun için her ikisi de birbirlerinin dışındaki herkesle ittifak yaptılar...Koalisyonlara gittiler...Sadece birbirleriyle bir araya gelmediler...Birleşme hangi partinin çatısı altında olacak diye birbirlerini dövüp durdular...Sonunda 2002 seçimlerinde ne ANAP, ne DYP barajı geçemedi, silindi ve gitti...Merkez sağın partisi hiç beklenmeyecek bir şekilde AKP, lideri ise Tayyip Erdoğan haline geldi... Hatırlıyor musun o kavgayı?..”***Nasıl hatırlamazdım ki?..ANAP’la DYP birbirine dövmese ve merkez sağ denilen o büyük çınar devrilmese, dini referansları kullanan bir muhafazakar merkez sağ partinin iktidara gelmesi mümkün olamazdı ki...Önce Demirel ve Özal daha sonra ise, Çiller ve Yılmaz birbirlerini döverek, Demokrat Parti, Adalet Partisi, Anavatan Partisi ekseninde devam eden merkez sağın oluşumu birbirinden ayırdılar...Türkiye’nin çok partili rejiminin başından beri varolan milliyetçi-liberal-muhafazakar sentezli merkez sağ çınar kaybolunca, yerini muhafazakar sağ ana akım olarak AKP aldı... Başlarda Refah Partisi’nin tabanına oturan AKP; Çiller-Yılmaz kavgasıyla merkez sağ boşalmasaydı, hiçbir zaman Türkiye’nin merkez eksenine oturamayacaktı...***İyi zamanlarında yüzde 20 civarında oy alan Refah Partisi’nin oylarının biraz üstüne çıksa da, AKP hiçbir zaman Demokrat Parti, Adalet Partisi, Anavatan Partisi eksenlerinin üstüne oturmazdı...Türkiye’nin merkez sağ ekseni, bu kavganın sonunda dağılmasaydı, Tayyip Erdoğan bu karizmasıyla ve belagatıyla bile yüzde 40’ların üzerindeki bir siyasi oluşumun liderliğine oturamayacaktı...Siyaset sosyolojisinin ortaya koyduğu gerçek buydu...***Merkez sağ kendi içinde gayrı ihtiyari olarak mı, yoksa bir derin üst iradenin bilinciyle mi birbiriyle ölümüne bir çatışmaya girmiş, alanı kendi elleriyle AKP’ye teslim etmişti?..Bu sorunun yanıtı bilinemez...Ancak bilinen şey, AKP aynı politikaları dillendirmiş olsa bile, merkez sağın birbirini yok eden iki parçası olmasaydı, bu sonuç hiçbir zaman oluşmayacaktı...***Şimdiki duruma gelelim... Belki iki siyasi parti olarak gözükmeyebilir...Ancak “İslam ve din” referanslı iki oluşumun, yani AKP ve Cemaatin birbirini sürekli dövecek bir amansız siyasi mücadeleye girmesi, acaba size bir şeyleri hatırlatıyor mu?..Zamanında Tansu Çiller-Mesut Yılmaz, kavgasıyla merkez sağ eksenli ana akım bir daha geri gelmemek üzere dağılmamış mıydı...Merkez sağ denilen şey bildiğimiz anlamda çökmemiş miydi?..***Şimdi çökmekte olan “din referanslı siyaset yapma tarzı olamaz mıydı?..” “Dini referansları ve dindarlığı gerçekte kim temsil ediyor şeklinde” başlayan bu tartışma ve ölümüne kavga; acaba Türkiye’de “din merkezli siyaset yapma biçiminin sonunu mu getirecek?..”Ya da soruyu şöyle soralım...- “Bu kavga da bir zamanlar merkez sağın boşalmasına yol açan kavga gibi, tarafların gayrı ihtiyari bir kavgası mıdır?..Yoksa derin bir üst iradenin yansıması mı?”..Öyleyse eğer;Kimdir bu derin üst irade?.. Siyaset mühendisliğinde iddialı olan arkadaşıma sordum...- “Kim bu üst bilinç... Üst düzey siyaset mühendisleri?..”Yüzüme baktı gülümsedi:- “Ben değilim...” dedi...- “Ben o kadar iddialı değilim...”BU KAVGADA HİÇ DARBE ALMAYANLAR... MHP VE BDP...Türkiye bir seçim dönemine giriyor...Her seçim döneminde, başta iktidar partisi, sırasıyla ana muhalefet, ortanca muhalefet, küçük muhalefet hepsi bir miktar yara alır, hafif yıpranır...Siyasetin doğasıdır bu...Hamama giren terler... Birbiriyle mücadeleye giren için yıpranma mukkadderdir...***Ancak bu yerel seçimlerin çok farklı bir özelliği var...Bu seçimlerde iktidar partisi AKP yıpranıyor...Siyasi parti olmamakla birlikte Cemaat girdiği mücadelenin sonunda yıpranıyor...Ancak özellikle iki siyasi parti, hiç yıpranmıyor, dimdik ayakta kalıyor ve zinde halini muhafaza ediyor...Bu iki siyasi parti aslında birbirinin tam zıttı olan iki siyasi parti...***İlginç bir şekilde, birbirleriyle de hiçbir şekilde kavga etmiyorlar, birbirlerine siyasi nezaket gösteriyorlar, birbirleriyle tokalaşıyor, selamlaşıyor, birbirlerinin aleyhine konuşmuyorlar... Bu iki siyasi parti MHP ile BDP’dir...Biri Kürt radikallerinin partisi olarak biliniyor...Diğeri Türk milliyetçilerinin...İlginç bir şekilde bu iki siyasi parti bu seçim kampanyasından hiç yıpranmadan gayet zinde bir biçimde çıkıyor...Bu tespitimi bir yere not edin...Günü gelince bu tespitimi hatırlatacağım sizlere...Seçimlerden sonra MHP ve BDP’yi dikkatle izleyin...Güneydoğu barışı konusunu da...Bu siyasi partiler neden böyle zinde kalabildiler acaba?..Onların bu seçimlerden yıpranmadan çıkması Türkiye’ye yarın nasıl dönecek?..Barış sürecek mi? Sürecekse nasıl sürecek?..Gayri ihtiyari mi her şey?..Yoksa bir irade mi var gerçekten?..Kim bilir?..
İlk günden beri, ne terbiyelerini ne saygılarını bozuyorlar...İyi yazdın mı teşekkür ediyorlar...Eleştirdin mi yine teşekkür ediyor, kendilerine göre cevaplarını yazıyorlar...Bir iletişim ‘guru’su gibi, iletişim nasıl sağlanır onu gösteriyorlar; Digitürk Oscar kanalındakiler...- “Tercümanın sesinden izlemek zorunda mıyım ses ve görsel efekt olmadan Oscar törenini?..” diye yazdığım yazıya cevap vermişler:- “Demek duyuramadık sesimizi... Sunucumuz Osmantan Erkır birkaç defa söylediği halde yeterince duyuramadığımız anlaşılıyor” demişler;- “Yayın filmlerdeki gibi orijinal dildeki düğmesine basınca, tercümesiz geliyordu...” diye eklemişler...***Osmantan’ın bunu ne zaman söylediğini bilmiyorum...Ben sabah 5.40’tan, yayının sonu olan 07’ye kadar Oscar törenlerini izledim, bu anonsu duymadım...Fakat sorun zaten bunu Osmantan’ın söylemesi veya söylememesi değil...NASA´dan Oscar´a fotoğraflı tebrikGALERİ***Demek ki sorun “tanıtım” sorunu...Ve elbette yine “şeytanın ve medeniyetin gizli olduğu ayrıntı sorunu...”İletişim gurusu oldukları için, Oscar kanalının iletişimcilerine teşekkürler...Tanıtım meselesini de çözerlerse, kanal kanatlanır...Fakat kanatlanabilmesi için esas şimdi gelelim söylemek istediğim meseleye...Bu Oscar kanalının kapanmasını istemiyorum...Bu kanal kapandığında büyük bir eksiklik oluşacağını hissediyorum bünyemde...Niye Digitürk’çüler bunu bu senenin Oscar törenleriyle sınırlı tutuyorlar?..Ellerinde bunca film paketi var...Bunca film arşivi...İyi bir taramayla, 1940’lardan başlayarak Oscar alan ve aday olan filmlerin taramasını yapıp, niye Oscar kanalından izletmeyi düşünmezler izleyicilerine?..***Oscar başlı başına bir konsept...Oscar kanalı çıktığından beri, diğer kanallar üzerimdeki etkilerini bir miktar yitirdiler...Önce Oscar kanalına bakıyorum...Oradaki filmi üçüncü dördüncü kez izlemek istemiyorsam, diğer film kanallarına geçiyorum...Öncelik Oscar kanalında...Çünkü her şeye rağmen Oscar ödüllerini sinemada önemsiyorum...Bu filmler istense de istenmese de bir süre sonra benim için izlenip tükenecekler...O zaman diğer kanallar yeniden önemli olacak...Ancak sinema izleyicisi için, Oscar’lı filmleri içerecek özel bir Oscar kanalı, sinemasevere büyük bir hizmet...Sinemayı ve Oscar’ı sevdirecek bir hizmet...***Böyle bir kanal; bu ülkeden ileride Oscar’lar çıkmasına olanak sağlayacak bir vizyon...En iyi yabancı film Oscar’ını arka arkaya İtalyan’ların elinden Türk sinemacıların almasına olanak sağlayacak bir perspektif...Ertan Özertem kardeşim, bir zamanlar Beyaz Gölge dizisinin bu ülkede basketbolu nasıl patlattığının canlı şahididir eski bir TED Kolej’li olarak...Avrupa ve Dünya şampiyonalarına adını yazdıran 12 Dev Adam‘lar, Beyaz Gölge dizisinden ilham alarak zirvelere ulaştılar...Sinemada Oscar’lık başarılar için Oscar kanalı şart...Ertan kardeşim bunu bir daha düşünmeli...*****“ANCHOR OLSAYDINIZ 17 ARALIK’I NASIL VERİRDİNİZ?..”Uzun zamandır aynı saatlerde spor yaptığım bir kişiydi...Sabahları zaman zaman karşılaşıyorduk...Eşi ve eşinin erkek kardeşi benimle aynı Kolej’dendi...Dün nihayet yanımdan geçerken dayanamadı; sordu:- “Hala anchorman olsaydınız, 17 Aralık ve sonrasında yaşananları nasıl verirdiniz?..”- “Bire bir vermeye gayret ederdim...Pek bir yorumda da bulunmazdım...” dedim...***Sonra ekledim;- “17 Aralık’ta da öncesinde de sonrasında, aktif gazetecilik yaptığımı zannedip kendimi aldatmamak ve anchorman olmamak benim tercihimdi... Esas tercihim, olayları nasıl vereceğim değil, anchorman olmamaktı... Bu tercihimi uyguladım... Huzurluyum...”Artık aktif gazetecilik yapmıyorum...Tarafsız, objektif, kimselere bağlı olmadan, tamamen kendi vicdanımla ve doğrularımla, aktif gazetecilik yapabileceğimin şartlarını görmüyorum...Objektif, tarafsız, hem nalına hem mıhına vuracak şekilde gazetecilik yaptığıma kendimi inandıracak kadar şizofren değilim...Kendimi aldatmayacağım...***Yine de, 34 yıllık genetiğimin beni rahat bırakmadığı bir gazetecilik sezgisini bugün okuyucularımla paylaşmazsam rahat etmeyeceğim...Türkiye’deki olayları anlamak istiyorsanız, son bir yıl içinde iki ülkeyi çok iyi etüd edin...Ülkelerden biri Mısır...Diğeri Ukrayna...Mısır ve Ukrayna’yı iyi anlarsanız; Türkiye’de olup bitenleri de iyi anlarsınız...Hem olumlu hem olumsuz anlamda...Kim haklı kim haksız, onu değerlendirme sizin subjektif görüşünüz...Ama Türkiye’de ne oldu ne oluyor diye soruyorsanız;Mısır ve Ukrayna’ya bakın...Olanlar, olmayanlar, beklenenler ve beklenilmesi istenmeyenler...Her şey var o iki ülkenin yaşadıklarında...Ve yaşayacaklarında...Umarım Türkiye onların halen bitmeyen kederli kader çizgilerinde sürüklenmez...Duam budur...
Önceki gece 22-22.30 gibi uykuya daldım...Son yıllarda, sabah Oscar törenlerini canlı izleyebilmek için, artık saat falan kurmuyorum...Uykumu otomatiğe ayarlıyorum...Sabah 5.30-5.40 gibi kendiliğinden uyanıyorum Oscar geceleri...Törenlerin yapıldığı kanalı açıyorum ve kendimi direkt Dolby Theater’ın içinde buluyorum...***Geçen yıllarda NTV ödül törenini, tercüman sesini üstten bindirdiği simültane tercümeyle verirdi...Kardeş kanalı CNBC-e’de ise törenin orijinali, İngilizce olarak tercümesiz yayınlanırdı...Bu yıl Digitürk’te yeni açılan Oscar kanalı yayını verecek diye anons edildi haftalar öncesinden...Oscar kanalı, simültane tercümesiyle üstüne ses bindirerek veriyor...Bu da Oscar töreninin bütün havasını alıp götürüyor...Sinema diliyle anlatacak olursak, “Oscar törenlerini ses efekti” olmadan izliyoruz...Görsel efektler de, doğal ses efektinin ikinci kanala düşmesinden dolayı ondan yoksun kaldığından etkisini bütünüyle yitiriyorlar...Oscar törenini, tercüman sesinin tekdüzeliğiyle izleyebiliyoruz...Bu da törenin bütün havasını yok ediyor...Duygu gidiyor...Duygu gidince, ambiyans etkisini yitiriyor...Ambiyans etkisini yitirince, havaya giremiyoruz...Havaya giremeyince, esasen duygu ve kreşendoları demek olan 7. Sanat, Newyork’ta izlediğim BM’nin diplomatik zirvelerini çağrıştırıyor...Kuru, duygusuz, tekdüze ve sıradan...***Orada da simültane tercümeler kulaklıklardan verilir...Değişik ana dillerde konuşan liderleri zorunlu olarak kulaklıklarla dinlersiniz...Oscar’da da, yayına verilen tercüman sesiyle, konuşmaların doğallığı, dünya starlarının vücut dilleri, onunla uyumlu mimikleri ve sesleri tercümanın sesinin altında yok olup gittiler...***Digitürk, töreni bir başka kanalından ve orijinal ses kaydından yayınladı mı bilmiyorum, ama ben törenler başladıktan bir süre sonra, yayını açtığımdan, NTV ve CNBC-e’ye baktım yayın göremedim...Tercüman sesine mahkum kaldım...Muhtemelen Amerikan kanallarından bazıları yayınladılar Oscar törenlerini, fakat yayını kaçıracağım diye Digitürk’te o kanalları tarama fırsatı bulamadım...Dolayısıyla Oscar ödül töreni bir parça güdük ve öksüz kaldı...***Büyük bir hizmet yaparak Oscar kanalı açan, Digitürk’çü arkadaşlara naçizane bir öneri;7. Sanat olan sinema demek, öykü kadar, ses ve görsel efekt demek...Dün 7 dalda Oscar’ları toplayan Gravity filmi hikaye değil, esasen bir ses ve görüntü efekti harikasıydı...Ses ve görüntü efekti dallarındaki bütün ödülleri topladı...Töreni tercüman sesine, izleyiciyi de tek kanala mahkum etmişseniz, “ses ve görüntü efektinden, mahrum yayınınız sınıfta kalır...”Bu da sinema sanatına ve onun en büyük ödül töreni olan Oscar yayıncılığına yakışmaz...Tercüman sesinden yayının Türkçesi elbette verilecek...Fakat hemen yanıbaşındaki bir kanaldan orijinalini vermek durumunda olmak şartıyla...Sinemanın ruhu orijinal sesi ister...Çocukluğumdan beri dublajlı filmi bile seyretmeyen ve sinema sanatına ihanet olarak gören ben, dublajı geçtik, simültane tercüman sesiyle koskoca Oscar törenini izlemek zorunda kaldım...Robert de Niro’yu Angelina Jolie‘yi tercüman sesinden izlemek, Oscar ödülünü alamamaktan daha acı bir şey...Yayıncı arkadaşlara söylemeliyim ki,“Medeniyet de şeytan gibi ayrıntılarda gizlidir...”*****OSCAR’DA HER ŞEY POLİTİZE!.. YA PEKİ AŞK?..Yorumcular, bu yılki Oscar törenlerinde yine hiç sürpriz yaşanmadığını söylüyorlar... Doğru yaşanmadı...İçten içe, arzulamama rağmen, belki bir sürpriz olur da keyifleniriz dememe rağmen, hiçbir şeyi sürprize bırakmadı Akademi Jürisi... Sinema tekniği açısından muhteşem bir film olan Gravity, o dallardaki bütün ödülleri zaten topladı... İçerik olarak siyahi köleliğin derin öyküsünü anlatan 12 Yıllık Esaret de en iyi film ödülünü aldı...***Oscar her geçen yıl bir miktar daha fazla “Amerikan iç ve dış politikasının hassas noktalarına vurgu yapan filmleri” öne çıkartıyor... Politize oluyor...Geçen yıl AROG’u en iyi film seçmişlerdi...İran’a yapılan CIA-Kanada ortak operasyonunu konu alan filmi...Michelle Obama Beyaz Saray’dan ödülü açıklamıştı canlı yayında...Bu yıl da siyahi mağduriyetti konu...***Biliyorum ki sinema, derin devlet politikalarından bağımsız bir sanat değil...Bu alanda derin devletler, güçlü lobiler, herkes at oynatıyor ve dünyanın algısı bu şekilde yönetiliyor...***Fakat yine de, Oscar’ın gittikçe artan bir şekilde “politize” hal alması, amaçlanan şeyler doğru bile olsa, sinema sanatının ruhunu tarumar ediyor...Saving Mr. Banks çok sıcak ve gerçek bir baba-kız öyküsünü içinde barındıran, Walt Disney’in hayatını da anlatan bir filmdi...Akademi oralı bile olmadı Saving Mr. Banks’le... Gravity bir sinema tekniği harikasıydı, öykü olarak ise zayıftı...Yedi ödülü kaptı...Diğer film zaten siyahi köleliği konu alıyordu... Bunu Obama’nın Beyaz Saray’daki varlığıyla paralel kurgu yaptığınızda durum daha bir netleşiyor...***Hiçbirine karşı değilim...Siyasi merkezlerin, politik çıkarların etkili olmasına gocunmuyorum... Fakat “aşk nerede?..” İnsan nerede?.. Babasına aşık olan kız nerede?.. Aile dramı nerede?..Hayat bu kadar mı politize?..Sinemayı sinema yapan “basit diye nitelenen insani duygular” neredeler?..O basitlik kutsallıktır...İnsanı kutsal yapan, o sıradanlık nerede?..Nerde bu millet?..
Bir iki ay önce ekonomik haberler üreten bir ajansta başlamıştım gazeteciliğe, fakat, ülke çapındaki tüm gazetelere servis vererek Ulusal Basın Ajansı’nın kurulmasıyla başladığım gazeteciliğin tarihi 1 Mart 1980’di...Dün akşam üstü, evin önünde kısa bir yürüyüş yaptım...34 yıl önce 1 Mart günü başlamıştım gazeteciliğe...Dün gibiydi...Okuldan altı stajyer almışlardı işe...Üç kız, üç erkek öğrenci...Aynı sınıftaydık, Siyasal basın yayın’ın ikinci sınıf öğrencileriydik...İki ay sonra genel müdür beni çağırdı...- “Diğer arkadaşlarının stajları bitti... Okula dönebilirler... Sen kalıyorsun ajansta...” dedi...Maaş falan almıyordum...Yol param, yemeğim, içeceğim, ajansın içinde ödediğim çay paraları da dahil her şeyi kendim karşılıyordum...***Ajansta kalmamı büyük bir ‘ödül’müşçesine haber vermişlerdi- “Ajans 20 yaşında iki yabancı dil bilen çocuğu, kadrosuz, telifsiz, sabahtan akşama kadar koşturmayı ve gazeteci adayı yapmayı kabul etmişti...”Onlara bir teşekkür borçluydum!..Maaş konusunu açma olanağım yoktu...Havalarından geçilmiyordu...Bana o kadar büyük bir jest yapmışlardı!!! ki, karşılığında benden bir şey yapma cüretini de kendilerinde buluyorlardı...Yüzlerine baktım; ‘ne çıkabilir acaba’ diye beklemekteydim...Hani ajanslarında gazetecilik yapmam karşılığında üste para da isteler, ailemle konuşup verecektim...Neyse ki para istemediler!...***- “Yanında gelen arkadaşlar var ya...” dediler;- “Onlar geçemedi ajanstaki fiili gazetecilik sınavını... Sen geçtin... Onlara okula dönmelerini de sen söyleyeceksin... Biz söylemeyiz...” 20 yaşında bir çocuktum...Hayatta birisi için kötü olacak haberi, hiçbir dahlim olmadığı halde “benim söylememi isteyen zihniyetin ayıbından bihaberdim...” Sonraları bir kez daha çıktı karşıma bu ayıp olay!..Show’u yönetirken, benim almadığım kişileri “benim göndermemi istediler...”İlk seferin ayıp isteğinden nisbeten tecrübeli olduğumdan, göndermemi istedikleri kişileri “göndermedim...”O arkadaşlara, yanlarına sadece ek olarak bir gazeteci daha istihdam edeceğimi, kendilerinin aynen devam edeceğini söyledim...Ne olduğunun farkında değillerdi...Muhtemelen “operasyonu” benim yaptığımı zannediyorlardı...Bastılar istifayı gittiler...“Başkalarına rağmen onları göndermek istemediğimi bilmeden...”***Etrafın projelerinden geçilmediği günlerdi...Benim hiçbir yerin projesi olmayan bir Peter Sellers gibi olduğumu ya anlamamışlar, ya da anladıkları için, gidip beni bitirmeye ahdetmişlerdi... Düşmanlık oklarını sonraki uzun yıllar o ekip bana yöneltti...Meslekte, arkası dayanaklı bütün unsurlar, beni “kolay yenebilecek bir lokma olarak gördüler...” Arkamda kimse yoktu çünkü...Oysa arkamda olmayan güç değil, evrende varolan güç beni koruyordu...Bunun farkında değildi kimsecikler...***O gün sınıf arkadaşlarımı kırmadan onlara ayrılacaklarını nasıl söylerim diye düşünüyordum...Beni çok kötü bir durumla başbaşa bırakmışlardı...Sanki ben; “onların ayağını kaydırmışım” gibi bir durum yaratmışlardı...Ne yapacağımı bilemiyordum...Beş kuruş para almadan çalışacak, hayata tünelin ucundaki ışık olarak bakacaktım... Muhtemelen bendeki tok gözlü salaklığı fark etmiş; “bu kalsın” demişlerdi...***Arkadaşlara;- “Zaten televizyoncu olmak istiyorsunuz...” dedim...- “Okulda Radyo Televizyon bölümünü seçeceksiniz... Burada beş kuruş para vermeyecekler... Ne olacağı belli değil... Hiç olmazsa okul bitince TRT’ye girer 7-8 bin lira maaş alırsınız...” Bana gelince; ben devam edecektim...Ailevi olarak onlar kadar paraya ihtiyacım yoktu...Kaderin beni götüreceği yere kadar...Beş parasız çalışmaya devam edecektim...Ne zaman üç kuruş telif alacağımı bilmiyordum...Kadro, sigorta hiç mevz-u bahis edilmeyecekti...“Gazeteci olabilir bulmuşlardı” ya daha başka ne isteyebilirdim onlardan!!!***Bunları düşünürken, “deniz kenarındaki evime baktım...”İçerde cıvıl cıvıl oynayan üç çocuğa...34 yıl sonra kendime...Yanda anneyle baba oturuyorlardı...Pencereden onları görebiliyordum... Oysa 34 yıl önce; akşam evde haberi duyduklarında, okulda arkadaşları olan ne kadar Hoca varsa toplayıp eve getirmişlerdi...Hoca’ların hepsi;- “Oğlum kendini mahvetme... Seni TRT’ye sokalım... Maaş al hiç olmazsa... Sömürecekler seni... Bu iş yapılır mı, parasız pulsuz, sigortasız... İşte çalışırken yediğin yemeğin, içtiğin çayın parasını bile ödemiyorlar... Bırak bu ajansı...” demişlerdi...Vız gelip tırıs gidiyordu bütün söyledikleri...Bir kulağımdan girip, diğerinden çıkıyordu...“Ben gazeteci olacak bir kahramandım...” o sırada...Onlar ise “yerleşik ve eskimiş düzenin küçük burjuva kalıntıları!..”***Bir yıl, kadrosuz, sigortasız ve maaşsız olarak çalıştım o ajansta...Beş kuruş para almadım...Sadece bir kez, bütün gazetecileri atlattım diye, 250 lira başarı primi verdiler...Maaşım yoktu, ancak başarı primi almıştım...Bir yılın sonunda “kadro ve sigorta yapmayacağız... Çalışmak istediğin kadar çalışabilirsin...” dediler...- “Biz senden memnunuz!..” Araya eş dost tanıdık koyarak Milliyet’e gitmeye o zaman karar verdik...Kendi tanıdıklarım olamazdı...Ailemin akraba çevresiydi tanıdıklar...Doğal olarak aileme karşı karizmayı yemiştim...***Bir yıl sonunda ancak onların gücüyle, kadrosuz sigortasız da olsa, Milliyet’e girebilmiştim...İlk maaşımı Milliyet’ten aldım...Maaş değil telifti ama olsun ne gam...Gazeteciydim artık...Para bile kazanıyordum...Yedi bin lira maaş almıştım ilk ay... 30 yıl “sadece gazeteci” olarak çalıştım...Son dört-beş yılda Türkiye “acayip bir şekilde değişmeye” başladı...‘Yeni Türkiye’ diye adlandırdıkları geldikçe, mazideki her şey de birer birer deşifre olmaya başladı...Duyduklarıma, gördüklerime inanamıyordum...Kendimi 30 yıl boyunca çevremde olan her şeyden habersiz yaşamış bir Peter Sellers gibi görüyordum...Nasıl olup da, bunca projenin arasında tek başıma bu işleri yapabildiğime inanamıyordum...Şimdi en azından, bugüne kadar çevremde olan her şeyi anlamlandırabiliyordum...Yapılan bütün operasyonları...Hala yapılmakta olanları...Her şey açıktı...Kızmıyordum artık...Kızacak bir şey yoktu...Gazetecilik benim sandığım gibi “Don Kişot”ların mesleği değildi...Gücü kuvveti yerinde yapıların, sesi rahat çıkabilen lobilerin, amplifikatör ihtiyacı olan merkezlerin, at oynatmakta olduğu bir arenaydı...O arenada, “şövalye”den çok “atlar vardı...”Asil olmasına asildi atlar...Ama hiçbir zaman şövalye değillerdi...Hiçbir zaman da olmayacaklardı...Belki de onun için, veda ettim aktif gazeteciliğe...Belki karalamalardan edebi eskizler çıkar kim bilir?..Benden 60 yıl önce aynı gün doğan Ernest Hemingway, hayatına gazeteci olarak başlayıp, edebiyatıyla dünyayı kasıp kavurmamış mıydı?.. Bilinçaltım, benimle yıllar öncesinde aynı gün doğan Hemingway’leri, Yusuf İslam olan Cat Stevens’ları çağırıyor...Hayatlarının ikinci döneminde bambaşka hayatları seçen, hayatı sezgileriyle yürüten duygusal insanları...Kim bilir neler bekliyor önümüzdeki yıllarda bizleri?..SERVİS ASANSÖRÜNDEN KIRMIZI HALILI ASANSÖR YAPAN OSCAR’CILAR...Los Angeles’ta bu akşam Oscar törenlerinin yapılacağı Dolby Theater’ı gezerken, bizi bir ara bir servis asansörüne bindirdiler...Büyükçe bir asansördü...Bildiğimiz yemek servisinin taşındığı, kaba eşyanın alelacele taşınabileceği türden bir asansördü bu...Tiyatronun yetkilisi kadın bizi uyardı:- “Dikkat edin... Starların ödül aldıktan sonra yukarı çıktıkları asansördesiniz şu anda...”***Dalga mı geçiyor acaba diye yüzüne baktım hanım görevlinin...Baktığımı görünce hemen söze girmek ihtiyacı duydu: - “Tabii o gece, bu asansör böyle olmayacak... Kırmızı halıyla kaplanacak... Oscarı alan starlar içeri girdiği zaman, ‘işte starlara layık asansör’ denecek... Buraya bir sürü aksesuvar eklenecek... Ancak emin olun... Oscar’ı alan starın gireceği asansör bu asansördür... Makyajsız halini görüyorsunuz şu anda...”***Amerika!..Her şeyin bir show-business olduğu rüyalar ülkesi...Ekranda gördüğüm muhteşemliklerin orijinal hali, hayal kırıklığı yaratsa da, bu akşam onların kolalanmış halini yeniden gördüğümde bir gülümseme kaplayacak yüzümü...Yaptıkları işi seviyorum...Yapma biçimlerini seviyorum...Şovlarını seviyorum...Estetiklerini seviyorum...Kısaca onların şovlarından keyif alıyorum...Yıllar sonra artık biliyorum ki;Hayat ‘keyif’ler vasıtasıyla unutulmaz kılınan anlardan oluşan zorlu bir mecradır...Her ölümlünün yürümek zorunda olduğu...
Oğlunun; başkasının değil; onun biyolojik çocuğu olduğunu eliyle kalemi tuttuğunda tartışmaya meydan vermeyecek bir biçimde anlamıştı...Hem sol eliyle hem de sağ eliyle resim yapıyordu oğlu...Hem sol eliyle, hem de sağ eliyle yazı yazıyordu... Durumu anlamıştı...Ancak kendisinin oğlu hem sol eliyle hem de sağ eliyle kalem tutabilirdi...***Gülümsedi...Çek etmek için, futbol topunu oğlunun önüne koydu...Bakalım topa hangi ayağıyla vuracaktı...Çocuk burada da babasını yanıltmadı...gerildi geldi ve soluyla vurdu topa...İkincisinde sağıyla...Topu birkaç kez önüne vurması için yuvarladı...Çocuk soluyla direkt ve güçlü vuruyordu topa...Sağıyla hafif seyirtiyordu...Yine de fena sayılmazdı...***O anladı ki oğlu da babası gibi orijinal olarak bir “solak”tır...Fakat o da babası gibi hem sol, hem de sağı kullanabilmektedir...Esas olan ise solaklığıdır...Babasının annesi, oğlunun solaklığını fark edince, kısa yoldan “sol eliyle tuttuğu kalemi sağ eline geçirmişti...”Bundan da övünerek bahsetmişti elaleme...Oysa okul günlerinde, solak olan çocukları; sağ elleriyle yazmaya zorlamanın beyindeki merkezleri tahrip ettiği söylenir, bunun kekemeliğe neden olduğu anlatılırdı...***Oysa annesi, el çabukluğuyla solak olan oğlunun elindeki kalemi alıp, sağ elle tutturmuş, kekeme de yapmadan oğlunun asimetrik bulduğu solaklık sorununa çare bulduğunu sanmıştı...Oysa ilkokul yıllarında çocuk; resim derslerinde bir türlü istendiği gibi başarılı şekiller çizememiş, resim derslerinde hep ne yapacağını bilmez halde, çizemediği desenlerin, tuvale yansıtamadığı portrelerin hasretiyle yanıp tutuşmuştu...Resim perspektifi yoktu...Ancak esasen eli gitmiyordu resim yapmaya...O günlerde yeteneksizliğine vermişlerdi olayı...Resme de kabiliyeti yoktu işte...***Elli yıl sonra bir Perşembe günü çocuğunun okulda annesi tarafından çekilmiş videosunu gördü baba...Resimle ilgili görünmeyen oğlu, tahtada sol eliyle inanılmaz daireler çiziyor ve lolipop şekerlerini andırırcasına, iç içe geçmiş yuvarlakları büyük bir maharetle büyükten küçüğe doğru çiziyordu...***O anda kafasında bir şimşek çaktı...Oğlunun sol eliyle çizdiği maharetli daireleri bir kez daha seyretti...Çocuğun bunu sağ eliyle sınırlı, sol eliyle ise büyük maharetle yaptığını fark etti...Kendisinin çocuk yıllarında resim derslerindeki yeteneksizliğinin, “solak çalışan beyin düzeninin, anne eliyle metazori sağa kaydırılmaktan” kaynaklandığını çıkartıverdi...Söylendiği gibi kekeme olmamıştı...Fakat sağ eliyle çizdiği karakalem tasvirler bir şeye benzememiş, resim derslerinde gayr-ı kabili iflah “yeteneksiz”lik bir santim ileri gidememişti...***O an bir kez daha oğlunun biyolojik doğasını izleyerek fark etti ki;Hayat zorlamaya gelmiyordu...Solak olan solak kalmalıydı...Sağla yazan sağla yazmaya devam etmeliydi...İnsanoğlunun orijinini değiştirmeye kalkmamalıydı kimse...Metazori dayatmalar peşinde koşmamalıydı hayat...Hatırına futbol oynamaya başladığı yıllar geldi...13-14 yaşından itibaren soldan nasıl fırtına gibi estiği, adrese teslim ortalar yaptığı, istisnasız yüze yakın penaltıyı hiç kaçırmadan gol yaptığı, her alışta topu 450-500 kere sektirdiği aklına geldi...- “Sol ayağım, iyi ayağım” diye geçirdi aklından...***Solla yazarken durumu fark edip, el çabukluğuyla onu sağ elle yazmaya yönelten annesi, top oynarken çocuğunun solaklığını doğal olarak fark edememişti...Sağ eliyle yazan çocuk bir süre sonra, zaptedilmez bir solaçık haline gelmiş, solla vurduğu her top rakip kalelerde tehlike yaratmıştı...O esasen bir solaktı...Annesi tarafından, yeniden biçimlendirilmeye çalışılan bir solak...Onun için sağ elle resim yapamamış...Sol ayakla, vurduğunu gol yapan bir solaçık olmuştu...***Oğlunun biyolojik olarak babasının oğlu olduğunu o anda bir kez daha fark etti...Çocuk da babası gibiydi...Esasen sol elle yazıyor, sol ayağıyla topa vuruyordu...Babasının çocukken sol elinin iğdiş edilmesinden mütevellit, çocukta hafif bir “melezlik” seçiliyordu...Arada bir ‘sağ’a seyirtiyordu...O anda annesiyle konuşup karar verdiler: “Oğulları melez olmayacaktı... Orijininde olduğu gibi solak kalacaktı... Orijinalliğin yeteneğini yaşayacaktı... İğdiş edilmeyecekti hadım edilmeyecekti...”***Hayat kimleri “metazorik yöntemlerle” iğdiş etti bugüne kadar?..Orijininden uzaklaştırdı?..Başka bir kimliğe dönüşmesi uğruna, sakat bıraktı?..İlkokul bitirme sınavlarında, bütün dersleri pek iyi olan çocuk resim dersinde yazan “iyi”den dolayı arkadaşlarından utanmıştı...Okulun en başarılı öğrencisiydi...Gel gör ki, resim dersi “pekiyi bile değildi...”Sadece “iyi” almıştı...O da hocaların bariz torpiliyle...Karneyi göstermemiş, saklamıştı...Elaleme rezil olacağını düşünmüştü...Şimdi oğlunun rezil olmasını, daha doğrusu rezil olacağını düşünmesini istemiyordu...Orijinindeki “solaklık” çocuğunu hayata bağlayacaktı...Küçük çocuk natüründeki doğallıkla yaşamında kanatlanacaktı...*****BURÇLAR VE CİNSELLİK...Doktor Akif Poroy Dünyada Cinsellik kitabında, burçların cinsel yaşamlarıyla ilgili bilgiler veriyor... Her burcun cinsel yönelimiyle ilgili kısa notlar var kitapta:KOÇ BURCU: Çekici buldukları birini bulunca, hiç vakit kaybetmeden davranırlar...Karşısındakine ilk adımı atma fırsatı tanımazlar... Cinsel açıdan her şey hemen olmalı veya olmamalıdır... Aşık oldukları kişi sevgisine karşılık verirse, çılgınca aşık olabilirler...Beklentilerini bulamazlarsa aşk çok kısa sürede sona erebilir...***BOĞA BURCU: Bu burçtaki kişiler kimseye kolay bağlanmazlar... Ancak bağlandıktan sonra son derece sadık oldukları söylenir... Bütün güzel şeylere hayranlık duyarlar...Erkeğin bir gecelik ilişkilerinden, alelacele sevişmelerden nefret eder...Kadın cinsel ve duygusal açıdan zor uyarılır... Ancak uyarılma noktasına geldikten sonra son derece ateşlidir...***İKİZLER BURCU: Cinsel ilişkilerinde maymun iştahlıdırlar... Cinselliği kullanarak karşısındakinin kalbi ve duyguları ile oynamaktan hoşlanırlar... Kendi gereksinimleri odak noktasıdır ve kaprisleri ön plana çıkabilir...Erkek sürekli yeni ilişkiler, uyarılara gereksinim duyar...Kadın; erkek ilişkisine heveslidir, ancak duyarının kuvvetli olduğu söylenemez...***YENGEÇ BURCU: Romantik tutkuları vardır... Hayal güçleri fazladır... Bu yüzden hayal kırıklığı yaşarlar...Erkeğinin kadınları çok iyi anladığı ve onları sevmesini bildikleri söylenir...Kadın; sevdiğine karşı uyumlu, uysal ve özverilidir...***ASLAN BURCU: Kendilerinden çok emindirler... Herhangi biri olmakla yetinmezler...Yeterli güzellikte ve özellikte olmayanlara bakmazlar...Erkek eşini memnun etmek için her şeyi yapar...Burcunun kadını gibi, pohpohlanmaktan ve ne kadar süper bir erkek olduğunun söylenmesinden hoşlanır...Kadını ateşlidir; ancak sürekli uyarılması gerekir... Bu da ne kadar güzel olduğunun ve hiçbir kadının onunla ölçüşemeyeceğini söylenmesinden geçer...***BAŞAK BURCU: Onlar için aşk ve cinsellik güvenli bir yaşam olmalıdır... Cinsellikte aşırılıklardan korkarlar... Erkek cinsel dürtülerini pek göstermez... Akıllı uslu denen tiplerdendir...Kadın bakireliğini zorla kaybetmekten çok korkar... Cinsel yaşamda titizdir... Kendi sınırlarını kendi çizer...***TERAZİ BURCU: Çok hassas ve duygusal insanlardır... Tam kendilerine uyan eş ararlar...Erkek şair ruhludur ve cinsel yaşamda yeteneklidir...Kadın sıcak ve yumuşak bir ortam ister...Uyum şarttır... Pornografik görüntülerden nefret ederler... Erotik görüntüleri tercih ederler...***AKREP BURCU: Hastalık derecesinde kıskanç olabilen, içgüdülerine güvenen onlarla hareket eden ve cinselliklerinde bencil kişilerdir...Esrarlı davranışlar içinde olurlar... Aşklarını gizli tutup, sevdiklerini belli etmeyebilirler...Erkek anlaşılması güç karmaşık ruhlu bir insan görüntüsünü yaratabilir...Kadın; genelde sık cinsel sorunları olur... Cinsel yaşamda zorluklarla karşılaşırlar...***YAY BURCU: Düzenli saygın bir aile yaşamı ile, cinsel maceralar arasında bocalarlar...Erkek; haftasonu duş alıp biraz sohbet edip, müzik dinleyerek başlayan sevişmelerden nefret eder... Uzakdoğu tekniklerinden, Afrika kabilelerinin tekniklerine kadar uzanan ilginç metodlara meraklıdır...Kadın; cinsellikte idarenin elinde olmasını ister...Cinsel bağımlılık bu kadınlar arasında çok görülebilir... Sık eş değiştirme riski vardır...***OĞLAK BURCU: Cinselliği ve aşkı çok fazla ciddiye alır...Erkek cinsellikte ve kadın erkek ilişkilerinde aceleci değildir...Kadın dış görünüşü ile soğuktur... Kendisini kolay teslim etmez denir...Güvenli cinsellikten yanadır...Cinsel yaşamını gizli tutar...***KOVA BURCU: Çoğu kadın erkek ilişkisinde ters huyludur... Terstir...Olağan olmayan ilişkilere girmeye çalışırlar... Erkek cinsellikte engellerle karşılaşıp, onlarla mücadele etmekten hoşlanır...Kadın eşini veya beğendiğini yüceltir...Hayranlığı geçince tuhaf bir şekilde aşık olduğu görülür...Onun için cinsellik arkadaşlıktan sonra gelir...***BALIK BURCU: Cinsellikte elleri ayakları tutulur, adeta erirler...Erkek adeta her gülü koklama çabasındadır... Balık erkeği çok çabuk etkilenir... Bu yüzden sürekli eş değiştirebilir ve vicdan azabı çekebilir...Ateşli olan balık burcu kadınlarının, cinsellikte fazla beklemedikleri; kendilerini hemen teslim ettikleri söylenir... Yenilikçidirler... Aşık olmadan seks yapması mümkün değildir, romantiktir...
34 santim boyunda, 3 kilo 850 gram ağırlığındaydı heykelcik...Altından yapılmıştı ve sahne arkasında dünya starlarına ayrılan küçük salondaki bir vitrinin camekanının içinde duruyordu... Onu alanların heyecanı gözümün önüne gelmişti...Ben de heyecanlanmıştım...Uğruna tüm hayatlarını adadıkları bu heykelciği alırken, nasıl çocuklaştıklarını düşünmüştüm...Koskoca dünya starları, ne yapacaklarını ne söyleyeceklerini bilmez bir çocuk gibi havalara zıplıyor, uçuyor, gülüyor, ağlıyor ve ne yapacağını bilmez bir halde sahnede heykelciği bırakmamacasına tutuyorlardı...***1999 Oscar’ını almak üzere salona filmdeki bisikletiyle gelen Roberto Benigni’yi hatırladım...La Vita e Bella... Life is Beautiful...Hayat Güzeldir...Bir babanın çocuğuyla beraber gönderildiği bir Toplama Kampı’nda Nazi asker ve subaylarından küçük çocuğunu koruyabilmek için toplama kampını bir oyun gibi gösterdiği, oyunu geçerlerse büyük ödüle sahip olacaklarını söyleyerek “Nazi Toplama Kampı’ndan bir oyuncak çıkardığı” filmin adıydı Hayat Güzeldir...***Çocuklarla hayatın ve Türkiye’nin yarattığı ızdırabı en ağır yaşadığım günlerde, gözlerimin önünde hep o film ve sahneleri oynadı durdu... Ne var ki, yıllar önce seyrettiğim filmi bir daha seyretmeye gücüm yetmedi...Ağlasam bile, gücümün seyretmeye yetmeyeceğinin farkındaydım...Psikolojikman kaldıramayacağımı bildiğimden, filmi sadece hayalimde seyrettim defalarca...***Birkaç ay önce Los Angeles’a ilk gidişimde, son öğleden sonrayı Oscar töreninin yapıldığı Dolby Theater’a ayırdım...Uçak için eşyalarımı hazırlayıp Los Angeles’tan ayrılmadan önce, son durak olarak ne yapıp edip Roberto Benigni’nin bisikletle Oscar almaya gittiği Dolby Theater’a gitmek istedim...Sahneye çıktığımda, sanki Roberto Benigni bisikletle koltukların arasından bana doğru geliyordu...Sahnede bir süre kaldım...Evrene “içimden haykırdım...”Sonunda bulunduğum boş koltukların çerçevelediği sahneye gelebildiğime şükrettim...Sonra sahneyi terkedip, Oscar koridorunda yürümeye başladım... Dustin Hoffman’la, Meryl Streep’in beraber Oscar aldığı unutulmaz enstantane, koridorun mütevazı bir köşesinde durmaktaydı...Kramer versus Kramer 1979 Oscar’ını almıştı ve hayatımın dönüm noktası filmlerinden biriydi...***Evimin çalışma salonundaki geniş sehpaya “hayatımı, dönemeç noktalarında etkileyen yaklaşık kırk filmi yan yana dizmiştim...”Hepsini bir anda her baktığımda görebileyim diye...Kendime o kahramanlardan, kahramanlar yarattığımı, onlarla aramdaki görünmez bağlardan, yaşam kıvılcımları çıkarttığımın farkındaydım...Oscar ve sinema hayatımın görünmez duygusal zinciriydi...***Pazar akşamı, Dolby Theater; 86. Oscar törenleri için dolacak...İzleyici koltuklarını aralarda bile dolu göstermek için tutulmuş özel personel olduğunu, o gün öğrenmiştim...George Clooney’nin yanında, Angelina Jolie’nin bitişiğinde onlar oturuyordu, eğer koltuğun sahibi arada dışarı çıkmış ve dönmemişse...O görevli personele televizyon çekimleri esnasında bitişiklerinde oturdukları dünya starlarına “görmemişin oğlu gibi” bakmamaları öğretiliyordu...Smokinli izleyici kılığındaki görevliler, her boş koltuğu anında dolduruyor, Oscar törenlerinin ihtişamına gölge düşmemesini sağlıyorlardı...Kime gidecekti Oscar’lar bu yıl bilmiyordum...Benim kalbime gireceklerinin farkındaydım...***Akademiye üye ve oy hakkına sahip tam 5783 kişi oy veriyordu hangi filmin, aktörün, aktristin, yönetmenin Oscar’ı aldığını belirleyebilmek için...Dünyanın en ünlü starı da olsa, Oscar’ı üç kez kazanan Meryl Streep dahi olsa, eğer o Oscar töreni için aday değilse, o geceki davette, o koltuklarda oturamıyordu...Elbette 1985 Oscar’ı gözümün önüne geldi... Hayatımı ilk kez kökünden değiştiren o film...Out Of Africa ya da “Benim Afrikam...”Robert Redford ve Meryl Streep’in 11 dalda aday olan unutulmaz klasiği...Hiçbir kadın tarafından sahip olunamayan kuş kadar özgür bir erkeğin hazin öyküsü...***Ya da 1984’ün 11 dalda aday filmi Amadeus...Wolfgang Amadeus Mozart’ın yok edilmeye çalışılan dehası...Hayatı ve celladı Salieri...Hepimizin içinde bir parça Mozart, her içinde Mozart barındıranın da çevresinde bir Salieri vardı...Dolby Theater’da kendi Salier’imin silüetiyle de karşılaştım...Ona hafiften bir selam verdim...Sonra yürüdüm ve çıktım Dolby Theater’dan...LIZ TAYLOR’LA RICHARD BURTON’IN OSCAR KAVGASI...İki kez evlendiler, boşandılar, sayısız kez ayrıldılar, tekrar beraber oldular... Birkaç hafta önce, Liz Taylor’la Richard Burton’ın hayatlarından bir kesitin yer aldığı filmi izliyordum...Karşılıklı kıskançlıklar sonucu, sayısız kez birbirinden ayrılan ünlü çift, bir seferinde kadın ve erkek oyuncu olarak ayrı ayrı Oscar’a aday oluyorlar...***Oscar töreninde birisi kazanır, diğeri kaybederse rezalet çıkar diye, törene ikisi birden katılmama kararı alıyorlar...Onun yerine evlerinde yardımcıları ikisi için Oscar ödülünü sembolize eden heykelciklerin olduğu bir masa düzenliyorlar...Karı koca birlikte töreni canlı izlerken, sofrada içip eğlensinler, birbirleriyle başbaşa kalarak Oscar heyecanını yaşasınlar diye...***Oscar’lar açıklanıyor...Liz Taylor o gece kadın oyuncu Oscar’ını alıyor...Ancak sıra Richard Burton’ın aday olduğu en iyi erkek oyuncu kategorisine geldiğinde, Richard Burton Oscar’ı kazanamıyor...Masadan öyle bir kalkışı ve odasına gidişi var ki Richard Burton’ın; hala gözümün önünde...Bir kadın ve bir erkek iki starın karı koca olsalar bile, birbirlerinin başarılarına karşı nasıl hazımsız ve kıskanç olduklarını gösteren dramatik bir sahne o tören gecesi sahnesi...Richard Burton hiçbir şekilde kaldıramıyor, kendisi alamazken, karısının Oscar almasını...İçkiye vuruyor iyice...Sonraki günlerde skandal bir aşkla Liz Taylor’u aldatıyor...Hayat; Oscar’ın içinden bile dramını sahnelemekten geri kalmıyor...