Tayyip Erdoğan Çankaya’ya adaylığını koyduğunda, Gül siyaseti bırakmayı düşünüyor...

14 Mayıs 2014

-”Cumhurbaşkanı Çin’e hiçbir gazeteciyi götürmüyor” diyordu muhatabım...İçimden;-”Aman ne güzel...” diyordum:-”Nihayet bütün gazetecilerle eşitlenmiş oluyorum... Beş yıldır beni Cumhurbaşkanı’nın hiçbir faaliyetine çağırmıyorlardı... Nihayet Cumhurbaşkanı Çin gezisine hiçbir gazeteciyi çağırmayıp, herkesi sıfırlayarak durumu eşitlemeye başlıyor...” Davet edildiğim yerlere hele akşam saatlerinde ise “gidememek” gibi temel bir sorunum vardı benim...Yazılarımı akşam saatlerinde yazıyordum...Hem günün rezümesi daha rahat çıkıyordu...Hem de hava kararınca ben sanki dışımdaki dünyanın yansımalarını daha iyi duyuyordum... ***-”Londra’ya gidiyoruz, defile var... Mutlaka gel...” diyorlardı...Kafamdan hesap yapıyordum...-”Üç buçuk saat git... Üç buçuk saat dön...Gece defileye, yemeğe katıl... Yazıyı öğlen yazmaya başla... Yazı bittiğinde akşam olsun... Hızla geceye hazırlan... Koştura koştura defileye, davete katıl... Gecenin bir yarısı dön... Ertesi sabah toparlan uçağa yetiş...Ne Londra’yı gün yüzüyle gör, ne keyfini çıkart... Neymiş; Londra’ya davete defileye gitmişmişsin... Böyle böyle kendini avut dur...”***Hemen yapıştırıyordum cevabı:-”Gelmiyorum siz gidin...-”Fakat bilmem ne otelde kalacağız...”-”Hangi otelde kalırsanız kalın... Ben gelmiyorum...”Londra, Paris, Ankara hiç değişmiyordu cevabım...Nerede bir iki günlük seyahat var, ben “oradan anında uzuyordum...” Haber peşinde koştuğum yıllarda, gittiğim o davetlerde bir şeyler olacak sanırdım...Doydum mu; bıktım mı bilmiyordum...Şimdi beni kaldırıp oralara götürmek dünyanın en zor işi haline geliyordu...***İşin bir yüzü buydu...Ama bir de görünmeyen yüzü vardı...Cumhurbaşkanı’nın; Çankaya Köşk’ünde verdiği Cumhuriyet Bayramı resepsiyonlarına gitmesem de davet edilmem; bir teamüldü...İşin doğasıydı...29 Ekim bu ülkenin ve cumhur olarak hepimizin Cumhuriyet Bayramı’ydı... Hani çocukluk yıllarımızın ağlaya ağlaya bir hal olduğumuz hiç unutamadığımız filmi Bir Dağ Masalı’nın hüzünlü şarkısında olduğu gibi;-”Orda bir köy vardı uzakta...Gitmesek de görmesek de o köy bizim köyümüzdü...Orda bir ev vardı uzakta...Yatmasak da kalkmasak da o ev bizim evimizdi...Orda bir yol vardı uzakta...Gitmesek de varmasak da o yol bizim yolumuzdu...”***Çankaya Köşkü için de içimizden söylediğimiz şarkı o şarkıydı...-”Orada bir Cumhurbaşkanlığı Köşkü var uzakta...Gitmesek de görmesek de o Köşk bizim Köşkümüzdür...” Ne ki, Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı olduğu beş yıl boşunca şarkıyı, o Çankaya Köşkü’nü sembolik olarak kapatmışlardı yüzümüze...Muhatabım “Cumhurbaşkanı Çin’e hiçbir gazeteciyi götürmüyor...” dediğinde;-”İyi oldu...” demiştim...-”Nihayet tüm gazeteciler tersten eşitlendi...” Espriydi elbette...Kendi kendime gülmek için söylemiştim içimden...***Oysa Cumhurbaşkanı’nın yarın başlayacak Çin ziyaretine gazeteci götürmeme kararını “Köşk seçimleriyle ilgili hiçbir gazeteciye, hiç bir şey söylememek istemediği için almıştı...” Tayyip Erdoğan’la aralarındaki anlaşma böyleydi...Gül; Çin ziyaretinden dönene; Başbakan bu konuda açıklama yapana kadar, hiçbir soruya hiçbir cevap vermeyecekti...Çin Halk Cumhuriyeti’nde günler boyu ziyarete katılan gazeteciler, durup durup Mao’nun Uzun Yürüyüşü’nü sormayacaklardı herhalde...Belli ki Köşk seçimiyle ilgili yoklayacaklardı Gül’ü...Hiçbir şey söylemese bile, vücut dilinden bir şeyler çıkartmaya çalışacaklardı...Bunu bildiği ve hiç renk vermemeyi düşündüğü için; son anda bütün gazetecilerin gezilerini iptal ettirmişti Cumhurbaşkanı...Siyasi hayatının sırat köprülerinden birinden geçiyordu Gül...Kararı Tayyip Erdoğan‘a bırakmıştı...O Çankaya’ya çıkarsa, Gül başka bir komplikasyona yol açmadan görevinden ayrılacaktı...***Yeni ve başka bir siyasi oluşum içinde olmayacaktı...Kapıları bütünüyle kapatacaktı...Başkanlık sistemi gelirse; Başbakanlık’ın da kendisine göre olmadığını düşünüyordu...Ona da sıcak bakmıyordu...Abdullah Gül; Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı’na çıkmasıyla, aktif siyaseti bırakmayı düşünüyordu...Şu andaki kararı böyleydi...Bu kararı aldığı için, yarın başlayacak Çin gezisinde etrafında gazeteci istemiyordu...***Tayyip Erdoğan’a gelince...Son ana kadar etrafı kolaçan edecek ve sonunda Cumhurbaşkanlığı’na büyük bir aksilik çıkmazsa adaylığını koyacaktı...Bunca badireden sonra, partisine kazandırdığı altı seçim ve iki referandumun arkasından, Cumhurbaşkanlığı’na çıkmayı hakkı görüyor; doğru buluyordu...İkilinin arasındaki mesele şuydu...Tayyip Erdoğan Çankaya’ya adaylığını koyduktan sonra da yol arkadaşı Abdullah Gül’ü bir türlü yanında istiyordu...Aynı resmin içinde bulunmalarını arzuluyordu...Abdullah Gül’e gelince...Şu andaki durum, Çankaya’dan ayrılınca; resmi geride bırakıp, kendine yeni bir hayat çizgisi çizmeyi düşündüğüydü...ABDULLAH GÜL, DAR BÖLGE SEÇİM SİSTEMİNİ VETO EDECEK...Başbakan Tayyip Erdoğan’ın yakın çevresinin “Başbakan’ın Çankaya’ya çıkması durumunda, Türkiye’nin yeni sistemin de Başkanlık sistemi olacağı”nı söyledikleri bilinen bir gerçek...Ancak ortada bir sorun var...Anayasa’ya göre Türkiye’de sistem, şu anda Başkanlık sistemi değil...Başbakan’ın çevresinin hedefi, “Dar bölge veya daraltılmış bölge sistemiyle seçimlere giderek; AKP’nin Anayasa’yı değiştirecek milletvekili sayısına ulaşmasını sağlamak...”Haftalardır AKP kurmayları, dar bölge ve daraltılmış seçim bölgesi tartışmalarını yapıyorlar...***Ancak Köşk’ten gelen bilgiler; Cumhurbaşkanı Gül’ün Anayasa’nın ruhuna aykırı olduğu gerekçesiyle dar bölge veya daraltılmış bölge seçeneklerine sempatiyle bakmadığı yönünde...Cumhurbaşkanı böyle bir tasarı hükümetten gelirse, yeniden görüşülmesi için geri gönderecek gibi duruyor...Bu mesajı da gerekli yerlere ilettiği söyleniyor...Burada çok ince bir nokta var... Gül bu tasarıyı, yeniden görüşülmesi için geri gönderirse; tasarının yeni hali Haziran ayını bulacağından, 2015 seçimlerini dar bölge veya daraltılmış bölge seçenekleriyle yapmak neredeyse imkansızlaşacak... Anayasa’ya göre; Değişikliklerin seçimlerden en fazla bir yıl önce yapılmış olması gerekiyor... Bu Haziran geçerse 2015 seçimleri Haziran’da yapılacağından, yeni tasarı kanunlaşsa bile geçerli olmayacak...Anayasa’yı değiştirecek ve dolayısıyla Başkanlık sistemini getirecek değişikliğe karşı Cumhurbaşkanı...Parlamenter demokrasinin doğru olduğunu açıkladı ve kendini bağladı...Bu Cumhurbaşkanı’nın elindeki en önemli kozlardan biri...Çankaya satrancı devam ediyor...

Devamını Oku

25 yaşında bir gencin haksız yere elinden alınan şampiyonluğu...

13 Mayıs 2014

10 yaşındaydım...İlkokul, ortaokul ve lisenin aynı yerde eğitim yaptığı beş bin kişilik TED Koleji’nin en iyi şiir okuyan öğrencisiydim...İstisnasız bütün 23 Nisan’lar, 19 Mayıs’lar, 29 Ekim’ler, 10 Kasım’larda kürsüye çıkmak benim görevimdi...İlkokul üçteyken lise sonlar de dahil bütün okul beni dinlerdi...Lise sona geldiğimde de durum değişmemişti... Bu kez de ilkokula yeni başlayan minikler bütün bir okulla birlikte dinliyorlardı beni...***Şiir okumak benim için peynir ekmek gibi kolayından bir olaydı... İlkokul dördüncü sınıfta; TRT’nin 23 Nisan Tören’lerini Ulus’taki ilk Meclis binasında yapması kararlaştırıldı... Meclis’in açılış oturumunu temsili olarak ilkokullara yaptıracaklardı...Okullardan seçilen öğrenciler ilk oturuma katılan bir milletvekilini canladıracaklardı... Milletvekillerinin ilk Meclis oturumunda giydiği kıyafeti giyecek, sakalı bıyığı varsa takacak, fesini giyecekti...İlk Meclis temsilci olarak sahneleneceği için, bir de Atatürk seçilecekti öğrenciler arasından... Seçilecek öğrenci; Atatürk’ün Meclis açısında yaptığı tarihi konuşmayı yapacaktı...***TED Kolej’i seçme bile yapmadan, ittifakla beni tarihi oturumun Atatürk adayı olarak okullararası yarışmaya gönderme kararı aldı...Yarışmaya katılan okulların temsilcileri geniş bir jürinin önünde, tarihi Meclis binasında Ata’nın konuşmasını yapacak, puan alacaklardı...Çıktım Atatürk’ün konuşmasını yaptım... Uzun bir bekleyişten sonra jüri üyelerinin oyları geldi...Oylar teker teker toplandı...Sonuçlar açıklandığında hiç şaşırmadım... Jürinin neredeyse bütününden en yüksek oyu almış 26 puanla birinci olmuştum... Benden sonraki en iyi ikinci aday, iki üç puan gerimdeydi...***Kazanmıştım...Fakat kazandırılmayacaktım...Aniden bir lobicilik faaliyeti döndü ve bir tartışma başladı...Kulislerde; Başkent Lisesi’nin Atatürk adayı öğrencisinin yakınlarının, jüri başkanının yakını olduğu haberi yayıldı...Mülakat yapılmasını ve mülakatta alınacak puanlara göre, kazanının belirlenmesini istemeye başladılar...Kolej’in yetkilileri durumu anladılar ve “Bunu kabul etmek istemediler...”Onlara göre ben; Atatürk’ün tarihi konuşmasını yapmış ve konuşma bütün jürinin oylarıyla, diğer adaylar arasında belirgin bir farkla birinci seçilmişti...Subjektif unsurların rol oynayacağı mülakat puanlarının, birinciyi belirlemesi doğru değildi...***Uzun süre tartıştılar...Tartışma gözümün önünde dönüyordu...Tartışma gözümün önünde cereyan ederken; benim için “çocuğa haksızlık yapıyorsunuz” dediklerini duyuyordum... O kadar çok söylediler ki ben zaten bana haksızlık yapılacağına inanmaya başladım... Sonunda ara verildi...Birkaç gün sonda mülakat yapıldı...Kapının önünde öyle bir hava esiyordu ki; ben daha mülakata girmeden hayal kırıklığına uğramış, paralize olmuş ve çöküp kalmış ve mülakatı ruhen kaybetmiştim...Odaya çağırdıklarında, jürinin bana oyun oynadığını, benim temiz hakkımı yediğini düşünüyordum...Sorulan soruların hiç birine cevap vermedim...Sesim bile çıkmadı...Jüri Başkanı birkaç defa sordu bana...Cevap vermedim... Sustum, sadece ikinci soruşunda adımı söyledim o kadar...***Haksızlık karşısında çökmüş, kırılmış, küsmüştüm...Pazar gecesi Madrid Açık’taki tenis finalinde, 25 yaşında temiz yüzlü genç Japon tenisçisini gördüğümde, 44 yıl önceki anı yeniden yaşayacağımdan haberdar değildim...Kei Nishikori isimli genç Japon tenisçi, hayatında ilk defa uluslararası açık tenis turnuvasında ustalar düzeyinde finale çıkıyordu...Karşısındaki rakip, toprak kortun kralı dünyanın bir numaralı raketi İspanyol Nadal‘dı...Final Nadal’ın kendi şehri Madrit’te, binlerce İspanyol tenisseverin önündeydi... İspanyol seyirciler kortun tüm tribünlerini kaplamış, binlerce kişiye karşı tek başına genç Japon’u korkunç bir uğultunun ortasında bırakmışlardı...***Buna karşın Kei Nishikori inanılmaz oynuyordu...Tarihinin en güzel setini oynuyor, dünyanın bir numarası Nadal’ı deyim yerindeyse kralı olduğu toprak kortta rezil ediyordu...İki servisini karşılıyordu ilk sette... Derin toplarla Nadal’ı ters ayağa düşürüyor, dünyanın bir numarasını dünyanın gözleri önünde “Ben senden çok daha iyiyim” dercesine sürklase ediyordu...Kimin teniste kaç numara olduğunu bilmeyen birisi önceki geceki maça bakarak genç Japon’un sıralamada Nadal’ın en az 8-10 sıra ilerisinde olduğunu düşünürdü...Muhteşem geçen ilk seti 6-2 gibi açık farkla kazandı Nishikori...Tıpkı 10 yaşında Kolej’li çocuğun Atatürk yarışmasında açık ara kazandığı yarışma gibi...***İkinci sete de fırtına gibi girdi... Dünya şampiyonunun servisini kırdı...Artık tek yapacağı şey, kendi servislerini puan kaybetmeden almaktı...Bu da muhteşem servisler atan Nishikori için peynir ekmek gibi kolay bir olaydı bu saatten sonra...Fakat o sırada beklenmeyen bir şey oldu...İspanyol seyirci bir anda ayaklandı...Müthiş bir uğultu, Nishikori’yi oynatmamak için korkunç bir psikolojik savaş başlatıldı...Nadal’ın en ufak sayısında ortalık birbirine giriyor, Nishikori topu eline aldığında uğultu yükseliyordu...Bir ara itiraz etmeye çalıştı hakeme genç Japon tenisçi...“Uluslararası tenis organizasyonlarında (Davis Kupası maçları hariç) seyirci, böyle futbol maçı seyircisi gibi davranamazdı...”Tenisin ruhuna aykırıydı bu durum...Futbol stadını andırıyordu görüntü...Daha doğrusu İspanyol’ların ünlü boğa güreşlerindeki arenayı...Matador elbette Nadal’dı...Kurbanlık boğa ise genç Nishikori... ***Öyle oldu ki Nadal bir ara hem bağırıyor, hem seyirciyi coşturuyor hem de sayı almaya çalışıyordu...O anda zaten sakat oynadığı maçta gelen ters bir topta beli gitti genç Japon tenisçinin...Tedavi molası aldı...Tedavi edilirken ıslıklar başladı..,.Tedavi olmasına bile tahammül edemiyordu İspanyol seyirci...Nadal matadordu ve boğayı öldürmeliydi...Karar çoktan verilmişti...İnfaz vakit kaybetmeden, oyun soğumadan gerçekleşmeliydi...***Nishikori’nin, sakatlık belini bükmüş, sportmenliğe aykırı böylesi berbat bir ortam bütün psikolojisini altüst etmişti...Hareket etmiyor, edemiyor, arka arkaya sayı vererek maçı bitirmeye çalışıyordu...Küsmüş, kırılmıştı...Sportmenliğe bu derece aykırı bir ortamda, ilk çıktığı toprak kort finalinde daha fazla devam edemeyecekti...Sakatlandığı, ya da ruhen sakatlandığı ana kadar, fırtına gibi estiği, Nadal’a top yüzü göstermediği maçın üçüncü setinde, Nishikori başındaki bandanayı çıkarttı, bilekliği attı ve maçı sakatlandığı gerekçesiyle bıraktı...***Topa vurmak içinden gelmiyordu ikinci setin ortasından itibaren...Sakatlık diyorlardı...Oysa sakatlığı yaratan, haksızlık karşısında duyduğu hayal kırıklığı, küskünlük ve ruhunun aldığı yaraydı...İspanyol seyirci kortlarda eşine az rastlanır böylesine mükemmel bir tenis şölenini görmek istememiş, Nadal’ı galip yapabilmek için ucuz numaralarla maçı manipüle etmişti...Genç Japon’un duyduğu hayal kırklığı bunaydı...Sportmenliğe aykırı davranılmasınaydı...On yaşında Kolej’li bir çocuk bundan 44 yıl önce aynı duygularla, jürinin önüne gelmiş, “Alın galibiyet sizin olsun... Atatürk’ü de siz kazandınız... Ben gidiyorum...” demişti...Daha doğrusu onu bile dememiş, susarak protesto etmişti...İspanyol seyirci, seremoni esnasında yaptığı şeyin farkına varmanın utancıyla genç Japon’u alkış yağmuruna tutmaya çalıştı...Ne fayda!..Nishikori o alkışları duymayacaktı... Maçın galibi tarihi olarak Nishikori’ydi...Nadal elinde birincilik kupası, rakibine yapılan haksızlığın ortasında ezilmekteydi...Yaşasın gönüllerin şampiyonu!..

Devamını Oku

Anneler gününde annenin çalışmasına isyan...

11 Mayıs 2014

Uzun yıllar önce, sabah akşam gazetecilik yaptığım yıllarda yaşadığım bir Anneler Günü’ydü...Ortalama 16-18 saat çalışıyordum...Sabah 10’da çalışmaya başlardım...11 gibi işte olurdum...Geceleri saat 02 gibi çıkıyordum televizyondan...Genel Yayın Yöntemi olduğumda kendime, birlikte çalıştığım, en çok takdir edip sevdiğim, saydığım genel yayın yönetmenini Çetin Emeç’i rol model almıştım...O da sabahları biraz ileri bir saatte gazeteye gelir, kolları sıvar...Çıktığında saatler mutlaka gece yarısını geçerdi...***Ne kendim ne de haber merkezindeki arkadaşlarım için, dur durak ve yorulmak yoktu...Defterimizde yazmazdı...Çalışma tempomu bildiğimden, şarj edebilmek için hafta sonlarını kendime ayırırdım...Hiçbir şeyle meşgul olmamaya, sinirimi bozmamaya, gerginlik yaratmamaya dikkat ederdim...O Pazar günü, çokça ihmal ettiğimi bildiğim annemi, “Anneler Günü“ için yemeğe götürüyordum...***Mayıs güneşinin arabamın içini ısıttığı bir gündü...Annemle babam arabamın içindeydi...Çocukken Pazar günleri beni götürdükleri Beyti restoranına ben onları yemeğe götürüyordum... Yönetim Kurulu Başkanı aradı...Yayında bir şeyler görmüş, kızmış sinirlenmişti...O yayınının sorumlusu arkadaşları bulup, işten atmamı, “bu davranışın altında ne yattığını bulmamı“, bir daha böyle olayların olmasını engellememi istiyordu...Bir anda günüm rezil olmuştu...Yayında ne yaşandığını öğrenmem, niye olduğunu anlamam, muhtemel iletişimsizlikten kaynaklanan sorunu çözmek için harekete geçmem, “arkadaşları atmamak için, hangi stratejileri benimseyeceğimi belirlemem, gerginliklerle dolu saatleri bir sorun çıkarmadan çözmem gerekiyordu...Bunları yapmak benim işimdi...Buna şikayet etmiyordum...Ama o gün; Anneler Günü’ydü...***Pazar günüm daha doğrusu Anneler Günü’m mahvolmuştu...Anneme yönelik ilgim, alakam ve konsantrasyonum gitmiş, çocukların atılmasını nasıl engelleyeceğimin stratejini taktiklerini geliştirmeye, lobisini yapmaya başlamıştım...Kızgın ve kırgındım...-”Bu kadar çalışkan ve başarılı bir haber merkezine, Pazar Pazar Anneler Günü’nde bu yapılır mı?..” diye söyleniyordum...Yıllar önce “kırık bir Anneler Günü’nü yarım yumalak yaşadığıma“ hala hayıflanırım... ***Hafta içinde çocuklarımın annesiyle iki kez konuştum;Biliyordum ki, dizi çekimleri gün ve gece boyu devam etmekte, Cumartesi Pazar dinlememekteydi...-”Son haftalar, sabahtan geceye kadar dizi çekimleri koyuyorlar...” diyordu...-”Pazar günü de çekimler var... Anneler Günü’nü Cumartesi kutlarız çocuklarla...”Önce “olur“ gibi geldi söyledikleri, pek ses etmedim...Sonra bir daha sordum...Yine aynı şeyi söyledi;-”Çekim koymuşlar Cumartesi kutlarız biz...”***Söyleneni dinliyordum, ama b.öyle zamanlarda böyle şeyleri içim bir türlü kabul etmiyordu...Anneler Günü’nde minik, masum çocuklarımın anneleri hayattayken, anneleriyle bu özel günü kutlayamayacaklarına hayıflanıylordum...Böyle bir yasa yoksa, böyle bir uygulama yapmaya kimin hakkı vardı ki?..***Üçüncü konuşmamızda artık dayanamadım;-”Benim yüreğim çocuklarım adına bunu kaldırmıyor...” deyiverdim;-”Anneler Günü’nde anneleri hayatta yken, anneleriyle mutlaka zaman geçirmeli, Anneler Günü’nü kutlamalılar...”***Bir zamanlar “deli divane çalıştığım ve hayatı çalışmaktan ibaret gördüğüm gibi“, o da çalışıyordu ve bunu vazgeçilmez görüyordu...Dizi çekim saatleri, o dünyalarda kimselerin değiştiremeyeceği kurallar sinsilesiydi...Sanatçılık önüne hiçbir şeyin konamayacağı bir kutsal amaç, çekilen dizi her şeyin önüne geçecek bir misyondu...Bunları biliyordum...Ben de aynısının “gazetecilik versiyonunu“ yaşamıştım...***Oysa minik, masum çocuklarımı düşünmek benim görevimdi...Onları o günde hayattaki annelerinden mahrum bırakmamak, bir ebeyvenlik misyonuydu...Çocukların mahrumiyetten alacakları psikolajik yara, benim sorumluluğumdaydı...Bir anne çocuklarının ayrılmış babalarıyla ilişkilerinden...Bir baba ise çocuklarının ayrıldığı anneleriyle ilişkilerinden de sorumluydu...Çünkü onlar anne ve babaydılar...Çocukların gelişiminden sorumluydular...Değişmez denilen dizi çekim saatleri sonunda değişti...Üzerinde oynanmaz olmaz denilen kutsal sanat düzenekleri harap oldu...Çekim saatleri değişince makul bir miktar para da fazladan harcanmış oldu...İyi oldu...Çocuklar anneleriyle Pazar günü bir beraber olacaklar... Hayat; paranın ihtiraslı kurallarıyla değil, anneliğin ve babalığın kutsallığında akacak...Anneler Gününüz kutlu olsun...ANNELER GÜNÜNDE TÜM ANNELER İÇİN; ANNEMLE HÜZÜNLÜ YALNIZLIĞIMIZ...Cuma günü “Annemle Hüzünlü Yalnızlığımız“ isimli bir yazı yazdım...Yazıya annelerden ve çocuklarından o kadar çok mail geldi ki...O kadar çok anne “içimizi anlatıyorsun“ diye mesaj gönderdi ki;O yazı “annemle hüzünlü yalnızlığımızı anlatan bir yazı olmaktan çıktı, bir “Anneler Günü“ yazısı haline geliverdi...İşte; Anneler Günü için, bütün annelere ithaf ettiğim o yazı...***Kısmetse bu Pazar günü 54. Anneler Günü’nü yaşayacağım annemle...Hayatımın en önemli ilişkisi hiç kuşkusuz...Ne kadar reddetmeye çalışsam da, bütün çocukluğumu belirlemiş...Burcunu bilmiyorum...Doğum tarihi 1 Ocak diye yazılmış...Halinden tavrından, inatçılığından, yönetciliğinden, hırsından ve dürüstlüğünden Koç burcu olduğunu tahmin ediyorum...Ben Yengeç’im...Karakteri karşısında bu denli zorlanmış olmam Koç burcu olduğunu gösteriyor...Kaderin garip tecellisi 23 yaşında evlendiğim ilk ve son eşim de Koç burcuydu...Onda da acayip zorlanmıştım...***Bütün dünyası ‘benim‘ annemin...Benimle yatar benimle kalkar, paralelden benimle yaşar, beni gözler, beni takip eder, beni merak eder, beni takıntı yapar...Annem; benimle yaşayan bir gölgem benim...Zaman içinde babamı de kendine benzetiyor; Ben iki gölgemle yaşar hale geliyorum...Onlarla ilmişkimiz; benim biyolojik çocuklarım dünyaya geldikten sonra değişiyor... Herkeste böyle mi oluyor bilmiyorum;doğan biyolojik çocuklarım ilişkilerimdeki bağımsızlığın bayrağı oluyor...***Annem hayatında kimseleri dinlemediği gibi; beni de dinlemiyor...Dışarı çıkıyor, çarşıda pazarda işleri kendi başına halledebileceğini sanıyor...80’leri geçiyor, neredeyse 90’lara merdiven dayıyor...Ona çıkmamasını söylüyorum...Yalnız başına çıkmaması için elimden geleni yapıyorum;Bakıyorum yine kendi başına atlayıp gitmiş...Bana haber vermemelerini sıkı sıkıya tembih ederek...***Eskiden kızıyordum ona...Beni gölge gibi takip etmesine...İnatlarından bir türlü vazgeçmemesine...Evi, beni ve hayatı yönetme arzusuna... Çevresini sürekli kontrol altında tutmaya çalışmasına...Ancak artık kızgınlığımın geçtiğini fark ediyorum...Geride kalan sadece hüzünlü ve yalnız bir sevgimiz var aramızda...Onunla sevgiden öte, barıştığımı hissediyorum...Başı döndüğünde, düştüğünde, yürümekte zorlandığında, hastaneye götürüdüğümde, gözünün benden başka kimseyi görmediğini fark ediyorum...Ne doktorları, ne hemşireleri, ne hastane personelini, ne bakıcısını, ne yardımcısını, ne de 55 yıllık hayat arkadaşını dinlemiyor...Onları fark etmiyor...Gözü hep bende...Benim ne yapacağıma bakıyor...***İlginç bir ilişki var aramızda...Hep “çocukmuşum“ gibi davranır oysa bana...En zor ve en meşakkatli zamanlarında ise sadece benim ne diyeceğime bakıyor...“Her şeyini kontrol etmeye çalıştığı küçük çocuğu aynı zamanda onun tek otoritesi...”İnanılmaz bir çelişki var gibi gözüküyor...Oysa yok...İnadından ve inandıklarından asla vazgeçmese de...Benim farklı düşündüğümü biliyorsa, çevresinden olayı benden gizlemelerini söylese de...Yine de bütün “gözü ve kulağı bende...”***Benim harekete geçmemi bekliyor...Onla ilgili ne yapılacaksa, neye karar verilecekse sadece “oğlunun onayıyla, oğlunun eliyle yapabileceğini“ söylüyor...“Sadece oğluna güveniyor...”Hayatta nice badireden geçmiş bir kadının, 90 yaşına merdiven dayadığı bu mucizevi hayat yolculuğunda, 55 yıllık sevgili hayat arkadaşından da önce hala “oğlunun ne diyeceğine bakması, çocuk gibi davrandığı oğlunun onayına muhtaç olmasındaki ironik çelişki“, derinden etkiliyor beni...***Ben onun “her daim hayatı öğretmekle yükümlü saydığı küçük çocuğu muyum?..”Yoksa onun, hayati anlarında, keskin virajlarında, zor zamanlarında, ne yapılacağına karar veren tek otorite mercii mi?..Sanıyorum her ikisi de...Bir annenin gözünde her ikisinin aynı anda var olmasındaki ironik çelişkiyi çözmeye çalışıyorum...Bu iki karakter ve beklenti birbirinin tam zıttı...Ne ki “annem her ikisini de aynı anda ve aynı şiddette oğlu üzerinde geçerli kılıyor...”***Anlıyorum ki onun gözünde “Ben annemin erkek versiyonuyum...”O öyle görüyor...Yıllar yılı yetiştirdiği oğlu... Bilinçaltından başlayarak beynini biçimlendirdiği çocuğu...İstediği gibi şekillendirmaya çalıştığı hayatındaki esas erkeğiyim ben annemin... -”Bunlar beni burada tutmak istiyor; beni hastaneden çıkart...”-”Bu kadın, yardımcı olmuyor; onu istemiyorum...”-”Paralarımı sen al başkaları almasın...”-”Bileziklerim yüzüğüm, sende kalsın...” deyişindeki tek adres olmak, ortak yalnızlığımızın hüznünü yaşatıyor bana...***Fark ediyorum ki, uzun yıllar boyunca “her şeyini kontrol ederek yaratmaya çalıştığı küçük çocuk“, aslında annemin bizzatihi kendisidir...Benden başka gerçekte hayatında kimsenin olmadığına inanmaktadır...“Oğlum; benim bir tanem“ dediği, aslında kendisidir...Gurur okşayıcı gibi gözükse de bir kadının görünmez yalnızlığının hüzünlü bir tablosudur yaşadığımız...Pazar günü kısmetse, ikimize ait yalnız ve tek kişilik kompartımandan ibaret tablomuzu yaşayacağız annemle birlikte...“Seni seviyorum anneciğim“ mi desem?..Yoksa “ben zaten senim“ mi desem, pek kestiremiyorum...

Devamını Oku

Fenerbahçe’nin yeni başkanı kim olacak sorusu...

10 Mayıs 2014

Haftalardır Fenerbahçe yönetimi Aziz Yıldırım’ı yeniden cezaevine sokturmamak için, hukuki mücadele başlatıyor...Anayasa Mahkemesi’ne başvuruyor...Yargıtay süreci çalıştırılıyor...Yeniden yargılama biran önce başlasın diye diretiliyor...Avukatları Aziz Yıldırım “şampiyonluk kutlamalarını görsün“ diye infazın ertelenmesine uğraşıyor...Zaman kazanmaya çalışılıyor...Avukatlar; yeniden yargılamayı çıkartıp, Başkan’ı cezaevine göndermeden bu işten sıyırttırmaya çalışıyor...***Konu ilk bakışta bir hukuk sorunu gibi görünse de esas konu şampiyon Fenerbahçe’nin gelecek başkanı kim olacak sorusu diye şekilleniyor...Açayım...Aziz Yıldırım cezaevine girerse Fenarbahçe’de Başkanlık el değiştiriyor...Kulübü kongreye; muhtemelen ve vekaleten Abdullah Kiğılı götürecek gibi gözüküyor...Ya sonra?..Sonrası bütün bu olayların seyrini etkileyen bir muamma...Kararın önemi esas burada yatıyor...***Aziz Yıldırım; Mehmet Ali Aydınlar’a karşı seçimi kazandığı son kongreden hemen önce şöyle diyordum;-”Bu kongreye başkan adayı olarak katılanlar değil...Katılmayan kişi önemli...Bir kişi son gün basın toplantısıyla ‘kongrede aday olmayacağını’ açıklıyor...Bu kişi Ali Koç...Aday olmayacağını açıklayan Ali Koç, bu basın toplantısıyla bundan sonrasının Başkan adayı olacağını dolaylı yoldan ilan ediyor...”***Aynen böyle yazıyorum...O günlerde değişik lobiler, bu yazıyı ve haberi yalanlama uğraşına giriyorlar...Oysa haber ismim kadar doğru...İmzam kadar gerçek...Lobilerin amacı, bu gerçeğin üstünü örterek “zaman kazanmak ve olayı dikkatlerden kaçırmak...”Ancak hayat durmuyor...Yaşam devam ediyor...Aziz Yıldırım’ın hapis sürecinde son noktaya yaklaşılınca, herkes tavrını açıklama ihtiyacı duyuyor...***Değişik gazetelerde Ali Koç’un; Fenerbahçe Başkanlığı için ailesinden onay aldığı haberleri çıkıyor...Ali Koç’un yakınlarına;-”Başkan Aziz Yıldırım’ın yeniden hapse girmemesi için elimizden geleni yapacağız... Amacımız Aziz Yıldırım’ın yeniden hapse girmemesi...Ancak bunu engelleyemezsek ve Başkan hapse girerse, Fenerbahçe’nin geleceği için, elimin taşın altına koyacağım... Ailemden bu konuda onay çıktı... Bu görevden kaçamayacağım...”***Sözler kongre günü yazdığım kadar açık ve net...Yıldırım hapse girerse Fenerbahçe Başkanlığı düşüyor...Ali Koç’un başkanlığı için gayr-ı resmi olsa da süreç pratikte başlamış oluyor...“Bu konu niye bu kadar önemli?..Fenerbahçe’de Aziz Yıldırım Başkan kalsa ne?..Ali Koç Başkan olsa ne?..Bu konu ilgilendirse ilgilendirse, sadece Fenerbahçe camiasını ilgilendirmez mi...” diye sorabilirsiniz...***Haklısınız derdim size...Eğer futbol sadece futbol olsaydı... Eğer Fenerbahçe sadece Fenerbahçe olsaydı...Eğer siyaset, ticaret ve sanayi devlerinin ilgi alanına Fenerbahçe gibi bir dev marka girmemiş olsaydı...Fenerbahçe bu ülkenin en büyük sivil kuruluşlarından birisi olmasaydı eğer...En az 20 milyonluk bir camia olmasaydı;Fenerbahçe’nin Başkanı da bu 20 milyonluk camianın doğal lideri ve önderi olmasaydı...***Bunların hiçbiri olmasaydı; ha Aziz Yıldırım Başkan kalmış...Ha Ali Koç Başkanlı’ğa adaylığını koymuş...Fenerbahçe’liler dışında olay kimseleri mandallamayacaktı!..Soruyu o zaman şöyle sorayım...Bunların hiçbiri gerçek olmasaydı...Fenerbahçe; şike ve yargılama bu derece büyük olur muydu?..Gelecekte Fenerbahçe’yi kim ve kimler yönetecek?..Soru budur...Olayın arkasında çözüm bekleyen şifreler ve düğüm bu soruda yatmaktadır...“HAYATINIZI KANATLANDIRAN GÜÇ AİLENİZDİR...”-”Ailenizi kendi küçük topluluğunuz ve en büyük mutluluğunuzun kaynağı olarak görün...En güzel anlarımız sevdiğimiz insanlarla geçirdiğimiz anlardır...” diyor Robin Sharma...-”Aileniz vasıtasıyla kendinizi daha iyi anlamaya başlarsınız... Daha büyük içgörü, bilgi ve bilgelik kazanırsınız... Aileniz aracılığıyla insanlığımızı güçlendirir, içgörümüzü açığa çıkartırız...Yaşamımızdaki liderlik evimizdeki liderlikle başlar...Aileniz sizin temelinizdir...Tıpkı bir roketi fırlatma rampası gibidir...Her şey düzenli ve keyifli olduğunda daha önce hayal bile edemediğiniz yüksekliklerin keyfini çıkartırsınız...”***Geçmişte “yalnız olduğum ve ailemin manevi gücünü hissetmediğimden“ toplumsal gündem beni, ister istemez peşinden sürüklerdi...Olayları değerlendirirken daha eksik, daha fevri, daha spontan analizler yapardım...Sevgili ilişkilerimden, arkadaşlık ve iş ilişkilerime kadar her konuda durum böyleydi...Ne zaman ki; ailem genişledi; ben onların sorumluluğunu almak durumunda kaldım...Kararlarım önemlileşti...Fevriliğe ve duygusal iniş çıkışlara kapanmaya başladı...Her şey ince elenip sık dokunur bir hal aldı...***Başlayan veya biten aşk ilişkilerim bile ailemin varlığının eleğinden geçiyor artık...Çocuklarıma ve aileme, uygun olmayacağına inandığım insanlar, aşklar ve işlerle aram olmuyor pek...En önemlisi; eskiden çok zor yaptığım bir şeyi yapıyorum...Çok kolay bir biçimde istemediğim durumlarda “hayır“ diyebiliyorum...Geçmişte “hayır“ dediğimde, üzerimde ikircikli haller oluşurdu...Şüpheler, kuruntular içimi kaplardı...Şimdilerde verdiğim kararların, söylediğim “hayır“ların bütünüyle arkasında duruyorum...Şartlarıma uymadığımda “Hayır“ demenin, üzerimde yarattığı vazgeçilmez hafifliği yaşıyorum...Robin Sharma’nın dediği gibi;-”Ailemiz aracılığıyla insanlığımız güçleniyor, içgörümüz açığa çıkıyor... Aile vasıtasıyla kendimizi daha iyi anlamaya başlıyoruz...İçgörü, bilgi ve bilgelik kazanıyoruz...”

Devamını Oku

Annemle hüzünlü yalnızlığımız...

9 Mayıs 2014

Kısmetse bu Pazar günü 54. Anneler Günü’nü yaşayacağım annemle...Hayatımın en önemli ilişkisi hiç kuşkusuz...Ne kadar reddetmeye çalışsam da, bütün çocukluğumu belirlemiş...Burcunu bilmiyorum...Doğum tarihi 1 Ocak diye yazılmış...Halinden tavrından, inatçılığından, yöneticiliğinden, hırsından ve dürüstlüğünden Koç burcu olduğunu tahmin ediyorum...Ben Yengeç’im...Karakteri karşısında bu denli zorlanmış olmam Koç burcu olduğunu gösteriyor...Kaderin garip tecellisi 23 yaşında evlendiğim ilk ve son eşim de Koç burcuydu...Onda da acayip zorlanmıştım...***Bütün dünyası ‘benim‘ annemin...Benimle yatar benimle kalkar, paralelden benimle yaşar, beni gözler, beni takip eder, beni merak eder, beni takıntı yapar...Annem; benimle yaşayan bir gölgem benim...Zaman içinde babamı de kendine benzetiyor;Ben iki gölgemle yaşar hale geliyorum...Onlarla ilişkimiz; benim biyolojik çocuklarım dünyaya geldikten sonra değişiyor... Herkeste böyle mi oluyor bilmiyorum;doğan biyolojik çocuklarım ilişkilerimdeki bağımsızlığın bayrağı oluyor...***Annem hayatında kimseleri dinlemediği gibi; beni de dinlemiyor...Dışarı çıkıyor, çarşıda pazarda işleri kendi başına halledebileceğini sanıyor...80’leri geçiyor, neredeyse 90’lara merdiven dayıyor...Ona çıkmamasını söylüyorum...Yalnız başına çıkmaması için elimden geleni yapıyorum;Bakıyorum yine kendi başına atlayıp gitmiş...Bana haber vermemelerini sıkı sıkıya tembih ederek...***Eskiden kızıyordum ona...Beni gölge gibi takip etmesine...İnatlarından bir türlü vazgeçmemesine...Evi, beni ve hayatı yönetme arzusuna...Çevresini sürekli kontrol altında tutmaya çalışmasına...Ancak artık kızgınlığımın geçtiğini fark ediyorum...Geride kalan sadece hüzünlü ve yalnız bir sevgimiz var aramızda...Onunla sevgiden öte, barıştığımı hissediyorum...Başı döndüğünde, düştüğünde, yürümekte zorlandığında, hastaneye götürdüğümde, gözünün benden başka kimseyi görmediğini fark ediyorum...Ne doktorları, ne hemşireleri, ne hastane personelini, ne bakıcısını, ne yardımcısını, ne de 55 yıllık hayat arkadaşını dinlemiyor...Onları fark etmiyor...Gözü hep bende...Benim ne yapacağıma bakıyor...***İlginç bir ilişki var aramızda...Hep “çocukmuşum“ gibi davranır oysa bana...En zor ve en meşakkatli zamanlarında ise sadece benim ne diyeceğime bakıyor...“Her şeyini kontrol etmeye çalıştığı küçük çocuğu aynı zamanda onun tek otoritesi...”İnanılmaz bir çelişki var gibi gözüküyor...Oysa yok...İnadından ve inandıklarından asla vazgeçmese de...Benim farklı düşündüğümü biliyorsa, çevresinden olayı benden gizlemelerini söylese de...Yine de bütün “gözü ve kulağı bende...”***Benim harekete geçmemi bekliyor...Onla ilgili ne yapılacaksa, neye karar verilecekse sadece “oğlunun onayıyla, oğlunun eliyle yapabileceğini“ söylüyor...“Sadece oğluna güveniyor...”Hayatta nice badireden geçmiş bir kadının, 90 yaşına merdiven dayadığı bu mucizevi hayat yolculuğunda, 55 yıllık sevgili hayat arkadaşından da önce hala “oğlunun ne diyeceğine bakması, çocuk gibi davrandığı oğlunun onayına muhtaç olmasındaki ironik çelişki“, derinden etkiliyor beni...***Ben onun “her daim hayatı öğretmekle yükümlü saydığı küçük çocuğu muyum?..”Yoksa onun, hayati anlarında, keskin virajlarında, zor zamanlarında, ne yapılacağına karar veren tek otorite mercii mi?..Sanıyorum her ikisi de...Bir annenin gözünde her ikisinin aynı anda var olmasındaki ironik çelişkiyi çözmeye çalışıyorum...Ben annemin hayatında esasen zor zamanları için güvendiği bir otorite miyim?..Yoksa, hayatı öğrettiği ve misyon olarak bir proje olarak gördüğü bir çocuk muyum?..Bu iki karakter ve beklenti birbirinin tam zıttı...Ne ki “annem her ikisini de aynı anda ve aynı şiddette oğlu üzerinde geçerli kılıyor...”***Anlıyorum ki onun gözünde “Ben annemin erkek versiyonuyum...”O öyle görüyor...Yıllar yılı yetiştirdiği oğlu... Bilinçaltından başlayarak beynini biçimlendirdiği çocuğu...İstediği gibi şekillendirmeye çalıştığı hayatındaki esas erkeğiyim ben annemin... -”Bunlar beni burada tutmak istiyor; beni hastaneden çıkart...”-”Bu kadın, yardımcı olmuyor; onu istemiyorum...”-”Paralarımı sen al başkaları almasın...”-Bileziklerim yüzüğüm, sende kalsın...” deyişindeki tek adres olmak, ortak yalnızlığımızın hüznünü yaşatıyor bana...***Fark ediyorum ki, uzun yıllar boyunca “her şeyini kontrol ederek yaratmaya çalıştığı küçük çocuk“, aslında annemin bizzatihi kendisidir...Benden başka gerçekte hayatında kimsenin olmadığına inanmaktadır...“Oğlum; benim bir tanem“ dediği, aslında kendisidir...Gurur okşayıcı gibi gözükse de bir kadının görünmez yalnızlığının hüzünlü bir tablosudur yaşadığımız...Pazar günü kısmetse, ikimize ait yalnız ve tek kişilik kompartımandan ibaret tablomuzu yaşayacağız annemle birlikte...“Seni seviyorum anneciğim“ mi desem?..Yoksa “ben zaten senim“ mi desem, pek kestiremiyorum...

Devamını Oku

Çocuğunuza futbol mu oynatırsınız?.. Yoksa basketbol, tenis veya sörf mü yaptırırsınız?..

8 Mayıs 2014

Geçen Cumartesi sabahı spor yaptıktan sonra Galatasaray’ın koçu Ergin Ataman ile eşi Berna ve Şeref Yalçın’ı gördüm Bebek’te...Kahvaltı ediyorlardı...Bir süre sohbet ettik...Ergin Ataman bir ara dönüp;-”Basketbola çok kaliteli bir spor diyoruz ama...” dedi...-”Türkiye’nin bütün crem de la crem’i futbol maçlarında boy gösteriyor... Basketbol maçlarında değil...” diye devam etti...***Ergin’e;-”Ben Ankara TED Kolej’liyim...” dedim...-”Okulum dünya liselerarası basketbol şampiyonasında yarım basketle dünya şampiyonluğunu kaçırmış, tek sayıyla Yugoslav lisesine yenilip ikinci olmuş bir okul... Türkiye basketbol liginin kırk yıldır medar-ı iftiharı TED Kolej’liler...Yine de okulda ve mahalledeki oynadığım basketbolun rağmen; bütün bir çocukluğum ve gençliğim futbol oynamakla geçti...Futbolu deli gibi sevdim, maçların hiç birini kaçırmadım... Futbolu; hayatımın bir parçası haline getirdim, kişiliğime lehimledim, seyirciliği ve taraftarlığını içselleştirdim...Fakat;Elli yıl sonra üç çocuğum da Kolej’de okuyunca bana sordular;-’Hangi sporu yapmalarını istersiniz okulda?..’ diye...-’Kızlarım için tenis... Oğlum için tartışmasız basketbol...’ dedim...Niye?..Çünkü basketbola duyduğum saygı; onun prestiji futbolla hiçbir zaman kabil-i kıyas değil...Çocuğum futbol oynasın diye çabalamadım...Basketbol oynamasını tercih ettim... İnsan çocuğu için kalbinin en derinlerindekini ister... Benim için basketbol, yüzme, sörf ve tenis, futboldan daha önemli...”***Ergin Ataman bir noktada haklıydı...Paranın büyük kısmı futbola akıyordu...“Çok kaliteli“ denilen basketbol ve diğer sporlar, futbolun çok gerisinde kalıyordu...Ona butik ve kaliteli şeylerin hiçbir zaman en büyük ve en popüler şeyler olmadığını söyledim...Ne otellerde, ne mekanlarda, ne kültürde ne sanatta, ne sporda...Sonunda ya butik olanı ya da en fazla popüler olanı seçecektik...Futbol daha popülerdi...Daha estetik görünen tenis, basketbol, yüzme, kayak, sörfü popülaritede fersah fersah aşıyordu...***Ne ki en fazla seyredilen, en fazla izlenen, en fazla rağbet gören demek olan popülerlik mesleğim ve kişiliğimden dolayı hayatımın çok önemli önemli bir parçası olmuştu...Popüleri severdim ve iyi yakalamayı öğrenmiştim; popüler olanı, rating alanı...Ancak konu kendi hayatım ve çocuklarımın istikbaline gelince;;Butik yaşamayı o zaman da bu zaman da; tercih ederdim...İnsanın bir kendine ve ailesi için özel tercihleri vardı...Bir de en popüler olana karşı duyduğu merak ve istek...Herhalde popüler olanı çok yaşamış olduğumdan olsa gerek...Evin bahçesinde; fileli kaleyle, pota yan yana duruyor...*****ESKİŞEHİR-GALATASARAY FİNALİ; 11 YAŞINDA MAÇLARDAKİ İLK HAYAL KIRIKLIĞI YAŞAYAN BİR ÇOCUĞUN ÖYKÜSÜ...Eskişehirspor-Galatasaray kupa finali oynanıyor...Ertuğrul Sağlam;-”Eskişehirspor kupayı 1971 yılında kazanmış... 43 yıl sonra abilerimize layık olacağız...” diyor maçtan önce...Eskişehirspor’un kupayı kaldırdığı 43 yıl öncesine gidiyorum...Ufacık bir çocuğum...Hayatımın ilk futbol maçlarına gidiyorum...Deli gibi heyecanlıyım maçlara gidiyorum diye...Beşiktaş’lıyım ama hangi maça gittiğim fark etmiyor...Üç büyüklerin hangi maçı olsa tutturuyorum “bu maça gidelim“ diye...***Kışları Ankara’da geçiren bir çocuğun gideceği maç sayısı sınırlı...O yıllarda Gençlerbirliği ikinci ligde...İzlemek için bize Ankaragücü’nün, Beşiktaş, Fenerbahçe, Galatasaray’la yaptığı Lig maçları kalıyor...Bir de sezon sonu, ikincilerin oynadığı Başbakanlık kupasıyla, lig ve kupa şampiyonlarının oynadığı Cumhurbaşkanlığı kupası var...İple çekiyorum ki; o maçlar gelsin de gideyim diye...***71 yılının Mayıs ayında Eskişehirspor kupayı kaldırıyor...Kupa şampiyon oluyor...Lig şampiyonu olan Galatasaray’la Cumhurbaşkanlığı kupasını oynamaya hak kazanıyor...“Es-es-es; ki-ki-ki...Eski-eski-es“ tezahüratının Türkiye’yi kasıp kavurduğu yıllar...Hepimiz bir parça Eskişehirspor’u tutuyoruz...Bir Anadolu takımının kazandığı başarı hepimize parmak ısırtıyor...***Öğle saatlerinden başlıyorum yalvarmaya maça gideyim diye...Üniversite eğitimini Almanya’da tamamlayan, görmüş geçirmiş tam bir burjuva olan diş doktoru Celal Bey isimli bir komşumuz var...“Doktor Bey“ diyor herkes ona...Sıkı Galatasaray’lı...Hayatımda ilk futbol topumu sünnetimde o bana hediye getiriyor...Bugün gibi gözümün önünde hala...Sonunda yalvar yakar onu ikna ediyorum; “Doktor Bey Amca beni maça götür... Hem senin takımın Galatasaray’ın maçı...”Zor bela ikna oluyor Doktor Bey Amca...Sayfiye evlerinden o götürecek beni maça...Beraber gideceğiz... ***Ha şimdi, ha birazdan diye diye gece saat 20’de başlayacak maça, Kalaba semtinden 17.30 sularında çıkabiliyoruz...Çünkü annemler de dahil herkes sayfiye evinin rehavetini bozmak istemiyor...19 Mayıs stadyumuna gidişimiz, bilet için sıraya girişimiz, numaralıda ve kapalıda yer tükenip, açık tribüne yönelişimiz, az olan zamanı tamamen tüketiyor...Sırada bekliyoruz ama maçın başlamasına 5-10 dakika var...Kapıya yaklaştığımız sırada, açık tribünde de “biletler tükendi kapılar kapanıyor“ deniyor...Tribün gediklileri böyle durumlara alışkınlar belli ki...Kapıya doğru bir anda abanıyorlar...Herkese sürüklene sürüklene açık kapıdan biletsiz stada girmeye başlıyor...Kalabalık beni de stadın içine sürüklüyor...Kapıdan girmek üzereyim...O sırada; bu durumlara hiç alışkın olmayan Doktor Bey Amca’nın ezilme tehlikesi geçirdiğini görüyorum...Önümde iki yol var...Ya Doktor Bey Amca’yı kurtarmak için geri döneceğim...Ya da abanan kitleyle beraber stada gireceğim tek başıma...Sonra ne yapacağım o statta bir başıma, nasıl döneceğim ne yapacağım belli değil...İçim girmek istiyor stada...Ancak otokontrolüm, durduruyor beni...Kös kös Doktor Bey Amca’yı ezilmekten kurtarmaya gidiyorum...***Abanan kitle stada giriyor maç başlıyor... İçerden tezahürat sesleri geliyor...Biz stat dışında kalmışız ve taksiye biniyoruz...İnanılmaz bir hayal kırıklığı yaşıyorum...Şoför radyoda maçı açıyor naklen izleyemediğimiz maçı dinliyoruz...Eskişehirspor fırtına gibi esiyor ve maçı 3-2 kazanıp cumhurbaşkanlığı kupasının sahibi oluyor...Yaşadığım, daha doğrusu yaşayamadığım Eskişehirspor-Galatasaray cumhurbaşkanlığı finali an be an gözlerimin önünden gitmiyor...11 yaşındaki ilk maça girememesinin hayal kırıklığını unutamayan bir çocuk olarak 1971 yılının Haziran ayını yaşıyorum dün gece...Aynı esnada Galatasaray Sheineder’in golüyle Eskişehirsporu yeniyor ve Türkiye Kupası’nın sahibi oluyor...Beni 43 sene öncesindeki 11 yaşındaki küçük çocuğa götüren iki takıma teşekkür ediyorum...“Futbol; asla sadece futbol değildir“ sözünün hikmeti karşısında bir kez daha sıygıyla eğiliyorum...Yaşasın futbol...

Devamını Oku

Abdullah Gül, Tayyip Erdoğan’a şöyle dedi; “Size sorun çıkarmam...”

7 Mayıs 2014

Birkaç defa görüştüler...Yemek yediler...Görüşmeler uzayınca, “aralarında tam anlamıyla bir anlaşma sağlanamıyor...” yollu yorumlar yapıldı...Biraz araştırdım...Daha doğrusu pek araştırmama gerek kalmadı...Önüme düştü...Digitürk’te House Of Cards diye bir dizi oynuyor bir süredir...Kevin Spacey’nin başrolünü oynadığı film, Washington’daki politik ayak oyunlarını konu alan çok çarpıcı ve sürükleyici bir dizi...1990’ların Amerika’sını konu aldığı söyleniyor...***Şu anda Türkiye’de Çankaya mücadelesi House Of Cards dizisini andırıyor... Başka türlü düşünenleri hayal kırıklığına uğratacağım ama; Abdullah Gül ile Tayyip Eroğan görüşmelerinde, birbirlerine hiç yoklama çekmediler...Buna fırsatları olmadı...Abdullah Gül kartlarını baştan masanın üzerine attı...-”Cumhurbaşkanlığı’nı düşünüyorsanız; size sorun ve zorluk çıkartmam...” dedi...***Gül;-”Geçen sefer Çankaya’ya siz beni aday göstermiştiniz... Bu kez de ben; eğer çıkmayı düşünüyorsanız, size sorun çıkarmam...”İki ikibuçuk yıl önceydi...Siyaset kulislerinin en hararetli isimlerinden birisiyle sohbet ediyordum...Bana da o zaman;-”Abdullah Gül-Tayyip Erdoğan farklılığına dikkat...” demişti...-”Önümüzdeki dönem aralarında fay kırılması yaşanır...”Mahabatım önemli yerlerden bilgi almakla ünlü birisiydi...Söyledikleri yabana atılamazdı...Oysa ben hiç durmaksızın yanıtlamıştım onu:-”Hiçbir şey olmaz... Siz Abdullah Gül’ü yanlış tanıyorsunuz... Gül Erdoğan’la siyasi risk içeren hiçbir çatışmaya girmez...”O gün karşımdakini ikna edememiştim...Aynı şekilde o da beni kendi söylediklerine ikna edememişti...***Dün Gül’ün; Erdoğan’la konuştukları önüme düşünce yüzümü bir gülümseme kapladı...Cumhurbaşkanı ikibuçuk yıl önce kendisiyle ilgili söylediklerimi doğru çıkarmıştı...Tayyip Erdoğan’la bir çatışmaya girmeyeceğini baştan söylemişti...Kararı Tayyip Erdoğan’a bırakmıştı...Bundan sonra ancak yüzde 1 ihtimalle Tayyip Erdoğan Çankaya’ya çıkmaktan vazgeçerse potaya girecekti...Aksi halde “Erdoğan’la karşı karşıya gelmeyeceğini“ kendisine iletmişti...ABDULLAH GÜL’ÜN BAŞBAKANLIĞIMeselenin düğüm noktası şurada; Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanlığına çıktığında; arkasında bir lider mi bırakacak, yoksa teknisyen bir politikacı mı?..Erdoğan ve çevresi; halk oyuyla seçilecek yeni Cumhurbaşkanı’nın Türkiye’nin yeni siyasi lideri olmasını arzuluyor...Türkiye’nin Başkanlık sistemine geçmesini istiyor..2015 seçimlerine de bu şiarla girecek Erdoğan...AKP’nin itici gücü olarak...Bunu planlıyor...Erdoğan’ın siyasi öngörüsünde “güçlü bir Başbakan bulunmuyor...”Amerika’daki gibi yetkileri ve siyaseti Başkan belirliyor ve bitiyor...Bu formülde Abdullah Gül’ün Başbakan’lığının bir anlamı kalmıyor...***Öte yandan Gül; Başbakan’ın önünü açarak ve hiçbir sorun çıkarmayacağını söylemesi, en önemli saydığı yeri; yani Başbakan’ın vicdanını hedefliyor...“Güven verici bu tavrı“nın, önemli olacağını biliyor...House Of Cards dizisinde Başkan yardımcısını oynayan Kevin Spacey’nin bir “güven kazanma öyküsü“ vardır...Washington’dan çok başka bir düzlem ve coğrafyada paralel bir güven ortamı oluşuyor yemekte iki lider arasında...***Bana gelirsek;Çok eskiden tanıdığım Abdullah Gül’ün beni hiç yanıltmayan politik duruşunu ilgiyle izliyorum...Tayyip Erdoğan’la siyasi olarak çatışmıyor ve çatışmayacak...-”O siyasi risk taşıyan bir çatışmaya hiçbir şekilde girmez...” demiştim de ünlü muhatabımı bir türlü ikna edememiştim... Hala politikayı ve politikacıları iyi tanımış olmaktan dolayı kendi mütevazı haneme, küçük bir artı yazıyorum...Nasıl olsa benim ne artılarımın ne eksilerimin onların nazarında bir değeri yok...NE KADAR PARA KAZANACAĞIM?..-”Mutluluğun sırrı basittir...” diyor Robin Sharma...-”Yapmayı sevdiğiniz bir şey bulun ve tüm enerjinizi bu sevginize yöneltin...Bolluk yaşamınıza adeta akacak ve tüm arzularınız kolayca yerine gelecektir...”Dün bu sözü okurken aklıma; “hayatım boyunca hiç bir işe para için girmediğim“ geldi...20 yaşından bu yana hiç bir teklife “Şu kadar para kazanacağım... Öyleyse gireyim ya da girmeyeyim...” diyerek cevap vermedim...Bütün teklifleri, kalbimde kabul etmeden ne kadar para teklif ettiklerini bile sormadım...***Ulusal Basın Ajansı’nda muhabirliğe başladığımda beş kuruş para kazanmıyordum... O günlerde beş kuruş para kazanmadığım mesleğin ilerde bana para kazandıracağına dair hiçbir endikasyon yoktu...Ajanstan çıkıp; TRT’de kadrolu ve sigortalı çalışmak yerine, Milliyet gazetesine, sigortasız cüzi bir telifle girdiğimde de, bunun ilerde çok daha büyük bir şans getireceği aklımın köşesinden geçmemişti...Birinde sigorta, kadro ve devlet güvencesi vardı...Ötekinde ise, “Milliyet’in Ankara Büro’sundaki şefin iki dudağı...”Kadro ve sigorta bilinmeyen bir meçhuldeydi...Yine de kalbimin istediğine yöneldim, kadrosuz sigortasız Milliyet’te çalışmaya başladım...***Atina’dayken Milliyet’in önce dış haberler müdürlüğü, sonra da yazı işleri müdürlüğü teklif edildi...Reddettim... Ben reddedince, “bu genç adam çok şımardı“ dendi ve gazetede sorunlar çıktı...Gazeteden ayrılıp TRT’de 470 liraya televizyon programına başladığımda herkes bana “Vah vah...” demişti...-”Genç ve umut vaad eden bir gazeteciydi... Şansını kullanamadı... Yok oldu gitti...” Milliyet gibi bir gazetenin dış haberler müdürlüğü ya da yazı işleri müdürlüğü yapmak nere, ayrılıp TRT’nin ikinci kanalında gece saat 23.45’te bedavaya bir haber program yapmak nere?..***O televizyon programlarının gün gelecek bana inanılmaz bir şöhret ve hatırı sayılır paralar kazandıracağına dair ufukta hiçbir emare yoktu...470 lirayı program çalışanlarına nasıl bölüştüreceğimi düşünüyordum...Televizyonların ana haberini yapmayı içim kaldırmayınca kesip; “Ben bu işleri yapmıyorum“ dediğimde, bambaşka bir hayatı yakalayacağımı, mutluluğu çok başka boyutlarda tadacağımı hiç düşünmemiştim...Onları bıraktığımda, hayatımdan içki sigara ve gece hayatı çıktı, sağlıklı bambaşka bir hayat geldi...***Büyük olduğunu sandığım medyatik aşklar arasında hatırı sayılır hayal kırıklıkları yaşayan bir adamdım...-”yetti bitti bu işler“ dediğimde, şimdiki hayatım gibi kendimle barışık huzur içinde bir dünyam olacağına dair en ufak bir ipucu bulunmuyordu...CNN’de her gece yaptığım programı, bir miktar az paraya yapmayı kabul etmeme nedenim de para değildi...Çocuklarım olmuştu ve yazın güneşi iliklerimi ısıtıyordu...-”Niye şartların değişmesini kabul edeyim ki?.. Artık güneşin iliklerime değmesini istiyordum...” dedim ve çıktım gittim...O kararım, çocuklarımla bambaşka bir hayata ve köşemdeki yazıları çok başka bir boyuta taşıdı...Bütün bunlara baktığımda hayatımda hiçbir kararı “para amacıyla yapmadığımı“ fark ettim...Kalbimin söylediğine göre davranıyor, ona göre hareket ediyordum...***Robin Sharma haklıydı;-”Yapmayı sevdiğiniz bir şey bulun ve tüm enerjinizi bu sevginize yöneltin...” diyordu...-”Bolluk yaşamınıza adeta akacak...Tüm arzularınız kolayca yerine gelecek...”

Devamını Oku

Doğmamış çocuklarımın isminin yanına ‘Deniz’ koydum...

6 Mayıs 2014

Beş yıl önceydi...Doktorlar ertesi gününe annenin doğum yapacağını söylediler...CNN’de Çok Farklı programını yapıyordum...Gece 24 sularında program bitti, arabamla şehre doğru yola çıktım...İstanbul’u tatlı bir bahar gecesi esintisi yumuşatıyordu...Programın stresi bitmişti...Rahatlamıştım...Sol kolumu arabanın camından dışarı sarkıtmıştım...Atina yıllarımdan kalma bir alışkanlıktı bu...Çok rahatladığım zamanlarda yapardım...Rüzgarın esintisini tenimde hissederdim böylece...***CNN’deki program hafta içi her geceydi...Gecenin ve programın bittiği saatlerde, bir sonraki gecenin konuları ve konukları belirlenirdi...Gece arabayla şehre dönüyorduk...Ertesi günü “hangi konuyu hangi konuklarla yapacağımız“ üzerine laflıyorduk...-”Yarın 6 Mayıs...” dedi arkadaşlardan biri...-”Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın ölüm yıldönümü... Deniz’in dava arkadaşlarından birkaçını yayına çıkartırız... Deniz’in abisi de gelir... İyi bir program yaparız...”***Böyle öneriler ortaya atıldığında, 50 yıllık hayatımın, o sırada 30 yılı bulan gazetecilik macerasında önerinin üzerine hemen balıklama atlardım...-”Mükemmel olur... Şunu şunu da çağıralım... Şöyle bantlar hazırlayalım... Küçük bir de belgesel yapalım...” türünden yeni işleri mitralyoz hızıyla sıralardım...İlk kez o gün suskun kaldım...Deniz Gezmiş’in abisi ve dava arkadaşı dışında kimin geleceğiyle ilgili hiçbir şey söylemedim...-”Deniz’in ölüm yıldönümüydü öyle ya?..” dedim usulca...***Arabayı kullanırken dalıp gitmiştim...Doktor o gün, telefon etmişti...-”Ertesi sabaha doğumu yapmak istediğini“ söylemişti...Oysa birkaç gün sonrasına düşünüyordu...Çocuklarımın doğumu aniden 6 Mayıs olarak tecelli ediyordu...“Deniz’lerin ölüm yıldönümleriyle çocuklarımın doğumu, kaderin garip bir cilvesiyle çakışıyordu...”İlk gençlik yıllarımdaki “masum devrimci yönelişlerim“in, bana bir geri dönüşü müydü bu bilmiyordum...Ama 50 yaşımda, doğacak ilk biyolojik çocuklarımın Deniz’lerin ölüm yıldönümünde doğacak olmaları garibime gitmişti...***Gençlik yılları devrimciliğimin geri dönüşü müydü bu?..Yoksa gençlik masumiyetimin, yıllar sonra tezahür eden bir mükafatı mı?..Soru şöyle de sorulabilirdi?..İlk gençlik yıllarımdaki devrimci yönelişimlerimde “esas olan devrimcilik miydi, yoksa masumiyet mi?..”Daha da iddialı soru şuydu:-”Deniz Gezmiş’i Deniz Gezmiş yapan, onu efsaneleştiren, ikonlaştıran, mitleştiren, kutsallaştıran, gençlik mücadelesinin sembolü haline getiren gerçek değer, onun sosyalizme sunduğu katkı mıydı, yoksa vatan sevgisiyle gözünü kırpmadan ölüme giden 22 yaşındaki devrimci, idealist gencin masum bakışlarındaki sonsuzluk mu?..”***Sanıyorum ikincisi...Deniz’i Deniz yapan, başka bir alternatifi olmayan masum ideallerinin kısa yaşam öyküsüne kattığı içtenliğiydi...Ölüme giderken hüzünlü bakışlarındaki sessiz sonsuzluktaydı... O gece doğmamış çocuklarımın adlarının bitişiğine birer “Deniz“ eklemeye karar verdim...Masum doğup masum yaşamalarını temenni ederek... Masum yaşamlarında temiz ideallerinden vazgeçmemelerini arzulayarak...İdeallerini, katıksız sürdürebilmelerini niyaz ederek...Adlarının yanlarına birer “Deniz“ ekledim...***Biliyordum ki; Deniz’i Deniz yapan esasen “masum“luğuydu...Onun efsanesi “bir gencin devrimciliğinin ötesinde, masumlukla bezenmiş ideallerinin idam edilmesiyle anlamlanıyordu...”O gece, başıma gelen bu ilahi tesadüfün gençlik masumluğumun bana yıllar sonra gelen bir mükafatı olduğunu düşünmüştüm...Koskoca bir beş yıl geçti aradan...Mükafatlarımı bana veren Tanrı’ya gönül dolusu şükran duymaktayım şimdi...Esasen şükran kelimesi yetmez...Şükür demek lazım buna...

Devamını Oku