Hayat göründüğü kadar kutsal mıdır acaba?

Haberin Devamı

Siyasal Bilgiler Fakültesi’ndeki hocalarım, alttan alta “üç kuruş paraya tamah etmeseler,” ben ve bazı arkadaşlarım muhtemelen diplomat olacaktık...

Üniversitede okuduğum Basın Yayın Yüksek Okulu, İletişim Fakültesi olmadan önce, Siyasal Bilgiler’e bağlıydı...

Basın Yayın’ı alanında rakipsiz kılan şey Mülkiye’ye yani Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne bağlı oluşuydu...

Basın Yayın’da; Siyasal’la ilk iki sene derslerimiz ortaktı...

Üçüncü sınıftan itibaren mesleki eğitim başlıyor, meslek dersleri ağırlık taşıyordu...

Bu durum Siyasal’ın içindeki diğer bölümler için de geçerliydi...

İktisat, İdare, Uluslararası İlişkiler ve İşletme üçüncü sınıftan itibaren tıpkı Basın Yayın gibi kendi meslek derslerini almaya başlıyordu...

***


Siyasal’da Türkiye çapında ismi büyük olan Anayasa yapmış Hoca’lar, koşa koşa Basın Yayın Yüksek Okulu’na ders vermeye geliyorlardı...

O kadar ki, bazı profesörler Siyasal’da kendi derslerine girmez, asistanlarına devreder, bizdeki derse ise gelmemezlik etmezlerdi...

Bu durumu hiç anlamazdık...

Üniversitede, Kolej yıllarının aksine çalışkan bir öğrenciydim...

Okulun çalışkan öğrencileriyle, Basın Yayın’ın Siyasal’a bağlı okul olmak yerine, içinde bir bölüm olmasını istiyorduk...

Nedenimiz basitti...

böyle olursak Dışişleri Bakanlığı’nın “diplomatlık” sınavlarına direkt giriş hakkı elde ediyorduk...

Oysa Basın Yayın’dan mezun olduğumuzda, bir de master yapmamız gerekiyordu...

***


Bir lobi oluşturarak Hoca’larla teker teker konuşmaya başladık...

Ortada hiçbir sorun gözükmüyordu...

Ankara Üniversitesi de, böyle olmasını istemekteydi...

Bazı Hoca’lar buna rağmen “Nuh diyor Peygamber demiyordu...”

Anlı şanlı sevdiğimiz Hoca’lardan birini bir gün yakaladım...

-“Hocam” dedim;

-“Niye bölüm olmamızı istemiyorsunuz?..”

-“Dünyada da böyledir...” dedi...

-“Çok ünlü okullar, fakülte biçiminde değil ‘okul’ biçiminde örgütlenmişlerdir... İsimleri de öyledir...

London School of Economics gibi...

Siyasal’ın Basın Yayın’ı da böyle bir okul...”

***


London School of Economics nere?..

Basın Yayın nere?..

Ancak durumu öyle cafcaflı sözlerle açıklamıştı ki, ağzım açık kalmıştı...

O günlerde, böylesine “kutsal sözlerin” altında yatan, anlamı hiçbir zaman fark etmemiştim...

Hiç birimiz etmemiştik...

Sözkonusu Hoca’lar kutsal nedenlerle, Siyasal’ın adının yanına bir de Basın yayın markası ekleyerek fakülteyi değerlileştirdiklerini söylüyorlardı..

***


Yıllar geçtikten sonra bir gün, aniden kafamda şimşek çaktı...

Siyasal’a bağlı bizim okulun müfredatı aynı Siyasal’daki gibiydi...

Aynı dersleri, aynı Hoca’lardan, aynı kitaplardan, aynı kürsülerden almak zorundaydık...

Aynı fakülteye bağlıydık...

Ancak aynı fakültede olsak da, fakülteye bağlı bir okulduk, başka bir idari birimdik...

Siyasal’ın Türkiye çapındaki marka Hoca’ları, fakültede verdikleri derslerden maaş dışında ek ücret almıyorlardı...

Buna karşın aynı müfredatı koydukları bizim okulda geldikleri bütün derslerden, ayrı ve ek ücret tahsil ediyorlardı...

Bu durumda, Hoca’lar okulun bir Fakülte’nin bir bölümü olmasını istemiyor, ayrı ve bağlı bir okul olarak kalmasını arzuluyorlardı...

Böylece maaşlarına ek artı ücretler alacaklardı...

***


Bize ‘London School of Economics’ten örneklerle kutsal ideal olarak pazarlanan ‘yüksek okul safsatası’nın altında basit ve yalın, akçeli bir iş neden yatmaktaydı...

O gün, “fazla kutsal görünümlü saiklerin ve şiarların altında, çok basit ve akçeli gerekçeler” olduğunu anlamıştım...

Ne yazık ki yine de ben;

Siyasal Bilgiler Fakültesi gibi...

Günlük taleplerin büyük cafcaflı sözlerle... Temel basit ihtiyaçların evrensel doğrularla...

Hayatın doğal akışının, tarihin

evrensel yasalarıyla anlatıldığı yaldızlı bir fıtrattan...

Ve sosu bol kepçe tutulmuş bir müktesebattan geliyordum...

***


Kutsal ideallerin altına gizlenmiş, basit nedenleri görmek kolay değildi...

Cafcaflı sözlerin derininde yatan yüzeysellikler kolay seçilemezdi...

Velhasıl...

Hayat ve politika çokça varolanı allayıp pullama sanatıydı...

Basitten, kutsal idealler çıkartma zanaatiydi...

Günlükten, evrensel idealler çizme mesleğiydi...

Orhan Veli’nin dediği gibi;

“Eskiler alıyorum...

Alıp yıldız yapıyorum...

Musiki ruhun gıdasıdır

Musikiye bayılıyorum...

***


Şiir yazıyorum

Şiir yazıp eskiler alıyorum...

Eskiler verip musikiler alıyorum...

Bir de rakı şişesinde balık olabilsem...”

Güzel ve hayırlı bir seçim olsun, bugünkü seçim...

DİĞER YENİ YAZILAR