BAPU...

25 Nisan 2014

Gandhi filminde, yakınlarının Hindu dilinde baba anlamına gelen “Bapu“ diye çağırdığı Mahatma Gandhi iki kez ölüm orucuna başlar...Birinci büyük ölüm orucu, eli silahlı İngiliz kuvvetlerine karşı, Hindu, Müslüman ve diğer etnisitelerden oluşan kendi halkının hiçbir şekilde, “şiddetle cevap vermemesi“ içindir...“Bapu“ yemez içmez, haftalarca sürdürür ölüm orucunu...-”Onlar size saldırsa da, siz cevap vermeyeceksiniz... Duyduğunuz acı gün gelecek onların utancı olacak...” der ve eğer İngilizlere şiddet göstermeye devam ederlerse “ölene kadar bu orucu sürdüreceğini“ ilan eder...***Kendi halkı sonunda “Bapu“su karşısında pes eder...Onu diri diri ölüme göndermektense, İngilizlerin silahlı saldırıları karşısında, kafalarını uzatıp öldürülmeyi beklerler...Silahlı İngiliz güçleri, binlerce Hindu’yu ve Müslüman’ı öldürmekten çekinmez...Onlara; reaksiyon göstermelerini beklercesine şiddet uygular...Ancak “Bapu“sunu diri diri mezara göndermek istemeyen halk kendi kafasını süngüye uzatmaktan çekinmez...***Bunda politikada başarı sağlayamayacağını anlayan İngiliz işgalcileri, bu kez Gandhi’yi bir kez daha hapse atarlar...Kendi aralarında planladıkları şekilde amaç; Gandhi’yi içeri atarak, karşı şiddeti çağırmak ve operasyonu şiddetlendirerek devam ettirmektir...Bapu hapisten halka haber yollar:-”Şiddet yok... Şiddet varsa; ben yok...”***Hindu’ların lideri genç Nehru, annesi, direnişin tüm önderleri içeri alınırlar... Sırf olay çıksın, kavga çıksın, şiddet ortaya çıksın, şiddet şiddeti çağırsın diye...Fayda vermez...Mahatma, tavrından, duruşundan, barışçıllığından, çektiği acıları karşı tarafın utancı yapma inatçılığından vaz geçmez...İngilizler pes eder, Mahatma pes etmez...***Hindistan’da direnişçilerin gösterdiği şiddeti ölüm orucuyla engelleyen Mahatma’ya, İngiliz’ler bu sefer bir başka sürpriz hazırlarlar...-”Direnişe neden olduğu gerekçesiyle 6 yıl hapis cezası...”Mahatma hapiste aynı tavrını sürdürür...İçeri girmesinin, şiddeti doğurmaması için hapisten mücadele yürütür...Sonunda hapisten çıkar ve İngiltere’ye “bağımsızlık anlaşmasını“ imzalamak üzere gider...***İngiltere sokakları, caddeleri, işçileri, gazeteleri, halkı; yağmurlu Britanya havasında ülkelerine gelen bu yarı çıplak adamı bağırlarına basarlar...Gandhi İngiltere’de sevgiyle karşılansa da, “kan ve şiddetle örülmüş duvarı delmiş olsa da“, esas dertleri bitmemiştir...***Ülkesine döndüğünde, beraber mücadele ettiği Müslüman lider Cinnah’ın Amerika’lılarla anlaşarak, çoğunluğu elinde bulunduran Hindu’larla aynı devlet çatısı altında olmak istemediğini ve Hindistan’dan ayrılarak Pakistan’ı kurmak istediğini öğrenir...Cinnah’a bunu yapmaması için yalvarır... Bir ara Nehru ve diğer liderlerin önünde, Hindu çoğunluğa rağmen Cinnah’ın Hindistan’ın ilk Başbakanı olmasını önerir...Diğer liderler “Bapu“ya itiraz ederler...-”Biz kabul ederiz... Ama dışardaki halkı zaptedemeyiz...” derler...Hindistan’la Pakistan birbirinden ayrılır... Pakistan bağımsız olur...***Ancak sınırlar belirlense bile, ülkenin dört bir yanında birarada yaşayan Hindu’larla, Müslüman’ları yeni topraklarına göndermek kolay değildir...Milyonlarca insanın göçü söz konusudur...Göç emri verilir...İki taraflı göç sırasında korkulan olur...Evlerden kopartılmış olmaktan birbirini sorumlu tutan iki halk birbiriyle çatışmaya başlar...Hindu’larla Müslümanlar birbirini boğazlamaktadır...İki halk birbirini kesmekte, boğazlamakta ve yok etmektedir...***“Bapu“ yine çaresizdir...Yeniden bildiği en etkili yönteme başvurur...Ölüm orucuna başlar...Hindu’larla Müslümanlar birbirini öldürmeye devam ettikçe Bapu ölüm orucunu bitirmeyecek ve diri diri ölüme gidecektir...Defalarca “Bapu“nun yanına gelirler...-“Liderler açıkladı, karşılıklı şiddet bitiyor...” diye...Bapu oralı olmaz...Hepsi odasına gelip, silahlarını atıncaya kadar ölüm orucuna devam edeceğini söyler... ***En nihayet “babu“yu ölüm orucundan vazgeçiremeyeceğini anlayan Hindu ve Müslüman liderler, Mahatma’nın odasında silahlarını yere atarlar...Bapu ölüm orucu yaptığı yatağında bunu görünce bir bardak portakal suyu ve bir dilim ekmek ister...Portakal suyunu içmek, ekmeği dostlarıyla paylaşarak kutlamak için...***Ganhdi filmini Digitürk’teki film kanallarında izledim önceki gün bir kez daha... Her seher vakti sayısız infazlarla uyanıyorum Türkiye’de yıllardır... Ne kadar “makul“u ve “barış“ı ararsam, o kadar “şiddet“ ve “infaz“ çıkıyor karşıma...Siyasi, cezai, manevi, itibari infazların, cenderesinde yaşıyor bu kanlı coğrafya... “Bapu“ kadar bir gücüm olsaydı ölüm orucuna başlardım...Şiddet bitsin, infazlar sona ersin, hayat barışı çağırsın, özgürlük çoğalsın diye...Onun yerine sadece “Bapu“nun filmini izleyebiliyorum şifa niyetine...***Babu’nun doğum günü 2 Ekim’di... Birleşmiş Milletler Genel Kurulu oybirliğiyle 2 Ekim’i dünyada “Şiddete Hayır Günü“ olarak ilan etti...Bapu; bu hayatın sonunda, Hindistan’ı zayıflattığını öne süren bir uç hareketin militanı tarafından Birla Evi bahçesinde bir duaya giderken öldürüldü...Etrafında insanlar vardı ve suikastçi ona elini öpmek için yanaşmıştı...Vurulduktan sonraki anıtında yazdığı şekilde, son sözünün şöyle olduğu söylenir:-“Aman Tanrım...”‘EĞER CEHENNEME GİTMEK İSTEMİYORSAN’ Mahatma Gandhi’nin yani “Bapu“nun, Hindu’larla Müslümanlar birbirini boğazlarken ölüm orucunda söylediği bir söz vardır...Hindu’larla Müslümanlar birbirilerini boğazladıkları, öldürdükleri silahları bırakıp bırakmayacaklarını konuşurken bir Hindu Gandhi’nin yanına öfkeyle sokulur...-”Kalk artık...” der... -”Bitir bu orucu... Bir Müslüman çocuğu öldürdüm... Bu ellerimle... Utanıyorum... Cehennemde yanacağım... Ama onlar da benim bircik oğlumu öldürdüler... Tanrım dayanamıyorum artık bu acıya...”***Mahatma diğer liderlerin yanında, kendisine öfkeyle gelen Hindu’yu yatağında yarı baygın halde dinler...-”Cehenneme gitmek istemiyorsan...” der...-”Öldürdüğün çocuğun yaşında bir çocuk al ve onu büyüt...Çocuk Müslüman olsun ve onu Müslüman olarak büyüt...”

Devamını Oku

Tayyip Erdoğan cumhurbaşkanı seçilirse af gelmeli...

23 Nisan 2014

Ağır bir siyasi kavga yaşanıyor Türkiye’de...Hürriyet gazetesinden İzzet Çapa kardeşim geçenlerde benimle üç yıldır yapmadığımız, röportajı zor bela yaptı...Henüz yayınlanmayan o röportajda söyledim...Hep beraber “makulu bulmaktan başka yapacak bir şey yok Türkiye’de...”***Nedir o makul?..Tayyip Erdoğan arka arkaya 6 seçim iki referandum kazanmış...Kazandığı altıncı seçim henüz yapıldı 30 Mart 2014’de...Arka arkaya 6 seçim iki referandum kazanan bir lidere, hukuki iddialar ötesinde;-”Sen Çankaya’ya çıkma...” demek makul değil...Bu birinci makul...***Gelelim ikinci makule...Tayyip Erdoğan yüzde 45 küsur oy aldı seçimlerde...Karşısındaki “benzemezlerden oluşan melez ittifak“a karşı aldığı yüzde 45 oy, onu Cumhurbaşkan’lığına götürse de...Bu onun hakkı olsa da...Ortada gittikçe artan bir kutuplaşma...Tayyip Erdoğan’ı benimsemeyen yüzde 50’lik kitlenin, önüne geçilmez bir tepkisi ve polarizasyonu var...***Bu tepki 12 yıllık iktidarın “tek adamının“, davranışlarına...Yaklaşımlarına...Politikalarına,..Tavırlarına yönelik... 12 yıl boyunca, mağdur olanlar...Mağdur olduğunu hissedenler...Aileleri...Hayat tarzına karışıldığını düşünenler... Onların çocukları...Onların Gezi Parkı’nda tezahür eden ikinci kuşak genleri...Cumhuriyet’in yaşam tarzının sekteye uğratıldığını düşünen insanlar...Kürt barışı getirilirken içerde yatmakta olan KCK tutukluları...Yeni potansiyel Cumhurbaşkanı adayına ağır tepkililer...***Yüzde 45 ila 55 arasında mekik dokuyan bir kesim bu kesim...20 milyon seçmene tekabül eden bir halk kesiminin duygularının, Cumhurbaşkanı seçerken tamamen hiçe sayılması...Yok farz edilmesi...Bu insanlar bu ülkede yaşamıyormuş gibi davranılması makul değil... İkinci makul olmayan durum bu...Bunun formülü ikinci makul bulunarak giderilecek...***Nasıl?..Çok geniş kapsamlı bir afla...Bu geniş kapsamlı af Tayyip Erdoğan halk tarafından Cumhurbaşkanı seçildiğinde hemen yapılmalı!..Toplum barışmalı...Gerginlik ve huzursuzluk çok geniş bir afla önemli ölçüde kapatılmalı...Tayyip Erdoğan, dışında görünen yüzde 50 için bu eli mutlaka uzatmalı...Yeniden yargılama olmaksızın, toplumun bu kesiminin yaraları kapatılmalı...Acıları dinmeli...Yürekleri artık sızlamamalı...HAPİSTEKİLER VE YENİDEN HAPSE GİRECEKLER...Başbakan Tayyip Erdoğan dün akşam; “Türkiye her yönüyle artık normalleşmeli“ dedi...Başbakan’ın normalleşme girişimine yardımcı olacak bir liste hazırladım alelacele...2007’den itibaren AKP ile o sırada ittifakta olan Cemaat, “geçmiş darbeler, girişimler, suikastler ve siyasi devirmeleri“ gözönüne alarak, “ağır bir taarruza geçti...”Cezai yaptırımlar baz alınarak yapılan bu taarruz, beş yıl içinde toplumun bütün atar damarlarında ağır hasar yarattı...Türkiye’de 2007-2012 arasını kapsayan bir hapishane edebiyatı ve külliyatı oluştu... Tahliye olanlar, yeniden içeri giriyorlar...***Son örnek Aziz Yıldırım...Mehmet Ağar’ın Aydın’daki cezaevi onun için hazırlanmaya başlandı...Sanatçı Deniz Seki’den...Eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’a... Fenerbahçe Kulübü Başkanı Aziz Yıldırım’dan... Gazeteci-milletvekili Mustafa Balbay’a... YÖK eski Başkanı Profesör Dr. Kemal Gürüz’den...İşçi Partisi Başkanı Doğu Perinçek’e...Şöyle bir durum var;Türkiye’nin en büyük kulüplerinden birinin başkanı...Türkiye’nin bu Başbakan’la üç yıl görev yapmış Genelkurmay Başkanı... Cumhuriyet gazetesinin köşe yazarı ve ana muhalefet partisi milletvekili...YÖK eski Başkanı...Ünlü bir sanatçısı...Parti başkanı gibi...Bütün kesimlerden bütün tepe noktalar “hapis sürecindeler ve yeniden yatmayı beklemekteler...”***Yeni büyük operasyonlar da var sırada...Bu şartlar altında “sadece somut, sabit suça yönelik“ operasyon dışında, hiç bir şeyin genişletilmemesi elzemdir normalleşme adına...Türkiye’nin barışması, kucaklaşması, hiç vakit kaybetmeden normalizasyonun azamileşmesi zaruri...Bir ülkede toplumun bunca değişik kesimlerini temsil eden atardamarın hapis cenderesindeyken, ülkenin normalleşmesi mümkün olmaz...Kendimizi aldatmadan işe koyulma zamanıdır...ABDULLAH GÜL KENDİ GÜCÜYLE SAHAYA İNMELİ...Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı’na çıkmak istemesi ne kadar doğalsa...Bizce Abdullah Gül’ün...Ahmet Davutoğlu’nun...Ali Babacan’ın...Ve kendine güvenen bir başka AKP’linin, Başbakanlık için AKP minderine inmesı, gerekli bir demokrasi görevi...***Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanlığı’na çıkarken, kimi arzu ettiğine işaret edebilir...Bu onun kişisel hakkı...Fakat sonrasında partinin yeni çizgisi için icazet bekleyen kaybeder...Abdullah Gül için şöyle bir durum var ortada...Eğer Tayyip Erdoğan’la “anlaşarak sahaya inerse güç ve itibar kaybeder...”Doğrusu ve doğal olanı, Abdullah Gül’ün Tayyip Erdoğan’la tepede anlaşmadan, kendi gücüyle sahaya inmesi ve kongreyi almasıdır...O zaman bunun demokratik bir anlamı olur.. Bunu yapmaya niyeti yoksa hiç inmemeli...***Ahmet Davutoğlu ve Ali Babacan...Bu iki isim AKP’de öne çıkan iki genç politikacı...İkisinden biri mindere çıkacaksa; bu da mümkün olduğunca Tayyip Erdoğan’dan bağımsız olmalı... Rağmen demiyorum...Bağımsız olmalı...İsmet Abi formülünün nasıl geçersiz kaldığını, İsmet Abi yaşarken görmüştüm...O sırada onun yanıbaşındaydım...Yıldırım Akbulut için de aynı şey geçerlidir...Lider bir başkasının icazetiyle ortaya çıkmaz...Bir başkasının icazetiyle ortaya çıkana lider denmez... Atatürk’ü ayrı bir kategoriye koyalım diğerleriyle saymayalım...Çok partili hayatımızın lider gibi liderlerine bir göz atalım...Adnan Menderes...Süleyman Demirel...Bülent Ecevit...Turgut Özal...Tansu Çiller...Recep Tayyip Erdoğan...Bu liderler, geçtim icazeti, lidere “rağmen“ gelen liderlerdir...Lider dediğin, rağmen olmasa da bağımsız gelir...İcazet liderin kimyasına uygun değildir...

Devamını Oku

Tanrı’nın hediyesi...

23 Nisan 2014

Kurbağalar bir gün sürü halinde ormanda yürüyorlardı...İçlerinden ikisi derin bir çukurun içine düştü birden...Bunun üzerine diğer bütün kurbağalar arkadaşlarının düştüğü çukurun etrafına üşüştüler...Çukura düşen arkadaşlarına yardım edeceklerdi...Fakat bir süre sonra gördüler ki çukur bir hayli derin ve arkadaşlarının zıplayarak, dışarı çıkması mümkün değil...***Bunun üzerine kendilerince bir çözüm bulmaya çalıştılar...En doğru olanın arkadaşlarının daha fazla acı çekmesini önlemek için onlara gerçeği söylemek olduğuna karar verdiler...-”Boşuna çabalamayın...” dediler...-”Çukur çok derin... Yukarı çıkmanız mümkün değil... En iyi çare kendinizi yormamanız ve mukadderatınızı beklemeniz...”Çukura düşen kurbağalar, yukarıdaki arkadaşlarının telkinlerine kulak asmadılar...Umutsuzca, çukurdan çıkmaya uğraştılar...Yukarıdakiler onlara, boşuna çabalamamalarını söylüyor, kendilerini boşuna yorduklarını anlatıyorlardı...***Sonunda kurbağalardan birisi arkadaşlarının sözlerinden etkilendi ve çukurdan çıkma mücadelesini bıraktı...Diğeri ise çabalamaya devam ediyordu...Yukarıdakiler bu defa, mücadeleye devam eden kurbağaya, çırpınıp durarak daha fazla acı çektiğini, mücadeleyi bırakıp dinlenmesini söylemeye devam ettiler...***Bir süre daha geçmişti ki, çukurdaki kurbağa son ve inanılmaz bir hamle yaptı...Bu kez mucizevi bir şekilde yukarıya sıçramayı başardı...Zor bela çukurdan çıktı...Kurtulmuştu...Yukarıda bulunan arkadaşları şaşırmış ve utanmışlardı...Ona pes etmesi gerektiğini söyleyerek, “ölümüne neden oluyorlardı az kalsın...”Böyle bir sıçramayı gerçekleştirebileceğine ve çukurdan çıkabileceğine hiçbirisi ihtimal dahi vermemişti...***Suçluluk psikolojisiyle kurbağaya yarenlik yapmaya çalışıyorlardı...-”Nasıl çıkabildin bu çukurdan hayret doğrusu!.. Hiçbir şekilde mümkün değildi...”-”Senin atletik gücün bizden daha mı fazla?.. Nasıl oldu da çıktın o çukurdan?..”-”Bizim sözlerimizi dinlememiş olman çok hayret verici... Neyse verilmiş sadakan varmış da kurtuldun...”***Kurbağa arkadaşlarının bu sözlerine hiç cevap vermiyormuş...Kendi kendine yaralarını berelerini tedavi etmeye uğraşıyormuş...Arkadaşları sorularına cevap vermeyen kurbağaya sinirlenmeye başlamışlar:-”Ne o, çukurdan tek başına çıktın diye bize hava mı atıyorsun şimdi?..”-”Bize tavır mı alıyorsun?..” diye arka arkaya söylenmeye başlamışlar...Kurbağa yine cevap vermiyormuş...Arkadaşlarına bakmış bakmış ve bir süre sonra elleriyle cevap vermiş:-”Ben sağırım duymuyorum sizi...”***Bugün 23 Nisan...Tüm çocuklar gibi benim çocuklarımın da bayramı bugün...Bu öyküyü onların Bayram’ında onlar için yazdım...Öyküdeki “sağır kurbağa“ onların babalarıydı...Otuz yıl “gazetecilik yaparak çukurları aşmaya çalışırken,“ etrafında kurulan gizli tezgahları, yapılan oyunları, konuşmaları, onu çukurda bırakmaya matuf telkinleri, çabaları, söylemleri, bağırmaları ve çağırmaları duymuyordu...Onu ölüme terk etmek isteyenlerin seslerini duymadığından, bir başına umutsuzca düştüğü çukurdan çıkmaya çalışıyordu...Her defasında biraz daha yukarı sıçramaya çabalayarak...Duysaydı, öteki kaplumbağa gibi seslerden etkilenecek, o da bir süre sonra çukurdan çıkma mücadelesi vermekten vazgeçerek mukadderatını bekleyecekti...***Allah babalarına çok kıymetli bir hediye vermişti...Tanrı babalarını otuz yıl boyunca “yaşadığı coğrafyada oynanan oyunlara, yapılan kumpaslara, gizli kapaklı derin operasyonlara“ karşı sağır olmasını sağlamıştı...Bu bir eksiklik değil, mucizevi bir hediye idi...Etrafında varolan bu gizli ve kirli oyunların hiçbirini duymadığı için, gazetecilikte olmayacak bir mucizeyi gerçekleştirmiş, tek başına sıçraya sıçraya imkansız olan o çukurdan çıkmayı başarabilmişti...“Bağımsız“ kalabilmişti, bunca yıl sonra, bunca yıla rağmen...O kurbağa gibi sağır olmasa, o çukurda kalan diğer kurbağa gibi ölecekti...İçerde gülen ve oynayan çocuklarına baktı uzun bir süre...Çocukların şansı babalarının “sağır“ olmasıydı...*****ÇOCUK OLAMAYAN BÜYÜKLERİN ÜLKESİ...Çocukluklarını yaşayamadan büyüyenlerin, büyüdüğünü sananların ülkesidir burası...Büyükler çocukluklarını yaşayamadıkları için anlayışsız...Çocuklar; büyüklerin çocukluklarını yaşamalarına izin vermeyeceklerini bildikleri için huysuz olurlar buralarda...Bu kısır döngü bir türlü kırılmaz...Büyük; “ben senin yaşındayken...” diye nutuk atarak “çocuğunun içindeki çocuğu öldürür...”Çocuk yaştayken ölen çocukluk büyüdüğünde, doğacak kendi çocuğunun içindeki çocuğu öldürmeye yeminli bir cellattır...***23 Nisan’lardan hatırladığım ne var?..Yavrukurt olmam, güzelim yavrukurt kıyafetlerini bile yağmur yağdığı için, altında ıslanırım gerekçesiyle, 23 Nisan Bayramı’ında giyemediğim bir törenin içimde kalmış öyküsü...Başka ne var 23 Nisan’dan bana yadigar?..Okullar arası 23 Nisan törenlerinde; okullararası jürinin puanlarıyla aldığım tertemiz birinciliğin, katakulli numaralarla “mülakat“ diye bir şey icat edilip, elimden alınıp, kulis yapan bir başkasına verilmesi...Yavrukurt kıyafeti giyip 19 Mayıs stadının çimlerine çıkamadığım ilk 23 Nisan’ımla...Katakulli numaralarla, elimden alınan birincilik öyküsü...Bir çocuğun elinden alınan gösteri hakkı ve “katakulli numaralarla kendisinden çalınan ödüllerin“ sakatlamaya çalıştığı bir bilinçaltı... 23 Nisan diye sadece benim çocuk isteklerimin yapıldığı bir Bayram hatırlamıyorum maateessüf...***Yaşadıklarıma ve bu ülkede yaşananlara inat...Bugün sadece çocuklarımın...Bayram onların...Tabi olacak olan ise ben...

Devamını Oku

Ünal Başkan; tarihe Beşiktaş’la Fenerbahçe’yi yakınlaştıran GS başkanı olarak geçeceksiniz...

22 Nisan 2014

Sevgili Ünal Aysal;Baştan söyleyeyim...Bu yazı bir eleştiri, bir yerme, bir hesap sorma yazısı değil...Onun için rahat okuyun...Kendinizi germeyin... Çevremde birçok kişi, kuantumdan, karma yasasından söz ederken, “Söylediğiniz şöyler bizim etrafımızda pek olmuyor... Bu olaylar sürealist olabilir mi acaba?..” diye yorumda bulunuyor...Onlara, anlattığım olayların çevremizde her gün birebir gerçekleştiğini, meselenin olayları “algılama“ konusunda düğümlendiğini söylüyorum...***Sezon başlarken Beşiktaş kulübü size direkt olarak başvuruda bulundu...-”Benim bu sene stadım yok arkadaş“ dedi... -”Evim yıkıldı, yenisi yapılacak... Kalacak yerim, maçlarımı oynayacak stadyumum yok... Yüz yıldan gelen ezeli dostluğumuz var... Bu yıl 15 günde bir bana stadının kapılarını açar mısın?.. Sizinle aramızda belirgin bir yakınlık bir dostluk var... Bu iyiliği yapar mısın?..”Cevabınız açıktı:-”Hayır... Bizim sizinle paylaşacak evimiz yok... Stadımızı bir yıl için de olsa sizinle paylaşamayız... Üzgünüz...”Kuantum’un bilge isimlerinden Deepak Chopra’nın vurguladığı Karma Yasası’nda; “yaptığımız davranışların bize karşı bir dönüşünün olacağı“ söylenir...***O gün, ezeli ve kadim dostunuz Beşiktaş; diğer rakibi Fenerbahçe’ye başvurmadı “bana evini açar mısın?..” diye...Birinci neden;Fenerbahçe Kulübü Beşiktaş seyircisine, Galatasaray kadar yakın bir kulüp değildi...Statta istenmeyen taşkınlıklar olabilirdi...İkinci neden;Beşiktaş takımı sarı lacivert ambiyansta ve atmosferde “kendi evinde oynamaya motive olamayabilirdi...” Üçüncü neden;Fenerbahçe stadı Kadıköy’deydi...Beşiktaş seyircisi için karşıya Kadıköy’e ev sahibi sıfatıyla gitmeyi içselleştirmek pek kolay olmazdı...***Bu üç nedenle Beşiktaş; Fenerbahçe’yle stadı paylaşmak için istekli olmadı...Ancak Fenerbahçe’den beklenmedik bir teklif geldi:-”Ey Beşiktaş... Stadım sana açık... Hangi maçını istiyorsan gel burada oyna... İstersen Avrupa maçları da...”İki ezeli rakip, iki birbirinin zıttı davranış ve tavır...Fenerbahçe Beşiktaş seyircisinin taşkınlık riskinin, Şükrü Saraçoğlu’nda, Arena’dan çok daha fazla olduğunu bilmiyor muydu?..Biliyordu...Sizin sakınca ve risk olarak ortaya koyduğunuz nedenlerin çok daha fazlasının kendisi için geçerli olduğunun farkında değil miydi?..Farkındaydı...Ama ezeli dostluklar, ezeli rakibinizin “evsiz barksız kaldığı günlerde“ ona evini açmayı, dostluğunu ve sıcaklığını göstermeyi zaruri kılar...Dostluk böyle karşılıksız ve kendine rağmen yapılan bir şeydir sevgili Başkan...***Eşiniz Fani hanım Yunanlıdır...Kendisine sorarsanız mutlaka söyleyecektir...Yunan depreminde Türk yardımının, Türkiye’deki depremde Yunan yardımının, halklar arasında nasıl sıcak bir dostluk köprüsü oluşturduğunu anlatacaktır... Eşinizin memleketiyle sizin memleketiniz arasında kurulan dostluk köprüsü “Galatasaray ile Beşiktaş arasında kurulamadı, bu sezon...”-”Evimi seninle paylaşamam“ dediği için Galatasaray Başkanı ve yönetim...***Gel zaman git zaman...Evinizi paylaşmadığınız dostunuz, “göçebe bir hayat“ yaşadı yıl boyunca...Gün geldi Olimpiyat stadında, gün geldi Kasımpaşa stadında, bazen seyircisiz, bazen tribünsüz, bazen hafta sonu nerede oynayacağından habersiz koskoca bir sezonu geçirmek zorunda kaldı...Hayatın kaderine bakın!..Göçebeliğe mahkum bıraktığınız, evinizi paylaşmaktan imtina ettiğiniz dostunuz, o eğreti statta, zamanında ona evini açan diğer ezeli rakibinizle Fenerbahçe’yle karşı karşıya geldi...***Hayat birbiriyle tarih boyu hep mesafeli durmaya alışmış, iki rakibinizi, Fenerbahçe ile Beşiktaş’ı “ancak kaderle izah edilebilecek bir tesadüfle“ birbirine yaklaştırdı...Onlar ezeli rakibinizle sarmaş dolaş göçebe oynadıkları Olimpiyat stadını terk ederken, tarihte ilk kez “Beşiktaş ile Fenerbahçe yakınlaşıyor... Beşiktaş Galatasaray’dan uzaklaşıyordu...”Bu bir Kuantum Karma Yasası’ydı...2013-2014 sezonun başında attığınız tohumlar, size hiç tahmin edemeyeceğiniz biçimde geri döndüler...Yaşandılar ve bittiler...İstikbali rehin alırlar mı bilinmez...Ancak halihazırdaki gerçek;Tarihe Beşiktaş ile Fenerbahçe’yi birbirine yaklaştıran ve Galatasaray’dan uzaklaştıran bir Galatasaray Kulübü Başkanı olarak geçtiğinizdir...***Sevgili Ünal Aysal...Başta da söylediğim gibi bu eleştiri amaçlı bir yorum, yermeye yönelik bir kritik ya da hesap sorma saikli bir tasvir değil... Bu önyargısız bir analiz, Kuantumun Karma Yasası’nın geçerliliğini ispatlamaya yönelik bir sentez...Sizin de yararlanacağınızı umarak kaleme aldığım bir hizmet...Rahmetli Vedat Okyar;-”Galatasaray gibi dostum olacağına...Fenerbahçe gibi düşmanım olsun...” demişti...Allah rahmet eylesin...Güzel insandı...Onun sözüne katılmam...Ama böyle bir günde “bilinç hatırlatıyor işte...”Dost ellerin istikbalde yeniden kenetleneceğini umar sevgiler sunarım...Hoşçakalın...BİR KÜÇÜK NOT...Sevgili Aysal;Bu yazımın, sizi destekleyen çevrelere karşı bir dip mesaj...Sizin politik ve sportif duruşunuza karşı aksi tavır...Size karşı olanlara gönülden bir destek...Sizin yanınızda olanlara bir derin uyarı amacı falan yoktur...***Yazının mevzusu, muhteviyatı ve gayesi “dostluk kavramının içinin boşaltılmasını“ engellemektir...Fatih Terim’in Galatasaray’dan kopartılmasının, sarı kırmızılı camiaya verdiği hasarı anlattığım yazılar tarafınıza bir eleştiri yazısıydı...Ancak bu bir eleştiri değil bir Kuantum yazısıdır...***Sizden ve size bel bağlamış çevrelerden bir ricam olacak...İlgisiz alakasız misyonerleri üzerime salmaya kalkmayın...Deşifre edilirlerse o misyonerler herkes çok üzülür sonra...

Devamını Oku

“Bir erkek babasına benzemeye başladığı an yaşlandığını anlar...”

20 Nisan 2014

“Seni sen olduğun için değil... Seninle birlikteyken ben olabildiğim için seviyorum...***Yüreğinin hafızası kötülükleri unutur...İyilikleri ise saklar ve büyütür...Bu hileli ustalık sayesinde, geçmişin yüklerini kolaylıkla taşıyabiliyoruz...***Tüm dünya için sadece bir kişi olabilirsin...Ama bazıları için sen bir dünyasın...***Mutluluk kapısı kapandığında aslında bir diğeri açılır...Ama biz kapanan kapıya bakakaldığımızdan, açılmış olan yeni kapıyı göremeyiz...***Sen istediğinde sana aşık olmaması, sana aşık olmadığı anlamına gelmez...***Ruh eşini bulamadığına üzülme...Bu senin eşsiz bir ruha sahip olduğunu gösterir...***Bitti diye üzülme...Yaşandı diye sevin...***Belki de Tanrı yanlış kişilerle tanışmanı; uygun kişiyi tanıdığında minnettar olman için istedi...***Onun yokluğunda sen üşürken, o senin varlığından habersizdir...***Yaşanan her şeyin bir sebebi vardır...***Yazmayı sürdürmek isteyen ünlü bir yazar; şöhrete karşı kendisini korumalıdır...***Her şeyin bir sonu vardır doğrudur...Ama en mutlu son haftasonudur...***Bir erkek; babasına benzemeye başladığı an yaşlandığını anlar...”*****MARQUEZ; İFLAH OLMAZ BİR AŞIĞIN ÖLÜMÜMarquez gibi bu bilge sözleri söyleyenadamın; hayatı su gibi yudum yudum içerek yaşadığı düşünülür...Muhtemeldir ki, Gabriel Garcia Marquez de hayatı böyle yaşadı, böyle öldü...Nobel’li sanatçıyı büyük yapan çok şey var ama ben Marquez’i “yaşlılık günlerinde bile aşkla yaşamayı seçen, aşık olan ve aşık olmayı kutsayan“ iflah olmaz bir kronik ve platonik aşık olarak görüyorum...Tıpkı Kolera Günlerindeki Aşk romanında olduğu gibi...Kolera Günlerinde Aşk; genç bir erkeğin 13 yaşında aşık olduğu genç kıza, kavuşmak için tam 51 yıl, 9 ay, 4 gün obsesif bir biçimde beklemesini anlatır...Marquez’in; bir erkeğin 64 yaşında çocukluk aşkıyla beraber oluşunu anlattığı Kolera Günlerinde Aşk romanı için herkes “aşktaki tutkunun öne çıktığını“ söyler...Öyledir...Fakat veda mektubunda;“Aşk için yaşardım...Erkeklere yaşlandıkları zaman aşkı bırakmalarının ne kadar yanlış olduğunu anlatırdım...İnsan aşkı bırakınca yaşlanıyor...” diye yazar Marquez...Aslında romanlarında anlatmak istediği, “yaşlı bir erkeğin, yüreğinin nasıl genç bir erkek gibi pır pır atabileceğini“ anlatmak, göstermektir... ***“Benim Hüzünlü Orospularım“ kitabında, Marquez hayatı boyunca “paralı kadınlarla ilişkiye giren ve parasını ödemediği hiçbir kadınla beraber olmayan 90 yaşında bir adamın, son olarak randevu evinden istettiği 14 yaşında bakire bir genç kıza duyduğu aşkı anlatır...90 yaşındaki gazeteci (ki Marquez de romancı olmadan önce gazeteciydi), ilişkiye giremediği bakire genç kıza aşık olacaktır...Roman bu imkansız aşkı anlatır gibi görünür...Oysa romancı; aslında 90 yaşında olsa bile bir erkeğin, cinsel ilişkiye dahi giremediği gencecik bakire bir kıza duyduğu aşkı anlatır...-”Aşk için yaşardım...Erkeklere yaşlandıkları zaman aşkı bırakmalarının ne kadar yanlış olduğunu anlatırdım...İnsan aşkı bırakınca yaşlanıyor...” dediği gibi Veda Mektubu’nda...***Soru şudur;Marquez Veda Mektubu’nun son cümlelerini kimin için yazdı?..Şu cümleleri yani:-”Sizlerden çok şey öğrendim...Ama bu öğrendiklerim pek bir işe yaramayacak...Çünkü hepsini bir çantaya kilitledim...Mutsuz bir şekilde...Artık ölebilir miyim?..” Yazar “muhteşem bilgelikle ve umutla dolu başladığı; Veda Mektubu’nu, bütün öğrendikleriyle kitli bir çantada, mutsuz bir şekilde ölme isteğiyle sonlandırır...Hangi yarım kalan umutsuz aşkı, yazarı “öğrendiği ve bilgece anlattığı bunca sözün hiçbir anlam ifade etmediği noktasına sürükler ve mutsuz bir ölümü çağırtır acaba?..Gabriel Garcia Marquez’in, Veda Mektubu’nun satırları arasından çıkan esas soru burada düğümlenir...Ürkütücü bir durum erkek için...Bunca aşktan ve yaşanmışlıktan sonra, yaşanmaya çalışılıp da yaşanamayan son aşk, “mutsuz bir ölme isteği uyandırır, kitli bir çantada bütün bilgelikleri götürürcesine...” Catherine Deneuve, “konu aşk olduğunda geçmiş tecrübeler hiçbir işe yaramıyor...” demişti...Marquez örneğinde de mi haklı çıkmakta o güzel Fransız kadın?..Bu durumda yapacak tek şey;Marquez gibi yarım bırakmadan bitirebilmektir son aşkı...Ölüm için veda etmeden hemen önce...Hoşçakal aşk...*****PASKALYANIZ KUTLU OLSUN, MARİANNA, ELENİ, STELYO VE ATİNA...Yakın bir arkadaşım, tanıdığımız ortak bir arkadaşla ilgili şöyle dedi geçenlerde:-”Bir insanın ilkokul, ortaokul, lise veya geçmişinden hiç mi yakın bir arkadaşı, dostu olmaz... Nedense bizim bu arkadaşın geçmişten kalan tek bir dostunu görmedik...”O zaman düşündüm kendimi, geçmişimi gözümün önüne getirdim...***Nice ilkokul, ortaokul, lise arkadaşları biriktirmişim çocukluk yıllarımdan bu yana...Lise arkadaşlarımın bir kısmı Amerika’dan her yaz geliyorlardı eşleriyle, çocuklarıyla...Bugün Paskalya Bayramı;Hristiyan dünyasının dini bayramlarından biri bugün...Arkadaşım bu sözü söylediğinde “Atina’dan ne kadar çok dost biriktirdiğimi“ düşündüm...Bazıları eski sevgilim...Bazıları yakın arkadaşımdı...Marianna, Eleni, Stelyo, Lena, Gil, Ruli ve daha niceleri...***Rengarenk yumurtalar tokuşturulur bugün oralarda...Hangisininki kırılacak diye merakla yumurtaların başına...Sonra kuzu çevrilir...Kızarmış etler tabaklarda servis edilir...Müzik çalar, memleket havası kıvamında...Yarı tatlı şarap içilir...Dans edilir...Herkes baba memleketine gider...İlk Paskalya tatilinde eski eşimle Tolo isimli güneyde bir deniz kıyısı köyüne gitmiştik...Kuzular yemiş, şaraplar içmiştik...Yunan dini bayramlarının, bizdeki bayramları ne kadar andırdığını görmüş hayret etmiştik...O zaman söylemişlerdi bana;-“Buralar 400 yıl Osmanlı egemenliğinde kaldı... Gelenekler çok benzer...” diye...***Eski dostlar, eski sevgililer...Eski sevgililerden yadigar kalan dostluklar...Kalo Paska tek tek, Kala Paska hepsi için...Canım ne çok istedi şimdi bir Paskalya çöreği...Atina’daki kapı komşum Bayan Fuka Paskalya çöreğini yapar evime getirirdi...Yalnız kalmış evimin tek bayramlık mutfak aksesuarı olarak kalırdı o çörek, bir Bayram boyu...Ne güzel şehirdin sen Atina...

Devamını Oku

‘Bir ilişkiyi kadın başlatır, kadın bitirir...

19 Nisan 2014

“Kaybedecek bir şeyi olmayanlardan korkmalısın... Çünkü onlar kazanmak için her şeyi yaparlar...***Bir insanın en büyük hatası; gereğinden fazla değer vermek değil... Kendine hak ettiğinden daha az değer vermektir...***Bir ‘son’a geldiğin için ağlama...Onu yaşadığın için gülümse...***Önemli olan başına hayatta ne geldiği değil...Neyi nasıl hatırladığındır...***Birlikte gülüyorsanız mutluluktur...Birlikte ağlıyorsanız dostluktur...Birlikte susuyorsanız; aşktır...***İnsanı sadece sözler ele vermez...Gözler içlerinde bir şeyler gizler...Hatta sözler ne kadar inkar etse de; Gözler her şeyi söyler...***Eğer bir parça aklın varsa;Mutluluk için istediğin şartları bulamayınca,Bulduğun şartlarda mutlu olmasını bilmelisin...***Her an gülümse...Boş ver ne düşündüğünü bilmesinler...Ve her şeye rağmen patlat bir kahkaha...Bırak neden güldüğünü merak etsinler...***Aslında kötü insan yoktur...Her insan hayatın bir evresinde insana huzur verir...Kimi geldiğinde...Kimi gittiğinde... ***Birini özlemenin en berbat yolu...Yan yana oturduğun halde, onu hiçbir zaman elde edemeyeceğini bilmendir...***Eğer ona bir şans daha veriyorsan...Kendini bir kere daha kandırmayı göze alıyorsun demektir...***Kimi ne kadar düşünürsen düşün...Düşüncelerin en derini başını yastığa koyduğun an başlar... ***Hiçbir zaman gülümsemekten vazgeçme...Üzgün olduğunda bile...Ne zaman ve nerede olacağını bilemezsin...***Bir ilişkiyi kadın başlatır...Kadın bitirir...Ama başlatan ve bitiren aynı kadın olmayabilir...***Kişisel bir tavır olarak alma...Hayatın sahte olduğunu anladıktan sonra...Sadece seni değil...Kimseyi umursamıyorum; hepsi bu...***Öyle güzel gülmelisin ki...İnsanlar seni ağlattıkları için utanmalı...***Daha iyi bir insan ol...Ve yeni bir insanla karşılaşmadan...O kişinin senin kim olduğunu bildiğini ümit etmeden önce;Onun kim olduğunu bildiğinden emin ol...***Gerçek arkadaş, elini tutan ve kalbine dokunandır...***Ne kadar yaşayabileceğini biliyor musun?..O halde sarıl sevdiğine, son nefesindeki gibi...***Fakirlik elini cebine attığında cebinin boş olması değil...Elini cebinden çıkardığında tutacak birinin olmamasıdır...***“Kaybedeceğini bile bile neden mücadele ediyorsun?..” diye sordu...Öleceğini bildiği halde, yaşadığını unutmuştu...***Hayır ben zengin değilim...Parası olan fakir bir adamım...Zengin olmakla, para sahibi olmak aynı şeyler değil...***Sevdiğinin bir başkasıyla mutlu olduğunu görmekten daha acı olan...Sevdiğinin seninleyken mutsuz olduğunu görmektir...***Bir kadına; hanımefendilikten daha çok yakışan bir kıyafet...Onu zerafetten daha çok güzelleştiren bir makyaj yoktur...***Benden nefret edenlerden; nefret edecek vaktim yok...Ben; bana değer verenleri sevmekle meşgulüm...***Zamanını seninle geçirmekle ilgilenmeyen biriyle, zamanını harcama...***Adalet...Topallayarak gelir...Fakat geldiği her yerde aynıdır...***Olmuyorsa zorlama...Ya hayallerin kırılacaktır...Ya da kalbin...Unutmuş gibi yap...Güzel şeyler; onları hiç beklemediğinde gelecektir...”“İNSAN AŞKTAN VAZGEÇERSE YAŞLANIR...”Yüzyıllık Yalnızlık, Kırmızı Pazartesi, Sevgiden Öteye Sürekli ölüm, Başkan Babamızın Sonbaharı, Kolera Günlerinde Aşk, Benim Hüzünlü Orospularım...Sanırım Gabriel Garcia Marqeuz dendiğinde ilk bu romanlar geliyor aklıma...Nobel Edebiyat Ödülü elbette... Benim yazarlarımdandı o...Kırmızı Pazartesi’de, Yüzyıllık Yalnızlık’ta...Öldü...Zatürree olmuş ölümü bekliyordu...Bir veda mektubu yazmıştı...Önce onu yayınlayacağım...Sonra da bazı sözler...Edebiyat ustasının hayatına selam niyetine...***“Eşyaların maddi değerlerine değil, anlamlarına değer verirdim...Az uyur, çok rüya görürdüm...Gözümü yumduğum her dakikada, altmış saniye boyunca ışığı yitirmekte olduğumu düşünürdüm...İnsan aşktan vazgeçerse yaşlanır...Başkaları durduğu zaman yürümeğe devam ederdim...Başkaları konuşurken dinler, çikolatalı dondurmadan zevk almaya bakardım...Eğer Tanrı bana birazcık can verirse, basit giyinirdim...Yüzümü güneşe çevirirdim...Sadece vücudumu değil, ruhumu da tüm çıplaklığıyla açardım...***Tanrım yeniden bir kalbim olsaydı, nefretimi buzun üzerine kazır, güneşin çıkıp onu eritmesini beklerdim...Gökyüzündeki aya yıldızlar boyunca Van Gogh resimleri çizerdim...Benedetti şiirleri okur, seranatlar söylerdim...Gülleri gözyaşlarımla sulardım...Vücuduma batan dikenlerinin acısını hisseder, dudak kırmızısı yapraklardan öpmek isterdim... ***Tanrım bir yudumluk yaşamım olsaydı eğer...Gün geçmezdi ki, karşılaştığım tüm insanlara onları sevdiğimi söylemeyeyim...Tüm kadın ve erkekleri, en sevdiğim insanlar oldukları konusunda birer birer ikna etmeyeyim...***Aşk içinde yaşardım...Erkeklere yaşlandıkları zaman aşkı bırakmalarının ne kadar yanlış olduğunu anlatırdım...İnsan aşkı bırakınca yaşlanıyor...***Çocuklara kanat verirdim...Ama uçmayı kendi başlarına öğrenmelerine olanak sağlardım...Yaşlılara ise, ölümün yaşlanma ile değil, unutma ile geldiğini söylerdim...Ey insanoğlu;Sizlerden ne kadar çok şey öğrenmişim...İnsanların; mutluluğun gerçekleri bulmakta saklı olduğunu bilmeden, zirvelerde yaşamak istediğini öğrendim...Yeni doğan küçük bir bebeğin; babasının parmağını sıkarken, aslında onu sonsuza dek kendisine kelepçeyle mahkum ettiğini öğrendim...***Sizlerden çok şey öğrendim...Ama bu öğrendiklerim pek işe yaramayacak...Çünkü hepsini bir çantaya kilitledim...Mutsuz bir şekilde...Artık ölebilir miyim?..”

Devamını Oku

Aziz Yıldırım tahliye olmasaydı keşke...

18 Nisan 2014

“Karar onandı, Aziz Yıldırım hapse girecek” diyen SMS cep telefonuma düştüğünde, Yıldırım’ın evinin bulunduğu sitedeki anaokulundan yeni çıkmıştım...Anaokulunda çocuklarımın, yarı yıl sunumları vardı...Sunumu izlemiş, anneleriyle görüşmüş, ailesine sahip çıkmış bir babanın gönül rahatlığıyla, köprü üzerinden İstanbul’un Avrupa yakasına doğru gitmekteydim...***Çocukları bir iki saat önce okulda izlemiş olduğumdan mı bilmiyorum, Aziz Yıldırım yeniden cezaevine girecek haberini okuduğumda vicdanımın, ağır bir biçimde sızladığını fark ettim...İçim sıkışmıştı ve arabada durumun önüne geçemiyor bir türlü rahatlıyamıyordum...Kendi kendime;-“Olmaz bu kadar...” dediğimi hatırlıyorum...Bir arkadaşımı arayıp, duygularımı boşaltmak ihtiyacı hissediyordum...Bir dostumu arayıp;-“Keşke Aziz Yıldırım’ı hiç tahliye etmeselerdi... İnsana yeni evlendiği karısını, çocuğunu henüz sarıp sarmalamışken, yeniden evinden alınıp hapse konmak kadar koyan şey olmaz herhalde...” dedim... ***Neler oluyordu bu millete?..En kutsal saydığımız değerlerimiz, her daim iftihar ettiğimiz, her şeye rağmen vazgeçmediğimiz “insanlığımız, merhametimiz, zor günlerde gösterdiğimiz kadirşinaslığımız nasıl yerle bir oluyordu böyle?..”Hiç ilgilendirmiyordu beni Aziz Yıldırım’ın şike yapıp yapmadığı artık...Yapmışsa cezasını çekmişti...Kulüp başkanı olarak içeriye girmiş, hapis yatmış, tahmin edemeyeceği bir hayatı yaşamıştı, hala da yaşıyordu...Daha ne kadar azap gerekiyordu?..***Beşiktaş’lıydım...Beşiktaş’lılıktan da öteye yöneticiliğini yapmıştım bu kulübün...Aziz Yıldırım’ın eğer bir şikesi varsa “O şikelerden birinci derecede mağdur olan bir kulübün üyesi ve yöneticisiydim...”Aziz Yıldırım zamanında gitmeyecek dediğimiz şampiyonluklar gitmişti elimizden...Şaibeli maçlar, şaibeli hakemler görmüştük...Bir elin parmakları kadar insanın vakıf olduğu gerçekleri biliyordum...Ne var ki bunların hiçbiri, “Hükmolduğu suçu yatarak bir yılını çekmiş olan ve tahliye edilip yeni evlendiği karısına, yeni doğan bebeğine, ailesine ve sevdiklerine kavuşan bir insanın bir kez daha hapse gönderilmesini haklı göstermiyordu” ne gözümde ne vicdanımda...***Benim vicdanım Aziz Yıldırım’ın bir daha hapse girmesini kabul etmiyordu etmeyecekti... Benim insanlığım, “mezardan çıkardığımız insanları, yeniden ölüme göndermeyi içine sindiremiyordu...”Olağanüstü geniş kapsamlı bir af mı, yasa değişikliği mi ne yapılacaktı bilmiyorum... Tahliye edilen yüzlerce sanık, bir daha hapse girmemek umuduyla çıkmışlardı o hücrelerden...Sevdikleriyle kucaklaşmışlar, çoluklarını çocuklarını sarıp sarmalamışlardı..Onları bir daha hapse gönderecektiysek, hiç çıkartmamalıydık...Umudu hiç yeşertmemeliydik...Hayatı hiç göstermeyecektik...Güneşi gösterip, yeniden karanlığa gömmek, bizim çok öğündüğümüz insanlığımıza, merhametimize, zor günlerdeki kadirşinaslığımıza yakışıyor muydu?..Bu muydu tarih boyu çok öğündüğümüz milli hasetlerimiz?..Bize yakışan “İnsanların özgürlüğünü bırakıp, duygularıyla mı oynamaktı?..” ShowHaber ve Ateş Hattı başlarken jenerik “Nerde bu devlet?..” diye dönerdi?..Jenerik yayında olsaydı şimdi şöyle dönecekti?..-“Nerde bu insanlık?..”ZAAFLARINI SEVDİM BEN TURGUT ÖZAL’IN...Piyade Teğmen Murat Şeref Baba yazmıştı mektubu Turgut Özal’a…-”Alışamadım...” diye...Dün Turgut Özal’ın 21. ölüm yıldönümünde görüntülerini televizyonlarda görürken, onu kadar özlediğimi, eksikliğini ne kadar hissettiğimi fark ettim...***Başbakan Tayyip Erdoğan, her zaman kendisini Adnan Menderes ve Turgut Özal çizgisinin üçüncü sivil siyasi unsuru olma noktasına oturtuyor...Olabilir...Arka arkaya seçim kazanan merkez sağ sivil siyasi lider portrelerinin ana figürleri ve baş aktörleri Menderes, Özal ve Erdoğan’dır...Demirel’le birlikte... Siyasi çerçevelemeye bir itirazım olamaz...***Ne ki;Psikoloji biliminin öğretilerinden biliyorum ki, “Bir insan çok özleniyorsa eğer, esas özlenen onun, o anda eksik olduğu hissedilen özellikleridir...”Dün Turgut Özal’ı çok özlediğimi fark ettim...Niye bu kadar özledim Özal’ı acaba diye oturup düşündüm?..Fotoğrafına bakarken, kalbime ve aklıma düşenleri hissetmeye çalıştım...***Babacanlığını özlemişim Turgut Özal’ın...Sevecenliğini...Siyasi rakiplerinin kalbini durduran ağır eleştirilerine ve siyasi yıpratmalarına karşın yine de kızmamasını...Bağırmamasını...Yüzü kızgınlıktan ve öfkeden simsiyah olduğunda bile, gürlememesini... Bozmamaya çalıştığı gülümsemesini...Hep bir parça kalender durmasını...Çelebiliğini...***Zaman zaman kızına ve oğluna söz geçiremeyen babalığındaki biçareliğini...Karısı karşısındaki yönetilebilirliğini... Hatta kılıbıklığını...Erkek kardeşleriyle, eşi arasında kalan insani hallerini...Tontonluğunu...Kızıyla ilgili haberler çıktığında, gazetecilere dönüp;-”Yazmayın bu haberleri... Hangi baba kızına sahip olabiliyor?.. Kimin başına gelmiyor ki?..” deyişindeki çelebiliği...Sanıyorum zaaflarını sevmişim ben Turgut Özal’ın...Karizmasından ve vizyonundan ziyade...

Devamını Oku

Tuncay Özkan’ın yumuşak uslubu...

17 Nisan 2014

Tuncay Özkan’ı izledim önceki gece Habertürk’te Fatih Altaylı’nın programında bir süre... Tahmin etmeyeceğim kadar yumuşak bir uslupta konuşuyordu...Anayasa Mahkemesi’nin kendileriyle ilgili tahliye kararını değerlendirirken, “Haşim Kılıç’ı geçmişte böyle bilmediğini, verdikleri bu karardan dolayı boynunun kıldan ince olduğunu“ söyledi...Yeni başlangıçlar yapılmasını istediği konuşmasının bir yerinde, “belki beni bu programdan sonra yine alıp götürecekler, cezaevine koyacaklar...” dedi ve bir hatırlatmada bulundu...-”Seninle yaptığımız son programda da böyle demiştim... Gelip aldılar 6 yıl tutuklu kaldım... Şimdi de aynısı olabilir...“***Tuncay’ı dinlerken, özgür bir yurttaştan çok, bir rehin gibi konumlandığını düşündüm... Tepesinde müebbet hapis cezası, tahliye edilmiş ve güya özgür konuşuyor... İlker Başbuğ konuşurken de aynı şeyi hissetmiştim...Bu kişiler tahliye edildiler...Fakat yargıtay onarsa aldıkları cezalar onları bir defa daha kapalı kapılar ardına yollayacak...Yeni cezaevi günleri yeniden başlayacak, eşlerine ve çocuklarına kavuştuktan sonra...***Bu toplum için çok geniş kapsamlı bir af artık elzem hale geldi...Toplum, yasalar affetmeden önce birbirini affetmeli...Sonra da affın kendisi gelmeli…Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanlığı’na çıkarsa, bu affı çıkarmak onun hakkı ve onun sorumluluğu... Mustafa Balbay, İlker Başbuğ, Tuncay Özkan benimsedikleri yumuşak ve kindar olmayan uslupla, toplumu barıştırıcı ve yapıştırıcı bir etkide bulunmayı amaçlıyorlar sanırım...***Bu ülke, Ukrayna’nın başına gelen felaketleri hiçbir zaman hak etmiyor...Mısır’da, Suriye’de olanlara bakıp üstümüze almayanlar çıkabilir...-”Biz Türkiye’yiz... Mısır veya Suriye gibi Ortadoğu değil, Avrupa ülkesiyiz... Ayrıca imparatorluktan geliyoruz...” diye düşünenler olabilir...Herkes bilmeli ki...Türkiye Ukrayna’dan daha fazla Avrupalı değil...Ukrayna da Türkiye’den daha az Avrupalı değil...Son tahlilde Ukrayna Türkiye’den daha Avrupalı’dır...Ukrayna’nın durumuna bakın...Büyük devletlerin, birbirleriyle güç savaşı verdiği boks ringine döndü adeta...Bölüne bölüne elden gidiyor... Türkiye iç barışı sağlarken, dışarısıyla da barışı sağlamalı...“Yurtta Barış, Cihanda Barış...”Sanırım Gazi’nin sözlerinin, en geçerli olduğu günleri yaşıyoruz...TARTIŞMA PROGRAMLARINDA NAKARAT...Allah rahmet eylesin... Sadık Mantık isimli bir gazeteci meslektaşım vardı...1992 yılında o zamanlar ana gazete olarak satılan Günaydın gazetesinde televizyon eleştirileri yapardı...Ateş Hattı programını ilk başlattığım yıldı...Zıt görüşlü tartışmacıları bir masa etrafında toplamaya başlamış, demokrasinin ilk hararetli tartışmalarına sahne olacak programlar yapmaya başlamıştım...***Ateş Hattı, “TRT Açık Oturumlar’ına alışmış Türkiye’de devlet kurumu TRT’de inanılmaz bir özgürlük ve hararet altında“ yapılıyordu... Birçok gazete, bunun televizyon yayıncılığında bir devrim olduğunu söylüyordu...Sadık Mantık kardeşim ise, “Bunun neresi devrim... Yıllardır açık oturum yapılır TRT’de... Reha Muhtar da bunun bir benzerini yapıyor işte...” derdi...***Onun böyle yazdığı yıllarda, rahmetli Uğur Mumcu’yla Mehmet Altan TRT’de Ateş Hattı’nda İkinci Cumhuriyet’i tartışıyordu...Emin Çölaşan’la Mehmet Barlas, o günlerde Hürriyet’in manşetinde söylendiği gibi “yılın ekran tartışmasına“ çıkıyorlardı...Sonraki yıllarda Türkiye’deki operasyonel derin odaklar hep merak edeceklerdi...-”Bu adamın arkasında kim ya da kimler var da devletin televizyonunda, böyle tartışmalar yapmaya cesaret edebiliyor?..” diye...***Farkında değillerdi, arkamdaki tek güç “deli cesaretim ve televizyonculuk ile habercilikte her güçlüğü aşabileceğime olan sonsuz ve sınırsız inancımdı...”Mehmet Altan İkinci Cumhuriyet tartışmasını, Süleyman Demirel’in Başbakan olduğu en muhafazakar yıllarda nasıl olup da yaptığıma bir türlü akıl sır erdirememişti...Bana bakışlarından; -”Bu işin arkasında kim var söyle bilelim de, kim bizim müttefikimiz onu anlayalım...” der gibi bir hal vardı...O yıllarda Mehmet Altan özel televizyonlara bile çıkamıyordu doğru düzgün...Nerede kaldı devlet televizyonunda İkinci Cumhuriyet tartışması...***Oysa sadece bir gazetecilik trick’ine başvurmuştum bu deli cesareti gerektiren tartışmayı yapabilmek için...O yıllarda Süleyman Demirel’le; Erdal İnönü’nün SHP’si iktidarda koalisyon halindeydi...SHP’nin fikri ideologlarından biri hiç kuşkusuz o sırada rahmetli Uğur Mumcu’ydu... Uğur Mumcu’nun hayatında sakıncalı piyade olmadığı, muteber sayıldığı nadir dönemlerden birini yaşıyordu Türkiye...Ben de Uğur Mumcu’ya gitmiş,-”Abi Cumhuriyet Bayramı geliyor... Şu İkinci Cumhuriyet konusunu bir tartışsak...” demiştim...Fikir adamıydı...Tartışmadan kaçmazdı...-”Kimle?..” dedi...-”Altan’lardan biriyle...” dedim...-”Olur...” dedi...Aile İkinci Cumhuriyet adının isim babası Mehmet Altan’da karar kıldı...Uğur Mumcu’ya söyledim... Öyle kibri falan yoktu...-”Farketmez...” dedi;-”Hangisi gelirse...”***Başıma neler açılabileceğinin az çok farkındaydım...Yine de; “deli bir habercilik cesareti gösterip“, bu programı yapmasam rahat uyuyamayacaktım...Tanıtımı yaptım TRT’de dönmeye başladım...Tahmin ettiğim gibi TRT Haber Daire Başkanı Şahap Alp hemen çağırdı beni odasına;-”Oğlum nedir bu hemen kaldır bu tanıtımı?..”-”Uğur Mumcu Cumhuriyet’i tartışacak abi... İkinci Cumhuriyet diyenlerle...” dedim...-”Nereden çıktı şimdi bu?..”-”Kendi istedi...” ***Şahap Abi, ‘Uğur Mumcu öyle istiyor‘ deyince durdu...O Adalet Partisi kanadına kanadına daha yakındı...Uğur Mumcu böyle demiş ve istemişse, bir bildiği vardı ve yapacak bir şey yoktu...Yine de bu tartışma ve Mehmet Altan ismi hiç hoşuna gitmemişti...***Seviyesi hiç düşmeyen muhteşem bir tartışma oldu İkinci Cumhuriyet tartışması...Rahmetli Uğur Mumcu öldürüldüğünde TRT o programın görüntülerini kullanmak durumunda kaldı...Sadık Mantık kardeşime söyleyememiştim içimde kalmıştı, “Bu programın tartışma konuları ve tartışmacıları Açık Oturum’lara benzemez...” diye...***Üzerinden neredeyse 22 yıl geçti...Ateş Hattı’nın başlattığı zıt görüşlü konukların, “tartışma programları“ bütün televizyonları etkisi altına aldı...Herkes bu tartışma programlarından yapar hale geldi...Bir ilkti Ateş Hattı ve bütün televizyon programlarına esin kaynağı olmuştu...Ne ki; 22 yıl sonra geldiğimiz noktada, onlarca kanalda yüzlerce saat sürekli kavga ve tartışmanın olması bana artık abes geliyor... ***Ateş Hattı’nda “tartışmayan toplumlar demokratik olamazlar“ derdik...Fakat onlarca kanalda yüzlerce saat süren birbirine benzer tartışmaları izlerken, “bunun bir demokrasi şartından ziyade bir Ortadoğu ritüeline dönüştüğünü“ düşünüyorum...Bu kadar saat tartışma ve kavga, Batı demokrasilerinde görülmeyen bir durum...Türkiye’deki televizyonların sürekli tartışan ve kavga eden hali, Batı televizyonlarından çok, Ortadoğu ülkelerinin televizyonlarını andırıyor...Ateş Hattı 1992 yılında programlara başlarken CNN’deki Cross Fire’dan yani Çapraz Ateş programından ilham alarak yayın hayatına başlamıştı...Bunun bitmek bilmeyen bir Ortadoğu manzarası ve nakaratına dönüşeceğini hiç düşünmemişti...Tarih böyle bir şey...Ne olarak başlıyorsun...Neye dönüştürdüklerini görüp şaşırıp kalıyorsun...

Devamını Oku