Fenerbahçe’li başkan adayından, Beşiktaş için aldığım söz!..

18 Mart 2014

Karşımda Beşiktaş belediye başkanlığına seçilmesine ramak kalmış, genç ve dinamik bir politikacı oturuyor...O bir Fenerbahçe’li...Beşiktaş Belediye Başkanlığı’na aday bir Fenerbahçe’li...Benim annem babam, aile efradım Fenerbahçe’li...Rahat iletişim kurarım Fenerbahçe’lilerle...-“Nereden Fenerbahçe’ye savdalandın?..” diye soruyorum...-“Ben Ordu Fatsa’lıyım abi...” diyor...-“Bizim Fatsaspor’un esas adı Fatsa Fener Gençlik’tir... Kurucusu da babam... Bizde devrimciler Fenerbahçeli olur... Doğal bir gençlik sürecidir...Fatsa Fener Gençlik, Fenerbahçe ve devrimcilik...Sonradan Fatsaspor oldu...Oradan benim Fenerbahçeli’liğim...”***Beşiktaş ilçesinde; Levent, Zincirlikuyu, Bebek, Arnavutköy, Ortaköy, Ulus ve daha nice semt var...Beşiktaş; Beşiktaş semtinden ibaret değil ki Beşiktaş’lıların oyuyla başkan seçilsin...Yine de Fenerbahçe’li bir politikacının Beşiktaş ilçesine Başkan olması biraz sorgu suale muhtaç gibi görünüyor yemeğin başlarında bana:-“Beşiktaş kulübü için yapmayı düşündüğün hizmetler var mı?..” diyorum...-“Fikret Orman’la sürekli görüşüyorum...” diyor...-“Akatlar’da çok istediği bir yer vardı... Vereceğime söz verdim... Bunu duyan şimdiki yönetim giderayak verme çalışması başlattı...”Sonra konuşmanın bir yerinde bir söze başlıyor genç başkan adayı:-“Beşiktaş’a deniz kıyısında bir sosyal tesis...” diye konuşurken sözünü kesiyorum:-“Bak arkadaş...” diyorum...-“İçimde ve içimizde derin bir yaradır... Boğaz’ın kıyısında Beşiktaş semtinin takımının, Boğaz’a kıyısı olan bir sosyal tesisinin olmaması... Bu tesisi Beşiktaş’a kazandır, Fenerbahçe’li Başkan olarak, senin anıtını dikelim Beşiktaş’a...”Gözleri parlıyor bir anda...-“Yaparız abi...” diyor...-“Kurçeşme sahil şeridinde bir yer...”-“Ben de tam da orasını düşünüyordum...” diyorum...***Yöneticiyken kulübe gider, halen her gün önünden geçerken, Galatasaray adasını görür, Beşiktaş’ın kendi semtinde nasıl olup da denize kıyısı olan bir sosyal tesisinin yapılmadığına hayıflanır dururdum...Şimdi bu olanak karşımdaydı...Fenerbahçe’li bir belediye başkanı, eğer Beşiktaş’a damgasını vuracaksa, belediyenin elindeki arazilerden birini, 49 yıllığına kulübe kiralayabilirdi...Beşiktaş’ın Boğaz’ın kıyısında muhteşem bir sosyal tesisi olabilirdi...Olmalıydı!..***Beşiktaş eğer ki bu ülkenin en eski kulübüyse, kendi semtinde Boğaz’ın kıyısına yapılacak bir sosyal tesis Beşiktaş’ın anasının ak sütü gibi hakkıydı...-“1.5-2 dönüm gerekli...” gibi bir şeyler söylendi yemekte...Beşiktaş semtinin göbeğinde Galatasaray adası varken, Beşiktaş’ın kendi sosyal tesisinin olmaması günahtı...Genç başkan adayı, bu işin peşini bırakmayacağını gözleriyle bana söylüyordu...***-“Çarşı’nın bütün liderleri arkadaşım, dostumdu benim” diyordu...-“Yıllarım onlarla beraber geçti...”Yemek bitmişti...Murat Hazinedar’a yakışırdı Beşiktaş kulübüne uzun yıllar için kiralayacağı evladıyelik bu tesis... Akşama doğru, Fikret Orman’ı aradım...Sevindi, havalara uçtu...Beşiktaş Kulübü muhtemel Belediye Başkan’ından, Kuruçeşme’de Boğaz’ın kıyısında, muhteşem bir sosyal tesisin yapılması için arazi bekleyecekti Beşiktaş belediyesinden... ***İlkokul birinci, ikinci sınıflardaki öğretmenim Süheyla Ün beni Beşiktaş’lı yapmıştı...-“Sen Galatasaray’lı, Fenerbahçe’li olma; Beşiktaş’lı ol...” demişti...O güne kadar Fenerbahçe ile Galatasaray arasında gidip geliyor; bir türlü karar veremiyordum...Beşiktaş tamamen bilincimin ve ihtimalimin dışıydı...Sevgi öyle bir şey...O kadar çok seviyordum ki onu; “ihtimal dışı olan tek seçeneği, onun aruzusu uğruna seçmeye karar verdim...Beşiktaş’lıydım artık...6 yaşındaydım...İki yıl şampiyon olduktan sonra tam 14 yıl şampiyon olamadık...Vazgeçmedim...Daha fazla sevdim...Yıldırım Demirören’in Beşiktaş yönetimine, BJK TV’yi kurmak için girdim.Beşiktaş TV’yi kurdum...Öğretmenimi ölmeden önce son kez gördüğümde ona;“Sizin tutmamı istediğiniz kulüp için, televizyon kurdum Hocam...” dedim...Gözlerinin içi gülüyordu...Kurup 6 ayda yönetimi bıraktım...Yeterdi kurduğum televizyon bana da, çocuklarıma da, beni Beşiktaş’lı yapan öğretmenime de...***Şimdi belki de Beşiktaş adına Boğaz’ın kıyısında muhteşem sosyal tesisler kurulacak...Çocuklarım ve onların çocukları, orada Boğaz’a karşı birkaç lokma yer, iki yudum içerken ola ki babalarını ve öğretmenini hatırlarlar...Bir boğaz gecesinin, ışıltılı parıltısında, babalarının Beşiktaş’a belediye başkanı olacak genç politikacıyla yediği o öğle yemeğini anımsarlar...Kim bilir belki çocuklarıyla da paylaşırlar...Ben o siyah beyaz geceyi, yıldızların üstünden izleyeceğim...Öğretmenimle beraber...*****MURAT HAZİNEDAR; MUSTAFA SARIGÜL’ÜN NESİ OLUYOR?..Ona “Mustafa Sarıgül’ün avukatı” diyorlardı...“En güvendiği adam” sıfatını yakıştırıyorlardı... Öğlen buluşmaya gittiğimde, karşımdaki belediye başkan adayının, bu kadar genç olmasını beklemiyordum...-“Fotoğraflarda gözüktüğünden daha gençsin...” dedim...71 doğumlu...43 yaşında...CHP’den Baykal’a karşı çıktığı için üç kez ihraç edilmiş...28 yıldır aktif politikanın içinde olduğunu söylüyor...-“Mustafa Sarıgül’ün avukatı olduğumu söylüyorlar... Ben Mustafa Sarıgül’ün işlerinin ve özel hayatının avukatı değilim... Sarıgül’ün CHP’den ihraç edilmesine karşı avukatlığını yaptım... Başka bir konuda avukatı olmadım... O da siyasi bir konuydu... Bütün ihraç edilenlerin avukatlığını yapıyordum...”***Buna karşın Mustafa Sarıgül’ün siyasi hareketinin mutfağının “başaşçısı olduğunu” saklamıyor Murat Hazinedar...-”Bu yeni ve genç vizyonu olan, çok farklı bir hareket... Beşiktaş ilçesini uluslararası bir kültür ve sanat merkezi haline getireceğim... Ihlamur deresi ve ile Ortaköy vadisindeki depreme dayanıksız bütün binaları depreme dayanıklı hale sokacağım... Bir kalite abidesi olacak Beşiktaş...”***Genç ve pozitif enerji veren insanlardan Murat Hazinedar... Ordu Fatsa’dan devrimci bir gençlik döneminden geliyor...Sonra Özal’ın vizyonundan etkilenme, ve ANAP’tan politika yapma günleri var...On yıldır da Sarıgül’le birlikte...Yüzlerce beldede 30 Mart’ta seçimler var...Binlerce de aday...Murat Hazinedar’ın farkı şu...O Beşiktaş belediye başkanlığını seçimini 30 Mart’tan önce tamamlamış...Beşiktaş’ta konunun uzmanı bir gazetecinin söylediği gibi;“Öyle bir bölge ki burası; CHP’nin oyu yüzde 75 civarlarında... Beşiktaş’taki seçim, CHP’nin içinde cereyan ediyor... CHP’yle diğer parti adayları arasında değil...”***Murat Hazinedar, Sarıgül’ün gücüyle CHP’de diğer bütün adayların önüne geçiyor...Sarıgül’e siyasi açıdan bağlılığı belli...Fakat “politikacı bir aileden gelen, bağımsız bir kişilik yapısı ve duruşu var...”Bunu hissetmemek imkansız...

Devamını Oku

Beşiktaş’a; Fenerbahçe’li aday ve öğle yemeğimiz...

16 Mart 2014

Paul Auster’ın kitaplarının arkasında, “Brooklyn; yazarın her köşesini özümsemiş olduğu kendi coğrafyası” şeklinde bir ibare yer alır...Paul Auster’ın her romanı bir şekilde Brooklyn’le işişkilenir...Yıllar önce, Yunanlı gazeteci kız arkadaşım Atina’da Pangrati’de bir cafe-brasserie’ye götürmüştü beni...Burası “Manos Hacıdakis’in yeridir... Birazdan görürüz onu...” demişti...Yunanlıların Oscar ödüllü besetcisi Manos Hacıdakis bir süre sonra o kafeye gelip, dışarıdaki geniş masasına oturmuş, dostları ve arkadaşlarının oluşturduğu çemberde, uzun bir muhabete girişmişti... ***Dün Beşiktaş’ın CHP’li Belediye Başkan adayı Murat Hazinedar’ın ofisindenm aradılar...- “Başkan sizinle Pazartesi günü bir öğle yemeğinde bulumşak istiyor...” dediler...Restoranın adını da verdiler...Murat Hazinedar’a muhtemelen benim gittiğim favori mekanlar söylenmiş;Başkan’ın teklifi, benim geçmişte sıkça gittiğim mekanlardan birine işaret ediyor...- “Ben o mekana artık gitmiyorum...” dedim, özel kalemine Başkan’ın...Benden böyle bir tepki beklemeyen kızcağız hemen toparladı durumu...- “Sizin hangi mekanda arzu ediyorsanız...” ***O zaman fark ettim ki benim coğrafyam da Beşiktaş ve Sarıyer ilçelerinin varylantlarıdır...Hisar-Emiragan-Yeniköy-Bebek-Etiler şeridinde dönmekte ve gittikçe buraların ev sahibi konumuna dönüşmekteyşim...Beşiktaş Belediye Başkanı adayı Murat Hazinedar’a Kanyon Gina’da yemek yemeyi önerdim...Hacıdakis’in Pangrati’deki mekanı gibi, benim esas mekanım Etiler’deki da Mario’dur...Kader çizgimin en belli başlı dönemeçleri orada oluştu...Çocuklarımın kaynağı orasıdır...Aileme sahip oluşumun merkezi de o mekan...***İtalyan restoran, bir buluşma bir randevulaşma yeri olmanın ötesinde, hayatımın virajlarının dönemeç yeridir...Beşiktaş’ın CHP’li Belediye Başkan adayı Murat Hazinedar’la ise çok sevdiğim ve rafine bulduğum Gina’da buluşacağım...Yeni aday, BJK’ın Genel Sekreterliği’nden Belediye Başkanlığı’na gelen İsmail Ünal’ın yerine aday oldu CHP’den...Sanırım Sarıgül’ün ekibinden ve aynı zamanda Sarıgül’ün avukatlarından biri... ***Beşiktaş’ın ünlü tribün lideri Alen’den öğrendim ki, Murat Hazinedar Fenerbahçe’yi tutuyor...İlginç bir buluşma olacak Beşiktaş Belediye Başkanlığı’na seçilmesine ramak kalmış bir Fenerbahçe’li başkan adayıyyla yiyeceğim yemek...İsmail Ünal’dan önce, hakem Yusuf Namoğlu Beşiktaş belediye başkanıydı...Galatasaray’lıydı...CHP O günerde Beşiktaş Başkanı olan Serdar Bilgili’ye gidip, Beşiktaş yönetiminden İsmail Ünal gibi bir tecrübeli bir kulüp yönetcisini Belediye Başkanlığı’na aday olarak istemişti... ***Şimdi de Fenerbahçe’li bir aday geliyor...Yeni Fenerbahçe’li Beşiktaş CHP adayı, öğreniyorum ki bizim Alen’in yakın arkadaşıdır geçmişten...Beşiktaş Belediye Başkanlığı için Alen’den referansı varsa bu olumlu yazar...Göreceğiz bakalım öğlen yemek nasıl geçecek?..Bir yazar olarak Beşiktaş ilçesi ve semtleri benim coğrafyam bunu biliyorum...Biraz Sarıyer’e sarkmakla birlikte... Ama esas bir de Beşiktaş diye bir kulüp var ortada...İsmini o semtten alan...Stat var...Kulübün mabedi olacak olanİlginç bir buluşma olacak...Her açıdan ilginç...*****ARTIK KİMSEDEN BİR ŞEY İSTEMİYORUM!..Hayatımda uzunca bir süredir, kimselerden bir şey istemiyorum...Hakkım olan hiçbir şeyi de talep etmez hale geldim...Tek isteğim, yaptığım şeylerin bozulmaması ve değiştirilmemesi...Dün Simone de Beauvoir’ın bir sözünden, Sartre’la birlikteliğine uzanan bir yazı yazdım...Beuavoir Fransızca’da (Bovuar) diye okunur...Bovuar okunduğu için de, isim sonundaki takıları ona göre olur...Bovuar’ın, Bovuar’a, Bovuar’la gibi...Editör arkadaş Beauvoir diye yazıldığından takıları “voir” okunuşuna göre değiştirmiş...Sabah sabah gazetedeki yazıyı görünce, beynimden vurulmuşa döndüm...***Bu vesileyle editör arkadaştan da rica edeyim...Yazıda zaman zaman imla hataları oluyor...Buna kızmıyorum...İmla hataları ben okuyup düzeltmediğim için oluyorsa, problem değil...Bütün sorumluluğu üstüme alıyorum...Fakat editör arkadaşlardan ricam, benim yazdığımı düzeltiyoruz diye, doğruyu yanlış hale getirmemeleri...Hele hele yabancı sözcüklerde, bana sormadan düzeltme yapmaya kalkmamaları...Söyledim ya...Benim yazımı yazdığım gibi yayınlasınlar, başka bir şeye gerek yok...***Keza geçenlerde başıma geldiği gibi diğer servisler de, gazetede çalıştığım için hasbelkadder bir şey yapmak zorundalarsa, sadece söylediğimi yapsınlar yeter...Kendi inisayifleriyle bana yardımcı olmaya falan kalkmasınlar...Hiç gerek yok...Ne böyle bir şey istiyorum...Ne de böyle bir şeyin yapılabileceğini sanıyorum...Hepsi bu...

Devamını Oku

“Kurtuluşu başkasında görmek, yıkılmanın en güvenli yoludur...”

15 Mart 2014

- “Sartre’la karşılaştığım zaman, her şeyi kazandığıma inanmıştım... Onun yanında kendimi gerçekleştirme sürecim, başarısızlığa uğrayamazdı...” Böyle diyor Simone de Beauvoir;Dünya çapında ünlü bir feminist yazar olan Fransız entelektüeli kadın...- “Şimdi ise kendi kendime şunu söylüyorum... Yıkılmanın en güvenli yolu; kurtuluşu bir başkasında görmektir...” Bunu itiraf eden kadın dünya feminizm tarihinin en önemli ismidir...İdeologu, markası ve vitrindeki yüzüdür... Gençlik yıllarımda yaptığım aşk evliliğinin, Jean Paul Sartre’la birlikte yegane idolüdür...***- “Kurtuluşu başkasında görmek, yıkılmanın en güvenli yoludur...”Böyle diyor Beuavoir...Ne enteresan!..Mazide bu sözü ettiğini bilsem de, bilincime kaydetmemiştim bu sözünü o yıllarda...Sartre’la ilişkisinden aldığı en büyük hayat dersi, ilgilendirmemişti beni o sıralarda...İnsanın izlediğini sandığı olaylardan sadece o anda görebildiği ve algılayabildiği şeyleri alabildiğini çok sonraları fark edecektim...23-24 yaşlarındaydım o günlerde...Yaşama yeni başlamanın yüzeyselliği, felsefeye yeni yeni ilgi duyan bir gençlik heyecanının halet-i ruhiyesi, sosyalizme bol kepçe bir heyecanın çapaçulluğu, Fransız yazar ve düşünürlere yüksek boforda bir sempati rüzgarının alaborasının ortasında yüzmekteydim...***Sartre gibi; egzistansiyalizmin ideologu bir Fransız varoluşçu yazar-felsefeciyle, Beauvoir gibi feminizmin vitrin markası bir kadının ömür boyu süren inişli çıkışlı aşkları daha çok ilgimi çekiyordu benim... O aşkın insanın bir başkasına yaslanma halinin, yaslananı “yok ettiğinin çarpıcı kişisel itirafı” beni zerrece çarpmamıştı...***Oysa hayat, tıpkı Beauvoir’ın dediği gibi “başkalarında ümit ettiğin kurtuluşların, kişiliğinde yarattığı yıkımlarla doluydu...” Bunu anlamak için Beauvoir’ı 24 yaşında okumaktan ziyade, 24 yaşından itibaren 24 yıl ve daha daha fazla onun gibi yaşamak gerekiyordu...O bilinci unutmamacasına...O yıkımlardan, mucizeler çıkartmasını öğrenmekten vazgeçmemecesine...***Birkaç ay önce, uzun bir aradan sonra Paris’e gittim...Geçmiş yalnızlıklarımın hayal kırıklıklarıyla, şehrin varyantlarına sinen gölgelerimin yaptığı “vals”i seyrediyordum...Nostaljik bir Pazar öğle üzeriydi...La Coupole’e gittim... Beauvoir’ın Sartre’la; haftada en az üç dört kez buluşup, sohbet ettikleri, kahve içtikleri, yemek yedikleri Montparnasse’daki efsanevi lokantaya...Pazar günlerine layık bir doluluk içindeydi restoran...***Her biri başlı başına bir Fransız gurmeyi andıran şefler, sipariş edilen antre’nin söyleniş biçiminden, müşterinin profilini çıkartıyorlardı...Sevdiklerinde müşteriyi iyi hizmet ederlerdi...Sevmedikleri ve restorana layık bulmadıklarını, ağızlarıyla kuş tutsalar, adam yerine koymazlardı... Pazar öğlenleri lokantanın müşterisi, yaşını başını almış, süzülmüş zevklerin imbiğinden geçmiş kadınlı erkekli Fransız üst orta sınıf burjuvalar olurdu...Kırmızı şaraplı bardaklar, deniz ürünlerinin servis edildiği estetik zevki yüksek tabakalar, şampanyalar uzun sohbetlere eşlik ederdi...***Beauvoir’la Sartre’ın birlikteliğini düşünürken, bu restorana 1986’nın yılbaşı gecesi eşimle geldiğimi hatırladım...Böyle bir restorana; 26 yaşında yılbaşı gecesi yer ayırtmanın imtiyazıyla, gece boyu masaya üç dört Bordo şarabı ısmarlamıştım... Lokantayı terk ederken; “Umarım,restoranın şefleri Beauvoir’la Sartre’ın oturduğu masalarda bizi ağırlamaktan pişman olmamışlardır...” diye düşünmüştüm... Gençtim...Beauvoir’ın “Bir başkasında kurtuluşu aramak, kişisel yıkımın en güvenli yoludur...” sözünün farkında değildim...***O yılbaşının üzerinden otuza yakın yıl geçtikten sonra, La Coupole’de tek başına Pazar öğle yemeğini yerken, üzerimde yüklerin çoğunun kalmadığını fark etmiştim...Kurtuluşu başkalarında aramaktan çoktan vazgeçmiştim...Belki de ondan, şişerlerce kırmızı şarap yerine, tek bir kadeh şarap ısmarlayıp onunla yetinmiştim...Lokantanın şefleri, yılbaşı gecesi şişelerce ısmarladığım kırmızı şaraba; göstermedikleri rafine ilgiyi, o Pazar öğle üzeri tek başına oturduğum masaya göstermişlerdi...***Sanırım kurtuluşu çok zamandır başkalarında aramayan, kendi ayaklarının üzerinde, kendi yaratıcılığında ve bireyselliğinin farkında bir dünyalı burjuva onlara daha yakın ve sempatik gelmişti...Bir zamanlar eşiyle birlikte yeni dünyalar kurmak için arka arkaya ısmarladığı pahalı şaraptan destek alan ve ödeyeceği şişkin hesabın; efsanevi Paris lokantasında imtiyaz yaratacağını sanan genç gazeteciye inat...Ne diyordu Simone de Beauvoir:- “Kurtuluşu başkasında görmek, yıkılmanın en güvenli yoludur...”O kişi Jean Paul Sartre bile olsa!..ÖLÜMLERDEKİ GÜNAH...Burak Can’ın ölümüne Berkin’den fazla üzüldüm... Acım ve üzüntüm katlandı...Sanki Berkin’in ölümünden sonra, göz göre göre geliyordu Burak Can’ın ölümü...Sanki pisi pisine gelen o ölüme mani olabilecektim de olamadığımdan dolayı daha da fazla üzüldüm...Bodyguard filminde Kevin Costner bir zamanlar Başkan Reagan’ın korumalığını yapmış çok profesyonel bir bodyguard’dır...İyilerin en iyisidir...Ancak Reagan’a suikast yapıldığı o gün, Başkan’ın yanında bulunmamış olmasını bir türlü affedememektedir...Suikast günü Reagan’ın yanında olmasına imkan yoktur oysa...Annesi ölmüştür ve o gün toprağa verilmiştir...***Ne ki Kevin Costner bir türlü kendisini affetmez ve suikast sonrası altı ay göl kenarındaki aile evinde, kendiyle baş başa izole bir şekilde hesaplaşmaya girişir...Berkin yitip gittikten sonra, göz göre göre gelen Burak Can’ın ölümü, bana da sanki mani olabileceğim halde olamadığım bir ölüm gibi geldi...Ölümler arasında kıyaslama beni çok acıtıyor... Ölümler kimse tarafından kullanılmasın...Fakat ölümler arasında ayrım da yapılmamalı...İkisi de günah oluyor!..

Devamını Oku

Cumhurbaşkanlığı için Deniz Baykal’a dikkat!..

14 Mart 2014

Çok hızlı değişiyor Türkiye’de her şey... Çok daha hızlı da değişecek, 30 Mart’tan sonra...Bir yıl önce, “Cumhurbaşkanı kim olmalı?..” diye sorulsaydı, iki cevap vardı herkesten alınabilecek...1) Abdullah Gül: Halihazır Cumhurbaşkanı’ydı...Fazla yıpranmamıştı...Cumhurbaşkanı olanlar, tanınılırlık, güvenilirlik ve bilinirlilik açısından diğer adaylardan hep bir adım önde olurlardı...Amerika’daki Başkanların hemen shepsi ikinci kez yeniden seçilirdi...Abdullah Gül‘ün de böyle bir avantajı vardı...Hatta Tayyip Erdoğan’ı üç dönemdir Başbakan olarak görmeye alışan halk için, Abdullah Gül; Tayyip Erdoğan’dan daha güçlü alternatifti...***2)Tayyip Erdoğan: Gezi Parkı olayları başlamadan önce, “Cumhurbaşkanlığı’na en yakın aday kim?” diye sorulsa tereddütsüz herkes Başbakan Tayyip Erdoğan‘ı işaret ederdi...Erdoğan değil Türkiye’nin, dünyanın en güçlü liderleri arasında sayılıyordu...3 dönemdir partisini tek başına iktidara taşıyan bir liderin, kendi isterse Cumhurbaşkanı olmasından daha tabii bir şey olamazdı...***Oysa burası Ortadoğu...Altı ayda, ülkenin bütün toplumsal dokusu, siyasi sistematiği alabora olabilir...İki turlu Cumhurbaşkanlığı seçiminde, Abdullah Gül veya Tayyip Erdoğan‘ın ikinci turda yüzde 50’nin üzerinde oy alması çok kolay değil...AKP yandaşlığı kadar, AKP karşıtlığı da gittikçe büyüyor...İkinci turda AKP ve AKP karşıtları şeklinde bölünecek oylar Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde...***Elbette çok şey 30 Mart günü belli olacak...Tayyip Erdoğan bile üç dönem siyaset sınırlamasının kalkabileceğinin işaretlerini vermeye başladığına göre, Cumhurbaşkanlığı meselesi çok farklı boyutlara gidiyor...***30 Mart seçimlerinde AKP için üç ihtimal var...1)AKP oylarının yüzde 38-42 bandında olması...Bu olasılık çok ve en hassas sonuçları olan ihtimal...AKP, geçtiğimiz yerel seçimlerde 38.9 oy aldığını söyleyerek, oylarının azalmadığını hatta bir gıdım arttığını iddia edebilecek...Buna karşın muhalefet; genel seçimleri baz alarak yüzde 50’den bu rakamlara düşen iktidarın, gücünü tamamen yitirdiğini söyleyecek...AKP için yüzde 38-42 bandı veya aşağısı, Gül ve Erdoğan dışında bir Cumhurbaşkanı’na yönelme anlamına geliyor...İkinci turda seçilmeme riskini alamaz ne Gül ne Erdoğan...***2)AKP oylarının yüzde 38 bandının altına düşmesi... Bu durumda AKP’nin Cumhurbaşkanlığı’na kendi adayını çıkartması ihtimali neredeyse tamamen ortadan kalkacak...Yüzde 63’ü muhalefete geçen bir Türkiye’de, yeni Cumhurbaşkanı muhalefetin ortak adayı birisi olacak...3) AKP oylarının yüzde 42-45 bandında veya üzerinde çıkması...Bu ihtimal, erken ve baskın bir genel seçimle; Cumhurbaşkanlığı seçimlerini birleştirme ve AKP’yi bir dönem daha iktidar yaparken, Kürt oylarıyla Tayyip Erdoğan’ı ikinci turda Cumhurbaşkanlığı’na çıkartma projesidir...***Bütün bu ihtimaller göz önüne alındığında, yüzde 38-42 bandında çıkacak bir sonuç, AKP’nin de “evet” demese de; “hayır diyemeyeceği” bir ortak uzlaşı isminin Cumhurbaşkanlığı adaylığını öne çıkaracak...Bu isim öyle bir isim olacak ki; Toplumda artan şiddeti, öfkeyi, kin ve intikam duygusunu yumuşatacak...Gerginliği azaltacak...Her kesim “evet” demese de “kolay kolay hayır diyemeyecek” bir isim olacak...***Bu isimlerin en avantajlılarından birisi Deniz Baykal’dır... Deniz Baykal; artık aktif bir siyasi lider değil...Ancak CHP Genel Başkan’lığı yaptı; halen milletvekili; CHP tavanın ve tabanının onun Cumhurbaşkanlığı’na karşı çıkması düşünülemez...İlk günlerde meydanlarda Tayyip Erdoğan’ın ağır eleştirilerine mazhar olan Deniz Baykal, ilginçtir son zamanlarda ortaya çıkan kasetlerden sonra; Tayyip Erdoğan tarafından da mağdur ilan ediliyor... Dolayısıyla AKP’nin de kendi dışından çıkacak bir Cumhurbaşkanı adayına itiraz edeceği bir isim değil Baykal...Üstelik Tayyip Erdoğan’ın kendisine Başbakan olma yolunu açan Deniz Baykal’a bir vefa borcu var...***AKP artı CHP Deniz Baykal için yeter de artar... Fakat Baykal için, MHP de dahil hiçbir çevre açıktan “hayır” kampanyası yürütmez...Baykal’ın; MHP’den cemaate, köprüleri tamamen atmayan ilginç bir siyasi kimliği var...Buna artan toplumsal gerginliği ve kutuplaşmayı yumuşatmada, “en tecrübeli ve eski politikacılardan biri” sıfatını eklemek de sanırım yanlış olmaz...Bu analiz; “duygusal sezgilerinin gücüne inanan” 34 yıllık bir gazetecinin kehaneti midir acaba?..Belki de öyledir; kim bilir?..Öyle olduğuna inanıyorsanız söylenecek bir şey yok...Ama gerçek şudur;“Yüksek sesle dillendirilmeyen ve altyapısı olmayan hiçbir ihtimal, bu köşenin konusu olmaz...”Bu köşe şunun bunun PR çalışmasına da pek alet olmaz...Ama tabi durum...30 Mart’ta belli olacak...AKP için 38-42 bandı hayati bir duruma işaret eder!..Öyle bir durumda mesajı alamazsa düşüş kaçınılmazdır...MARTİN LUTHER KİNG’DEN ‘GÜÇ VE SEVGİ’ TANIMI...“Doğru anlaşılmış güç, amaca ulaşabilme yeteneğinden başka bir şey değildir...Sosyal,politik ve ekonomik değişimi gerçekleştirmek için gerekli olan dayanıklılıktır...”Ve tarihteki en büyük problemlerden birisi, güç ve sevgi kavramlarının hep birbirinin zıt kutuplarında konumlandırılmış olmasıdır...Yani sevgi: “gücün olmaması durumu”; Güç: “sevginin inkarı olarak” tanımlanmıştır...***Şu anda doğru bildiğimiz şey budur... Anlamak zorunda olduğumuz şeyse, Sevgisiz gücün “pervasız ve saldırgan...”Güçsüz sevginin ise; “duygusal ve zayıf olduğudur...”Zamanımızın en büyük krizini yaratan şey; “Bu ahlaksız güç ve güçsüz ahlakın çarpışmasıdır...”MARTİN LUTHER KİNG JR(Buradan Nereye Gidiyoruz)

Devamını Oku

“Tükenme Berkin...”

13 Mart 2014

Akşam saat 20 suları... Hava karanlık... Köprünün mor ışıkları yanıyor...Su çarşaf gibi hafiften kalkıp iniyor...Işıklar çarşafın üzerinde kıpır kıpırlar...Huzursuz bir deniz var dışarıda...Berkin’in cenazesinin son görüntülerini biraz önce izledim...Hüzün ve karmakarışık duygular var içimde... *** Belki de 14 yaşına yeni girmekte olan kızım; Pazar günü;- “Baba ben yalnız dönerim eve...” demese...Onun bir arabada tek başına eve dönüşünün “ürpertisini” hissetmesem...14 yaşındaki kızımın “hayatta yapabildiklerini ve yapamadıklarını” fark etmesem, Berkin’in durumunu “es geçebilirdim...”Ne ki empati duygusu; Pazar günü ta gözümün içine soktu Berkin’in gaz fişeğini yerkenki halet-i ruhiyesini...***Ayşe Nazlı’ya bakıyorum...Bu çocuk acaba yüzüne bir maske taksa “terörist” olabilir mi?..Sapanla taş atsa, aktivist gibi görünebilir mi?..Bu çocuk suç örgütlerinin elinde oyuncak olsa, yine de bir polis ona “terörist, aktivist, provokatör muamelesi çekebilir mi?..”***O bir çocuk...Filistin’de “oyun oynayıp, direndiğini sanan çocuklar” gibi çocuk...Diyarbakır’da “maske takıp eylem yaparken, oyun oynadığını bilmeyen çocuklar kadar çocuk...”Çocuklar Dünyası’nda polis kıyafeti giyip polisçilik oynayan ve heveslenen çocuklar kadar çocuk... 14 yaşında bir çocuğa, gaz fişeği atılabilir mi?..Ona “cezai ehliyeti var muamelesi” çekilebilir mi?..Bana mısın demeden çekiyorlar bu muameleyi Berkin’e...***Üç yıl önce bir ara uzak kalmıştım çocuklarımdan... Onları yeniden; bağrıma basabildiğim acılı günlerden yadigar yüreğimin sesiyle söylediğim bir parçam vardı...Suavi, çocuklar ve benim için söylerdi tükenme şarkısını sanki...Dün akşam Berkin için koydum Suavi’nin cd’sini...Tükenme’yi söylemesi için...Berkin’e...Defalarca haykırması için...***“Bekleme...ben senle güneşi bulmaya geldim ürkme kavganı sormaya geldim gücenme güneşten sunmaya geldim...***Kapkara geçiyor günler hesabı yok ekmeğin az tuzun tadı yok çocuklar belki gülmüyor ***Kayalık sevdalar dikenli yollar pusu kurulmuş dinmez ağıtlar yüzüne kapanıp ağlamak vardı oysa ben seni bulmaya geldim kalbine güneşi asmaya geldim tükenme...***Bekleme ben senle güneşi bulmaya geldim ürkme kavganı sormaya geldimgücenme güneşten sunmaya geldim ***Kapkara geçiyor günler hesabı yok ekmeğin az tuzun tadı yok çocuklar belki gülmüyor ***sana yepyeni türküler verdim uzak dağların ötesinden gelen... sana yepyeni çiçekler verdim kapıyı aç bulutlar girsin... gülmeyi bilen çocuklar geldi tükenme... ***alevlerin arasından yüzler geçiyor yüzler alevlerden türkülere geçiyor günler alevler gibi geçiyor koş aç kapıyı yeni ufuklar getirmiş gülmeyi bilen cocuklar... bak; çocukların ellerinde güzel günler var güzel günler...” Söz: Lütfü Erol, Ayşegül Çelik Müzik: Lütfü Erol...***Bak;“Tükenme” diyor Suavi; Berkin...Senin için hiç “tükenmemen için yavrucuk...” “Sonsuza kadar tükenmemen; yaşaman için çocuk!..”“Bekleme Ben senle güneşi bulmaya geldim kavganı sormaya geldim güneşten sunmaya geldim...”

Devamını Oku

Çocuğa gaz sıkılmaz!..

12 Mart 2014

Anne babanın üzerine titrediği 14 yaşında bir çocuğu korumak, şunun bunun değil, aslında bütün bir toplumun görevidir...14 yaşında çocukları koruyabilmek için, o çocukları, onların hayallerini ve hayatlarını bilmek gerekir...Çocukların hayallerini ve hayatlarını bilebilmek için, insanın içindeki çocuğun ölmemesi gerekir...İçinde “çocuk”u yaşatamayanlar, çocukları yaşatamazlar...Çocukla çocuk olamayanlar, çocukların hayallerinden hayatlar kuramazlar... Olamazlar...İnsanlarının hayatlarını hoyratça harcayan toplumlar, çocukları kolayca harcarlar...***14 yaşındaki çocuk “Eve ekmek almaya mı gidiyordu?..”Yoksa maske takmış protesto eylemi mi yapıyordu?..Bu sorunun cevabından, “bir haklılık yaratılmaya uğraşılıyor...”Ne yazık...14 yaşındaki bir çocuğun maskeli protestosunun bile; “Bir oyun olduğunu anlamayacak kadar çocukluklarından uzaktırlar” bunu yayanlar...Bir çocuk oyun oynar...Bir çocuk maske taktığında da oyun oynadığını sanır...O bir çocuktur...Ona gaz sıkılmaz...O bir çocuktur...Ona “caydırma yapılmaz...”O bir çocuktur...Ona gösterici muamelesi çekilmez...***Berkin’in yaşındaki çocuklar, Çağlayan’da oyun merkezinde her hafta, polis oluyorlar, gazeteci oluyorlar, itfaiyeci oluyorlar, radyocu, televizyoncu, otelci, dişçi, benzinci oluyor, oyun oynuyorlar...Oyun oynayan çocuklara, biber gazı sıkılmaz...14 yaşında çocuklar protestocu sayılıp, gazlar arasında boğulmaz...Çocukların hayatlarını korumak, insanların hayatlarını kollamaktan geçer...İnsanın “hayatının saygı görmediği yerde yavrusunun hayatı da kıymet bulmaz...”Sonunda “ne kadar insansa, o kadar da yavrusu”dur...Bu gerçek değişmez...Hoşçakal Berkin mi desem?..Elveda yavru mu?..Yoksa elveda insanlık mı?..Bu da pek fark etmez!..

Devamını Oku

“Evlenilecek kız; eğlenilecek kız var” diyenlere; Nar-ı Aşk cevap!..

11 Mart 2014

- “Resimlerimdeki kadınların her birini Havva’ya öykünen, Adem’siz saklı cennetlerinde büyük bir tutku ve cesaretle; ama tek başlarına acımasızca ve hiç utanmadan, Adem’lerine bakan ve onları günaha davet eden modern Havva’lar olarak yorumlayabiliriz...” diyor Gözde Baykara;- “Kimi zaman çıplak, kimi zaman çekici bir etkiyle giydirilerek, sadelikleri lüksleştirilmiş ve tuvalin içinde konumlandırılmış bu modern kadınlar, hem kendilerini seyirlik bir nesne olarak kabul etmekte, hem de her ne kadar savunmasız bir şekilde izleniyor olsalar da, sahip olunamayacak kadar ulaşılması imkansız bir yerde durmaktadırlar...Çünkü onlara sahip olmak için, ellerinde tuttukları elmaya uzanmak, ya da vücutlarına dolanmış yılana dokunmak, kısacası günahlarına ortak olup bedelini de beraber ödemek zorundadır izleyicisi...”***Nikos Kazancakis’in Zorbası’nın “kadın”la ilgili tiradından esintiler taşıyan ama, onun çok daha ötesinde, çok daha gerçekçi bir kadın tasviri Gözde Baykara’nın “tuvallerindeki kadını” anlatırken anlattığı “kadın” tasviri...O tasvirin son kelimesi olan “izleyici” sözcüğü yerine “erkek” kelimesini yerleştirin, “kadın”ı anlarsınız...Bir zamanlar “evlenilecek kadın, eğlenilecek kadın vardır” diyenlere cevabı; ressam Gözde Baykara Nar-ı Aşk isimli resim sergisi için söylediği bu sözlerle veriyor...***Yıllardır kadını anlatırken, kadının içinde farklı görünen her kadından bir miktar olduğunu anlatmaya çalışırdım...Kadının içindeki anaçlıkla, onun içindeki hafif meşreplik, ruhundaki kararlılıkla, cesaret ve seksilik at başı giderdi...Kadını muhteşem yapan zıtların birlikteliğindeki, tarifsiz bu sentezdi...Bir yoruma göre, Sex And The City’de birbirine benzemez dört kadın, aslında tek bir kadının, dört ayrı yüzüydü...Gözde Baykara Çukurcuma’daki Galeriartist’te 8-26 Mart arasında açık olacak ‘kadın’ konulu bir sergi açtı Cumartesi günü...O sergide tuvallerin içindeki resimleri anlatırken yaptığı “kadın” tanımlamasından bir tutam bu alıntıladığım sözler...***Gözde Baykara’nın Nar-ı Aşk’ını görmek ve kadına dair resimler ile felsefesini anlamak istiyorsanız Pazar hariç her gün açık olacak Çukurcuma’daki Galeri Artist’e gidin...Birkaç yıl önce Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile Başbakan Tayyip Erdoğan; aralarının limoni olduğu zamanlarda; “Çukurcuma’da saydıkları sevdikleri bir büyüklerinin tanıklığında bir araya gelmişlerdi...”Çukurcuma siyasi tarihimizde bu buluşmayla yer aldı yıllar boyu...Bu buluşmaya rağmen, Çukurcuma’nın; “kadını böylesine çıplak anlatan bir resim sergisinin Nar-ı Aşk’ın mekanı” haline gelmesi, onun siyasetle anılan kaderine boyun eğmeyeceğini gösteriyor...Tıpkı kaderine boyun eğmeyen bir “bütün kadınlar” gibi...Tıpkı kendisine tarih boyu biçilen rolleri kabul etmeyip, kendi rolünü kendi yazan, tarihe istendiği gibi değil, kendi istediği gibi geçmeye ahdedmiş ‘kadın’lar gibi...Tıpkı eğlenmeye ve evlenmeyle bölünmeye inat, hem eğlenen hem evlenen kadınlar gibi...Bir kadın gibidir artık Çukurcuma...*****AF ÇIKMAZSA BARIŞ SAĞLANMAZ!..Türkiye eğer gerçekten barışmak istiyorsa... Eğer yeni bir sayfa açmak, eski sayfaları kapatmak istiyorsa...Geçmişi geçmişte bırakmak, maziden kin ve intikam intikal ettirmemek amacındaysa...Toplumda olumlu bir rüzgar estiren tahliyeleri, afla taçlandırmalıdır...***Bu köşede ilk günden beri, “yeniden yargılama değil, af” diye diretiyorum...İlk başlarda içerdeki tutukluların bir bölümü bu talebime karşı çıkıyorlar...- “Bir af değil, yeniden yargılama ve beraat istiyoruz...” diyorlar...Dinlemiyorum onları...Olağanüstü dönemi kapsayan olağanüstü bir afta diretiyorum...***Neden yeniden yargılama değil, af istiyorum?.. Çünkü yeniden yargılama “yeniden adli bir rehin alınma süreci” anlamına geliyor da ondan...Dün tahliye olan sanıklar, yargılandıkları mahkemelerden “müebbet” alıyorlar...Yeniden yargılanmaya başladıklarında ne olacak peki?..Yine aynı suçlarla suçlanacak ve benzer hükümlerle iddia makamının önünde oturacaklar...Yeni yargılama dönemi ne kadar sürecek belli değil...Bütün bu süreç boyunca, bütün tahliye edilenler, “süreç sonunda ne olacaklarını bilemez halde, kararı bekleyecek ve yine uykusuz geceler geçirecekler...”Kâbuslarında “müebbet” hapis cezası aldıkları günleri görerek...Deyim yerindeyse maddi işkenceler bitse de, manevi işkenceleri kâbuslar yoluyla devam edecek...Yargılama sonunda neye hüküm giyeceklerini bilemeyecekler ve senelerce bekleyecekler...***Toplumsal barış süreci böyle gerçekleşmez...Her kesime yönelik bir özgürlük, herkese yönelik bir barış ve tüm topluma yönelik bir huzur peşindeysek;28 Şubat’ın Salih Mirzabeyoğlu gibi kendini mağdur hisseden, radikal İslamcılar da dahil, herkese yönelik bir af çıkartır ve tüm siyasi mücadele suçlularını, bu olağanüstü aftan yararlandırırız...Ancak bunu yaparsak, siyasi bir yumuşamanın zeminini hazırlarız...Tahliye edip; “dışarıda doğru durmazsan; yeni mahkumiyetle yeniden içeri girersin...” demek, hayata barışı getirmez...Kendimizi aldatmayalım savaşı ve kavgayı körükler...***Toplumsal barışın yolu, birbirimizi affetmekten geçiyor...Bunun adına “af” da diyebilirsiniz, olağanüstü döneme uygun barışçı düzenleme de...Ne derseniz deyin...Yapmamız gereken birbirimizi affetmektir...Affedersek barışa gideriz...Tarihin hiçbir yerinde, dünyanın hiçbir tarafında “rehine” siyasetiyle barış sağlandığı görülmedi bugüne dek...Ne Argo filminde sahnelendiği gibi İran’da...Ne de Captain Philips filminde senaryolaştırıldığı gibi, Somali açıklarında...İki gerçek öyküde de “rehine krizi vardı” ve ikisi de “barışla sona ermedi...”Barış istiyorsak, rehin almaya da, rehine yaratmaya da son vermeliyiz...Barışı gerçekten istiyorsak eğer...İstiyor gibi gözüküyorsak değil...

Devamını Oku

Bir avuç özgürlük...

9 Mart 2014

İlker Başbuğ hep farklı bir kişilik sergiledi...Cezaevine girerken...Cezaevinde yatarken...Cezaevinden çıkarken...Kendi tahliyesinin gecesinde, “Kendini değil, içerde kalanları isim isim hatırlatması o yüzden...” Dün “Hadi Baba” diyor Nazlıcan Özkan...Çocuklar, aileler, yakınlar, dostlar, yoldaşlar Silivri’dedirler...***“Bir Avuç Özgürlük...”Çoktan zamanı geldi...Herkes için...Özgür olarak yaşayabilmek, özgür olarak rekabet edebilmek, özgür olarak mücadele edebilmek için...Yaraları sarabilmek...Bizden sonrakileri daha fazla öksüz ve sakat bırakmamak için...Bir Avuç Özgürlük...Mücadelelerin barışçıl...Kavgaların ölümcül değil; insancıl...Hayatın yaşanabilir olması için...Bir miktar; hatta çok miktar...Ve fakat; ama sadece; “Bir Avuç Özgürlük...”BİR ERKEĞİN; İKİ ERKEĞE BİRDEN OSCAR ALDIRDIĞI FİLM...SINIRSIZLAR KULÜBÜ...En İyi Erkek Oyuncu ile En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Oscar’ı aynı filme gidince, “suratsız ve antipatik afişli” film, yine de sevimli gelmedi bana...Teksas Kovboyu bir tip...Bira, viski, votka, kokain, ‘piliçler’ ve paralı kadınlarla dolu gustosuz bir yaşam rezaleti...Maço erkekler Teksas ve “leş geyikler...”Rodeo muhabetti!..Bir filme, bir tarza, bir yaşam biçimine ancak bu kadar yabancı ve uzak olabilirim...***Hani böyle bir filmden, en iyi erkek ve en iyi yardımcı erkek gibi iki baba Oscar değil, bütün Oscar’lar çıksa ben yine filme uzak dururdum...Ne ki; önceki gün iki arada bir derede, sinemaya duyduğum sevginin ve Oscar’ların hatırına “Şu filmi bir göreyim...” dedim...***Teksas kovboyu, kahramanın ilkel, kaba ve şiddet dolu dünyasının, maço, şoven izdüşümleriyle başlayan hikaye, kahramanın korunaksız bir seks deneyimi sonucu, AIDS’e yakalanmasıyla bir başka boyuta taşınıyor... Zamanında Philadelphia gibi muhteşem bir filmle, Tom Hanks, Denzel Washington gibi starlarla işlenmiş AIDS gibi bir konunun; üzerinden bunca yıl geçtikten sonra, bir Teksas kovboyunun üzerindeki yansımalarının hikaye edilmesi baştan çok sevimsiz geliyor...Ne var ki filmde, Jared Leto isminde öyle bir yardımcı erkek oyuncu var ki, yardımcı erkeğin varlığı, ana erkek oyuncuyu da harekete geçiriyor...Yardımcı Erkek Oyuncu’nun muhteşem performansı, kendisinden öte, ana karaktere Mathew McConaughey’e de Oscar kazandırıyor...***Yıllarca tıp dünyasının “maddi çıkarların gölgesinde yürüyen ve her zaman pek de güvenilir olmayan bir endüstri” olduğunu yazdım, söyledim...Doktorlar tarafından bir ay ömrü kaldığı söylenen bir AIDS hastasının Meksika’daki alternatif tıp ve ilaçlarla, nasıl yıllarca yaşadığının ve binlerce insanın ömrüne ömür kattığının gerçek öyküsü bu...Her şeyi maddi çıkardan ibaret gören tıp türünün iflas ettiği bir hikayenin sinemaya uyarlanmış öyküsü haline geliyor film bir süre...Bu haliyle afişinde, başlığında, mekanında, kimyasında ve coğrafyasındaki tüm sevimsizliklere karşın, çok çarpıcı bir film olarak karşımıza çıkıyor... Dallas Buyers Club, “Sınırsızlar Kulübü” filmini izleyin...Benim gibi, Amerikan country yaşam tarzını sevmeyen birisi olsanız bile, Woodroof’un hikayesini seveceksiniz...Yardımcı Erkek Oyuncu’ya (Jared Leto) ise hayran kalacaksınız...Onun Rayon karakterinin hayat hikayesi aslında filmin esas öznesi olacak kadar güçlü...Tercihi yönetmen AIDS’li bir heteroseksüelden yana kullanmış...Yerine, AIDS’li bir transseksüeli esas kahraman yapsaydı, Jared Leto unsuru, filmi çok başka bir noktaya kanatlandırırdı...“ALENİ” BİR ÖĞLEN YEMEĞİ...Ne zamandır bir yemek yemek istiyoruz Alen’le...Sonunda;- “Reha Abi...” dedi, - “Hüsnü Güreli Başkan’la da yemek yiyecektik nicedir... Sen, ben, Hüsnü Abi olalım...Benim Aleni’ye davetlisiniz...”***Beşiktaş’ı severim...İyi Beşiktaş’lıları özel olarak severim...Bilirim ki; Bir Beşiktaş’lılar vardır...Bir de İyi Beşiktaş’lılar vardır...Bir Fenerbahçe’liler vardır...Bir de İyi Fenerbahçe’liler vardır...Bir Galatasaray’lılar vardır...Bir de İyi Galatasaray’lılar vardır...***İyi Beşiktaş’lılar, iyi Fener’liler, iyi Galatasaray’lılar birbirlerini iyi bilirler...Onların muhabbetleri, futbol sohbetleri, kulüp aidiyetleri, tribün hassasiyetleri farklı olur...İki buçuk saati bulan yemek, bıraksanız bir iki buçuk saat daha sürecekti...Alen’in Balmumcu’da Sabah gazetesi binasının hemen yanıbaşındaki sokağın sol köşesinde bulunan Aleni kebapçısında, tavuk, çöp şiş ve kebap eşliğinde...En kısa zamanda yeniden buluşmak için sözleştik...*** Restorandan çıkarken şöyle düşündüm içimden... - “Şu sohbetten aldığım keyfi hayatım boyunca hangi derin ve üst düzey sohbetten aldım acaba?..”Cevabı söylemeyeyim...Ayıp olacak...Sonuçta biliyorum ki benim için;Beşiktaş hayattır...Hayat da Beşiktaş...

Devamını Oku