Galatasaray’da bu denli başarılı olabileceğini bile tahmin etmiyordum Mancini’nin...Avrupa’nın dev isimlerinin, hiç tanımadıkları, hiçbir özel sevgi ve ilgi beslemedikleri Türkiye liginde, kolayından başarılı olmalarını zaten beklemiyordum...Bunu del Bosque’nin gözlerinin içinde okumuştum...Türkiye’ye geldiğinde, “karısı ve özel bakım isteyen çocuğunun hayatını İstanbul’da nasıl düzene sokacağını düşünüyordu...”Türkiye ligini tanımıyordu...Tanımadığı ve bilmediği gibi öğrenmek için hiçbir sevgisi ve motivasyonu yoktu...Niye olsundu ki?..Real Madrit’ten gelip, Sivasspor’u, Kayserispor’u, Gençlerbirliği’ni etüt etmek için nasıl bir psikololojik motivasyonu olabilirdi ki?..Onun Mancini’den kötü olan yönü, hiç tanıyıp bilmediği bir ligde, yanına yardımcı bir Türk antrenör alınmasına da karşı çıkmasıydı...“Yanına yardımcı Türk antrenör verelim, hiç olmazsa rakibi etüd eder, ona göre oyun planı kurarsın” dediğimizde, “Benim İspanyol yardımcılarım bana yeter” cevabı vermişti...***Mancini’nin del Bosque’den farkı Avrupa’nın dev takımlarını sürekli çalıştırmış bir kulüp antrenörü olması...Galatasaray teklif ettiğinde, takım çalıştırmıyordu ve UEFA kupasını kaldırmış Galatasaray Mancini için iyi bir tercihti...Ama o kadar...Mancini gibi bir devin Galatasaray’ı içselleştirse bile, Türkiye liglerini, benimsemesi, onu sevgiyle ve ilgiyle analiz edip, her maçta rakibe göre kılı kırk yarması zaten beklenemezdi...Tugay gibi Türk futbolunu yakından bilen bir yardımcıya rağmen...***Allah’ı var Mancini Şampiyonlar Ligi’nde çok uğraştı...Oradaki rakipler ve o maçlar kendi dünyasının maçlarıydı...kendi sahnesiydi...Süper Lig’e gelince rakipleri umurunun teki olmadı Mancini’nin...Fenerbahçe’nin 13 puan gerisine düştü...Kendi sahası bile olmayan gezginci Beşiktaş’la aynı puanda ikincilik mücadelesi verir duruma düştü...***Şimdi sorayım Galatasaray’a Başkan olan Ünal Aysal’a...Sevgili Aysal;Seni iki kere üst üste şampiyon yapmış bir Hoca’yı “hangi sakatlanmış bakış açısıyla” takımdan uzaklaştırdın?..Mancini ve Galatasaray bugün Fener maçını kazansa ne olacak, kaybetse ne?..Ersun Yanal’ın takımı, nal toplatıyor, dünya çapında yapmaya çalıştığını söylediğin Galatasaray’a...***Kısa ve net tek bir soru;-“Mancini, Galatasaray’ı ve Türkiye liglerini Fatih Terim’in onda biri kadar içselleştirebilir mi?..İlgisini ve sevgisini teksif edebilir mi?..”Cevap;-“Fatih Terim değil Milli Takım’ı Galatasaray’ın yanında üç takım daha çalıştırsa, Mancini’den fazla Türkiye liglerinin içinde bir Hoca olarak kalır...”***-”Mancini büyük hoca mı?..”-”Evet...”-”Fatih Terim ayarında; hatta daha üst düzeyde mi?..”-”Evet...”-”Mancini mi, Fatih Terim mi?..”-”İkisi de olabilir, bu tercihe karışılmaz...”-”Peki Türkiye liglerinde dördüncü yıldızını takmaya ramak kalmış Galatasaray’da Fatih Terim bile bile gönderilip yerine Mancini alınır mı?..”-”Hayır alınmaz...”-”Başkan değil mi?.. Galatasaray kongre üyelerinin oylarıyla oraya seçilmedi mi?.. Bu tasarrufa hakkı yok mu?..”-”Var... İsterse Galatasaray’ı oynatmayıp lig düşürme hakkı bile var...”“Ama oynadığı bu imkansız kumar başarısız olduğunda, istifa etmek şartıyla...Galatasaray’ın kaderiyle oynamamak şartıyla...”***Bugün Galatasaray Fenerbahçe’yi yenmiş, yenilmiş fark etmez...Galatasaray’da istifa etmesi gereken Mancini değil, Ünal Aysal’dır...*****KISMET...Dün, “Çocukları alıp birkaç günlüğüne Amerika’ya gideceğim” demiştim...Yazarken aklıma gelmiş “kısmetse” demiştim...“Kısmetse...”Bir şeyi söylerken içimden veya dışımdan “kısmetse” demeyi çoktan öğrendim...“Kısmetse” demek, benim gibi çocukluğu ve gençliği “had safhada pozitivizmle şırıngalanarak geçirilmiş” kimseler için “bir kadercilik göstergesi” olarak addedilebilir... ***Oysa “kısmetse” demek, hayatın sizin boyunuzu aşan bir gerçeğinin varolduğunu anlatır...Hayata ve hayatınıza tek başınıza hükmedemeyeceğinizi kabullenmenizi öngörür...Hayatın ve evrenin tek tek insan gerçeğinin çok ötesinde olduğunu, insani iradenin, tek başına “kısmeti” aşamayacağını anlatır...***Nitekim, baktım bazı aksilikler oluyor ve çocuklar çok rahat edemeyecekler...Amerika tatili bir “keyif olmaktan çıkacak ve ızdıraba dönüşecek...”-“Kısmet değilmiş” dedim ve yeni bir tatil programı için kolları sıvadım...Amerika’ya gitmedik dün...Fakat çocuklar çok mutlu...Çok güzel bir gün geçirdik...Yeni güzel günler de geçireceğiz yine kısmetse...Sanırım bu tatil çocuklara “kısmet”i öğretiyor...Bir şey kısmetse olur...Kısmet değilse, onu zorlamanın ve ağlaşmanın alemi yoktur...Bu tatilin hediyesi ve öğretisi “kısmet” kelimesinin anlamını öğretmek bizlere...***Bugün sabahın köründe tenis antrenmanlarına gitmeyi planlıyoruz...Ufacık bedenlerine giydikleri tenis kıyafetleriyle tenis oynayacaklar...Ben de biraz spor yapar, ter atarım...İyi Pazarlar...*****BİR ÇINAR VE BİR SARMAŞIK...-“İnsani vasıfları ile mesleki değerleri arasında dengeyi hakkaniyetle kurabilen, kendine olan yolculuğunda açık yürekli paylaşımları ile deneyimlerini sunan ve bu deneyimleri ile başkalarını aydınlatmayı başarabilen, haftalarca kendi köşesinde kişisel gelişim öykülerime ve yorumlarıma yer vererek beni ve okurlarımı gönlünde misafir eden, kıymetli gazeteci-yazar Reha Muhtar, hassas ve öngörülü yüreğinizle ilk yapıtıma ismini vererek beni onurlandırdığınız için içtenlikle teşekkür ederim...” demiş Burçin Alpacar kitabında...“Burçin Alpacar’dan Bir Not Var” sevgiyi ve vericiliğin mutluluğunu anlatan öyküleri içeren kitabının ismi...***Çok sevdiğim ve daha önce paylaştığım bir öyküsü de yine kitabının satırları arasında...Her gün bu çarpıcı öykünün, hayatın mucizesini nasıl anlattığını görmekteyim...Bugün onu sizinle bir kez daha paylaşmaktan mutluluk duyuyorum...***“Ulu bir çınar ağacının yanında bir sarmaşık filizi boy göstermiş...Bahar ilerledikçe sarmaşık çınar ağacına sarılarak yükselmeye başlamış...Yağmurların ve güneşin etkisiyle müthiş bir hızla büyümüş ve neredeyse çınar ağacıyla aynı boya gelmiş...Bu hali ile o kadar gurur duymuş ki, gurur duyma hali kibire dönüşmeye başlamış...”Bir gün dayanamayıp sormuş çınara;-“Sen kaç ayda bu hale geldin ağaç?..”-“On yılda...” demiş çınar...-“On yılda mı?..” diyerek, alaycı bir şekilde yapraklarını sallamış sarmaşık...-“Ben neredeyse iki ayda senle aynı boya geldim bak...”-“Doğru” demiş çınar... --“Doğru...” Başka da bir yorum yapmamış...***Günler günleri kovalamış, sonbaharın ilk rüzgarları başladığında sarmaşık önce üşümeye sonra yapraklarını düşürmeye, soğuklar arttıkça da aşağı doğru inmeye başlamış...Endişeye kapılınca çınara sormuş...-“Neler oluyor bana ağaç?..”-“Ölüyorsun...” demiş çınar...-“Niçin?..”-“Benim on yılda geldiğim yere, iki ayda geldiğin için...”
Eflatun’a iki soru sormuşlar; -“İnsanoğlunun sizi en çok şaşırtan davranışları nelerdir üstat?..”Eflatun tek tek sıralamış;-“Çocukken sıkılırlar, büyümek için acele ederler... Ne var ki çocukluklarını özlerler... Para kazanmak için sağlıklarını yitirirler... Ama sağlıklarını geri almak için para öderler... Yarından endişe ederken bugünü unuturlar...Dolayısıyla ne bugünü ne yarını yaşarlar... Ancak hiç yaşamamış gibi ölürler...”***Dinleyiciler cevaptan etkilenmişler...Fakat bilge’nin ne önereceğini de merak etmişler...-“Peki sen ne öneriyorsun üstat?..”Bilge yavaş yavaş cevap vermiş:-“Kimseye kendinizi sevdirmeye kalkmayın...Yapılması gereken tek şey sadece kendinizi sevilmeye bırakmaktır... Önemli olan hayatta en çok şeye sahip olmak değil, en az şeye ihtiyaç duymaktır...” BİR KÜÇÜK SEYAHAT...Okullar bir haftalığına kısa bir tatile girdi...Küçükleri yine Amerika’da Disneyland’e götüreceğime söz vermiştim...Kısa tatillerinde, biraz İngilizce, biraz oyun, biraz farklı bir hava teneffüs etsinler istedim...***Kısmetse bugün yolculuğu çıkıyoruz...Sadece ikisi ve ben...Bu sefer Ayşe Nazlı yok, o annesiyle Roma’da...Geçen tatilden daha kolay zannedilebilir...Oysa daha zor...Bu sefer sadece ben varım büyük olarak küçüklerle baş başa...Olsun varsın...Her seyahatte, yeni şeyler öğrenip, yeniden büyüyoruz...Umarım yine büyümüş olarak döneriz...Hepimiz...Yarın yazı yok yoldayım...Kusura bakmayın...ABDULLAH GÜL’ÜN BAŞBAKANLIĞI...-“Merak etmeyin Başbakan’la aramızda sürpriz olmaz...”Cumhurbaşkanı Abdullah Gül bu sözleri söylediğinde, dışardan izleyen bir göz şu sonuca varırdı.-“Ne güzel... Aralarında beklenmedik bir sürpriz olmayacak...En azından Cumhurbaşkanı’yla Başbakan arasında bir olağandışılık yaşanmayacak...”***Oysa dikkatli bir göz, Abdullah Gül’ün bu sözünün “yeni pozisyonlamanın en önemli işareti olduğunu” anlardı...Abdullah Gül seçim sonuçlarıyla birlikte Başbakan Tayyip Erdoğan’la aralarında bir sürpriz yaşanmayacağını söyleyerek;1) Yeni siyasi görevlendirmenin içinde olduğunu ima ediyordu... 2) Başbakan’la aralarında oturup konuşacaklarını ve kendisinin dışlanmayacağını açıklıyordu...Eğer Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanlığı’na çıkmak istiyorsa, birlikte konuşacaklardı...3) Bu durumda, Cumhurbaşkanı da eğer isterse “Başbakan’lığa” dönecekti...Öyle ya...“Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanlığı’na çıkmak istiyorsa, o makamda görev yapan Cumhurbaşkanı da eğer isterse bir önceki görevine yani Başbakan’lığa dönerdi... Bundan daha doğalı olmazdı...”***Seçimin sonuçlandığı Pazar’ın hemen ertesi günü başlamıştı iki büyük aktör arasında yeni durum ve yeni şartlara uygun pozisyon alma...Abdullah Gül bir süre sonra yurt dışından daha da ilginç bir kod gönderecekti...Gül’e göre, “Seçilmiş bir Başbakan ile seçilmiş bir Cumhurbaşkanı’nın yöneteceği Türkiye’de yetki karmaşası ve sistemde karışıklık olabilirdi...”Bu durumda Cumhurbaşkanı parlamenter sistemin çözüm olacağını söylüyordu...Yani...Başbakan’ın yürütmenin başı olacağı ve esasen Meclis ve Başbakan tarafından ülkenin fiili olarak yönetileceği sistem...***Cumhurbaşkanı, önümüzdeki dönemde, hangi göreve gelmek istediğinin kodlarını gayet açıkça veriyordu...Bu önemli mesajları ve kodları içeren sözleri, kamuoyunda siyasi duruşu ortada olan, yandaş sayılmayan, ötesi bazıları belirgin bir muhalefet çizgisini benimseyen gazetecilere yapıyordu...Cumhurbaşkanı’nın mesajı açıktı...Türkiye’nin Avrupa Birliği’yle ilişkilerindeki tıkanıklıklara özel atıfta bulunması, Genel Başkanlık için adı geçen Ahmet Davutoğlu’na bir mesajdı...***Tayyip Erdoğan, Cumhurbaşkanı’ndan gelen topu aldı, göğsüyle stop etti ve cevap verdi:-“Evet Cumhurbaşkanı’yla aramızda bir sürpriz olmaz...” Sonra Üsküdar Kısıklı’daki evinden çıktı...İlk gittiği yer, Tayyip Erdoğan’ın gelecek projesini tabak gibi ortaya koymaktaydı...Başbakan, Yavuz Sultan Selim Köprüsü’nün yükselen ayaklarını incelemek üzere helikoptere binmiş ve köprüyü incelemeye gitmişti...***Meali;1) 12 yıllık devr-i iktidarlarında yapılan yolların kilometre uzunluğunun, Cumhuriyet döneminde kendilerine kadarki dönemde yapılandan daha fazla olduğunu seçim stratejisinin en temel argümanı yapan bir Başbakan... 2) 2023 yılını kendisine hedef koyduğunu söyleyen Tayyip Erdoğan...3) Politikasını siyaset değil, hizmet üzerine kurduğunu izlenimi vermeye aşırı özen gösteren bir AKP lideri...4) Evinden dışarı ilk adımını 3. Boğaz Köprüsü’nü incelemek üzere atarak, toplum önüne çıkıyordu...***Tayyip Erdoğan’ın, seçim sonrası ilk mesajı gayet açıktı...-“Cumhurbaşkanlığı’na gidiyorum... Yavuz Sultan Selim köprüsü, Marmaray, Boğaz’da tüp geçit, yollar ve diğer büyük projeler...”Yakında yeni havaalanı inşaatını da ziyaret etmesi kaçınılmazdı...Erdoğan halkın seçeceği bir seçimde, “halka ne yaptığını ve ne yapacağını” izaha başlıyordu...Seçimleri kazandıktan sonra Kısıklı’daki evinden çıktığı ilk gün Cumhurbaşkanlığı seçimi kampanyasını “köprü”ye giderek de başlatıyordu... ***Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkan’lığına gidiyor...Abdullah Gül’e Başbakanlık yolu açılacak mı?..Görünen iki liderin bu noktada birleşeceği...Ancak AKP içinde başka güçler ve yeni lider adayları var...Olaylar Başbakanlık üzerinde yoğunlaşacak...Görünen bu...
İnsana kendisi dışında hiç bir şey zarar vermemelidir...Hiçbir şey insandan bir şey çalmamalıdır...Bir insanın gerçekten sahip oldukları onun içindedir...İnsanın dışında olanların bir önemi yoktur...***İnsanın aradığı ne acı, ne de zevktir...İnsan hayatı arar...Yoğun, tam ve mükemmel yaşamaya çabalar...Bunu; başkaları üzerinde bir kısıtlama oluşturmadan, bunun acısını çekmeden yaptığında, daha mantıklı, daha medeni, daha sağlıklı ve daha çok kendisi halini alır...Mutluluk doğanın bir sınavı ve onay işaretidir...İnsan mutlu olduğunda kendisi ve çevresiyle uyum içindedir...***Sanat eserinin güzelliği, yazarının olduğu gibi olmasından ileri gelir... Yazarın diğer insanların istediğini istemek gibi bir zorunluluğu yoktur...Aslında sanatçı ve yazar, diğer insanların ne istediğini fark edip bu talebi karşılamaya çalıştığı anda, sanatçı ve yazar olmaktan çıkar, bir esnaf, bir ticaret adamı halini alır...Sanat dünyanın bildiği en yoğun bireysellik şeklidir...***Erkeklerin çoğu hayatlarını abartılı bir fedakarlık sonucu mahveder...***Sanatın hayatı taklit ettiğinden daha fazla, hayat sanatı taklit eder...***Kadınlar erkeklere hayatlarının altın yıllarını verirler ve azar azar onları geri isterler...***Bütün önemsiz meselelerde içtenlik değil, tarz önemlidir...Bütün önemli meselelerde tarz değil, içtenlik önemlidir...***Dünya her zaman kendi trajedilerine gülmüştür...Bu trajedilere dayanmanın tek yoludur...***Kadınlığın tarihi, dünyanın gördüğü en büyük zorbalığın tarihidir...Bu zayıf görünenin güçlü görünen üzerindeki zorbalığıdır...Hala süren tek zorbalık budur...***İnsanların iyi olduğunu görene kadar, herkesin kötü olduğuna inanmak daha güvenlidir...***Uzun nişanlılıklar insanlara evlilikten önce birbirlerini anlama fırsatı verir...Bu hiç tavsiye edilmez...***Bir erkeği tamamıyla anlayan bir kadınla karşılaşmak korkunç derecede tehlikelidir...Çünkü bu durum istisnasız evlilikle sonuçlanır...***Kadınlar her zaman bir erkeğin iyi olmasını isterler...Eğer bizler onlarla karşılaştığımızda iyiysek, bizleri hiç sevmezler...Bizleri uslanmaz bir kötü olarak bulup, sevimsiz bir iyi insan olarak terk etmek isterler...***Erkeklerin aksine kadınlar asla iltifatla yumuşatılamaz...***Bir kadının hayatında gerçek tek bir trajedi vardır...Geçmişinin her zaman onun sevgilisi, geleceğinin de sürekli kocası olduğu gerçeği...***Ahlak sevmediğimiz kişilere karşı takındığımız tavırdır...***Çağı ilerleten prensipler değil, kişiliktir...***Gençler sadık olmak ister ama değillerdir...Yaşlılarsa sadakatsiz olmak ister, ama olamazlar...***Bir kadının bir erkeği değiştirmesinin tek yolu, onu hayata karşı tüm ilgisini kaybedecek kadar usandırmasıdır...Oscar Wilde...TWİTTER’SIZ GEÇEN İKİ HAFTA...Twitter’a erişimin kesildiğini söylediklerinde spor yapıyordum...Başka yollardan nasıl girileceğini söylediler...-“Ben anlamam o işlerden” dedim, girmedim...Vatan Bilgi İşlem Merkezindeki arkadaşlar, günlük yazılarımı, günün ilerleyen saatlerde twitter’a koyuyorlardı...Onlar da koymamaya başladılar... ***İki hafta twitter’a bakmadım...Nasıl girileceğini falan da araştırmadım...Twitter’a erişim Türkiye’den englellendiği için, doğal olarak yazılarımı da Twitter hesabıma girmedi Vatan Bilgi İşlem’deki arkadaşlar...Dün akşam saatlerinde açıldığında, “dur bakalım ne olmuş benim yazılar?..” deyip, kendi twitter’ıma girdim...Öğrendim ki yüzlerce kişi, bu esnada benim twitter hesabını izlemeye başlamış...Yeni yazı yayınlanmadı...Bu kişiler nasıl beni merak edip izlemeye aldılar bilmiyorum...Her halükarda, her insan için twitter’ına kavuşmak güzel bir duygu...***Küfür ve hakaret içeren tweet’leri savunmanın imkanı yok...Psikolojik harekatı içeren, bilinçli kampanyaların sahte sahipleri de bulunmalı ve kanuni yollardan onlardan hesap sorulmalı...Bu süreçler sonuna kadar işletilmeli...Ama özgürlüklere bir bütün olarak dokunmadan...Hoşgeldin yeniden hayatımıza twitter...AŞK...Şimdi aktaracağım öykünün benzer bir başka versiyonunu daha önce anlatmıştım...Ancak bu aktaracağım “aşk“ı anlatmak açısından çok çarpıcı geldi...İşte çarpıcı o öykü; ***“Bir zamanlar bütün duyguların üzerinde yaşadığı bir ada varmış...Mutluluk; Üzüntü, Bilgi, Aşk ve tüm diğerleri...Bir gün var olan bu duygulara, bulundukları ‘ada’nın batmakta olduğu haber verilmiş... Bunun üzerine tüm duygular adayı terk etmek üzere sandallara binmişler...‘Aşk’ adada en sona kadar kalan duygu olmuş... Çünkü mümkün olan en son ana kadar umutla adanın kurtuluşunu beklemiş... ***“Zenginlik” çok büyük bir teknenin içinde batan adanın yanından geçmekteymiş...Aşk önce ona sormuş:-”Zenginlik beni de yanına alır mısın?..”Zenginlik;-”Hayır aşk...” demiş; “Alamam...”-”Teknede çok fazla altın ve gümüş var... Senin için yer yok...” ***Bu kez aşk, çok güzel bir yelkenlinin içinden geçmekte olan ‘kibir’den yardım istemiş...-”Kibir Lütfen bana yardım et...”-”Sana yardım edemem aşk...” demiş ‘Kibir’...-”Sırılsıklamsın ve teknemi mahvedebilirsin...” ***Üzüntü yakınlardaymış... Aşk bu sefer ‘Üzüntü’den yardım istemeye karar vermiş...-”Üzüntü seninle geleyim...”-”Of aşk o kadar üzgünüm ki; yalnız kalmaya ihtiyacım var...” demiş Üzüntü... ***Son olarak Mutluluk aşkın yanından geçmiş...Ama o kadar mutluymuş ki; ‘aşk’ın çağrısını duymamış bile...Aşk tam umudunu yitirmişken birden bir ses duymuş...-”Gel aşk seni yanıma alacağım...”Bu ‘Aşk’tan daha yaşlıca biriymiş...Aşkı yanına almış ve ilerlemiş...Yeni bir kara parçasına vardıklarında ‘Aşk’ı bırakmış, hızlıca yoluna devam etmiş...Aşk o kadar mutlu ve şanslı hissetmiş ki kendisini, kendisini yanına alan adamın kim olduğunu sormayı akıl edememiş...Sonra merakına yenik düşerek ‘Bilgi’ye sormaya karar vermiş... ***-”Bana yardım eden kimdi Bilgi?..”Bilgi gülümsemiş...-”Onun adı Zaman’dı...” demiş...-”Zaman mı?.. Neden bana yardım etti ki?..” diye sormuş Aşk...Bilgi gülümsemiş;-”Çünkü sadece zaman; Aşk’ın ne kadar büyük olduğunu anlayabilir...”(Burçin Alpacar’dan bir Not Var... kitabından alıntılandı)
Birkaç aydır gittikçe artmakta olan bir heyecan, önlenemeyen bir coşku, bir türlü yerinde duramama, bir kıpırdanma, hafif taşkın bir ruh hali seziyordum yaşadığım semtlerde...Hiç kuşku yok, seçimin tazeleyen havası, kazanma umudu, ‘AKP’yi sandığa gömeceğiz’ duygusu, kulaktan kulağa oyunu gibi birbirinden tetiklenen ‘bu sefer bitti bu iş’ psikozu, önlenemez bir coşkuyla caddelere taşıyordu... Bebek’ten bahsediyorum...Etiler’den...Ulus’tan...CHP’nin yüzde 77.8’lerde oy aldığı Beşiktaş ilçesinden...***Belli ki çocukluk ve gençliğimin 20 yılının geçtiği, Ankara Çankaya’da da hava bundan farklı değildi...Bir doluluk, bir coşku, bir taşkınlık, bir bayram vardı adı konmamış olan...Pazartesi günü, boş yollardan geçiyordum...-“Bir gece önce seçim vardı... Üstelik saatler bir saat ileri alındı... Sahil şeridindeki boşluk ondan... Kimselerin olmaması, yorgunluktan...” dedim usulca...***Dün bir kez daha kolaçan ettim...Bebek, Rumeli Hisarı, Kuruçeşme, Arnavutköy sahillerini...Cafe’leri, restoranları, parkları, bistroları, sahildeki yürüme parkurunu...Tek tük insanlar gelip geçmekteydi...Cafe’ler boştu...Bir tenhalık bir ıssızlık çökmüştü sahilin üzerine...***Seçim sonuçlarının gelmesi, AKP oylarının yüzde 45’i bulmasıyla, bir demoralizasyon, bir hayal kırıklığı, bir yenilgi türbülansı yerleşmişti “sahil ahalisinin” üzerine...Belki bir süre sonra durum değişecek, hayat normale dönecek, sahil renklenecek, insanlar tenhalıktan kurtulacaktı...Cafe’ler yeni baştan dolacak, bistrolardan şen şakrak kahkahalar yükselecek, sahil şeridinde yürüyüşler sıklaşacaktı...***Ne ki dün bir burukluk vardı sahil şeridinin üzerinde...Sonuçların çok ötelerinde “beklentilere girmişler”, olmayınca hayal kırıklığı derin sarsıntılarla yoklamıştı ruhlarını ve bedenlerini...Günler öncesinden; seçim olmadan seçim olmuş da bitmiş gibi bir halleri olmuştu...Oylar atılmadan, oylar atılmış, sayım yapılmış “galip belli olmuş” gibi bir halet-i ruhiyeleri vardı...Onlar kendi ilçelerinde Beşiktaş’ta, yüzde 77’yle kazandırdılar CHP adayı Murat Hazinedar’ı...Ne ki Türkiye genelinde, mağlup olmuşlardı...Aslında seçimlerden mağlup çıkmaz...Demokrasi kazanır her halükarda, seçmen kazanır, hayat kazanır, vatan kazanır...Ve fakat, dün Beşiktaş’ta, Sarıyer’de, çocukluğumun Çankaya’sında hayat “derin bir mağlubiyetin hüzünlü melankolisini” yaşıyordu...***Hani bazen derbi maçların sonunda şampiyon belirlenir...Takımlardan biri kazanır...Bütün Türkiye o takımın taraftarlarının bayram yerini andırır...Arabalar, kornalar, karnavallar gırladır...Bir tek semt, bir tek istisna; karnavaldan ve şamatadan muaftır...O takımın kendi semti...Hayat orada derin bir hüzün içinde, hiçbir şey olmamışcasına sakin ve buruk akar...Mahalleli farkettirmez yabancılara içindeki hüznü...Bir şey olmamış gibi davranmaya uğraşır...***Şampiyonluğu kaybettiği sezonlarda, Kadıköy’de, Florya’da veya Beşiktaş’ın Çarşı’sında buram buram bu hava eser...Onu bir tek o semtin sakini bilir, hisseder...Sessiz ve ağlamaklıdır insanlar...Ağladıklarını göstermez, hiçbir şey olmamış gibi renk vermezler etrafa...İçlerinden ağlamaktadırlar...Ağlamaları duyulmaktadır...***Dün “Sahil”de Sezen söylüyordu...Kimsecikler yoktu...Ama herkes onu dinliyordu:...***“Uzanıp Kanlıca’nın orta yerinde bir taşa...Gözümün yaşını yüzdürdüm Hisar’a doğru...Yapacak bir şey yok, gitmek istedi gitti...Hem anlıyorum, hem acı; tek taraflı bitti...***Bir lodos lazım şimdi bana, bi kürek bi kayıkZulada birkaç şişe Yakut yer gök kırmızı...Söverim gelmişine geçmişine ayıpsa ayıp...Düşer üstüme akşamdan kalma sabah yıldızı...***Ah İstanbul; İstanbul olalıHiç görmedi böyle kederGeberiyorum aşkımdanKalmadı bende gururdan eser...”***Semt ağlasa da şehir yaşamaktadır...Kesindir ki semt de bir süre sonra yaşamaya başlayacaktır...Cafe’ler dolacak, restoranlar şıklaşacak, bistrolardan şen şakrak kahkahalar taşacaktır...Cadde şakıyacaktır...Şehir ve ülke demokrasiyi yaşayacaktır...*****‘ENTEL’ HAVASI...Seçimler bitti...İki gündür, “tuttukları partiye bir türlü oy patlattırmayan, yazar, çizer takımı”nın ne yapacağını bilmez halde ağlama duvarını andıran serzenişlerini izliyorum...Üzülüyorum bu duruma...Biri;-”Bu ülkenin esas gücü ‘din’... Dindar olduğunu söyleyenle, dindar olduğuna vurgu yapmayan seçimlerde yarışamaz” diyor... -”Yenilgi ondan...”Diğeri;-”Kadın ve gençlik kolları olmazsa, parti seçim kazanamaz” diye buyuruyor...***Sanmayın bunlara kızıyorum...Bunlar en azından içinde bir fikir barındıran tezler, argümanlar...Her zaman olduğu gibi, içinde bir milim fikir kırıntısı bulunmayan tezler muhalefetteki CHP’ye her daim pompalanmaya devam ediyor...Mucize öneri şu;-”Partinin örgütlenmesini değiştirmesi lazım...”1977 yılından beri CHP’nin içindeyim...40 senedir bu parti örgütlenme tartışması yapıyor, her seferinde değişik bir örgütlenme modeli benimsiyor...Ama aynı zevat, bildikleri tek tekerlemeden bıkmıyor...-”Örgütlenme modelinin değişmesi lazım...”***Neyse...Anlatmak istediğim konu bu değil...SHOW Haber’i yapar ve ratingleri altüst ederken de, bu ratinglerin niye böyle olduğunu bir türlü anlamazlar, çamur atarlardı.-”Magazin yapıyor... Ondan böyle...”Bir aklı evvel de merak edip sormazdı:-”Arkadaş, magazin yapıyor diye haber bülteni rating alıyor diyorsunuz... Magazin yapan rating alıyorsa, magazin programlarının kendisi niye bu bültenin yarısı kadar rating almıyor?..”Magazin programları rating yapmıyordu...Ama bunlara göre magazin yaptığı için haber bülteni rating alıyordu...***Yıllar yılı kendilerini böyle kandırdılar...Sonra da yapabildikleri tek iyi şeyi yapıp, haber bültenini bitirdiler...Ne yaparak?..Operasyon!..Akıllılar akıllı olmasına...Kurnazlar kurnaz olmasına...Ayak oyunları, demagojik lafazanlıklarında üzerlerine adam tanımam...Ve fakat;Bir şeyden mahrumlar ve yerine bir şey ikame edemiyorlar...Gönül gözleri açık değil arkadaşların...Duyu organları beş organdan ibaret...O da sınırlı kapasitede çalışıyor...Milyonlarla gönül köprüsü kuramıyor, empati yapamıyorlar...***Eskiden de böyleydiler...Şimdi de böyleler...Güçlerine yettiklerine operasyon yapıyorlar...Şimdi güçleri yetmediğinden, ağlamakla yetinmekteler...Üzgünüm Leyla...
Bana soruyorlar...-”Niye aktif gazeteciliği bıraktın diye?..”-”Çünkü aktif gazetecilik kalmadı da ondan...” diyorum...-”Aktif gazetecilik yerine aktif militanlık var...”Hemen hemen kimse aktif gazeteci değil artık...Bir “savaşın ve harekatın aktif parçası, psikolojik savaşın en belli başlı organı, karşı tarafı imha etmek için kullanılan vurucu silahı...”***Bu ortamda, ‘ben aktif gazetecilik yapıyorum’ demenin alemi yok...Böyle bir gazetecilik türü kalmadı ki bu ülkede artık...Manşetler bir “psikolojik harekatın” vurucu silahları...Seçimlerde ne olacağını, ne olmayacağını kimse yazmıyor...“Kimin başına ne gelecek” onun hesabı tutuluyor...“Kim hangi ülkeye kaçacak?..”Bu soruyu sormak, gazetecilik faaliyeti olarak addediliyor Türkiye’de...***Bu şartlar altında “aktif veya pasif hiçbir gazetecilik faaliyetinde” bulunmuyorum...Arada bir “gazetecilerin ya da sosyologların yaptığı gibi” seçim durum analizi yapıyorum...Önyargısız ve gerçekçe olmaya çalışarak......Ne olabileceğine dair okuyucuyu aydınlatıcı biçimde...Önceki geceden itibaren, medya “kim şişti, şişmedi, kim rezil oldu veya abad oldu?..” şeklinde sevimsiz bir oyun oynuyor...Benim bu sevimsiz oyunla ilgili söyleyeceğim hiç bir şey yok...Ben 26 Mart’ta ne olduğunu ve ne olacağını yazmışım...O yazıyı yayınlayayım en iyisi...Başka bir şey söylememe gerek yok bugün...*****26 Mart 2014GÜNEYDOĞU’DAKİ KÜRT OYLARI NEREYE GİDECEK?..Bu seçimlerde, derin odaklarca yürütülen seçim stratejileri muğlak kaldı, berraklığa kavuşmadı...Oysa esas mücadele; Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ikinci turunda Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı seçilip seçilmeyeceğini belirleyecek olan Güneydoğu’daki Kürt oyları üzerine döndü...Cemil Bayık ve dışarıdaki PKK önderleri, hep “hükümeti ve AKP’yi suçlayıcı demeçler verdiler...”***Hatta Apo’nun Nevruz mesajının, gürültüye getirilmesi için, Bayık ve diğerleri önceden açıklamalar yaptılar...Hükümeti baştan suçlayıp, Apo’nun açıklamasının etkisini azaltmayı amaçladılar...Apo’nun “Türk devletinin elinde bir rehin olduğu” kampanyası da bu amaca yönelikti ve Apo’nun sözleriyle Güneydoğu’daki Kürt oylarının ikinci turda Tayyip Erdoğan’a gitmesi engellenmeye çalışılıyordu...***Muhalefet bütün stratejileriyle bugüne kadar Tayyip Erdoğan’ın ulusal ittifaklarını kesme yoluna gitti...Liberaller, merkezdeki seçmen, sosyalistler, Cemaat teker teker AKP’den uzaklaştılar...AKP eski Milli Görüş’ün oylarının yanı sıra, muhafazakar oyların artmasıyla bir miktar daha geliştirilmiş kendi tabanıyla başbaşa kaldı...***Hala ne yapacağı belli olmayan tek bir güç var...O güç AKP’nin daha doğrusu Tayyip Erdoğan’ın son kertede yanında gözüküyor...Apo’nun yönlendireceği Güneydoğu’daki Kürt oylarıdır bu siyasi güç...Muhalefet stratejistleri, KCK ve dışardaki PKK önderliği üzerinden bu oyların Tayyip Erdoğan’a gitmemesi için var gücüyle savaşıyorlar...Abdullah Öcalan ise hala “varılan mutabakata uygun hareket ediyor...”Bugüne kadar yayınlanan kasetlerin hiçbirini bire bir izliyor ya da dinlemiyorum...Kasetler sonunda ne olacağı hakkındaki spekülasyonlara da fazla rağbet etmiyorum...Ama olayın stratejisine baktığımda...“Altın vuruş altın vuruş dedikleri” şeyin AKP hükümeti ya da Tayyip Erdoğan ile Apo’nun barış mutabakatına yönelik olacağını görebiliyorum...Kaset maset bilmem...Stratejileri öyle söylüyor...*****26 Mart 2014TAYYİP ERDOĞAN CUMHURBAŞKANLIĞI İÇİN MEYDANLARDA VURUŞMAK İSTİYOR...30 Mart’ta birçok şey belli olacak sonuçlarla birlikte... Fakat bir nokta açık seçik gözüküyor...Tayyip Erdoğan bu seçim kampanyası esnasında, bir tür Cumhurbaşkanlığı seçimi antrenmanı yaptı...Meydanlarda topladığı kalabalıklarla...Tek kişilik bir gösteriyle...Hitabetinin gücüyle...Yalnız başına verdiği meydan mücadelesiyle...Mitinglerdeki performansıyla hep bir şeyi göstermek amacındaydı....***Yüzde 42-45 bandına partisini tek başına oturtup, Cumhurbaşkanlığı için meydanlara çıkacak tek AKP adayının kendisi olabileceğini tabanına göstermek...Toplanan kalabalıklar, AKP’den bir başka adayın böyle bir kalabalık toplamasının mümkün olmadığını gösterecekti...Lider, doğal AKP adayı olarak meydanlara bu kez Cumhurbaşkanlığı için inecekti...Bu şartlarda parti, Tayyip Erdoğan’ı Çankaya’ya çıkarmak için bütün gücünü zorlayacaktı...Erdoğan’dan boşalan koltuğa da yeni bir isim getirilerek AKP’nin vitrini düzenlenecekti...Plan buydu...***Erdoğan Cumhurbaşkanlığı seçimini kazanmasa da, vuruşarak kaybetmeyi göze alıyor...Toplayacağı yüzde 40’ın üzerindeki oyun, Cumhurbaşkanlığı seçimini kaybetse bile, kendisi üzerinde makul bir uluslararası “meşruluk” kazandıracağını düşünüyor...Erdoğan tipinde “tek başına mücadeleyi seven ve bu mücadelenin bizzat kendisinden tetiklenen politikacılar,” sonuna kadar vuruşmayı seçerler...Yerel seçim kampanyasını neredeyse tek başına meydan meydan, televizyon televizyon dolaşarak yürüten bir Erdoğan; cumhurbaşkanı seçim kampanyasının kendisi dışında bir AKP’li tarafından yapılamayacağını düşünecek...*****SON SÖZBana gazeteciliği öğretenler, aklımdan geçeni veya olmasını istediğimi değil, tarafsız ve objektif bir biçimde ne olduğunu yazmamı ve seylememi istediler...Analiz yaparken gerçekçi, yorum yaparken isabetli olmanın yollarını, yordamlarını öğrettiler... Gazetecilik mesleğinin, bir kamu görevi olduğunu; kişisel kin ve intikamları kusma mesleği olmadığını kafamın ve ruhumun her bir tarafına yazdılar...Onlar gibi olamayacağım üzgünüm...Hiçbir zaman olamadım...Hiçbir zaman da olmayacağım...Aktif olarak artık yapmasam...Bir gazeteci olarak yaşadım...Bir gazeteci olarak öleceğim...Mesleğine hiç ihanet etmemiş bir gazeteci olarak...*****DOSTUMUN MUSTAFA KEMAL İÇİN VASİYETİDün en yakın dostlarımdan birini Kaya Dorsan’ı ellerimle toprağa verdim...Hoca soruyordu...-”Hakkınızı helal ediyor musunuz?..”-”Evet...”-”Bir daha söyleyin ediyor musunuz?..“Evet...”-”Bir daha daha yüksek sesle söyleyin ediyor musunuz?..”Üç kez helal ettiğimi içimden haykırdım...O sırada dostumun da bana hakkını helal ettiğini görüyordum...Gülen gözleriyle bana gülümsemekteydi...***Bir vasiyetini intikal ettirdi ailesi mezarı başındaki Hoca’ya...“Gazi Mustafa Kemal ve silah arkadaşlarının, ruhları için bir el-Fatiha okunmasını vasiyet etmişti Kaya Dorsan son günlerinde...”O Fatiha okundu...Minik yokuşun ucundaki mezarın, iki tarafındaki ağaçların dalları kıpırdamıyordu...Son görevimiz de bitmişti...Gözümdeki yaşı sildim...Mezardan usul usul uzaklaştım...
Siyasal Bilgiler Fakültesi’ndeki hocalarım, alttan alta “üç kuruş paraya tamah etmeseler,” ben ve bazı arkadaşlarım muhtemelen diplomat olacaktık...Üniversitede okuduğum Basın Yayın Yüksek Okulu, İletişim Fakültesi olmadan önce, Siyasal Bilgiler’e bağlıydı...Basın Yayın’ı alanında rakipsiz kılan şey Mülkiye’ye yani Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne bağlı oluşuydu...Basın Yayın’da; Siyasal’la ilk iki sene derslerimiz ortaktı...Üçüncü sınıftan itibaren mesleki eğitim başlıyor, meslek dersleri ağırlık taşıyordu...Bu durum Siyasal’ın içindeki diğer bölümler için de geçerliydi...İktisat, İdare, Uluslararası İlişkiler ve İşletme üçüncü sınıftan itibaren tıpkı Basın Yayın gibi kendi meslek derslerini almaya başlıyordu...***Siyasal’da Türkiye çapında ismi büyük olan Anayasa yapmış Hoca’lar, koşa koşa Basın Yayın Yüksek Okulu’na ders vermeye geliyorlardı...O kadar ki, bazı profesörler Siyasal’da kendi derslerine girmez, asistanlarına devreder, bizdeki derse ise gelmemezlik etmezlerdi...Bu durumu hiç anlamazdık...Üniversitede, Kolej yıllarının aksine çalışkan bir öğrenciydim...Okulun çalışkan öğrencileriyle, Basın Yayın’ın Siyasal’a bağlı okul olmak yerine, içinde bir bölüm olmasını istiyorduk...Nedenimiz basitti...böyle olursak Dışişleri Bakanlığı’nın “diplomatlık” sınavlarına direkt giriş hakkı elde ediyorduk...Oysa Basın Yayın’dan mezun olduğumuzda, bir de master yapmamız gerekiyordu...***Bir lobi oluşturarak Hoca’larla teker teker konuşmaya başladık...Ortada hiçbir sorun gözükmüyordu...Ankara Üniversitesi de, böyle olmasını istemekteydi...Bazı Hoca’lar buna rağmen “Nuh diyor Peygamber demiyordu...”Anlı şanlı sevdiğimiz Hoca’lardan birini bir gün yakaladım...-“Hocam” dedim; -“Niye bölüm olmamızı istemiyorsunuz?..”-“Dünyada da böyledir...” dedi...-“Çok ünlü okullar, fakülte biçiminde değil ‘okul’ biçiminde örgütlenmişlerdir... İsimleri de öyledir...London School of Economics gibi...Siyasal’ın Basın Yayın’ı da böyle bir okul...”***London School of Economics nere?..Basın Yayın nere?..Ancak durumu öyle cafcaflı sözlerle açıklamıştı ki, ağzım açık kalmıştı...O günlerde, böylesine “kutsal sözlerin” altında yatan, anlamı hiçbir zaman fark etmemiştim...Hiç birimiz etmemiştik... Sözkonusu Hoca’lar kutsal nedenlerle, Siyasal’ın adının yanına bir de Basın yayın markası ekleyerek fakülteyi değerlileştirdiklerini söylüyorlardı.. ***Yıllar geçtikten sonra bir gün, aniden kafamda şimşek çaktı...Siyasal’a bağlı bizim okulun müfredatı aynı Siyasal’daki gibiydi...Aynı dersleri, aynı Hoca’lardan, aynı kitaplardan, aynı kürsülerden almak zorundaydık...Aynı fakülteye bağlıydık...Ancak aynı fakültede olsak da, fakülteye bağlı bir okulduk, başka bir idari birimdik...Siyasal’ın Türkiye çapındaki marka Hoca’ları, fakültede verdikleri derslerden maaş dışında ek ücret almıyorlardı... Buna karşın aynı müfredatı koydukları bizim okulda geldikleri bütün derslerden, ayrı ve ek ücret tahsil ediyorlardı...Bu durumda, Hoca’lar okulun bir Fakülte’nin bir bölümü olmasını istemiyor, ayrı ve bağlı bir okul olarak kalmasını arzuluyorlardı...Böylece maaşlarına ek artı ücretler alacaklardı...***Bize ‘London School of Economics’ten örneklerle kutsal ideal olarak pazarlanan ‘yüksek okul safsatası’nın altında basit ve yalın, akçeli bir iş neden yatmaktaydı...O gün, “fazla kutsal görünümlü saiklerin ve şiarların altında, çok basit ve akçeli gerekçeler” olduğunu anlamıştım...Ne yazık ki yine de ben;Siyasal Bilgiler Fakültesi gibi...Günlük taleplerin büyük cafcaflı sözlerle... Temel basit ihtiyaçların evrensel doğrularla... Hayatın doğal akışının, tarihin evrensel yasalarıyla anlatıldığı yaldızlı bir fıtrattan...Ve sosu bol kepçe tutulmuş bir müktesebattan geliyordum...***Kutsal ideallerin altına gizlenmiş, basit nedenleri görmek kolay değildi...Cafcaflı sözlerin derininde yatan yüzeysellikler kolay seçilemezdi...Velhasıl...Hayat ve politika çokça varolanı allayıp pullama sanatıydı...Basitten, kutsal idealler çıkartma zanaatiydi...Günlükten, evrensel idealler çizme mesleğiydi...Orhan Veli’nin dediği gibi;“Eskiler alıyorum...Alıp yıldız yapıyorum...Musiki ruhun gıdasıdırMusikiye bayılıyorum...***Şiir yazıyorumŞiir yazıp eskiler alıyorum...Eskiler verip musikiler alıyorum...Bir de rakı şişesinde balık olabilsem...”Güzel ve hayırlı bir seçim olsun, bugünkü seçim...
Günlerdir, Gamze Sakallı ismindeki basın ve halkla ilişkilerci arkadaşın mailime gönderdiği “Vivaldi İstanbul’da” klibini izliyor; kulaklığımdan dinliyordum...Hayatım yeniden değişmişti...Böyle muhteşem bir klibi, beni uçurup başka dünyalara ışınlayan bir performansı uzun zamandır dinlememiş, izlememiştim...***Vivaldi’nin eserlerinin oluşturduğu bir dinletiyi en son 6 yıl önce Prag’da bir kilisede dinlemiştim...Yalnızdım...Duygusaldım...Hayatımın en önemli virajlarından birine giriyordum...***Soğuk bir Prag günü, geçtiğim kilisenin önünde; akşam 19 sularında bir Vivaldi dinletisinin olacağı duyuruluyordu...Sararmış yapraklar, dar sokaklarının üzerine dökülmüştü Prag’ın...Nehir hüzünlü akıyordu...Arnavut taşlı sokaklar arada bir ıslanmaktaydı...Şehrin hüzünlü, romantik ve melankolik halinin, etrafımda yarattığı sis perdesi, bir içe dönüş seansına dönüşmüştü benliğimde...Vivaldi’nin bestelerine ve müzisyenin “papazlığından mütevellit” mistisizmine ihtiyacım olduğunu fark etmiştim... ***İki saat zaman geçirdikten sonra Vivaldi dinletisine gittim...Kilise soğuktu...Dinleti, sürdükçe soğuk artıyordu...Soğuk havayı içime çekiyor, buhar üflüyordum...Dışım titriyordu...İçim de titriyordu...Hayatım değişiyordu...Kundera’dan, Kafka’ya uzanan melankolik, ağır duygu bulutu üzerime çökmüş, Prag bana hayatımın en önemli virajlarından birini vermek üzere harekete geçmişti...Bu şehrin kaderimi değiştireceği, çok önceleri alnıma yazılmıştı...Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği filminin çekildiği 1987 günlerinden beri...***O filmi o kadar çok izlemiş, o kadar çok içselleştirmiş, o kadar çok, filmden ilham almıştım ki, gün gelecek o filmin geçtiği Prag, yazıldığı ve yaşandığı hüzünlü şehir bana rehber olacaktı... Bunu biliyordum...Fakat o anın Vivaldi’nin o dinletisi esnasında geldiğini fark etmemiştim...Vivaldi o anın geldiğini haber vermişti...Farkında olmadan içim ve dışım ürpererek o dinletiyi izledim...***Üzerinden 6 yıl geçti...İstanbul’da beş yaşına basmakta olan ikiz çocuklarımla, yazı çiziyle geçen bir hayatın yalınlığında, yeşilliklerin içinde, maviliklerin kıyısında uzun yürüyüşler ve tırmanışlar yapmaktaydım...Kulağımda cep telefonumun kulaklığı, müziğin beni götürdüğü meçhul uzaklıklarda, bulunduğum şehrin ve coğrafyanın çok uzaklarına kaçmaktaydım günde birkaç saatliğine olsa bile...***Vivaldi İstanbul’da klibi beni altı yıl sonra bu duygu atmosferinde yakaladı... New Age müziğin Türkiye’deki en önemli ismi Can Atilla düzenlemişti parçayı ve klibi...Bir mıknatıs gibi içine çekiyordu beni, genç müzisyenin Vivaldi İstanbul’da klibi ve düzenlemesi...Günlerce İstanbul’daki Vivaldi’yle hayat buldum...Spor yaptım...Yeşilliklerin içinden, içime nefesler çektim... Maviliklere daldım...Oksijensiz coğrafyada bana oksijen verdi Vivaldi İstanbul’da klibi...***İki gün önce, yeni bir sabah, yeni bir heyecan, yeniden bir dinleti heyecanıyla ‘Vivaldi İstanbul’da’yı cep telefonumdan açmaya çalıştım...Genç halkla ilişkilercinin gönderdiği mailden you tube’a girip İstanbul’daki Vivaldi’yi dinlemek için düğmelere bastım...Heyhat!..Düğmeler ölmüş; çalışmıyordu...Vivaldi bir türlü İstanbul’a gelmiyordu...***Sonra birileri you tube’a erişimin kapandığını söylediler...Kasetler, konuşmalar falan varmış, o yüzden erişim yasaklanmış...Oysa ben kasetlerden uzakta, Vivaldi’nin İstanbul’daki klibini seyrediyordum you tube’dan...You tube gitmişti elimden, Vivaldi uçmuştu gözümün önünden...Sonra...Bu yazının tam bu yerinde, o haber geldi cep telefonuma...Gecenin 22’sinde “eyvah” dedim...Eyvah!..KAYA DORSAN GİDİVERDİ ANİDEN...Geçenlerde İstanbul’da Amerikan Hastanesi’nin yanında kaldığı eve gitmiş, uzun uzun konuşmuştum onunla...Hastaydı...Zayıflamıştı...Yine de umut ediyorduk...Daha yaşayacak, güzel günler geçirecektik beraberce...***Dün gece nedense, saatler geçti, elim yazılara bir türlü gitmek bilmedi...Bir türlü yazmak gelmiyordu içimden...Saat 22’de ancak oturmuştum yazıları yazmaya...Meğerse elim “onu yazacağı için, başka bir şey yazmaya gitmiyormuş,” gecenin o saatine kadar...Kızı Esin gece 22’de, “babasını ani bir kalp kriziyle kaybettiğimizi” yazdı mesajla bana...Kaya Dorsan gidivermişti aniden bir gece vakti aramızdan...-”Eyvah” dedim...Sonra bir daha “eyvah” çıktı ağzımdan...O kadar...Sustum...Derin bir sessizlik vardı etrafımda... Kimsecikler yoktu evde...Yine yalnızdım, yine çalışma masamda, yine çalışma lambamın yanında...***Onun ölüm haberi birkaç dakika önce gelmişti...Hiç beklemediğim bir anda gelivermişti ölüm, çoğu zaman yaptığı gibi...Ne yapacağımı ne diyeceğimi bilmiyordum...Atina günlerinde yanımdaki en önemli dostumdu o...Onun varlığı, bana güç, kuvvet verirdi Atina’da yapayalnız günlerimde, düşman gibi görünen bir ülkenin ve şehrin ıssız tenhalığında, onun sıcaklığından ve dostluğundan güç alırdım...***Böyle akşamlarda, beni eve çağırırdı...Onlara giderdim...Sıcacık evleri, yuvaları, eşi ve iki kızıyla oluşturduğu ailenin sıcaklığını ve dostluğunu hissederdim...Eşimden Atina’da ayrılmıştım...Yalnızdım...Evimde buram buram yalnızlık eserdi...“Yalnızlık Ömür Boyu” şarkısını dinlerdim...***Sadece onlara gittiğim günlerde, o duygu atmosferinden kurtulur, aile sıcaklığından yalnız olmadığımı hissederdim...Uzun uzun sohbet eder, Atina’daki olayların dalgasını geçerdi benimle...Her şeyi anlatabileceğim, her şeyi paylaşabileceğim bir dostumdu...Eşimden ayrılacağımı ilk kez ona söylemiştim...Sanırım Atina’da uzun zaman bu konuyu bir tek ona söylemiştim...Başka kimselerle paylaşmamıştım...Dün gece tıpkı Yunan başkentindeki gibi yine yapayalnız bir gecemde, yakaladı, ölümü beni...Ne diyeceğimi bilmiyorum...Ne söyleyeceğimi...Telefonu açıp ailesiyle ne konuşacağımı... Geceyi nasıl yaşayacağımı?..Ölüm Allah’ın emri...Ayrılık olmasa...
Tekirdağ Namık Kemal üniversitesinden dönüyorum önceki gün... Otoban yolda keyifli keyifli araba kullanıyor şoför...Yolda radar var, ona yakalanmamaya gayret ediyor...-“Kaçla gidersen radar yakalıyor otoban yolda?..” diye soruyorum...-“90 diyor...”-“Tereyağ gibi yol... Bu yolda 90 sınırı günah değil mi?.. Hiç olmazsa 110 olması gerekmez mi?..”-“Doğru...” anlamında kafasını sallıyor...O sırada trafik kontrolüne giriyoruz...90’ın üzerinde giden arabalar, trafik ekiplerine takılıyorlar... Yolda Baykal kaseti üzerinde twitter’da çıkan şeyleri arkadaşlar telefonda söylüyorlar...Soru soruyorum millete, cevap almaya çalışıyorum...Kısa kısa konuşuyorum herkesle...Bir iki küçük çaplı serzeniş “ne oluyoruz gibisinden yakınma ...”Bir süre sonra, kimseyi zorda bırakmamak için telefonu kapatıyorum...***Ortaya çıkan kasetten, bir önceki gece ve sabah haberim olmamış...O halde üniversiteye gitmişim...Ödül törenine katılmışım...Yeni kasetten bihaber konuşma yapmışım...Öğleden sonra olmuş...Olayın üzerinden otuz saate yakın bir zaman geçmiş...İçimden “acaba” diyorum;-“Böyle cahil kalan sadece ben miyim?.. Mesela şoförün durumdan haberi var mı?..”Tekirdağ’da oturuyor...Görmüş geçirmiş bir adam şoförüm... Yıllardır kamu hizmetinde çalışıyor...***Göz ucuyla onu kontrol ediyorum...Konuşmayı duydu, ne zaman soracak diye merak içindeyim...Dakikalar geçiyor, yolda her şeyi bana gösteren ve bilgi veren şoförden ses seda yok...Merak niyetine bile olsa, tek bir kelime etmiyor...Sonunda dayanamıyorum...Ben söze giriyorum...-“Senin bu yeni kasetten haberin var mıydı?..”-“Yoktu Reha Bey...” diyor...-”Telefon konuşmalarınızı dinledim... Korkmuyor musunuz telefonda bunları konuşmaya... Sizi dinliyorlardır herhalde, öyle değil mi?..”***Şoförün onca zaman neden tek kelime laf etmeden, yola konsantre olduğunu o anda anlıyorum...İçi gidiyor ne olduğunu öğrenmeye...Fakat korkuyor sormaya...Benim telefonda konuştuklarımı duyduktan sonra içinden, “Bu adamın telefonları dinleniyor... Telefon dinlemeleri çarşaf çarşaf yayınlanıyor... Adam hiç oralı değil istediği şekilde konuşuyor... Deli herhalde bu...” dediğinden eminim...Konuşma biteli onca zaman geçtiği halde, soru sormaması ondan...***Ona;-“Ne yapabilirim ki...” diyorum...-“Bu benim mesleğim... Öğrenmezsem, konuşmazsam, yorumlamazsam nasıl yazacağım ki?..”Bunları söylerken bir taraftan da gayr-ı ihtiyari telefonda ne söylediğimi düşünüyorum...Türkiye’nin geldiği nokta, milyonlarca insanın halet-i ruhiyesi önceki gün Tekirdağ-İstanbul otobanında, şoförün ağzından dökülen cümlelerde gizli... Türkiye ben kendimi bildim bileli böyle bir dönem yaşamadı...***Darbeler yaşadı...İlkini kendi gözlerimle görsem de bilincim oluşmamıştı, 1 yaşındaydım...12 Mart’ı gördüm...12 Eylül’ü...28 Şubat’ı...1973 seçimlerinden beri, tam 41 yıl, onlarca genel, yerel seçim geçirdim; ilk gençlik yıllarımdan itibaren...Ne böylesi, ne böylesine yakınını yaşamadım...Değil böyle bir seçim, bu seçime kıyısından köşesinden benzeyen bir seçim bile görmedim...***Teknoloji ilerlemiş olabilir...Dinlemeler, kayıtlar, kasetler hayatı çok başka boyutlara kaydırmış olabilir...Dünya değişmiş, teknoloji sıçramış, her şey başka türlü görünür olmuş olabilir...Ama bu seçimin karakteristiği, bunlardan çok daha fazlasına tekabül ediyor...Ne ad takmam gerektiğini kestiremiyorum...Fakat böyle bir seçimi Türkiye’nin bir daha göreceğini zannetmiyorum...Bir daha görmemesi için de hayatın yeniden tanzim edilmesinin zaruri olduğunu görüyorum...Her şey yeni baştan inşa edilmeli...Şeffaf, demokratik, çoğulcu ve çağdaş...ERKEN GENEL SEÇİM...Artık tartışmaya mahal yok... Türkiye bu atmosferde 3 seçimi arka arkaya kaldıramaz...Pazar günü yapılacak yerel seçimler...Ağustos’da yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçimleri...2015’de yapılacak genel seçimler...***Bu üç seçimi arka arkaya “Türkiye kaldırır” diyen var mı hala bilmiyorum; ama böyle olmayacağı kesin gibidir artık...Pazar gününün ertesinde, Cumhurbaşkanlığı seçimleri ile genel seçimlerin ya birlikte ya da arka arkaya yapılacağı açıklanacaktır...Bu ülke, bu tarz bir seçim atmosferini en az bir yıl daha 2015’e kadar kaldıramaz...Bir yıl daha ülkenin böyle gitmesi, ortada Türkiye’nin kalmaması anlamına gelir...***Bu yıl her şey olacak ve bitecek...Ağustos ve Eylül aylarında...Umarız, ortada kırılıp dökülmeyen şey kalacaktır bu seçimlerin sonunda...BALKON KONUŞMASI GELİYOR, AMA GEÇ Mİ KALDI?.. Pazar gecesi seçim sonuçlarının belli olmasıyla birlikte, Tayyip Erdoğan’ın yakın çevresinden, Başbakan’ın “tüm toplumda gerilimi azaltıcı bir balkon konuşması” yapacağının haberleri veriliyor...Balkon konuşmalarının özelliği, kendine oy vermeyen seçmene de hatip etmesi, onların beklentilerine yönelik talepleri de içermesidir...***Başbakan’ın yeni Balkon Konuşmasınının içeriğinin, geniş kitleler açısından rahatlatıcı olacağı kulaklara fısıldanıyor...Balkon konuşması için artık zaman çok mu geç Türkiye’de bilmiyorum...O kadar çok şey kırıldı ve döküldü ki...Hangi konuşma neyi onarabilecek, pek kestiremiyorum...***Yine de haber haberdir...Bir Balkon konuşması geliyor...O konuşmanın “müjde” içerecek kısımları hazırlanıyor, Başbakan’ın yakın çevresi tarafından...Dedim ya bu yazı bir iyimserlik vaad eden bir yazı değil...Bir müjdeyi içermiyor...Tek saiki var...Bir gelişmeden komuoyunu habarder etme amacı güdüyor...Hala geçmişimden kalan gazetecilik genleri, beni öğrendiğim bir gelişme karşısında rahat bırakmıyor...Bu Balkon konuşmasından toplumsal huzur açısından bir beklentim var mı?..Hayır yok...En azından konuşmayı görmeden yok...Önyargısız olmasına olacağım...Ama kesin sonuçlar görmeden, iyimserlik yaymanın aptallık olduğunun da farkındayım...